Popüler Yayınlar

19 Mart 2013 Salı

AVRUPA`NIN SÖMÜRGECİ OLAN KARANLIK YÜZÜ






Aşırılıkçı eğilimler yükselirken, ırkçı, faşist ya da yabancı düşmanı uygulamaları hem fiili hem de kuramsal olarak bin yıldır dünya kültürel mirasına hediye eden Avrupa`nın aslında yeni bir çocuk doğurmadığını söylemek hiç de yanlış olmaz!


Bireyler gibi toplumların da hareket ve davranışlarının ardında, görünen sebeplerin dışında, bu davranışların ortaya konmasına sebebiyet veren, daha derin faktörlerin titizlikle incelenmesi gerekiyor. 

Bu noktada geçmiş tecrübelerin yarattığı gizli bir şuur hâlinin hâlâ etkin olabileceği fikrini yabana atmamak gerekiyor. 

Başka bir ifadeyle güncel meselelere gösterilen tepkiyi, sadece bilinen güncel sebeplerin ışığında açıklamaya çalışmak; aslında böyle bir tepkiye zemin oluşturmaya uygun bir zihin yapısının varlığını ve bu yapıyı motive eden, güdümleyen derin psikolojik faktörlerin etkinliğini gözden kaçırmak anlamına geliyor. 

Avrupa`da faşist ve ırkçı eğilimlerin son yıllarda kendini iyiden iyiye göstermeye başlamasıyla, kıtada `kapandı` zannedilen bir mesele tekrar su yüzüne çıktı! 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca geçmişteki ırkçı ve faşist uygulamalardan büyük ölçüde uzaklaşan Avrupa`da yeniden yeşermeye başlayan bu eğilimler ``Avrupa nereye gidiyor?`` sorusunu da kaçınılmaz olarak akıllara getiriyor.



AVRUPA NEREDEN GELİYOR?


Yabancı düşmanı, ırkçı, hatta faşist eğilimlerin aktif hayata da yansımaya başlamasına, Avrupa`da son 30 yıldır yerleşen göçmenler ve mültecilerin çoğalması, kültürel, dini ve etnik farklılığın kendini hissettirir seviyeye varması, 11 Eylül dönemecinden sonra ortaya çıkan konjonktürün yarattığı psikolojinin sebep olarak gösterilmesi pratik açıdan doğrulanabilir bir yaklaşım olsa da, meselenin temelinde yatan kültürel altyapıyı gözlerden kaçırması sebebiyle yeterli olmasa gerek. 

Her bitki kendine uygun zeminde yetişir misalinden hareketle, bu olumsuz gelişmeyi kısa bir tarih sürecinin olaylarına bağlamak yerine, buna uygun bir zeminin varlığını sürdürmesini sağlayan felsefî, kültürel ve folklorik altyapıyı göz önünde tutarak soruyu aslında şöyle de sorabiliriz: `` Avrupa nereden geliyor?`` ya da `` Avrupa nereye dönüyor?``.


Max Frisch`in `` İşçi çağırdık ama gelenler insandı`` sözü ortadaki sorunun bir yönünü göstermek açısından çok anlamlı. Kendilerine hizmet etmesini bekledikleri yabancılara karşı başlangıçta beslenen bakış açısını gösterirken, bu beklentinin hesaba katılmayan bir unsuru ortaya çıkarması karşısında oluşan hayal kırıklığını ve ardından bunun yol açtığı bildik problemleri de bir çırpıda anlatıveriyor. 

Avrupalı bir devlet adamının `cüzdanlarımızın zengin, ama gönüllerimizin fakir olması, toplumumuzun en büyük problemidir` tespiti de olanların bir başka cephesini ele veriyor. Ancak bu tesbitler ortaya konan tepkisel davranışların genetiğini ve bilinçaltını açıklamakta yetersiz kalıyor.



IRKÇILIK, AVRUPA`NIN DÜNYAYA HEDİYESİ


Irkçı, faşist ya da yabancı düşmanı uygulamaları son 1000 yıl içerisinde hem fiilî hem de kuramsal olarak dünya kültürel mirasına hediye eden Avrupa`nın, aslında yeni bir çocuk doğurmadığını söylemek hiç de yanlış olmaz. 

Geçmişe baktığınızda; `Roma`nın uzun hakimiyetinin mirası olan ve tüm kurumlara damgasını basan anlayış, pagan dönemlerin vahşet ve barbarlığının kalıtımsal mirası, Haçlı Seferleri, Endülüs uygarlığının yok edilişi, Engizisyon, 30 yıl savaşlarında yaşanan mezhep çatışmaları, Yahudi kıyımları, sömürgecilik ve fetih hareketleriyle uygarlıklar çapında yok etme politikaları, Güney Amerika`da uygarlıkların barbarca tahribi, Kuzey ve Güney Amerika yerlilerinin katli ve ardından asimilasyonu, kölelik kurumu, Afrika`da ve Asya`da sömürgeci ve köleci uygulamalar ve yol açtığı zulümler, ırkçı bir anlayışın da motive ettiği iki Dünya Savaşı` tehlikeli bir zihniyetin tarih içindeki mihenk taşlarını teşkil ediyor. 

Tüm bu hadiseler sırasında yaşanan soykırım, vahşet ve şiddet tabloları herkesin mâlumu. Kordoba ve İskenderiye kütüphanelerinin yakılışı bir medeniyetin ``ötekiler`` tanımına dâhil ettiği ne varsa tüm kodları ve yapıtlarıyla imhası anlamına geliyor ki, bu ruh halinin günümüze azıcık yansıması ihtimali bile tüyler ürpertiyor.Görünen o ki; Avrupa`da hâlâ barbar, ırkçı, ayrımcı, sömürgeci bir eğilimi temsil edenler var ve bunların yaklaşımları, fikirleri ve bilinçaltları son yılların olaylarının değil, uzun ve kanlı bir geçmişin izlerini taşıyor; bu geçmişin şekillendirdiği psikoloji hüküm sürmeye ve güncel olaylarla kendini dışa vurmaya devam ediyor.


MÜSLÜMANLARDAN TRANSFER ETTİLER


Avrupa`da varlığını hâlen sürdüren ve organize olarak gelişim gösteren bu zihniyetin bilinçaltını oluşturan unsurların köklerini tarihin derinliklerinde aramak gerekiyor. 

Avrupa kendi köklerini Eski Yunan Uygarlığı`na bağlama yolunu uzun zaman önce tercih etti. 8. ve13. yüzyıllar arasında Müslümanlar vasıtasıyla tanıma imkanı buldukları Antik Çağ filozofları ve fikirlerini, kendi medeniyetlerine mal ederek, bunun üzerine günümüze uzanan bir medeniyetin temellerini kurdular. 

Orta Çağ ve öncesi dönemlerde felsefe ve mantık üzerine kurulu düşünceyle koparılmış olan bağ da bir bakıma bu sayede yeniden kurulmuş oldu. Bu sayede Avrupa kendi medeniyetini yeniden üretme imkanı buldu. Ancak geçmişi karanlık dehlizlerle doluydu ve tarih boyunca bu dehlizler, her zaman kendine yol açarak, her devirde iz düşümlerini gösterecek kanallar buldu.


Eski Yunan Uygarlığı ile Avrupa arasında gerçek anlamda, tarihî süreklilik açısından bir köprü kurmak, Avrupa romantiklerinin bir yakıştırması olsa da, felsefî açıdan bu köprünün kurulduğunu kabul etmek gerekir. Bu yolla Antik Dönem düşüncesi ve kurumları, Avrupa`nın damarlarına şırınga edilme imkanı buldu; pozitif tarafları kadar, negatif yönleriyle de bu medeniyetin içine dahil oldu. Arnold Toynbee`nin tesbitleri ve bakışıyla, Avrupa medeniyetini Helen dönemine kadar götürmek mümkündür.


KENDİLERİ GİBİ OLMAYAN `BARBAR` OLDU


Eski Yunanlılar her ne kadar demokrasi fikrinin kaynağı olarak görülseler de, demokrasiyi hak edenler `site` devletinin asil vatandaşlarıydı. Başkaları `barbar` olarak adlandırılırdı. Diğer sosyal guruplar ikinci sınıf vatandaşlıktan köleliğe kadar uzanan bir statüde yer alırdı.

`` Barbar`` tanımlaması, kendi medeniyetleri ve anlam haritalarının kodları dışındaki şeyleri referans alan farklı medeniyetlere karşı bu güne kadar hep kullanılan bir bakış açısı olarak hüküm sürdü.


Eski Yunan, bilhassa Helenistik dönemde diğer site devletlerini de içine alarak genişledi. Bunun ardından sömürgeciliğe yöneldi. 

Yunanlılar civar coğrafyaya yayılmaya başlayarak gittikleri yerlerin, başta gıda olmak üzere kaynaklarına hâkim olabilmek için ticaret ve denizcilik eksenli bir sömürgeleştirme izlediler. 

Koloni haline getirilen sayısız yerin vatandaşı doğal olarak köle konumuna geçiyor veya asimile ediliyordu. Zenginleşme döneminde artık kölelik her alana yayılmış ve vatandaşlık statüsü kalıtımsal hâle gelmişti. 

Başlıca zenginlik kaynağı kölelerin çalıştığı madenler ve kolonilerden elde edilenler olmuştu. Bu sömürge uygulamasının benzeri daha sonraları Avrupa tarafından tatbik edilecektir. Oligarşik bir yapı kazanan vatandaşlık statüsü bunun dışında kalan köle, hizmetkâr ya da barbar gurubunu oldukça genişletmiştir.


Bir dönem Atina`ya hâkim olan Sparta, Yunan medeniyetinin en etkili şiddet örneğini teşkil eder. Sparta tam bir askerî devlettir ve Avrupa`da kurulmuş faşist devletlerin ilham kaynağı olmuştur. 

Bilim, sanat ve kültüre değer vermeyen Sparta`da insanlar daha çocukluktan asker yetiştirilir, zayıf ve sağlıksız olanlar çoğu zaman terk edilirdi. Bireyin her şeyiyle devlete ait ve devlet için var olduğu savaşçı ve şiddet düşkünü, oligarşik bir düzen üzerine kurulu tam anlamıyla faşist bir devletti Sparta. 

Sosyal yapı; yönetici sınıf, savaşçılar ve onları besleyen köle köylülerden oluşmaktaydı.Truva Efsanesi, `karısı Truva`ya kaçırılan Sparta Kralı Menelaos`un şehri kuşatıp, ele geçirmesi ve tamamen yakıp yıkarak, halkı katletmesini` anlatır. 

Bazı tarihçiler Sparta`yı `savaşın ve şiddetin kutsallaştırıldığı ilk faşist devlet` olarak görür. Hitler`in Nazi rejimi Sparta`ya çok benzetilir.


Helen kültürünü dünyayı fethe çıkarak yaygınlaştıran Büyük İskender fethettiği ülkelerden sadece Mısır`da katliam yapmamış olmasıyla bilinir.


ARENELARDA, ON BİN KİŞİ DÖVÜŞTÜRÜLDÜ.


Avrupa`nın kültürünü dayandırdığı bir diğer tarihî unsur Roma Devleti`dir. Roma işgal ettiği Avrupa ülkelerinde kurduğu askerî ve idarî düzenle bugünkü Avrupa sisteminin temellerine damgasını vurmuştur. Bilhassa güçlü Roma Hukuk Sistemi, Roma yıkılmış olsa bile, günümüz Avrupa`sında -Britanya hariç- hukukun temelini oluşturmaktadır. 

Cermenler Roma`yı ele geçirmiş olmalarına rağmen Roma askerî, idarî ve hukukî sisteminin etkinliğini karşısında Cermenleşen Roma değil, Romalılaşan Cermenler olmuştur. 

Roma bugün bile insanların aklına ilk önce, ölümcül gladyatör müsabakaları, vahşi hayvanlarla esirlerin dövüştürüldüğü arenalarla gelir. 

Roma`da yaygın bir toplumsal eğlence ve deşarj aracı olarak rastlanan bu alışkanlık, tarihin meşhur vahşet olayları arasına geçmiştir. İmparatorluğun 200 şehrinde bu vahşi gösterilerin sergilendiği arenalarda, Romalılar için ölümcül çarpışma ve vahşi hayvanlara parçalatılan esir ve suçluları seyretmek, toplumsal bir eğlence hâline getirilmiştir. Sadece İmparator Augustus zamanında bu gösterilerde, 3500 hayvanın öldürülüp, 10.000 kişinin dövüştürüldüğü vakidir.
 

Bugünkü Avrupa`nın idarî ve hukukî zeminini teşkil eden Roma, aynı zamanda büyük bir sömürgeci devlettir. Koloni haline getirdiği ülkelerde uyguladığı katliam ve soykırımlar tarihe geçmiştir. 

Hıristiyanlığın ilk zamanlarında bu dinin mensuplarına yapılan akıl almaz katliam ve işkenceler, derin izler bırakmıştır. Bu tip uygulamalar Roma`nın pagan inanışlarının Hıristiyanlığa nüfuz etmesi ve Roma`nın bu dini kabul etmesine kadar sürmüştür. 

Yahudilerin o zamanki topraklarından çıkarılıp, sürgüne gönderilmeleri (Diaspora) Roma ile başlar. M.S. 70 yılında Kudüs`ü fetheden Romalılar, Yahudileri büyük bir katliamdan geçirir, kalanları da sürgüne gönderirler. Yahudilerin dünyaya yayılmaları bu hadiseden sonra gerçekleşir.


Savaşlarda ilk kimyasal silah kullanımı da -Çin`le beraber- Roma`ya bağlanabilir. Bazı savaşlarda düşmanlarını arsenik dumanı ile bertaraf ettikleri kaydedilir. Bir dönem öldürülen her Roma askerine karşılık 400 düşman erkeğinin idam edilmesini öngören yasa bile çıkarmışlardır. Siyasî isyancılara karşı uyguladıkları çarmıha gererek işkenceyle öldürme cezası, Hıristiyanlığın sembolü olmuş durumdadır.


BARBAR TOPLULUKLAR 


Avrupa Orta Çağda bir yanda Roma medeniyeti ile temsil edilirken, öte yanda Vandallar, Gotlar, Ostrogotlar, Angıllar, Saxonlar, Vikingler ya da Normanlar, Keltler, Franklar, Galyalılar, Burgundlar, Alamanlar, Cermenler gibi bugün bile barbar olarak anılan topluluklar hüküm sürmekteydi. 

Tam anlamıyla faşist bir anlayışın hâkim olduğu bu topluluklar, günümüz Avrupa`sının folklorik ve geleneksel tabanını oluşturmaktadır. Roma, Avrupa`nın idarî ve hukukî geleneğini temsil ederken, bu kavimler de günümüz milletlerinin etnik kökenini oluşturdukları için genel adet, karakter ve folklorik unsurlarının kaynaklarıdır.


Bu topluluklar son derece savaşçı karakterleriyle bilinir ve tarihleri birbirlerine karşı uyguladıkları katı ve vahşi mücadelelerle doludur. Günümüz Avrupa`sının ırsî yönü de esasen bu toplulukların karakteriyle bağlantılıdır. 

Günümüzde vahşi, şiddete dayalı, yıkıcı eğilimleri tarif için kullanılan Vandalizm kavramını bu dönemin en etkili barbarlarından olan Vandallara borçluyuz. Bu topluluklar medenî bir organizasyon kurma ve bir arada yaşama becerisinden yoksun oldukları için sürekli birbirleri ile savaşarak, diğerini yok ederek, kısa süreli hakimiyetler kurmuşlar, ancak kayda değer bir eser bırakamamışlardır. Avrupa halklarının masal, destan, efsane ve mitik unsurlarının çoğu bu dönemden kalan söylence ve inanışlara dayanır.


Günümüz İskandinavlarının ataları Vikingler, çocukların çizgi film karakteri olarak tanıyıp sevdiği sevimli kimseler olarak bilinmezler tarihte. Aksine, saldırdıkları yerlerde taş üstünde taş bırakmayıp, yağmalamaları ve düşmanlarını katletmeleri ile nam salmışlardır. Özellikle Britanya tarihi Vikinglerin istila ve katliamları ile doludur.


Abbon de Fleury, 9. yüzyıl da Normanlar ( Vikingler) tarafından Paris`in Kuşatılması`nı anlatırken şöyle der: ` Her yerde kanlı yaralamalar, her şeyin zorla sökülüp alındığı yağmalar, vahşi cinayetler, yiyip bitiren alevler, her yerde çılgın bir öfke. Her şeyi altüst ediyor, soyuyor, öldürüyor, yakıyor, kırıp geçiyorlar. Korkunç bir askeri güç, ölüm saçan bir ordu...`


Avrupa`nın karanlık çağlarının vahşet, savaşçılık, barbarlıklarıyla bilinen tüm bu toplulukları pagan inançlarının da getirdiği kural tanımazlıklarıyla kanlı bir dönemin aktörleri olarak anılırlar tarih kitaplarında.


VAHŞETİN DESTANI 


Oryantalist D.D. Mac Donald`ın 1921`de yazdığı ` Misyonerlik Hizmetine Giriş` kitabında, misyonerlere, içine girecekleri toplumun şuur yapısını anlamaları bakımından okumalarını tavsiye ettiği kitapların başında Müslüman ülkeler için `Bin bir Gece Masalları` gelir.


Bir toplumun zihin yapısı ve bilinçaltını şekillendiren unsurları öncelikle masal, destan ve anonim yapıtlarında aramayı ileri süren görüş açısından bakınca bu temel eserlerin oldukça ipucu verdiğini görmek mümkündür.


Avrupa`da vahşet ve şiddete dayanan eğilimlerin tarihî ve folklorik bilinçaltını anonim halk destanları, etkili şekilde vurgular. Fransız halk edebiyatının temeli sayılan `Chanson de Geste` ler, ( Kahramanlık Destanları) , `Chanson de Roland` gibi destansı şiir yapıtlarında, dinî ve millî motifler güdümünde yapılan Haçlı Seferleri, hamasî bir üslupla anlatılır. 

Bu eserlerde, Kudüs ele geçirildikten sonra yapılan insan kıyımlarının, yamyamlık boyutuna varan vahşetin ya da Endülüs fethedilirken garanti verildiği hâlde teslim olan halkın kılıçtan geçirilmesinin açık bir şekilde kahramanlık olarak aktarılması, `` Yaktık, yıktık; Hıristiyan olmayanların boyunlarını vurduk`` ibarelerinin sıkça geçmesi, günümüzde bilinçaltı yansımalarına şahit olduğumuz bu kültürel miras hakkında ipuçları verir.


Bunlardan 1. Haçlı Seferi sırasında Antakya`nın fethini anlatan Chanson d`Antioche (Antakya Destanı)`ndan Eski Maarif Nazırı Raşid Erer`in tercüme ettiği bir kısım oldukça etkileyicidir:``


Asaletli Pierre l`Hermitte otağının önünde oturuyordu.
Kral Tafur bir çok adamı ile çıkageldi.
Bunlar bin kişiden fazla ve açlıktan şişmişlerdi.``
Asaletmeâb Tanrı adına bana yol göster,
Zira açlıktan ve zayıflıktan ölüyoruz`` dedi.``
Haydi şurada ölmüş yatan Türkleri toplayınız,
Tuzlar ve pişirirseniz, pekâla yenir onlar.``Kral Tafur: ``
Doğru söylüyorsunuz`` dedi.
Otağdan ayrıldı, avenesini çağırdı,
Toplandıklarında onbin kişiden fazla idiler.
Türkler yüzüldü, bağırsakları çıkarıldı,
Etlerinden haşlama ve kebap yapıldı.
Doyasıya yediler, ama ekmeksiz olarak.
Bunu gören putperestler ( Türkler), pek korktular,
Et kokusundan hep duvarlara dayandılar.
Yirmi bin putperest, bunları seyretti;
Ağlamadık Türk kalmadı`` 


Bir süre sonra yiyecek ceset de kalmayınca başvurulan çare yine Antakya Destanı`nda şöyle anlatılır: ``


Mezarlıklara vardılar, ölüleri çıkardılar,
Hepsini üst üste yığarak bir tepe hâline getirdiler.
Çürümüş olan bağırsakları Âsi Nehri`ne attılar;
Etlerin derilerini yüzüp rüzgârda kuruttular`` 


Din güdümlü görünmekle beraber, öncelikle ekonomik zenginliklerin yağmalanması sebebine dayanan Haçlı seferleriyle, yüzlerce yıl estirilen katliam, yıkım, işkence tabloları eski eserlerde açıkça yer alır. 

1. Haçlı Seferinin daha başlarında yol üzerinde Ren Nehri kıyılarında 10 bin Yahudi katledilir. Kudüs`ün Haçlılar tarafından fethi, 70 bin Müslüman`ın katledilip, binlerce Yahudi`nin sinagoglarda yakıldığı müjdeli haber olarak Vatikan`a bildirilir.


Zamanın psikolojisini göstermek bakımından çok ilginç bir hadise de çoğunluğunu çocukların oluşturduğu 1212 tarihli bir seferdir. 100 yıldır anlatılan, dini motiflerle süslenmiş önceki haçlı seferleri ve kahramanlıklara dair destanlardan etkilenen halk, çocuklarıyla beraber bir sefere teşvik edilir. 

Türlü hurafelerle güdümlenen, çoğu çocuklardan oluşan bu kitlelerin bir kısmı ya denize açıldıkları gemilerin batması, ya da limanlarda ve geri dönüş yolunda açlık, hastalık sebebiyle telef olur. Bu çocuklardan Afrika kıyılarına götürülebilen bazıları da köle olarak satılır.


Haçlı Seferleri, katliam, zulüm, soykırım, vahşet ve tuhaflıklar açısından türlü örneklerle doludur.


ENDÜLÜS: ORTAK BİR MEDENİYET PROJESİNİN YOK EDİLİŞİ


Endülüs Avrupa`nın ucunda Müslümanlığın ağır bastığı bir devlet olmasından çok daha fazla şey ifade eder. Her şeyden önce Avrupa`da ciddi bir sefalet ve karanlık hüküm sürerken, zamanının en ileri bilim, sanat, teknoloji ve refah merkezidir. 

Bilim ve aydınlanmanın kıtaya giriş kapılarındandır. Ancak asıl önemi, `dinî-etnik farklılıklara en ufak bir müsamaha gösterilmeyen bir kıtada Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm`ın bir arada yaşayabilmesini sağlamış, gerçekleşmiş bir medeniyet projesi` olmasıdır. 

Sadece Kordoba`da o zaman için geçmiş ve güncel dünya kültürel mirasının temel taşlarından olan 400 bin elyazması eseri bulunduran bir kütüphane, 17 üniversite ve hastaneler bulunmaktadır. Haçlılar buraya girdikleri zaman bu medeniyetten hiçbir şey bırakmadıkları gibi, Yahudi ve Müslümanları katledip sürerek ya da Hıristiyanlaştırarak dünyanın en büyük katliamlarından birine imza atarlar. 

Dünya kültürü kütüphanenin yok edilişiyle büyük zarar gördüğü gibi, bundan 1000 yıl önce Avrupa`da temeli atılan farklı din ve gruplardan insanların bir arada yaşayabilecekleri bir çağ da baltalanmış olur. 

Kordoba ve Gırnata`da Engizisyon kararıyla bir milyon civarında yazma kitap yakılır. Bunlar arasında geçmiş medeniyetlerin eşsiz eserlerinin de olduğu söylenir. Sadece Gırnata (bugün Granada) şehrinde o zaman 500 bin Müslümanın olduğu söylenir. 

Endülüs istila edilirken Yahudi ve Müslüman nüfusun büyük kısmının toplu katledildiği, bir kısmının kaçabildiği bilinir. İstilayı izleyen yıllarda Kordoba`da Engizisyon mahkemesi tarafında 20 yıl içinde 25 bin Müslüman da idam edilmiştir. Buradan kurtulabilen 200 bin Yahudi başta Osmanlı olmak üzere değişik yerlere göç ederler. 

1481`de başkentinde 1 milyona yakın insanın yaşadığı Endülüs soykırım, katliam, asimilasyon ve Engizisyon idamları açısından tarihî bir öneme sahiptir. Bugün Yahudi ve Müslümanlardan kimse kalmadığı düşünülürse olayın boyutu kendini daha net gösterir.


Karanlık çağ veya Orta Çağ,  Avrupa için gerçekten karanlık bir karakter arz ederken, kısa bir sürede geniş bir coğrafi sahaya yayılan İslam Alemi, temasa geldiği kültür ve medeniyet bakiyelerinden (kalıntılarından) faydalanmaya önem verdi. 

8. yüzyıl (hicri 2. yüzyıl) başlarından itibaren, kesintisiz 800 yılı aşan yoğun bilimsel çalışmalar sonucu, ortaya konan eserler ve bilim müesseseleri, İslam dünyasını yeryüzünün bilimsel bakımdan en üstün bilimsel topluluğu durumuna getirdi.Önceleri; Abbasi Halifeliğinin başlaması ile birlikte, İslam dünyasında çok parlak bilimsel çalışmalar yapılmıştır. 

Tarih sırasına göre belirtecek olursak, Abbasiler zamanında Me'mun devri (813-833), Selçuklularda Melikşah dönemi, Moğollarda Hülağu Han devri, Timur ile torunu Uluğ Bey dönemi ve Osmanlılar döneminde kesintisiz olarak 800 yıl bilimsel çalışmalar devam etmiştir. Öyle ki, bilgi ve bunun sistemleşmiş  şekli olan bilim, 8. ile 16. yüzyıl arasında İslam dünyasında doruk noktasına ulaştı.
 

Yalnız pozitif sahada değil, insanı kuşatan bütün bilgilerin kaynağının da Batı olduğu zihinlere iyice yerleştirilmiştir. Ancak kaynaklara müracaat edilip doğrulara ulaşılınca gerçeklerin böyle olmadığı gün yüzüne çıkmaktadır.

"Müslümanlar Ortaçağ'da medeniyetin yegane temsilcisidirler..Girdikleri ülkelere, ilim, sanat, teknik ve medeniyet götürdüler...Aritmetikte, bugün bile, hala Müslümanların rakamlarını ve numaralama sistemlerini kullanıyoruz.. Bağdat halifelerin olduğu kadar, kitapların da başkenti idi...

Bu devirde, Endülüs'te 70 genel kütüphane vardı. Kurtuba'daki Halife el-Hakkam Kütüphanesi'nde 44'ü fihristlerden ibaret olan 400 BİN CİLT kitap bulunuyordu..." şeklindeki batılı yazarların itirafları sayesinde de şunu açık ve net söyleyebiliriz:Ortaçağ yalnızca Avrupa için "karanlık" bir çağdı.


Günümüz İslam dünyasının "geri" kalmışlığının tek sebebi, ilk emri olan "OKU!"maktan uzaklaştırılmalarından başka bir şey değildir. 

Bilenle bilmeyeni eşit kabul etmeyen ve ilk emri "OKU!" olan dinimiz, ilmi imanın direği sayar ve ilim öğrenmeyi, nafile ibadetten ve Allah yolunda ilm-i cihad'dan sayar. 

Bu anlayışın bir sonucudur ki, İslam'ın ilk nesli, şanslı ve eşsiz nesil; tarihimize şan veren aziz büyüklerimiz, atalarımız; insanlığın cehaletin en koyusu içerisinde bulundukları bir zamanda bugün revaçta olan modern bilimlerin ilk kurucuları oldular. 

Bilim adamlarımızın ortaya koydukları bilimsel teori ve icadların bir çoğu bugün modern dediğimiz bilimin temeli olduğu gibi bir çoğu da yine bugün geçerliliğini ve güncelliğini korumaktadır. Buna bağlı olarak, İslam coğrafyasının pek çok şehirlerinde  sayıları milyonlarla ifade edilen kitaplara sahip kütüphaneler ve özel akademiler oluşturdular.  

Hastaneler, ve Tıp Medreseleri (Üniversiteleri) tesis ettiler. Bugünkü astronominin temelini oluşturan Rasathaneleri kurdular. Müslümanlara has İslami sosyoloji ve Tarih Felsefesini oluşturdular. Fethettikleri topraklara adalet ve imar(bayındırlık) götürdüler. 

Hülasa Allah'ın izniyle müstakil ve eşsiz bir "İSLAM MEDENİYETİ" oluşturdular.Yine onlar bu ayet ve hadislerin ve bu anlayışın sonucudur ki dünyaya Kur'an'i fikriyatın(düşüncenin) ışığında baktılar; dindarlığı sıradan bir Avrupalı için hayatın ancak bir bölümünü ilgilendiren ve sırf ahlaktan ibaret telakki ederek havraya, manastıra veya mescide hasreden düşünceyi, anlayışı reddettiler. 

Dünyanın bütün işleri ile meşguliyeti(ilgilenmeyi) dinlerinin icabı (gereği) saydılar. O devirde bir "din adamı" tabiri yoktu; çünkü her mümin "dininin adamı!"idi, dünya hayatında yapacağı her iş dininin emri cümlesindendi!. 

Dinimizin ilme ve ilim adamına verdiği bu büyük değer sebebiyledir ki Müslümanlar, hem dini ilimlerde (fıkıh, kelam, hadis, tefsir...), hem de fenni=müsbet ilimlerde(fizik, kimya, astronomi, tıp, matematik...) asırlarca tüm dünyaya önder olmuşlardır. 

Avrupa'nın orta çağı(karanlık çağ) yaşadığı dönemlerde İslam Coğrafyası Asr-ı Saadet'i (Mutluluk Çağı, Altın Çağ) yaşıyordu.Evrensel üne kavuşmuş pek çok bilginimiz bugünkü teknik ve bilimin temeli olan Fizik, Kimya, Matematik, Cebir, Astronomi, Tıp, Tarih, ve Coğrafya'nın kurucuları oldular. Bilim Tarihi göstermiştir ki Miladi 7. Asır'dan 18. Asr'a kadar tam 11 Asır, bilimin önderliğini, dünyada Müslümanlar yapmışlardır.


BİLİME VERİLEN ÖNEMİN KUDSİ KAYNAKLARI 


A-AYETLER; 


1)Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu hiç?!Ancak akıl sahipleri düşünürler.(Zümer, 9) 


2)Kulları içinden ancak alimler, Allah'tan gereğince korkar.Şüphesiz Allah daima üstündür, çok bağışlayandır.(Fatır, 27-28) 


3)Kendilerine onun(Kuran'ın) hak olduğu apaçık oluncaya kadar ayetlerimizi onlara ufuklarda(Afakta) ve kendi içlerinde(nefislerinde) göstereceğiz.(Fussilet, 53)


4)Allah, göklerin ve yerin Nur'udur.O'nun nuru, içinde ışık bulunan kandil yuvasına benzer.O ışık bir cam içindedir, cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır; bu, ne yalnız doğuda ne de yalnız batıda bulunan bereketle zeytin ağacından yakılır.Ateş değmese bile, neredeyse yağın kendisi aydınlatacak!Nur üstüne nurdur.Allah dilediğini nuruna kavuşturur.Allah her şeyi en iyi bilendir.(Nur, 35)


5)Yaratan Rabbinin adıyla Oku!O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.Oku!İnsana bilmediklerini belleten,kalemle yazmayı öğreten Rabbin,en büyük kerem sahibidir.(‘Alak,1-5)


6)Allah, O'dan başka tanrı olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her an yaratıklarını gözetip durandır.Göklerde olan ve yerde olan ancak O'nundur.O'nun izni olmadan katında  şefaat edecek kimdir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir kavrayamazlar.O'nun kürsisi gökleri ve yeri kaplamıştır, onların gözetilmesi O'na ağır gelmez.O yücedir, büyüktür.(Bakara, 257)


B-HADİSLER; 


1)İlim peşinden koşmak her müslümanın üzerine farzdır.


2)Kuşkusuz ki, ilim adamları peygamberlerin mirasçısıdır.


3)Beşikten mezara kadar ilim isteyiniz, öğreniniz.


4)Rütbelerin(makamların) en yükseği ilim rütbesidir.


5)Öğretin, müjdeleyin, zorlaştırmayın, öfkelendiğiniz zaman susun.



C-KELAM-I KİBAR(ATA SÖZLERİ); 


1-Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.(Hz.Ali)


2-Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır.


3)Ne kadar okursan oku, bilgine yakışır biçimde davranmıyorsan sen cahilsin.(Sadi)


4)Cahile söz anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur.


5)Cahilin dostluğundan, alimin düşmanlığı hayırlıdır.


6)Bilgisiz yapılan ibadette hayır yoktur.Anlayış vermeyen ilimde hayır yoktur. 

Tefekküre(düşünmeye) götürmeyen Kıraatte(Kuran okumada) hayır yoktur.(Hz.Ali)


7) İlim Çin'de de olsa gidip alınız.


8)Bilmem demek, ilmin yarısıdır.


9)Bizim düşmanımız, cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı, san'at, marifet, ittifak silahıyla Cihad edeceğiz.


BİLİME KATKILARIMIZ BÜYÜK; İŞTE KATKILARIMIZDAN BAZILARI 


1-Kimyasal maddeleri, "uçucu, uçucu olmayan, yanmayan maddeler ve madenler" olarak dört grupta toplayan Cabir b. Hayan, modern kimyanın kurucusu olarak bilinen Lavoisier'e öncülük etti.

Arıtma yollarından, kilsleştirme, kalsinasyon, oksitlenme, süblinasyon, billurlaştırma ve kimyasal yanma olayının açıklanmasını kimyaya ilk defa kazandırmıştır.

Sirkeden asetik asit elde etme yollarını açıklamıştır.Nitrik asit, maizerin, vitroil yağı, gümüş nitrat bileşiklerini ilk defa keşfetmiştir.Eserlerinde kimyaya ait ilk sembolleri  de ilk defa kullanmıştır.

Başta Cabir ve diğer İslam kimyacılarının eserlerinden alınmış ve kimyanın temel terimlerinden olan; alcool, Alembic, alkali(al-kali) antimoni, alidol, reağler ...gibi Arapça terimler, Latince yazım şekilleri ile kimyaya kazandırılmıştır.

Gerçekte, Cabir tarafından ortaya konan eserleri değerlendirdiğimizde, günümüzde kimya laboratuarı tanımına uygun ilk laboratuarın kimyanın ilk önderi olarak gösterilen Fransız Lavoisier'dan yıllarca önce Kufe ve Harran'da (Urfa) olduğunu görürüz.

Müsteşrik(İslam kültürünü araştıran Batılı bilim adamlarına denir) Philip K.Hitti de ; "Batıda yazar olarak Cabir'in adını taşıyan 22 eser adının bilindiğini, bu eserlerin de muhtelif tarihlerde Avrupa'da yayınlandığını kaydeder.



2-Einstein'den bin yüz yıl önce El-Kindi, "zaman, cismin varolma süresidir, zamanla bilinebilinen ve ölçülebilinen hız ve yavaşlıkta hareketin modaliteleridir" diyerek izafiyet teorisini tanımladı.



3-18. yüzyılın matematikçisi Cardano"nun "insanlığın oniki büyük düşünüründen biri" dediği Harezmi, Hint rakamlarına sıfır rakamını da ekleyerek bugünkü kullandığımız rakamları oluşturdu.

Cebir kelimesinin bugünkü terim anlamını, matematiğe ilk defa kazandırmıştır.İlk olarak, ikinci derece denklemlerin pozitif köklerini veren orijinal bir çözüm metodu ortaya koymuştur.

İlk olarak, ikinci derece denklemler için, bugün kare ve dikdörtgen metodu denilen grafik metodla, yani geometrik yolla çözüm yollarının gerçekleştirilmesini cebire kazandırmıştır.

Cebir sembolizmi ile, birinci ve ikinci derece denklemlerin çözümünü sistematik bir şekilde ortaya koymuştur. Cebiri metotlaştırmış ve sistemleştirmiştir. 

Batılı matematikçiler, Harezmi'nin Cebr ve'l-Mukabele adlı eserini, Cebirin temeli olarak telakki ederek, yeni sistemler ve yeni metotlar keşfetmişlerdir. 

Harezmi'nin ortaya koyduğu cebir bilgileri kendisinden sonra gelen matematikçilere bu konuda önemli bir iş bırakmayacak kadar, sistematik çözümler ve temel bilgiler bırakmıştır. 

Netice itibariyle de cebire müstakil bir matematik dalı hüviyetini ilk defa kazandırmıştır.



4-Fen bilimlerinde deneyle sabit olmayan bilgilere güvenilmemesi gerektiğini söyleyen Ahmet Fergani, geometrideki şekillerin enlemleri arasındaki mesafeyi ve ekliptik eğimi en doğru şekilde hesaplayan matematikçi oldu.


5-El-Battani, "Hipotenüs Teorisi" olarak adlandırılan dik açılı üçgene dair bağıntıları, hesaplamaları M.S. 877 yaptı. Trigonometri bilgilerini bugünkü şekliyle formülleştiren el-Battani'dir. 

El-Battani, eserlerinde sinüs ve kosinüs tabirini ilk defa kullanan kimsedir. O, bu tabirleri güneş saati hesaplarından buldu ve ona uzayan gölge adını verdi. Bu isim bugünkü  trigonometride tangentdır.Avrupa'da trigonometriye dair ilk bilgiler el-Battani'nin adına bağlıdır. 

El-Battani ve Ebu'l-Vefa'dan 500 yıl kadar sonra, trigonometri ile ilgili ilk bilgiler Avrupa'da ancak, Johann Müller ve çağdaşlarının eserleri ile 1533 yılından itibaren görülmeye ve yaygınlaşmaya başlamıştır.


6-Ebu Bekir Er-Razi, cerrahide dikiş malzemesi olarak ilk kez hayvan bağırsağını kullandı.


7-Gözün görülebilir cisimler doğrultusunda ışınlar yaydığını söyleyen Öklit ve Batlamyus'a karşı, "Görülecek cismin şekli, ışık vasıtasıyla gözden girer ve orada mercekler ile nakledilir" diyerek, yaptığı sayısız denemelerle "göze gelen uyarıların görme sinirleri ile beyne intikal ettirildiğini " söyleyen İbnu'l-Heysem, optik biliminin öncüsüdür. 

İbnü'l-Heysem, optik fiziğin bu temel görüşü dışında; görme olayının ilk doğru açıklamasını yapmıştır. 

Gözün fiziksel özellikleri, iki gözün aynı cismi tek olarak görme olayının açıklanması, küresel ve parabolik aynalar, küresel aberasyon, cisimlerin ağırlık merkezi problemleri, izoperimetri, trisseksiyon meselesi, diyoptri konuları, ışığın; hava, su ve değişik ortamlardan geçerken kırılma olayları, kırılma açıları arasındaki oranın sabit olmadığı, ışığın yansıma olayının açıklanması ve ışığın geliş açısı ile yansıma açısı arasındaki oran hakkında bilgiler, küçük açılar altında gelen ışınların kırılma kanunları, mercek, prizma, aynaların çeşitleri ve fiziksel özellikleri, Güneş ile Ay'ın ufuk noktasına yaklaşınca daha büyük görülme nedenlerinin açıklanması, Güneş'in ufuk noktasında görülmeden önce ve battıktan sonra, ufuk düzleminin ancak 19 derece aşağıda bir noktaya gelince alaca karanlığın başladığını açıklamıştır. 

Böylece tan olayı kavramına yeni boyutlar kazandırmıştır. Küresel astronomi ile ilgili bilgiler, atmosfer ve bu basınç değerinin atmosfer yüksekliği ile değişimi, atmosfer basıncının yıldızlardan gelen ışınlar üzerine etkileri, atmosfer yoğunluğunun, ışığın kırılması ile doğru orantılı olduğu ve atmosfer yoğunluk değerinin yükseklik ile değişimi, yerküre (dünya) atmosfer tabakasının 15 km. 
civarında olabileceği, Ay'ın hale durumunun açıklanması, gökkuşağı (alaim-i sema) olayının açıklanması, fizikte geniş uygulama alanı olan karanlık oda olayı ile ilgili bilgiler, ölçü geometrisi, elips ve daire terkibi, cebirle çözüldüğü vakit 4. dereceden bir problem haline dönüşebilen Bilardo veya küresel ayna probleminin geometrik olarak çözümü konularında temel bilgiler ilk defa açıklanmıştır. 

Ayrıca yapılan şu övgüler de İbnü'l-Heysem'e aittir: "Batı'ya en fazla etki eden fizikçi ve optik fiziğin kurucusudur. Orta çağın en şayan-ı dikkat matematikçi ve fizikçisidir. Kitabü'l-Menazır adlı eseri, Batı fiziğine başlangıç olmuştur.İngiliz fizik bilgini Roger Bacon ile Alman astronom ve fizikçi Kepler'i etkilemiştir."


8-İbnu'n-Nefis, 1200'lü yıllarda küçük kan dolaşımını keşfetti.


9-Şerafettin Sabuncuoğlu, 1300'lü yıllarda hayvanlar üzerinde çeşitli deneyler yaparak deneysel fizyolojinin öncülüğünü yaptı. Sabuncuoğlu, yılan zehirine karşı antidot olarak kullanmak istediği yine bir yılanın zehirinden ürettiği ilacı, önce bir horoz, daha sonra da kendi üzerinde denedi ve başarılı oldu.


10-Gıyasüddin Cemşid, yalnız riyaziyenin değil, cebr ve ticari hesapların yapılmasında önemli rol oynayan ondalık sayıları ilk kullanan Risaletü'l-Muhitiyye adlı eseriyle medeniyet alemine büyük hizmetleri dokunmuş Müslüman matematikçisidir. 

Aritmetikte ondalık sayı kavramında virgül işareti ve tam sayı kavramında sıfır rakamının kullanılması önemli bir olaydır. Bilim tarihi eserleri, matematiğin temel dalı olan aritmetikte ondalık sayı kavramı ifadesinde virgül işaretinin ilk defa kullanma şerefinin 15. yüzyıl İslam bilgini Gıyasüddin Cemşid'e ait olduğunu belirtir. Bu şekliyle Giyasüddin'in İtalyan matematikçi Pellez'e 80 yıl kadar bir önceliği vardır.


11-İlk çeşitli biyolojik otomatlar (sibernetik) Müslüman mekanikçiler tarafından icad edilmiştir. Otomat, yaygın ismiyle sibernetik biliminin ilk temelini atanlar arasında Sabit b. Kurra (Harran 821/ Bağdat 910) vardır. 

Fakat önemli gelişme Beni Musa (Musa oğulları) ile başlar. Musa b. Şakir'in ikinci oğlu Ahmed b. Musa  b. Şakir 9. yüzyılda birçok otomat yaptı. Başta hidrolikler, fitili otomatik çıkan, yağını ve ateşini otomatik ayarlayan birçok yağ lambası ve çeşitli otomatik çeşmeler icad etti. 

Bunlardan daha önemlisi, makinelerin içinde, makinenin bir parçası olarak bulunan otomatik kontrol sistemlerini de icad etti. Otomasyon teknolojisinin, başka bir ifadeyle sibernetiğin ilk mucidi sayılan Ebu'l-İzz el-Cezeri (1136/1206), Kitabu'l-cami beyne'l-ilim ve'l-amel en-nafi fi sanaati'l-hiyel adlı eserinde, birçok otomatın resimlerini ve işleyiş esaslarını açıklamıştır. 

Artuklu Türklerinin sarayları için yaptığı, otomatik makineler ve robotlar insan gibi yürür, misafirleri karşılar ve misafirlere şerbet ikram ederdi. Ebu'l-İzz'in aynı zamanda su pompaları, musiki aletlerinin kontrüksiyonları ile ilgili makineleri de ilk defa çizmiştir. 

Ebu'l- - İzz'in, adı geçen eserindeki şekilleri ve bilgileri değerlendirdiğimizde; bilgisayarın (kompütür), İngiliz matematikçi Charles Babbage (1792-1871)' den, sibernetiğin İngiliz nöroloji profesörü Ross Ashby'den yıllarca önce, ilk temel esasları ortaya koyma şerefinin Ebu'l-İzz'in olduğunda, bilim tarihçileri hemfikirdir.

Her ne kadar, sibernetik ve bilgisayar sistemini, Fransızlar Descartes ve Pascal; Almanlar Leibniz; İngilizler Roger Bacon ile başladığını ifade ederler ise de, gerçekte sibernetik ve bilgisayar fikrini bilim dünyasına kazandıran ilk bilgin olarak karşımıza Ebu'l-İzz çıkmaktadır.Kaynaklar, Buharlı otomatik sistemleri 1780 yılında İskoçyalı mühendis James Watt (1736-1819) tarafından icad edildiğini belirtir. 

Bu konunun da gerçek yönü şudur: Buharlı otomatik sistemler James Watt' dan tam 780 yıl kadar önceleri yani 1206 yılında ilk defa Ebu'l-İzz tarafından gerçekleştirilmiştir.Eğer biz, Ebu'l-İzz'i zamanında mühendislerimize tanıtmış olsa idik, belki de otomatik sistemler ve bilgisayarları, Avrupa'dan daha önceki yıllarda geliştirmiş olacaktık!..


12-Basit ilk uçma düzeni ile ilgili teşebbüsler 9. yüzyıl sonlarında Endülüslü  İslam bilgini İbn Fırnas ile devam etmiştir (880 yılında). Fırnas yaptığı araştırmalar sonunda kısa mesafelerde uçup yere inebilmeyi başarmıştır. 

Müteakip uçma denemeleri, Farab şehrinde doğan, ilahiyat öğrenimi gören ve  fen bilimleri ile meşgul olan İslam bilgini İsmail Cevheri (950-1010) ile devam etmiştir. Cevheri, Nişabur'da büyük kanatlı kuşların kanat çırpmadan yükselirken süzülerek uçuşlarını tetkik etmeleri sonucu, uçma ile ilgili ilk denemeleri yapmıştır. 

İsmail Cevheri, bilim tarihinde ilk defa uçma teşebbüsünde bulunan mekanist olarak yer alır. Osmanlı Döneminde III. Murad zamanında (1574-1595) yapılan eğlencelerde, planör tipi uçuş gerçekleştirilmiştir. 

Sultan IV. Murad zamanında (1623-1640) yetişen mekanikçilerden Hezarfen Ahmed Çelebi 1636 yılında, adeta bügünkü füzelerin ilk örneklerini teşkil edebilecek barut reaktörlü bir roket icad etmiş ve Galata Kulesi'nden Doğancılar'a (Üsküdar) uçmayı başarılı bir şekilde gerçekleştirmiştir. 

Aynı yıllarda Roket Mühendisi Lağarı Hasan Çelebi'nin, kendi icad ettiği füzeye benzeyen yedi kollu fişekle havaya uçup, sonradan kartal kanatlarına benzeyen kanatlarla salimen denize inmesi, bugün Amerikalıların uzay çalışmaları sonucu gerçekleştirdikleri, paraşütle denize inme metoduna benzemektedir. 

Lağari Hasan Çelebi'nin bu tür uçma denemeleri, bugünün roket tekniğine çığır açan özel bir öneme haizdir. Böylece, her geçen gün hızla gelişen füzelerin ilkeli olan roketlerin ilk mucidinin Müslüman Mühendisleri olduğu anlaşılmaktadır. 

İslam dünyasında görülen bu tür gayretlerin, Ay yüzeyine ilk ayak basan astronotların başarılarından daha az heyecan verici olmadıklarını kabul etmek gerekir... Bilimde elde edilen her başarı ve zaferi, zamanı içerisinde değerlendirmek gerekir... 

Şayet Sıfır Rakamını matematiğe ilk ithal eden İslam bilgini Harezmi ve ondalık sayılarla hesap yapmayı matematiğe kazandıran Semerkant'lı Giyasüddin Cemşid el-Kaşi'nin ortaya koydukları esaslar olmasa idi, bugün yapılan uzay hesaplarının gerçekleştirilmesini düşünmek mümkün değildir...


DİNİ TAASSUP


Ortaçağ Avrupa`sı sadece farklı din ve ırk mensuplarına yaptıklarıyla değil, kendi içindeki facialarla da başlı başına bir fenomendir. Aydınlanma kımıldanmalarının başlayacağı dönemlere kadar kilise otoritesinin Engizisyon ve aforoz yoluyla cezalandırdığı düşünür ya da sıradan insanların uğradığı işkenceler, idamlar, yakarak öldürmeler çağa damgasını vurmuştur. 

Avrupalı bilinçaltının şekillenmesinde kilise inancı ve otoritesiyle beraber buna karşı çıkanların akıbeti de büyük rol oynar. Bunun yansımaları günümüzde sıklıkla kendisini göstermektedir. 

Çoğu zaman basit ihbarlarla harekete geçen Engizisyon mahkemelerinin kararlarının uygulaması olarak ortaya çıkan akıl almaz işkence usulleri hâlâ eski gravür ve resimlerde ve bazı tarihî katedral ve kiliselerde sergilenmektedir. Meşhur Galile, bu kurumdan pişmanlığını itiraf ederek kurtulabilmiştir ancak kurtulamayanların sayısı çok daha fazladır.


Engizisyonun kurbanları sadece bilim adamları, farklı düşünenler ya da zamanın kurallarıyla çatışanlar değildir; bilhassa kadınların mağdur olduğu `cadı` suçlaması da o dönemin gözde ihbarlarındandır. 

Zamanın cehalet ve taassubuyla çoğu zaman yok yere ve basit sebeplerle, kimi zaman da iftira sebebiyle birçok kadının önce içindeki şeytanın çıkarılmak üzere işkencelere maruz kalması, sonra da yakılarak ruhunun kurtarılması! Oldukça bilinen şeylerdir. 

Engizisyon mahkemelerinin sadece 1480-1500 tarihleri arasında 12 bin kişiyi yaktığı, 7 bin kişiyi asarak idam ettiği, 100 bine yakın kişiye de değişik cezalar verdiği kayıtlar arasındadır. Aslında Engizisyon`un sadece dinî sebeplerle kullanılmadığı da söylenebilir. 

Totaliter uygulamaların o çağdaki örneklerinden olan Engizisyon; kilise veya iktidarı sorgulayanlara, dinî, siyasî ya da toplumsal hayatı eleştirenlere ve hürriyetçi fikirler ileri sürenlere karşı da kullanılan etkili bir silahtır. Bu gibi durumlarda yargılanan şahıs canını kurtarsa bile malları ve faaliyetlerinden mahrum bırakılarak, bertaraf edilebilmektedir.


MEZHEP SAVAŞLARI


Katolik kilisesinin kimi konulardaki yaklaşımına karşı tepki olarak doğan Protestanlığın doğuşuyla Avrupa bu seferde mezhep tartışmaları, katliamları ve savaşlarına şahit olur. 

Protestanlar başlangıçta hiç küçümsenmeyecek zulümlere maruz kalırlar. Bildik Engizisyon uygulamalarıyla cezalandırılanların yanı sıra, binlerce insan da katledilir. 

Tarih kitapları 230 bin Protestan`ın öldürüldüğünü yazar. Bunlardan Fransa`da Saint Barthelemy günü, bir gecede 60 bin Protestan`ın öldürülmesi mezhep çatışmaları tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. 

Ertesi gün sokakları binlerce kesilmiş cesetle dolduran katliamı gerçekleştirenlerin gerçekte sadece birkaç küçük dinî inanç farklılığı bulunan aynı milletin fertleri arasında yapılmış olması işin ilginç noktalarındandır.


Bununla beraber Protestanlar da boş durmamıştır. Bilhassa Britanya`da Katoliklere karşı çok olaylar yaşanmış, binlercesi öldürülmüş, kilise, okul, hastane ve mallarına el konulmuştur. Katolik-Protestan çatışması İrlanda`da günümüze kadar devam etmiştir.


Protestanlığın doğuşundan Mezhep Savaşları ekseninde çıkan kanlı 30 Yıl Savaşları`nın sonuna kadar olanlar Avrupa ve uzantısı Amerika`da dinî farklılıklara karşı hem geçmişte hem günümüzde görülen hoşgörüsüz yaklaşımları anlama konusunda çok ipucu verir. 

Zira Protestanlık inanç esaslarında ciddi farklılıkları içermez. Aradaki en önemli farkın Papalık ruhanî otoritesinin tanınmaması olduğunu söylemek yanlış olmaz. Katolikliğe göre daha toleranslı olduğu zannedilen Protestanlıkta da iç hesaplaşmalar olur: Protestan Lider Calvin`in teslis inancını reddeden Michael Servetus`u diri diri yaktırması bunun bir örneğidir.


SÖMÜRGE ANLAYIŞININ GETİRDİĞİ  2.DÜNYA SAVAŞI


Avrupa`da günümüzdeki refahın temelleri sömürgecilik sırasında dünyanın her tarafında kurulan kolonilerin kaynak ve zenginlikleri sayesinde atılmıştır. 

Belli başlı bütün Avrupa ülkelerinin kolonileri olmuştur. Bu kolonilerin bir kısmı bugün bile fiilen devam etmektedir. 20. yüzyılda çıkan iki dünya savaşının gerçek nedeni bu anlayış olmuştur. 

Dünya kaynaklarını paylaşma kavgası sömürgeci devletlerin kendi aralarında bu denli büyük çatışmalara girmelerine sebep olmuştur. 

Aslında ırkçı olanları başta olmak üzere, Avrupalılardaki kendini diğer toplumlardan üstün görme hastalığının baş sebepleri arasına sömürgeci anlayış yerleştirilebilir. 

Sömürgeleştirilen ve köleleştirilen toplumların teknolojik ve askerî açıdan zayıf olması, Avrupa ve uzantılarının doğrudan kendilerini efendi ya da üstün olarak görmesi sonucunu doğurmuştur. 

Efendilik-üstünlük sendromu bugün bile varlığını sürdürmektedir. Bu efendilik zannının pek şefkatli olmadığını, tarihteki uygulamalardan biliyoruz. 

Sömürgecilik hırsı, sadece maddî zenginliklerle sınırlı kalmamış, çok yerde toplu katliamlar, yıkımlar, hatta binlerce yıllık medeniyetlerin yok edilmesine kadar varmıştır. 

Sosyal gelişmeler sonucunda, kendi topraklarında insan ve toprağa bağlı kölelik anlayışı sona erince, Avrupa sömürgeci ve köleci yaklaşımını dünyanın diğer bölgelerine kaydırmıştır. 

Orta Çağın sonuna kadar Avrupa`ya hakim olan feodal sistem, insanları sosyal sınıflara ayırmış ve bunların en altındaki köylüler, uzun yıllar ,önce şahsen, sonra da bulundukları toprağa bağlı olarak toprak hâkimlerinin köleleri sayılmıştır. 

Bu insanların uzun zaman boyunca yılda sadece bir kere festivaller sırasında et yiyebildiği kitaplarda nakledilir. O zamanlar yaygın olan çok çirkin uygulamalar artık gelişmiş ülkelerde bitmiş durumdadır. 

Ancak bugüne gelene kadar Avrupa`da çok ciddi fakirlik, sefalet, salgınlar ve sosyal çöküntüler yaşanmıştır. Fernand Braudel`in bir eserinde Paris`in 1800`ler öncesi durumu hakkında naklettikleri kayda değer:` 1800`lere doğru Paris`te doğan 30 bin çocuğun 8 bin kadarı terk ediliyordu. 

Hatta bu sahipsiz çocukları hastanelere bırakmak bir meslek haline gelmişti. Bu işi yapanlar sırtlarına koydukları küfelere kundaklı üç çocuğu dikine koyar ve taşırlardı. Bu çocukların bir kısmı çoğu zaman daha küfedeyken ölürdü.`


SÖMÜRGECİLİĞİN KURBANI 3.DÜNYA ÜLKELERİ 


Avrupa ülkelerinin sömürgeci uygulamalarına maruz kalmış bölgeler, bugün 3. dünya veya gelişmemiş olarak bilinen yerlerdir. 

Kaynakları sonuna kadar tüketilen bu bölgeler sömürgeciliğin bitmesinden sonra bir türlü ayağa kalkamamışlardır. Bu noktada sömürgecilerin tarz farkları bugün bile kendini göstermektedir. 

Hepsi şiddetli sömürgecilik yapmış olmakla beraber İngilizler girdikleri yerlerde kendi sistemlerini sıkı şekilde oturttukları için terk ettikleri sömürgelerinde fakirlikle beraber bir düzen hâlen devam etmektedir. 

Bununla beraber İspanyollar ve bilhassa Portekizlilerin eski sömürgeleri iflah olmaz haldedir. Portekiz ve İspanyolları modern emperyalistlerin öncüleri olarak niteleyen Venezüella Devlet Başkanı Chavez `Onlar Hitler`den bile beterdir` der. 

Mağdur toprakların bir vatandaşı olan Chavez`in bu sözü, halkının yaşadığı tarihi gerçekliğin haklı bir ifadesidir. Christoph Colomb`un karaya ayak basmasından sonraki ilk 30 yıl içerisinde gemicilerin taşıdığı bulaşıcı hastalıklar yüzünden üç milyon yerli ölür. 

 İspanyolların Güney Amerika`da sömürü adına yaptıkları katliamlar ve sebep oldukları felaketlerle vahşet tarihine geçtiklerini söylemek yanlış olmaz. 

Rahip Bartolome Las Cassas`ın şahit oldukları, vahşetin boyutunu gözler önüne serer: `İspanyollar kimin bir adamı ikiye böleceği ya da kafasını bir darbede kopartacağı veya midesini deşeceği konusunda bahse tutuşuyorlardı. 

Bebekleri ana kucağından alıyor, ayaklarından tutup başlarını taşa vuruyorlardı Bazı anneleri bebekleriyle kılıçtan geçiriyorlar, çocukları köpeklere parçalatıyorlardı. 

Hz. İsa ve havarilerine izafeten yerlileri on üçer kişilik gruplar halinde ağaçlara asıyor, altlarına odun yerleştirip ateşe vererek onları diri diri yakıyorlardı. 

Gözlerim tüm bunlara şahit oldu.` Conquistadorlar (Fatihler) kendilerini dostça karşılayan Güney Amerika yerlilerini hızla köleleştirip, Hıristiyanlaştırırlar. 

Altın hırsıyla tapınak, saray ve şehirlerini yağmalama ve korkunç bir asimilasyon ve soykırım politikası yürütürler. Pizarro ve Cortes gibi bazı conquistadorların isimleri hâlâ nefretle anılmaktadır. 

Hernando Cortes, 1519`da Meksika`ya 700 adamıyla geldiği zaman ülkede 25 milyon olan yerli nüfusu, 90 yıl içinde bir milyona iner. Cortes`in Maya uygarlığına son vermesi için 2 yıl yeterli olur. 
Pizarro`nun bitirdiği köklü İnka medeniyetinden ise geriye yağmalanmış, yakılmış ve katliamlara şahit bir ülke kalır.


Sadece Hispanola adasında İspanyolların ayak batığı yıllarda 8 milyon olan nüfus dört yılda yarıya iner, 70 yıl sonra ise sadece 125 kişi kalır. Tarihçi C. Wells, Colomb`un kıtaya ayak basmasından sonraki ilk yüzyıl içerisinde sömürgeciler tarafından katledilen yerli sayısının 95 milyon olduğunu belirtir. 

Tüm bunlar olurken bu halkları hızla Hıristiyanlaştırmaya çalışan kilise örgütleri bir yandan da bu vahşilerin(!) insan sayılıp sayılamayacağını tartışmaktadır.


Portekizliler ve İspanyollar Güney Amerika`da İnka, Maya ve Aztek medeniyetlerinden sadece kalıntılar, dejenere olmuş sefil bir halk, düzene giremeyen bir sosyal düzen bırakırlar.


AMERİKA`NIN SOYKIRIM TARİHİ


Yazar David A. Stannard`ın `Amerika`nın Soykırım Tarihi` adlı kitabının sunum yazısında şöyle denir: `Batılı devletler son 500 yıl içinde sadece Amerika`da 150 milyondan fazla insanı katlettiler; yüzlerce ırkı yok ettiler; kendilerine ait olmayan toprakları gasp ettiler. 

Tarihin hiçbir döneminde bununla kıyas edilebilecek ikinci bir katliam olmadı. Peki, Vietnam`da ve Irak`ta süregelen katliamların arkasındaki mantıkla, Kızılderililerin yok edilmesinin arkasındaki mantığın aynı olduğunu da duysanız gene de şaşırmaz mısınız? 

Bu soykırımı İspanyollar başlattı. Portekizliler, İngilizler ve Amerikalılar sürdürdü... Kuzey Amerika`da yerlilerin yüzde 95`i katledildi...

Beyaz adamdan önce Amerika`da 90 milyon - 112 milyon arası insan vardı. Bu tarihlerde, Avrupa nüfusu 60 - 70 milyon, Afrika nüfusu 40 - 70 milyon arasındaydı. Beyaz adamın yaptığını anlamak için şöyle düşünebiliriz; bugün dünyada hiç Avrupalı ve hiç zenci olmasaydı ancak bu kadar büyük bir soykırım yapılmış olurdu.`


İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, Hollanda başta olmak üzere, İsveç, Danimarka, İtalya, Belçika, Almanya tüm dünyayı sömürgeler şeklinde paylaşırlar. Sadece Asya kısmen sömürge olarak kalırken, diğer kıtalar ve okyanus adaları tamamen sömürge durumuna düşürülür. 

Tüm bu sömürgelerde yaşanmış olan insanlık dışı durum dünyanın malumudur. İngiltere`nin Hindistan gibi büyük sömürgelerini kontrol altında tutmak için uyguladığı `böl ve yönet` stratejisi dikkate değer. 

Farklı dinî ve etnik grupların yaşadığı bölgelerde halk arasında tahrik edilen çatışmalar, büyük toprakların sömürgeleştirilmesinde çok etkili olur. 

 Hindistan bunun en iyi örneklerindendir. İngilizler doğrudan kıyım yapmışlarsa da esas olarak sömürge halklarını birbirlerine düşürerek kendilerini düzeni sağlayan aracı bir güç olarak ön plana çıkarmayı tercih ederler. 

Bu taktiğin günümüz bölgesel anlaşmazlıklarında güçlü devletler tarafından hâlâ kullanılan etkili bir silah olduğu aşikârdır. İngilizlerin önce Ekber Şah`tan izin alıp ticarî işletmeler kurarak başladığı Hindistan macerası, bu taktikle tüm ülkenin sömürgeleştirilmesine ve çoğu kılıçtan geçirilen 30 bin insanın katledildiği Delhî katliamına kadar uzanır. 

Halkın herhangi bir uzvunu kaybedip ölenlerin yeniden dirilişte o organdan mahrum olacaklarına dair inançları gibi unsurlardan bile faydalanan İngilizler isyancıları topla parçalayarak gözdağı vererek kurnaz pasifizasyon taktikleri bile kullanırlar. 

Uluslararası meselelerde adı pek geçmeyen Belçika`nın bile sömürgesi Kongo`da 19. yüzyılda yaptığı katliamların bilançosu 10 milyon ölüdür. 

Belçika bu iddiayı ölümlerin çoğunun hastalık sebebiyle olduğu açıklamasıyla reddeder. Yakın tarihlerde Kongo`da Tutsi ve Hutular arasındaki kanlı etnik çatışmalar da Belçika`nın 1962`ye kadar elinde tuttuğu bu ülkede uygulamış olduğu etnik ayrımcılık politikasının bir eseridir.


Cezayir Devlet Başkanı`nın, 2006 yılı başında, ülkesini sömürge olarak idare eden Fransa`dan 100 yıl içerisinde katlettiği 1 milyon Cezayirli için özür talep etmesi sömürgecilik katliamları ve acılarının bugün bile ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.


500 yıllık tarihi olan Avrupa ve uzantısı ülkelerin sömürgecilik akımı günümüzde tarz değiştirmiş olmakla beraber, geçmişte yaşanan şiddet, vahşet, asimilasyon ve dejenerasyon sebebiyle eski sömürgelerin kısa zamanda toparlanabilmelerini ummak mümkün görünmüyor. 

Üstelik sömürgecilerin fiilî hâkimiyetinin bitmesine rağmen bu ülkelerin çoğunun kendi içlerinde yaşadıkları sosyal bunalımlar ve şiddetin devam etmesi durumu daha vahim hâle getiriyor. Sömürgeciliğin sağladığı maddî imkanlarla yükselen teknolojinin yarattığı efendilik-üstünlük psikolojisinin Batıda daha uzun süre hâkim olacağını söylemek mümkün.


İBRETLİK BİR ÖRNEK 


Yüzlerce yıl süren köleci uygulamalara bakarak, bunu sistemleştiren, ciddi ve sıradan bir ticaret haline getiren toplumların bilinçaltının nasıl şekillenmiş olduğunu tahmin etmek pek zor olmasa gerek. 

Daha çocuk yaştaki şiirleriyle edebiyat tarihine geçen Fransızların dâhi ve duygusal şairi Arthur Rimbaud`nun 21 yaşında şiiri bırakıp Afrika`da köle ve silah tüccarlığı yapması kadar etkileyici bir örnek olabilir mi? 

Bu derece duygusal, saf görünümlü bir şairin insanlık dışı bir yolu meslek edinmesi, bir yanda insanları katlederken öte yanda müzik ve sanat eserleri ile gözyaşı döken Nazileri getiriyor akla. 

Fransız düşünür Voltaire`in de köle ticaretine hatırı sayılır ölçüde yatırım yaptığı bilinir. Köle ticareti ve kullanımın ne ölçüde kitlesel olarak uygulandığını, geçmişinde esasen Afrikalı olmamasına rağmen nüfus yoğunluğunu onlara bırakmış Amerika, Brezilya, Jamaika, Haiti ve çeşitli okyanus ülkelerinin bugünkü demografik yapısına bakarak görmek mümkün. 

Çeşitli kaynaklara göre, Sadece ABD`ye Afrika`dan getirildiği tesbit edilebilen köle sayısı 16. yüzyılda 125 bin, 17. yüzyılda 1 milyon 280 bin, 18. yüzyılda 6 milyon 265 bindir. Bu rakamlar köle ticaretinin ne kadar hızla geliştiğini ve bol kazançlı bir sektör! hâline geldiğini göstermektedir. 

1800 yılında ABD`nin iki eyaletindeki toplam köle sayısı 395 bin olarak kaydedilmiştir. Köle ticareti tarihi boyunca sadece Amerika Kıtası`na taşınan köle sayısının 11-12 milyon civarında olduğu söylenir.


Bir dönem altın ticaretini bile gölgede bırakacak seviyeye gelen köle ticareti ve kullanımı sırasında bu insanların hayvanlara bile reva görülmeyen şartlarda taşınıp, yaşatıldıkları herkesin malumudur. Kölelik sonucu ne kadar insanın katledildiği ise tam olarak bilinmemektedir. 

Araştırmacı Alain Coutte`un 18 Şubat 2006 tarihinde Paris`te düzenlenen konferansta açıkladığı rakamlar ibret vericidir. 

Araştırmacıya göre Atlantik hattında 15. ile 19. yüzyıllar arasında yapılan köle ticaretinden mağdur olan Afrikalı sayısı 60 ilâ 184 milyon arasında. 

Köle ticaretinde ülkelere göre pazar payı ise: İngiltere: 41,3 %, Portekiz: 29,3% Fransa : 19,2 %. Hollanda : 5,7% İspanya : 3,2% Danimarka : 1,2% ( İspanya kendi kolonilerine köle taşıma imtiyazını diğer ülkelere verdiği için istatistik dışıdır. Esasen en çok köle İspanyol kolonilerine götürülmüştür.)
 

SANAYİ DEVRİMİ


Avrupa ve ABD`de gelişen teknoloji ve makineleşme yeni bir ekonomik devir açmıştır. Sanayi Devrimi olarak adlandırılan bu devir, dünyanın diğer kısımlarına göre üretkenliği sadece 2 kat fazla olan Avrupa`yı iki asır içerisinde diğer bölgelere göre 60 kat daha üretken hale getirir. 

Ancak bu hızlı gelişme ve kapitalizmin doymak bilmeyen hırsı dünyada kaynak tüketimi ve ihtiyacını artırırken, sosyal sıkıntıları ve ardından bu sıkıntılara tepki olarak toplumcu doktrinleri de doğuracaktır. 

Ortaçağdan gelen sınıf düzeni bozulup, sermayeyi büyük ölçüde ele geçiren modern burjuvazi ve milyarderler artık baş aktör konumuna yükselmektedir. 

Sanayi Devrimi ile meydana gelen toplumsal sefalet, fakirlik, bencillik, üretim fazlalığı, insanların sömürülmesi, gelir dağılımındaki adaletsizlik gibi olgular toplumsal hareketlere de zemin hazırlar. 

Önceki devirlere göre kıyaslanamayacak bir hızla artan üretime sebep olan Sanayi Devrimi, kırsal alanlardaki insanları şehirlere çekerek çok düşük ücretlerle sosyal haklardan mahrum olarak aşırı çalıştırılmalarını, sağlıksız ortamlarda yaşayanların artmasını, ciddi bir kaynak israfını ve aşırı çevre kirlenmesini de beraberinde getirir.


Sanayi Devrimi`nin en yoğun yaşandığı İngiltere başta olmak üzere, sanayileşen Avrupa ülkelerinde kadın ve çocukların ağır işlerde çalıştırılmaya başlandığı, çocuk çalışma yaşının 5`lere düştüğü, mesai saatlerinin 16 saate kadar yükseldiği, tarım alanlarının hızla boşalmaya başladığı görülür. 

Zararları bilinmeyen kimyasal maddeler ile üretim tekniklerinin kullanılmaya başlaması, zor çalışma şartları, bilinçsiz ve hırslı bir ilerleme toplumsal beden ve ruh sağlığını da kötü etkileyen bir durum olur. 

Tüm bunların neden olduğu sefalet yeni toplumsal sınıflar arasındaki nefreti ve mücadeleyi tehlikeli çatışmalara varacak şekilde tetikler. 

Engels 1840`larda yazdığı `İngiltere`de Emekçi Sınıfların Durumu` kitabında zamanın şartlarını şöyle tasvir eder: `...kentlerin kirli ve oksijensiz havası sebebiyle artan solunum hastalık ve enfeksiyonları ... çöpler ve kirli su birikintilerinin olumsuz etkileri... yetersiz su ve kanalizasyon... küçük, rutubetli, damı akan mahzen gibi barınaklarda yaşayan işçiler... kötü yiyecek ve giyecekler... Sonuç olarak: akciğer hastalıkları, başta verem, kızıl ve işçi bölgelerini perişan eden tifüs... özellikle çocuklarda sindirim organları rahatsızlıkları... büyüme ve gelişme geriliği, omurga ve bacaklarda şekilsizlik... işçi sınıfının beden yapısının genel bir zayıflaması, sık hastalanma, genç yaşta ihtiyarlama, erken ölümler...`
 

Avrupa ve ABD`deki bu çılgın üretim-tüketim dönemi ve körüklediği kontrolsüz kapitalizm sunduğu imkanlara rağmen sefalet içinde bir hayatı da yaşattığı kendi halkları dışında, dünya coğrafyasını yeni bir sömürge taarruzuna maruz bırakır. Artık eski sömürgeler ucuz ham madde kaynağı ve pazar olarak hedef konumundadır. 

Avrupa ve ABD, Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıkan iç problemler ve sosyal çalkalanmaları, dünya pazarlarını ve enerji kaynaklarını ele geçirerek düzene koymayı bilir. Bunun faturası doğal olarak günümüzde de devam eden bir şekilde geri kalmışlar ve gelişmekte olanlara yansır.


DÜNYA SAVAŞLARI 


Avrupa Devletleri ve ABD` nin emperyalist tutumları ve dünya pazarlarını ele geçirme hırsları 20. yüzyılda, daha önce eşi görülmemiş büyüklük ve genişlikte iki dünya savaşının yaşanmasına sebep olur. 

Bu ülkeler pazar bunalımına doğru giden ekonomilerini düze çıkaracak pazar paylaşımından geri kalmamak adına tüm dünyayı kana bulayacak olan bu savaşları çıkarmakta tereddüt etmezler. 

`ABD ve Avrupa, topyekûn bir ekonomik durgunluk içindedir. Böyle dönemlerde dünya savaşları çıkarılır`. Aslan Bulut`un `Küresel Haçlı Seferleri` isimli kitabında yer alan bu tesbit iki dünya savaşından alınan ilhamı yansıtmaktadır. 

Bu paylaşım kavgasının neticesi milyonlarca ölüm, Hiroşima ve Nagazaki`deki iki toplu katliam ve yeni tarz sömürgecilik düzeni olur. İki dünya savaşında ölen insan toplamının 70 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. 

Bu savaşlar ve sonrasındaki uygulamalar sonucunda; Soykırım kavramı literatüre girer; kapitalizm küresel kimliğini kazanır; nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlar savaş konseptine dahil olur; dünyanın bir çok bölgesi yıkılan dengeler sebebiyle bitmek tükenmek bilmeyen çatışma süreçlerine girer; harita üzerinde sınırları çizilmiş irili ufaklı bir çok devlet ortaya çıkarılarak, yeni sömürgeciliğin ağzına layık lokmalar teşkil edilir. 

Batıda kuramsal ifadesini bulan ve sistemleşen insanoğlunun maddî kaynaklara ve güce sahip olma hırsı böylece tüm dünyayı pay koparılması gereken bir sofra haline getirir.
 

FAŞİST DİKTATÖRLÜKLER 


Avrupa`nın yakın tarihte dünya mirasına hediye ettiği bir başka şey de İspanya, İtalya ve Almanya`daki faşist diktatörlüklerdir. 

Faşist eğilimli rejimlerin ortaya çıkmasını, o topraklarda bu tarz fikirlere açık bir zihniyetin varlığına bağlamak yanlış olmasa gerek. Faşist, totaliter ve ayrımcı bir bakış açısını besleyecek bir damarın daima var olduğunu gösteren belki de en güzel örnek bu fikirler üzerine kurulmuş ve toplumsal destek de görmüş olan rejimlerin varlığıdır. 

Siyaset bilimi açısından ırkçı, faşist, totaliter ve jakoben fikirlere fazlasıyla prim veren kuramsal ve uygulamalı yaklaşımlara sahip olan Avrupa`da bu tip rejimlerin bir dönem yükselmesi tesadüf veya kaza bahaneleriyle açıklanacak gibi değildir.


Fransız İhtilali gibi, kanlı ve baskıcı uygulamalara sık yer veren, Giyotin ve Jakoben terimlerinin literatüre geçmesini sağlayan bir hareketin, monarşik rejimlerin temellerini sarsması, milliyetçi fikirleri geliştirmesinin yanında baskıcı politik uygulamalara da ilham kaynağı olduğu yadsınamaz. 

On binlerce kişinin katledilmesine sebebiyet veren ihtilalin liderlerinden Fouché`nin giyotinle idamın infazları ağırlaştırdığını öne sürerek, işleri hızlandırmak adına Robespierre`den izin alması ve binlerce insanı toplu olarak idam etmesi kendisine `Lyon Kasabı` unvanını kazandırırken daha sonra gelecek faşist uygulamacılar için rejimlerin sağlam temellerini atma konusunda yol gösterici olur. 

 İhtilal sonrasındaki Jakoben yaklaşımların baskıcı uygulamalara dayanak olarak gösterildiğine yakın zamanlarda ülkemizde bile şahit olunur. Avrupa 20. yüzyılda 3 faşist diktatörlük doğurur: İtalya`da Mussolini, Almanya`da Hitler, İspanya`da Franco rejimleri. 

Bu diktatörler ve rejimlerinin yaptıklarını anlatmak malumun ilanı olur. Sadece, Avrupa`da 1975`e kadar iktidarda kalan Franco`nun başını çektiği İspanyol iç savaşı sırasında 500 bin ilâ 1 milyon kişinin öldürüldüğü, 2 milyon kişinin yaralandığı, Franco iktidara geldikten sonra on binlerce kişinin idam edilip, 2 milyon kişinin hapse atıldığı yakın tarihin kayıtları olarak bilinmektedir. 

ABD, İngiltere ve Fransa`nın sözde karşı olmakla beraber daha sonra el altından Franco rejimine silah ve para yardımı yapmış olması çok şaşırtıcı olmasa gerek. 

Günümüzde yeniden hortlamaya başlayan yabancı düşmanı yaklaşımlar aslında Avrupa`da her zaman varlığını sürdüren faşist, ırkçı ve ayrımcı grupların güçlenerek kendilerini göstermeye başlamasından başka bir şey değil.

Demokratik ülkelerde siyaset arenasına yansıyanların halkın istek ve eğilimlerinden çok farklı olabileceğini düşünmek saflık olur. 

Gerçek şudur ki ,Avrupa ve Batı olarak adlandırılan medeniyet gurubunda kültürel - psikolojik altyapısını ve bilinçaltını tarih boyunca sıralanan yukarıdaki olayların oluşturduğu eğilimler bulunmakta ve işler yeterince yolunda gitmediği zaman bunlar su yüzüne çıkmaya hazır vaziyettedir..


bârânî

atilla baran


Uluslararası Rumi Mevlevi Derneği


e-mail: bilgi@rumimevlevi.com


Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder