Popüler Yayınlar

24 Temmuz 2013 Çarşamba

RÜŞVET EKONOMİSİ


23 Temmuz 2013

Geçtiğimiz günlerde Uluslararası Şeffaflık Örgütü'nün (Transparency International) her yıl yayınladığı “Küresel Yolsuzluk Barometresi Raporu”, 2013 yılı için açıklandı. 

107 ülkede 100 binden fazla kişiyle yapılan anket sonuçlarına göre katılanların yarıdan fazlası dünyada yolsuzluğun arttığını düşünüyor.

Türkiye için sonuçlar incelendiğinde ise pek de parlak bir durumla karşılaşılmıyor. Öyle ki, geçtiğimiz yıl her beş kişiden biri rüşvet verdiğini açıkça ifade ediyor. Ankete katılanlar arasında rüşvet vermiş olsa da bunu açıklamayanları da düşündüğümüzde, bu oranın daha da yüksek olacağı tahmin ediliyor.

Araştırmaya göre, Türkiye'de yolsuzluğun en yüksek oranda algılandığı kurumların başında ise siyasi partiler gelmekte… Medya ve Meclis ise yolsuzluk algısında siyasi partileri takip ediyor. Ankete katılan her üç kişiden biri siyasi partilerde yolsuzluğun çok yüksek düzeyde olduğunu belirtiyor.

Bu durum şu acı gerçeği bir kez daha önümüze sergiliyor. Rüşvet ve yolsuzlukla mücadelede en önemli aktörler olan siyaset kurumları ve medyanın, ülkemiz açısından yolsuzluğun en yaygın olarak algılandığı kurumlar olması; yolsuzlukla mücadelenin motivasyonuna ve gerçekçiliğine gölge düşürmeye devam ediyor.

Rüşvet toplumsal bir hastalık, bir kanser gibidir. Öyle bir kanser türüdür ki bu, kanserli kısmı kesip atmakla bitmez. Damarlara kadar, kana kadar sirayet etmiştir.

Bundan daha da kötüsü toplumun DNA'sına ilişmesidir. Yani artık nesillerden nesillere aktarılan bir genetik kod olmaya başlamışsa, rüşvetin ve yolsuzluğun önüne geçilmesi neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

Rüşvet sadece kamu çalışanlarıyla ilgili bir durum değildir, bir ahlâk sorunudur. Toplumsal ahlâkın yozlaşması ve sistematik bir hale dönüşmesinin izdüşümüdür.

Aynı zamanda bir sistem sorunudur, sistem rüşveti meşru kılıyorsa artık kanser vakasının en üst safhasına gelindiği anlaşılmalıdır. Rüşvet, kamusal bir kötülük olarak tanımlanır literatürde…

Ancak rüşvet, tek tarafı olan bir durum değildir. Rüşveti alan bir taraftır, veren ise diğer taraf. Aynen piyasadaki arz-talep dengesi gibi, rüşveti alanlar yolsuzluk arz ederken, verenler ise talep konumundadırlar.

Veren olmazsa alan da olmayacaktır, ancak almadan işlemler yürütülmüyorsa vermek de kaçınılmaz olacaktır.
Rüşvet alan kamu çalışanı için, birtakım maliyetler ve riskler söz konusudur.

Ancak bir kamu dairesinde rüşvet alan memur sayısı yüksekse yani yolsuzluk yaygınsa, rüşvet alan memurun katlandığı maliyet ve risk oranı düşecektir.

Çünkü böyle bir kamu dairesinde rüşvet, iş sürecinin bir parçasıdır. Bu tür kurumlarda rüşvet ve yolsuzlukla ilgili bir otokontrol sistemi vardır ki; aslında bu sistem “negatif otokontrol” olarak düşünülebilir.

Bu sistem, bırakın rüşveti engellemek, “rüşvetlendirme” sürecinin kontrolü içindir. Nasıl ki, kamu kesimi cebir gücünü kullanarak vergilendirme sürecini işletiyorsa, kamu çalışanları da aynen bu sisteme benzer şekilde “rüşvetlendirme” mekanizmasını kurgulayabilmektedir.

Peki, bu mekanizma nasıl çalışır, kaynağı nedir? Bir defa şunu kabul etmek gerekir ki, günümüzde yolsuzluk ve rüşvet mekanizmasını çalıştırmak için kamusal hizmet sunmak şarttır.

Yani daha fazla yolsuzluk için daha fazla hizmet üretmek gerekir. Eskiden, zimmete geçirme, doğrudan doğruya kasa boşaltmalar ile rastlanan yolsuzluk türleriyle artık fazla karşılaşılmıyor. Son yıllarda nitelikli yolsuzluk örnekleri daha ön plana çıkıyor.

Yolsuzluk için hizmet şart dedik; evet, kamusal hizmetteki artış beraberinde yolsuzluklarda da artışa neden olabilir. Ancak bir toplumda kamusal hizmetlerden faydalanma oranı düşükse ve memnuniyet seviyesi normalin altındaysa; bu toplum için, hizmet üreten ve fakat yolsuzluk da yapan kesimler “hoş (!)” görülebilir.

Daha doğrusu işin olumsuz yönü görülmeyebilir, es geçilebilir. “Diğerleri hem yolsuzluk yapıyor hem de hizmet üretmiyordu”, karşılaştırmalarda eksik bir bakış açısıdır.

Kötünün iyisi, belki de en kötüsüdür. “Yolsuzluk yapıyorlar, ama hizmet de ediyorlar” demek, aslında bugünkü suni rahatlık için gelecek nesillere yük yüklemektir. Çünkü yolsuzlukların maliyetleri eninde sonunda topluma dönecektir ve sosyalize edilecektir.

Bir toplumun hizmet-yolsuzluk ikilemine düşmesi ve ikisinden birini tercih edemeden, ikisini birlikte tercih etme zorunluluğuna tabi olması, önemle üzerinde durulması gereken bir konudur.

Geçtiğimiz yıllarda yaptığımız bir araştırmada, katılımcılara iki tür belediye başkanı adayı olsa; bunlardan biri yolsuzluklarla hiç anılmamış ancak yeterince ve etkin hizmet üretemeyen bir aday; diğeri ise hizmet üretebilen, aktif ve fakat yolsuzluklara adı karışmış bir aday ise hangisine oy verirsiniz diye sormuştuk.

Aldığımız yanıtlara göre, her üç kişiden ikisinin hizmet üreten ve aynı zamanda yolsuzluklarla anılan adaya oy vereceğini saptamıştık. Toplumun böyle bir tercihte bulunması, yolsuzlukların artık kanıksandığını ve hizmet üretmenin, çoğu zaman yolsuzlukların görünürlüğünü azalttığını göstermektedir.

Peki, rüşvetin sonuçları nelerdir, nelere mal olur? Her şeyden önce rüşvet ve yolsuzluklar kamu kaynaklarının etkin kullanımını engeller, verimsizliğe neden olur. Örneğin; bir kamu ihalesine girip rüşvet vererek ihaleyi kazanan firma, şu üç seçenekten birini ya da birkaçını tercih eder.

Olması gerekenden yüksek bir maliyetle işi alır, sunduğu mal ya da hizmetin kalitesi düşüktür ya da teslimat süresi uzar.

Tabii, rüşvet ve yolsuzluğun adalet ilkesini zedelemesi, rekabeti engellemesi, ahlaki yozlaşma gibi sonuçları aşikârdır ve uzun dönemde önü alınamayacak sosyal, siyasal ve ekonomik maliyetler doğuracağı açıktır.

Dolayısıyla hem kısa hem de uzun dönemde, doğrudan ve türev etkilerle toplumun tüm kesimlerini etkileyen bir süreç yaşanacaktır.

Fuzuli, ta 16. yüzyılda “selam verdim, rüşvet değüldür deyu almadılar” demiştir. Evet, rüşvet, dün de vardı, bugün de… Hatta ilk çağlardan beri tüm toplumlarda görülen bir hastalıktı.

Önemli olan, hastalığın farkına varmaktır, göz göre göre hastalığı görmezlikten gelmek, nedeni ne olursa olsun körlüktür.

Rüşvet ve yolsuzlukları önemsememek, çeşitli gerekçelerle, kötü örnekler arasındaki karşılaştırmalarla arka plana itmek; ehven-i şer anlayışını kabullenmek; başta kendimize, içinde bulunduğumuz topluma ve gelecek nesillerimize yapacağımız en büyük kötülüktür.

Bu körlük ve kötülük halinden sıyrılmak; rüşvet ve yolsuzluk alanında hassasiyeti artırmak, toplumsal bir hastalık olan bu durumdan kurtulmanın tek yoludur.

*Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder