Popüler Yayınlar

19 Mart 2013 Salı

AYDINLANMA ÇAĞININ KARANLIK YÜZÜ



“Aydınlanma çağı “,aydınlanma felsefesi olarak adlandırılan felsefenin ortaya çıktığı 18.yüzyıl dönemine verilen addır. Bu dönemi  “aydınlanma” olarak nitelendiren Batı entellektüelizmidir. 

Çünkü uzun soluklu bir mücadele sonunda ve birçok bedeller ödenerek yapılandırılan bu felsefe, onun öncülerine göre insanı karanlıktan kurtararak aydınlığa kavuşturmuştur. 

Buradaki aydınlanmadan murat nedir? Gerçekten bu felsefe Avrupa’yı hangi anlamda aydınlığa kavuşturmuştur? Bu aydınlanma bu dönemin radikal filozoflarının iddia ettiği gibi evrensel midir?

         Kant aydınlanmayı şu şekilde tarif etmiştir; İnsanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulup aklını kendisinin kullanmasıdır. Burada Batı Aydınlanmasının merkezi bir niteliğine vurgu yapılmıştır o da “aklı özgürleştirmek” tir . 

İşte Aydınlanma çağının en karakteristik özelliği insanın, aklını özgürce kullanabilmesi ve bu özgür akıl aracılığıyla insani edimlerini gerçekleştirme yönünde önüne çıkan her şeyle mücadele etmektir.

        İlk bakışta  “aklın özgürleşmesi”   tüm insanlığın mutluluk ideali, erdemli yaşamı açısından cazibeli bir ifade görünümündedir. Ancak aydınlanma çağı mantığı çerçevesinden bakıldığında farklı bir durum ortaya çıkmaktadır. Aklı esaretine alan ne idi ve aklı özgürleştirmek için neyle mücadele edilmeliydi? Başta din olmak üzere gelenek ile mücadele…

        Her ne kadar Aydınlanma çağının hazırlayıcısı olan Rönesans dönemi,  din olarak Hıristiyan dinine ve onun kurumlarına, öğretilerine, kavramlarına karşı radikal bir tutumla cephe almışsa da bu aydınlanma düşüncesinin İslam Dini, Yahudilik ve diğer dinlerin normlarını istisna tuttuğu anlamına gelmez. Çünkü Aydınlanma Çağı tüm dinlerin, mistik tarikatların temel ortak yönü olan aşkın olana ve geleneklere bağlı kalmaktan kurtularak aklı özgürleştirmeyi amaç edinmiştir.

        O halde, Aydınlanma, akıl yürütme ve yoğun bir eleştirel sorgulama, her aşamasında akla uygunluğu aranan derin araştırma faaliyetidir. Benzer biçimde aydınlanma, hurafe ve batıl inanç ile din ve metafiziksel olgulara eşdeğer anlamlar yükleyerek onları şiddetli eleştiri ile reddederek ve bu olguları geçersiz kılmak, onların yerine özgürleşmiş akıldan beslenen doğa bilimleri, beşeri bilimler ve toplum bilimlerinden meydana gelen bir yeni sistem inşa etme faaliyetidir denilebilir.

       Aydınlanmacılar tarafından bu çağın değeri ve başarısı, mistizmin ve dogmatizmin yarattığı karanlığın akıl ışığı ile aydınlatılması ölçüsüyle değerlendirilmiştir. İşte akıl, karanlığı aydınlatırken kullandığı yöntem sadece aklın normları ile eleştiri yöntemidir. Bundan dolayı aydınlanma çağı “eleştiri çağı”,”akıl çağı”,”felsefe çağı” olarak ta nitelendirilmiştir. 

Ancak bu çağ, hasım olarak gördüğü din, metafizik, mistizm ve bunların uzantısı olan olgular hakkındaki eleştirisinin dozunu o kadar ilerletmiştir ki ortaçağ engizisyon mahkemesi ile sanki el değiştirmiştir. Aydınlanma tek aracı olarak telakki ettiği aklı, mağrur bir edayla mutlaklaştırmıştır. 

Akıl merkezli felsefeyi adeta bir akıl dini olarak yıktığını zannettiği dinin yerine ikame etmiştir. Bu yönüyle aydınlanma ifrat ve tefriti çerçevesinde tarihi bir örnek sergilemiştir. Yani insanlığın özünden doğallığın gereği olarak neşet eden dinle, kutsal olan ve insanın varlığının, hatta aklın bile muhtaç olduğu o aşkın varlık alanını ile ölümüne savaş ilan etmekle aslında aydınlanma, aydınlık yüzünün ardındaki karanlık yönünü ortaya koymuştur ki insanlık tarihinin vicdan mahkemesinde yargılanmaktadır ve yargılanacaktır. 

Bunun göstergesi aydınlanmanın, kendi ve sonraki dönemde özelde Avrupa genelde dünya entelektüalizmi tarafından aynı sertlikte eleştirilere maruz kalmasıdır.

          Aydınlanmadan sonraki Avrupa’da doğan felsefe akımlarının ekserisi ( Sosyalizm, Eksistansiyalizm, Nihilizm, Postmodernizm vb) , aydınlanmanın acımasız mirası olan modernitenin bunalımından kurtulma arayışlarını yansıtmıştır. Demek ki Avrupa’da aydınlanma bu aydınlanmadan gözleri kamaşanların ve mağrurlananların iddia ettiği gibi insanlığa ihtiyacı olan her şeyi vermemiştir, aksine yıkıcı etkileri katlana katlana modernite adıyla günümüze miras kalmıştır. Bu yıkıcı etkiler şöyle sıralanabilir.

1-Aydınlanmada eleştiri insaf sınırını aşa aşa inkârcılığa dönüşmüş ve bu inkârcılık aydınlanmacı bireylerde meleke hakline gelmiştir. Akıl hiddetli bir eleştirici bir silah haline getirilerek özünden tecrit edilmiştir.

2- Aydınlanmanın  en büyük amacı, eski olanın yıkılması,yeniden inşanın başlaması dır. İlahi kuralları olan sistemin yıkılarak ilahi kuralların olmadığı  bir siyasi sistem, aşkın olandan arınmış bir din, dogmasız bir ahlaktan oluşan sistem kurulmalıdır.

Bu bağlamda Allah gökte  belirsiz bir şey  haline getirilmiş, tüm belirginliği ile ve mutlaklığı ile insan her şeyin ölçüsü olmuştur. Aydınlanma felsefesinin  uzantısı olan Modern felsefe de aynı şekilde özünde dini olan telakkilere karşı çıkarak, Allah merkezli  varlık görüşünün yerine  insan merkezli  dünya görüşünü ikame etti.

Varlığın kutsal  hiyerarşik düzenini yıkıp  onu yeni fizik  bilimlerle ve  insan zihni tarafından tasarlanabilen  mekanik bir işleyişe indirgedi.

3-Aydınlanma düşüncesi gerçek bir aydınlanmanın olgunluğundan uzaklaşmıştır. Çünkü ona göre aydınlanma ancak aydınlanmaya hazır bir toplum için geçerlidir. Avrupalı olmayan diğer kavimlerin aydınlanmasından söz edilemez.

”Diğeri” barbar, cahil, gelişmeyendir. Bu düşünce hastalıklı bir düşüncedir. Böyle bir düşünce temelinde gelişen bir medeniyet kendisini bile aydınlatmaktan uzaktır. Dibine ışık vermeyen bir mum misali…

4- Aydınlanmanın ürünü olan Modernizm aşkın olanı reddeden bir toplum ile mahremiyeti yok olan özel bireylerin dünyasının oluşturduğu küre olan sosyal yapıdır. Modern Batının hayat tarzı budur. Modern insan, hayatını kutsal olana göre değil, kurucu akla göre tanzim etmek zorunda bırakılan ve dünya sınırlarına sıkıştırılmış bir adamdır. 

Modern insan  “ Ben ne tür bir insan olmalıyım?” diye sormayan,”ben ne tür kurallara uymalıyım ?” diye soran insandır. Böylece Aydınlanma ruhu ile Avrupa’da insan merkezli mekanik bir dünya görüşü hâkim kılınmıştır.

5-17. yüzyılda ortaya çıkan ve zamanla büyüyen  sorun  insanın akıl ve duygularının bölünmesi  ya da düşüncenin duygulardan ayrılması  sorunudur..Descartes’ten bu yana  modern rasyonalizm(akılcılık) temsilcileri ,insanın duygusal yönünü  ısrarla  irrasyonel(akıl dışı) bir özellik olarak  tanımlamışlardır.

Gerçek olan sadece akıl ve düşüncedir. Rönesans hümanizmi ile aydınlanma akılcılığının aydınlanma zemininde birleşen ortak noktası, insan tasvirinin sürekli çirkinleştirilmesi,(doğaya karşı saldırgan tutumu)dir. Rönesans Hümanizminin doğuşuyla birlikte insanın yüzünün Tanrının yüzünden bağımsız olduğu ilan edildi.

6-Aydınlanmayla Batıda din- felsefe, kilise- filozof, akıl- iman çatışması geleneği kökleşmiştir. Meydana getirdiği zihniyet değişikliği ile dinile akıl, felsefe ile bilim arasında çok derin uçurum oluşturmuştur. Bu dönemin başat felsefe akımlarının(hümanizm, naturalizm, bilim felsefesi vb) ortak özelliği din ile akıl arasındaki uçurumu derinleştirmesidir.

             Sonuçta Aydınlanma düşüncesinin  insanı,her şeyin ölçüsü olan insana dönüşmüş,;Aydınlanma düşüncesinin  sunduğu akıl,Tanrısallaştırılmış akıla dönüşmüş;Tanrı ve  dinin yerine bilim ve insan aklıyla sınırlanmış bilimsel din bilimi konulmuştur.

        Aydınlanma felsefesi ve onun ruhu olan aklın eleştirisi Aydınlanma Çağının bıraktığı mirasın yıkıcılığını ve karanlık yüzünü sezen filozoflarca eleştirilmiştir.

        T.Adorno ve Max Horkheimer, aydınlanmanın bilimsel akılcılık kavrayışının aracılığıyla 2.Dünya savaşındaki soykırıma yol açan en önemli güç olduğunu ifade eder. ”İnsanlık  gerçekten insani bir düzeye çıkmak yerine  niçin yeni bir türden  bir barbarlığa düştü?” "Çünkü insanlık aydınlanmanın özündeki çelişkiden dolayı bu barbarlığa düşmüştür. 

Aydınlanma insandaki korkuyu kaldırarak, onları kendilerinin efendisi olarak lanse etmiştir.”Onlara göre aydınlanmış yeryüzü muzaffer bir felaketin izlerini taşıyor. Aydınlanma anlam arayışını tamamen terk etmek, dünyaya güç uygulamayı amaç edinen totaliter bir olgudur.

       Hegel,Aydınlanmanın özü itibarıyla olumsuz bir süreç olduğunu söyler ve aydınlanmanın karanlık yüzüne işaret eder.Aydınlanmayla birlikte insanlar kendilerini  gerçekliğin efendisi olarak telakki etmiş,kendi kimliklerini akıl olarak belirlemişlerdir Aydınlanma  bizi çevreleyen dünyadaki dışsal,bireysel nesneleri görür ama  dünyayı  Tanrısal bir düzen olarak görmez.

O her şeyin kutsiyetini elinden alır.Çünkü dünyayı insanın  inceleme ve kullanımına açık  bir nesneler yığını olarak görür.Aydınlanmanın değer teorisi yararcı(pragmatist) tir.Tüm nesneler kullanılmaya hazır olan şeylerdir.Nesnenin değeri kendisiyle kaim(özsel) değil,insanın kullanımına sunulması oranındadır.

         Aydınlanmacı zihniyetin düşünce anarşizmi yaşamasından dolayı kavramların da içini boşaltıp yıkıcılık potansiyelini taşıyan özelliğinden muzdarip olan Tolstoy bu kavramlardan birisi olan uygarlığa atıfta bulunur.

Tüm uluslar gibi bireyler de kendilerinin uygarlık dedikleri şeyi gerçek uygarlık saymaya ne denli yatkındır? Öğrenimini bitirmek, tırnakları temiz tutmak, terziye, berbere gitmek, yurtdışına çıkıp gezmek; böylece tamam oluyor en uygar insan. 

Uluslara gelince çok demiryolu, akademi, sanayikuruluşları, savaş gemileri, kaleler, gazeteler, kitaplar, partiler, parlemantolar, böylece tamamlanmış oluyor en uygar ulus ta. Ama gerçek aydınlanmayla ilgilenmiyor. Bunların birincisi kolaydır. İkincisiyse büyük çabalar gerektirir. Bu nedenle de büyük çoğunluk tarafından her zaman nefret ve düşmanlıkla karşılanır. Çünkü uygarlığın aldatmacasını açığa çıkarır.” 

         18.yüzyıl Avrupa’sında, hümanizmin savunucusu olan entelektüeller bildirilerinde ”Ahlakiyatın temeli olan Tanrıyı bir tarafa atın ve onun yerine bilinci yerleştirin.” Çağrısında bulunmakla aydınlanma çağının olumsuz niteliğini de ortaya koymuştur.

         Sonuç olarak;  Aydınlanma çağı, yıkıcı eleştiri, yok ederek inşa etme, pragmatist(faydacı),aklın dayatmacılığı, varlığı sınırlayıcı, çatışmacı ve reddedici, insan ve onun doğasında var olan ve varlığının ideali olan kutsallıkla arasına set çeken, insanın anlam arayışında onun zihnini bulandıran, hülasa insanlığın mutsuzluğuna zemin hazırlayan ve erdemleri çok geri plana atan, yararcılık için araç durumuna getiren yapısı ile, bu çağın karanlık yüzünü ortaya koymaktadır.

         Hüseyin Hatemi’nin dediği gibi, her şeyin ölçüsünün yarar ve çıkar olduğu yerde adalet mutlak bir değerdir. Değerin ve erdemin olmadığı yerde erdemlilerin oluşturduğu nimet sofrası değil, ortak çıkarları olanların birleştiği kurtlar sofraları kurulur.

         Avrupa’nın düşünce tarihinde Aydınlanma Çağını övünç kaynağı olarak addedenlere bu değerlendirmemiz ışığında söyleyeceğimiz şudur; İnsanlığın aydınlanması yönünde hummalı bir çabayı içeren Aydınlanma projesi başarısızlığa uğramıştır. 

Bu başarısızlık çağımız insanının 21.yüzyılda maruz kaldığı mutsuzluğa ve bunalımlara neden olmuştur. İnsanlık onun özüne uygun bir aydınlatıcı ışık(nur) aramaktadır. İnsanlık umudunu yitirmemiştir. Çünkü onun özündeki ses umut kaynağı olan bu nurun yönünü işaret etmektedir.

http://dusunce.rasthaber.com/MK139__aydinlanma-caginin-karanlik-yuzu.html   internet sayfasından alınmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder