Popüler Yayınlar

8 Mart 2013 Cuma

21. YÜZYILA GİRERKEN KİMLİK MESELEMİZ VE MİSYONUMUZ - Hayrettin KARAMAN



Giriş: Tarih ve takvim bakımından dört yıl sonra gireceğimiz yeni bir yüzyılda (çağda, üçüncü bin yılın ilk asrında) toplumumuzu belirleyen, bizi başkalarından ayıran unsurlar ve millet olarak (veya başka bir yapıda) toplumumuza ve insanlığa sunacağımız değerler ve hizmetler konusunda düşünmeye, fikir alış-verişine tahsis ettiğimiz bu sohbette, asıl konuya geçmeden önce bazı kavramları açıklığa kavuşturmak ve hem geçen, hem de başlamak üzere bulunan çağlar hakkında bir değerlendirme yapmak gerekecektir. Konumuz bakımından açıklığa kavuşturulması gereken kavramlar "çağdaşlaşma, Batılılaşma, Türkleşme, İslâmlaşma, köktencilik ve uyarlamacılıktır."
Çağdaşlaşma: Bu kelimeye, "aynı fizik zamanı paylaşma" mânâsı verilmediği açıktır; çünkü onu paylaşan toplumlar "çağdaş, çağın gerisinde, ilkel, ileri" gibi sınıflandırmalara tâbî tutulmaktadırlar. Şu halde çağdaşlaşmaktan maksat "belli bir kültür ve medeniyet düzeyini yakalamak, standartlaşan değerleri paylaşmak"tan ibaret olsa gerektir. Kendilerine "ilerici, çağdaş, aydın" vasıflarını lâyık gören bir kesim çağdaşlaşmayı bu mânâda kullanmaktadır.
Batılılaşma: Toplumların (çağımızda milletlerin) kendi öz kültür ve medeniyetlerinden çıkarak, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa'nın temsil ettiği kültür ve medeniyet ortamına girmeleri, Batılı milletlerden biri gibi olmalarıdır. Teorik olarak ve uygulamada Batılı toplumlar göz önüne alındığında bu iki kavram birbirinden biraz farklı olsa da, Doğulu ve Güneyli toplumlar bakımından farksızdır; "çağdaşlaşmak Batılılaşmak demektir."
Türkleşme: Türk milliyetçiliğinin hedefidir. Günümüzde kafatasını ve saf kanı ölçü olarak alan millet anlayışı ve Türkleşme idealinden, böyle bir idealin temsilcilerinden söz edilemez. Biyolojik unsur devreden çıkınca geriye tarih, kültür, coğrafya (vatan), ekonomi ve bu unsurların doğurduğu duygu ve şuur kalmaktadır. Günümüzde en azından bir kesim Türkleşmeyi ve Türk milliyetçiliğinin hedefini, yukarıda sıralanan unsurların dokuduğu milleti ve millî değerleri öncelikli olarak korumak, geliştirmek ve kimliğin belirleyici unsuru kılmak" şeklinde tanımlıyorlar. 
İslâmlaşma: Rakip ideolojilerin söz konusu olmadığı devirlerde müceddid diye anılan ıslâhçı âlimlerin yürüttükleri faaliyet (tecdîd) de bir bakıma İslâmlaşmadır; burada İslâmlaşmadan maksat, İslâm'a yabancı din ve kültürlerden gelen ve ona ters düşen katkıları temizlemek, İslâm'ı ilk saflığına döndürmektir. Yabancı toplumların ve kültürlerin İslâm dünyasını istîlâsından sonra bir ideoloji haline gelen İslâmlaşmanın mânâsı, İslâm toplumlarının bağımsızlık kazanması, bağımsız toplumda -siyasî, sosyal, hukukî, ekonomik, kültürel, ahlâkî... alanlarda- İslâm'ın hâkim düzen olarak uygulanması ve bu toplumların bir şekilde birleşerek ümmeti teşkil etmeleridir. 

Köktencilik ve uyarlamacılık terimleri, karşıt ideolojilerin çatışması durumunda ortaya çıkmış çerçeve terimlerdir. Köktencilik, başka ideolojileri, sistem ve kültürleri dışlayan, öz kültürün ve değerlerin temelleri üzerine oturan bir programın ve yönelişin adıdır.1 Uyarlamacılık ise dışlama yerine uzlaşmaya, alışverişe yönelmektedir. 

Âdetâ sihirli bir hâle gelen, sözü edilince başka kanıtlara hâcet bırakmayan, anılınca akar suların durduğu "çağdaşlık" ve "çağdaşlaşma", çağı yakalamak, standart değerleri elde etmek, öngörülen seviyeyi tutturmak mânâsına geldiğine göre, bu sisli ifadeleri açıklığa kavuşturmak ve muhtevâlarını ortaya koymak, üzerine hüküm bina etmenin ön şartı haline gelmektedir. Kapanmakta olan son çağı tanımlayan özellikler akılcılık, bilim, teknoloji, ilerleme, kalkınma, insan hakları ve demokrasidir. 
Yirmibirinci yüzyıla da "görececilik, liberalizm, çoğulculuk, küreselleşme ve barış..." sloganlarıyla girilmektedir. Bütün bu değerlerin insanlık için ne ifade ettiğini, ne getirip ne götürdüğünü, insanoğlunun mutluluk ve tekâmülünü nasıl etkilediğini ve buradan hareketle -aynı yolda yürünecekse- gelecek yüzyılın da neler getireceğini görmek maksadıyla Batılı düşünür ve analizcilerden uzunca bazı aktarmalar yapmakta fayda görüyorum:

Çağdaş Batı, Batılı değerler ve Dünya Düzeni: 
1. Değerler:
"Uzun zamandır sömürülmüş müslümanların, eski işgalci tarafından zorla kabûl ettirilen yaşama biçimlerinden ve yasalardan kurtulma arzusu elbette haklıdır. Çünkü bu yasamalardan ortaya çıkan dünya ve insan anlayışı, yalnızca Kur'ân'da ifadesini bulan anlayışa kökten karşı olmakla kalmaz, aynı zamanda Batının kendisini de ahlâkî iflâsa sürükler. 
Öncelikle bu Batılı yasamalar, Allah'a ve böylece bütün mutlak değere başvuruyu, ilke olarak tümüyle dışlarlar; öyle ki, insan hakları bildirgeleri, insanın ödevlerinin bir tekrarı ile birarada bulunmazlar. Sonra bireylerden hareket ederler ve onlar arasında bir toplum sözleşmesi; zenginlik ve güç eşitsizliğinin egemen olduğu bütün topluma bir aldatmaca sözleşme yerleştirilir. Şu bir gerçektir ki, ateizm ve bireyselcilik, İslâm'ın aşkınlık ve birliktelik temel değerlerinin de karşıtıdırlar. Bu yasalar.... bozulmamış, tam insana yabancı yasalar... Çünkü Allah'ı ve O'nun mutlak değerlerini hesaba katmayan bir toplum ve kendini bütün insanlardan sorumlu olarak değerlendirmeyen bir birey insan-altı bir türe aittirler."2

"Lâik hümanizmin ilk günahı insanı Tanrı'dan ayırması, dîne ve Tanrı buyruklarına karşı aklın, isteklerin ve içgüdülerin özgürlüğünü övmesiydi. ...Lâik hümanizm ikili bir görünüme sahiptir: toplumsal plânda, devlet gücünü arttırmaktan başka bir amacı olmayan adlî ve bürokratik zorluklarla boğduğu bireyin girişim özgürlüğünü kısıtlıyor. Etik planda ise düzensizlik ve ahlâksızlıkla gittikçe değerini yitiren bir özgürlüğün avukatlığını yapıyor."3

"Sanat için sanat; yani insanî ya da ilâhî mesajı olmayan ve tüm modalara olduğu gibi tüm ticarîleştirmelere katılan bir sanat."4 

"1980'lerin çoğulcu ve ahlâken karmakarışık dünyası belki de eski, standart modernist fikirlerle çözülemiyecek büyük problemlere sahiptir. Lâik ve rasyonel çözümlerin Avrupa ve ABD'de bile iş görüp görmediği hiçbir sûrette kesin değildir. Şimdi ve gelecek, İslâm için hem fırsatlar, hem de meydan okumalar sunmaktadır."5 

"Batı tipi kültür (Hıristiyanların tek tek gayretlerine rağmen, bilimleri yönlendiremez ve sosyal adâleti kuramaz olmuş Hıristiyan kiliselerinin köhneleşmesi yüzünden) bütün itibarıyla bilimlerde pozitivist, edebiyat ve sanatlarda da nihilisttir. Her iki haliyle de bu kültür, insanın hayatının ve tarihinin anlamını bulmasına yardım edemez. 
O yüzden de Batı kültürü, kaçışları ve şiddetleriyle bireyciliğe ve milletler arasında 'terör dengeleri" kurulmasına sebep olmaktadır.... Batı tipi iletişim (mass-media) Batıda ve Batıyı taklit eden ülkelerde ticarî kazanç kaygılarının baskısı ve egemenliği altındadır. Batı tipi iletişim demek şiddet, aşksız cinsellik yahut da katı ırkçılık ve partizanlık temalarının istismarı demektir."6

2. Felsefe ve bilim:
 
"Bu yüzyılda iki kökten kesintiye şahit olduk:
Önce tarihte ilk defa olarak dünya çapında gerçekleşen iki savaşın kesintisi. Sömürgeci güçlerin hegemonyası tüm gezegeni ateşler içine sürükledi.... Yeryüzündeki hayatın tüm izlerinin silinmesine ve üç milyon yıllık insan destanının alabora olmasına imkân sağlayan yeni çağın bu ilk kurbanından sonra Hindistan'dan Çin'e, Endonezya'dan Vietnam'a ve Cezayir'e kadar kan pahasına elde edilmiş özgürlükler ve Lâtin Amerika'da zorla kabûl ettirilen diktatörlüklerle birlikte sömürgeciliğin son çırpınışları görüldü. 
Bu hayatî trajediden ve binlerce yıllık aşamalarına varıncaya kadar Batılı felsefeden ne çıktı ortaya? Hiçbir şey! Yangından hiçbir yansıma yok, ama nihilizmleri ve şaşkınlıkları ortada. Drama hiçbir katılım ve insanların sorularına cevap vermeye yönelik hiçbir çaba olmamıştır."7 

"İkinci kopmaya bilimlerin kökten değişiklikleri sebep oldu. Galilo ve Descartes'tan beri klâsik fiziğin, Öklid'den beri geometri ve felsefenin üzerine dayandığı temel kavramlar, yirminci yüzyılın başında, en azından otuz yıl içinde, Einstein'ın görelilik üzerine (1905 ve 1915) iki makâlesiyle birlikte ve kuantum fiziğinin -1910 ve 1925'e kadar özellikle Bohr, de Broglie, Blanck, Heisenberg'le -doğmasıyla birlikte geçersizleşmiştir."8 

"Klâsik Batılı bilimin geleneksel kurallarının iflâsı, bilgi teorilerinin bolluğuna yol açtı. Platonculuğun yıkımını başlatan Kant devriminin az çok bozulmuş tüm mirasçıları, mantıksal ampirizmden oluşan pragmatizmden ve söyleme indirgenmiş bir gerçeklik üzerine kurulu yuvarlak lâflardan ibaret bir yapısalcılıktan hareketle, içinde yenilikten ya da felsefeden hiçbir iz barındırmayan 'yeni felsefe' diye, tersine bir deyimle adlandırdıkları şeyle, en eski Atina safsatacılığının başlangıcına döndüler."9 

"... Çağdaş Batı felsefesinin hayatımızın ve ölümümüzün anlamı üzerinde bizi aydınlatmakla görevli olmadığı gibi, onlardan doğan problemi çözmek gibi bir işlevi de yoktur. O bir kavram tekniğidir ve bu daraltıcı anlayış içinde -politikacıların Üçüncü Dünya kavramında topladıkları- tüm diğer dünyaların bilgeliklerini; yani sonu endüstrileşmeye ve körükörüne gelişmeye varmamış ve bu gelişimi, insanî olmayan "gizli bir tanrı"; -ölçüsüz ve delice bir silâhlanmadan, sömürgecilik ve sömürgecilik- sonrası savaşlardan, hayatın bütün boyutlarını körelten ya da yıkan bilimci ve teknokratik bir totalitarizmden insan kurbanları isteyen acımasız bir tanrı-haline gelmemiş tüm kültürleri bilinçlice dışlayarak yalnızca Batılı gelenek ile yetinir."10 

"Öğretici bilimler (instructional) küllî hakikatle değil, sadece hakikatin -sâyelerinde sonuç elde edilebilecek- parça veya veçheleriyle ilgilendiklerinden yalnızca kendi sonuçlarıyla yargılanmaları yerindedir. Bilimin hakikati meydana çıkardığı, bilimsel olarak kanıtlanmış, kesin, sarsılmaz, güvenilir bilgiyi doğurduğu ve bu biricik yeteneğin ona diğer herhangi bir beşerî faaliyetten daha yüksek bir statü sağladığı iddiası biraz dikkatli biçimde araştırılma ihtiyacındadır. 
Çok sayıda farklı teorilerimiz olabilir; içlerinden herhangi biri kanıtlanabilir mi? Tasvîrî (descriptive) bilimlerde kanıtlama asla mümkün değildir; burada sınıflamalar, gözlenen düzenlilikler, spekülasyonlar, farklı makûliyet derecelerindeki teoremler olabilir. Bilimsel kanıtlama (isbat) sınırlı olarak ancak öğretici bilimlerde mevcût olabilir; çünkü ancak akıllarımız ve ellerimizle kendi kendimize yaptıklarımız kanıtlanabilir. 
Akıllarımız geometri, matematik veya mantık yapabilir; dolayısıyle işleyebilen talimâtlar verebilir ve böylece kanıt tesis edebiliriz. Aynı derecede, ellerimiz içinde maddenin de yer aldığı birçok ameliyelerden başarıyla geçebilir, dolayısıyla -önceden, belirlenmiş sonuçlara nasıl ulaşılacağına dair- talimâtlar verebiliriz, böylece kanıtlamayı gerçekleştirebiliriz. Talimâtlara dayalı olarak yapma olmaksızın kanıtlama olamaz."11 

"Modern çağın en etkili öğretisi olan evrim öğretisi... tasvîrî bilimlere aittir... Bu öğreti kendisini, biyolojik değişimin sistemli bir tasviri ile sınırlamakla yetinmeyip, onu kanıtlama ve açıklamanın öğretici bilimlerde sunuldukları biçimde kanıtlamaya ve açıklamaya yeltenmesi, çok fecî sonuçları olan felsefî bir hatadır."12

"Yirminci yüzyıl düşüncesinin kendisini bu sahtekârlıktan kurtarmadaki iktidarsızlığı, Batı medeniyetinin çöküşüne sebep olabilecek bir başarısızlıktır. Çünkü hiçbir medeniyetin konfor ve hayatta kalma faydacılığını aşan anlam ve değerlere bir inanç -yani bir dînî iman- olmaksızın yaşaması mümkün değildir. 
(Evrim öğretisi de bir iman [inanç] olduğu halde ona inanmayanlar bilimsel düzlemde değil diye) yuhalanacak ve her türlü bilimsel jargon kullanılarak susturulacaktır... Halbuki deney yoluyla ne doğrulanabilen, ne de yanlışlanabilen kapsamlı açıklayıcı kuramlara daldığı zaman tasvîrî bilim ilmî ve meşrû olmaktan çıkar. Bu tür kuramlar bilim değil, imandır."13 

(Görünmez bilgi alanının, görünür alandan sonsuzca daha büyük olduğunu bilmeyenler, et, kemik ve madde alemine dalıp kalırlar.) "Görünmezin öğretimi geleneksel olarak dînin işlevi olageldi ve din, Batı medeniyeti tarafından terkedildiğinden, bu öğretimi sağlayacak hiçbir şey kalmamaktadır. Batı medeniyeti sonuçta, beşerî varlık düzeyindeki hayatın gerçek sorunları ile başedemez hale geldi. Onun aşağı düzeylerdeki ustalığı soluk kesecek kadar güçlüdür; ama esas olarak beşerî meselelere gelince hem cahil, hem yetersizdir."14

3. Batının yaşadığı kriz: 
"Kur'ân bize 'Eğer Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, yerde ve gökte kaos olacaktı' der.15 
Batılı dünyanın mevcut durumunun bu temel gerçeklikten daha iyi kanıtı ve açıklaması olamaz. İster ateizm resmî olarak Doğuda ilân edilmiş olsun, ister Batılı ülkelerde sözü edilmeksizin uygulansın, evrensel olanın bütün kısmî çıkarların üzerinde önceliğe sahip olduğu gerçek bir toplumun canlı ilkesi olan tek bir Allah'ın unutuluşu, vahşî hayvanların dalaşı gibi karşı karşıya gelmiş bireylerin ve grupların güç ve büyüme isteklerinin, çıkarları ve tutkularının kargaşalı bir şekilde boşalımına ulaştı. 
(Genel gidiş üzerinde etkisiz yaşayan bir Hıristiyan azınlığın iç hayatı hariç, Allah'tan yoksun dünya, yerini gerçek bir çoktanrıcılığa bıraktı. Batılı dünyamız yalnızca ateist değildir, çoktanrıcıdır. Her birey ve her grup parayı, gücü, tekniği, cinselliği, ulusu, ideolojiyi, büyümeyi kendi içinde bir amaç, mutlak bir değer olarak görerek kendi arzusundan (hevâ) bir tanrı ediniyor. Kendisine hizmet edeni bağnazlaştıran ve parçalayarak yiyen, yayılmasına karşı gelen diğer bütün değerleri ve başka tüm insanî varlıkları tepeleyen sahte, etobur bir tanrı."16 

"Batı insanı, araçlarda zengin, amaçlarda yoksul olmuştur. Bilgisinin hiyerarşisi bozulmuş, bir değerler hiyerarşisini üzerine yerleştireceği zemini kaybettiğinden irâdesi felce uğramıştır."17

4. Dünya Düzeni: 
"Karşılıklı ekonomik bağımlılıklardan ötürü tüm uluslar, kimi zaman hammaddeler ihraç ederek veya gazoz meşrûbatında uzmanlaşmış bir çokuluslu şirketi kabûl ederek, kimi zaman aya adam yollayarak, uzaya telekomünikasyon uyduları yerleştirerek, kıtalararası nükleer başlıklı füzeler yaparak ve büyük teknik gelişmeleri gerçekleştirerek -ki bunlar insanlığın en acil ihtiyaçlarını giderecek nitelikte değildir- ama onun çok küçük bir bölümünün, yani Batı toplumunun yaşam koşullarını büyük ölçüde değişikliğe uğratan bir durumun ortaya çıkmasına katkıda bulundular. 
Varlığı teknikçi sisteme bağlı olan ve bizi yaşamımızın her alanında koşullandıran sosyo-ekonomik örgütleniş biçimi fecî bir adâletsizliği simgelemektedir. Kendimizi öylesine bir gidişe kaptırmışız ki, tekniğin dönüşüme uğrattığı bu dünyanın başka türlü olabileceğini ve olması gerektiğini hayal bile edemiyoruz. (Bunu hayal edenlerin de dile getirmeleri, mesela uzay mekiğinin insanlık için hiçbir anlamı olmadığını söylemeleri de bir cesaret meselesidir.) 
İkinci Dünya Harbinden sonra Amerikalılar tüm kapitalist dünyadaki hakimiyetlerini resmîleştirmek üzere bir kurumsallaşmaya gitmemekte isabet ettiler. Bir yandan sahip oldukları nükleer şemsiye bir vakıa idi ve herkes bundan kendine göre bir sonuç çıkarma durumunda idi. Diğer yandan ekonomik güçleri ve teknolojik ilerilikleri siyasal ve kültürel üstünlük sağlamaları için yeterli idi. 
Önce sömürgeci ülkelerin parçalanmasını teşvik ederek (halkların özgürlüğü adına) Üçüncü Dünyanın bütününü sermayelerine açtılar. Daha sonra GATT çerçevesinde Raund'lara girişerek kendi çıkarlarına işleyecek bir serbest ticaret düzeni ve rekâbet alanını genişlettiler. Bununla sermayenin dünya ölçeğinde hareket edebilme ve uluslararasılaşma yolu açılmış oldu. Böylece yeni tip bir imparatorluğun, ekonomik imparatorluğun kurucusu oldular. 
Sermaye imparatorluğunun geçen yüzyılların askerî-politik imparatorluklarıyla bazı ortak yanları da vardır: Bu, merkezi iktidar tarafından empoze edilmiş bir "pax romana" değildir; fakat öyle bir ekonomik, malî, teknik ve örgütsel bütünleşmedir ki, sanayileşmiş ülkeler arasında eski dönemin çatışmalarını imkânsız hale getirmiştir. Biçimsel olmayan iktidar hiyerarşisinin dağılımı kapitalist düzeni ayakta tutup iktidarın üstünlüğünü sağlamaktadır. 
Tüm toplumlara uygulanabilir yasalar artık yoktur, ama aynı hukûkî ortamda benzer ilke ve değerlere göre yaşamayan, yasallığın sahte perdesiyle örtülmüş ve her alanda orman yasalarının geçerli olduğu insan toplulukları vardır. 
Resmî bir din yoktur, ama ilerlemeye iman etmede de kusur yoktur. Sirklerde artık gladyatörler yoktur, ama seçim kampanyası sirkleri de en az onlar kadar eğlenceli olabilmektedir. Artık Romalıların ekmeğini pişirip onları dinlendiren köleler olmayacak, ama zengin ulusların ihtiyacını karşılamak için (uzay mekiği ihtiyacı dahil) köleleştirilmiş halklar vardır. 
Roma imparatorluğu kadar haksızlık ve ıztırap üzerine kurulmuş ve geçmişteki birçok hakimiyet ilişkisini ortadan kaldırmış bu imparatorluğun yıkımdan kurtulabileceğine inanmak için aşırı karamsar olmak gerekir... Sanayileşmiş dünyanın çıkmaza saplanması mukadderdir, ancak bu tek başına trajik bir hedef değildir. Ekonomik teknik evrim bir felâketle sonuçlanacağına göre kendi kendine yıkılması daha iyidir. Batı uygarlığının ve onun ürünü olan sistemin sonunun gelmesi, kör bir sona doğru sürüklediği insanlığın sonunun gelmesinden daha iyidir..."18 
"Üçüncü dünyaya empoze edilen iktidar sisteminin ve üretim tarzının geleneksel toplumsal dokuyu nasıl tahrip ettiği üzerinde durmak yersizdir. Sonuç ortadadır. Ne var ki, bu durumdan sanayileşmiş kapitalist ülkeler de daha iyi nasiplenmiş değillerdir. 
Onlar da birkaç eksen üzerinde ilerleyen bir sosyal çözülme ile karşı karşıyadırlar. İşsizliğin ve yoksulluğun artması, suçluluğun hızla yükselişi, ulusallığın ulusları parçalamaya götürecek kadar zayıflaması, toplumun bir bölümünün el yordamıyla yeniden örgütlenmeye yönelmesiyle birlikte giden ideolojik karşı koyuş..."19

5. Modernleşme, Batılılaşma: 
Modern olmak bir müslüman için Batının, yani çöküş diyarının ne büyüme modellerini, ne de kültür modellerini taklit etmektir. Bu uygarlık bugün can çekişmektedir... İslâm'ın geleceği Batının hâli ve geçmişi değildir. 
Teknolojinin zararsız olmadığının, bütün teknoloji transferlerinin -eleştirel ve seçici değilse- yerli değerlere sahip yaratıcı güçleri yok edebilen bir büyüme modelini, bir uygarlık anlayışını ve yaşama biçimlerini getirmekle sonuçlandığının açıkça bilincinde olmak gerekir. (Bunun aksinin sonuçları Meiji dönemini başlatan Japon imparatoru ve Mısır'da M. Ali Paşa'da görülür.)20 
Batı hayranlarını, Batıyı daha iyi bilen ve bu kültür içinde yetişmiş bulunan kalemler ve kafalar aracılığı ile iknâ etmek maksadıyla hayli uzun tuttuğumuz bu nakillerin ortaya koyduğu sonuç, ilerici ve çağdaş olmanın ölçütleri sayılan değerlerin tutarsız ve tartışmalı olduğudur. Post-modernistler de son otuz- kırk yıldan beri modernizmi ve aydınlanmacı Batı medeniyetini kıyasıya eleştirmekte ve sorgulamaktadırlar. 
Kimliğimizin İki Unsuru ve Çağdaşlık: 
Müslüman Türk milletinin kimliği iki unsurdan oluşmaktadır: Müslümanlık ve Türklük. Türklük tabiî ve fıtrî (yaratılıştan gelen), edinilmesi kişinin elinde ve iradesinde olmayan bir unsurdur. Müslümanlık ise tarihen sonradan edinilmiş, halen de edinilmesi kişinin irâde ve ihtiyarında bulunan bir unsurdur. 
Ferdin varlığı topluma, toplumun varlığı ise başka toplumların var olmalarını ve ayakta durmalarını sağlayan güç ve değerlerin benzerine veya dengine sahip olmaya bağlıdır. Bu güç ve değerlere sahip toplumlar çağdaş, sahip olmayan toplumlar ise çağın gerisinde olarak kabûl edilmektedirler. Aşağıda bu üç özelliğin varoluş ve meşrûiyet açılarından birbiri ile ilişkisi ele alınacaktır.

1. Müslümanlık ve Türklük: 
Varoluş açısından bakıldığında müslümanlık kavimler, ırklar, mekânlar ve zamanlar üstüdür; varlığı belli bir ırka, kavme, zaman ve mekâna mahsûs ve bağlı değildir. Bugün yeryüzünde İslâm'ı din olarak seçmemiş, benimsememiş milletler vardır, bugün müslüman olan toplumlardan bazıları da -Allah korusun!- gelecekte İslâm'ı terkedebilirler, ancak bütün bunlara rağmen müslümanlık tarihi, kültürü, medeniyeti ve mensupları ile varlığını sürdürmüştür ve sürdürecektir. 
Türklük ile müslümanlık arasındaki varoluş bağı gölgeli ve tartışmalı olmakla beraber tarihte İslâm'ı din olarak benimsememiş bulunan Türk boylarının ırkî ve kavmî özelliklerini de koruyamadıkları, zaman içinde köklü bir kültür değişimine uğradıkları görülmüştür. 

Meşrûiyet açısından Türklüğe göre müslümanlık, bu kavmin oniki asır önce benimsediği, bağlandığı bir dindir. Türkler müslüman olduktan sonra millî değerlerinden önemli bir kayba uğramamışlar, buna karşı çok önemli kazançlar elde etmişler, İslâm'a yatkın fıtratlarını geliştirerek büyümüşler; öldürücü, yıkıcı, sömürücü olarak değil, adâlet, hakkaniyet, hizmet ve yüksek ahlâkî değerlerin temsilcisi olarak cihan hâkimiyeti mefkûresine ulaşmışlardır. 
Türklük ile müslümanlığın imtizacından doğan bu büyük medeniyetin gerileme sebeplerini yine bu iki unsurda aramak çelişkiye düşmek olur. Biz bu sebepleri -ileride bahse konu edineceğimiz- çağdaşlaşma unsurunda arayacağız. 
İslâm dînî fıtrîdir; insanın fert ve toplum olarak yaratılıştan gelen, tabîatı icabı olan vasıf ve özelliklerine uygundur, bunlarla örtüşmektedir. "Allah'ın insanlara yaratırken verdiği mahiyetten (fıtrattan) ibaret olan tevhid dînine kendini ver; sağlam din işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler"21 meâlindeki âyet fıtrat ile hak din arasındaki bağı ifade etmektedir. İnsan türünü diğerlerinden ayıran akıl, irade, estetik duygu gibi fıtrî özellikler yanında insan gruplarını, topluluklarını birbirinden ayıran özellikler de vardır. 
Kur'ân-ı Kerîm bunlardan ikisine işaret etmektedir: "Allah'ın işaretlerinden biri de sizi topraktan yaratmasıdır, sonra siz zaman içinde yeryüzüne yayılan insan nev'i oldunuz.... O'nun işaretlerinden biri de gökleri ve yeri yaratması ve sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Bilenler için şüphesiz bunlarda büyük işaretler vardır."22 
İnsanlar bir kökten geldikleri halde yeryüzüne dağılıp çoğalıyorlar, dilleri ve renkleri farklı "alt neviler", gruplar oluşturuyorlar. Renk biyolojik farklılıklara, dil ise kültür farklarına işaret eden anahtar kelimelerdir. Yine âyette geçen "insanların dağılıp yerleştikleri yeryüzü" insan gruplarının bağlandığı, sahiplendiği toprağa; yani coğrafî unsura işaret etmektedir. Biyolojik, kültürel, coğrafî... özelliklerin biraraya getirdiği, birleştirdiği insan gruplarına Kur'ân-ı Kerîm'de "kavim" denilmektedir. 
Yakından uzağa soy ilişkisi ise "şa'b, kabîle, aşiret" gibi kelimelerle ifade edilmiştir: "Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, ve tanışmanız için sizi boylara (şu'ûb) ve kabilelere ayırdık, şüphe yok ki Allah nezdinde en kıymetli olanınız O'na isyandan en fazla sakınır olanınızdır; Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır."23 
Kur'ân-ı Kerîm'de "millet" kelimesi "toplumun dîni"24, "ümmet" kelimesi ise "bir peygambere, bir dîne... mensup insan topluluğu, gruplar" mânâsında kullanılmıştır. Bugün bizim millet dediğimiz toplum yapısını ifadeye en yakın kelime "kavim"dir (Arapça'da el-kavm). Kur'ân-ı Kerîm'e göre insanlar bir kökten (topraktan), sonra bir ana-babadan (Âdem ile Havvâ'dan) yaratılmışlardır. Aynı kökten gelmelerine rağmen yeryüzüne dağılmışlar, dilleri ve renkleri farklı kılınmış (farklılaştırılmış), farklı kelimelerle ifade edilen gruplara, topluluklara (cemâat ve cemiyetlere) ayrılmışlardır. Bütün bu oluşma ve gelişmeler fıtrat (yaratılış) icabıdır, tabiîdir, Allah'ın irâdesi ile olmuştur. 
Ayrıca birçok âyet ve hadîs yardımlaşma, ilgilenme, dayanışma, koruma konularında yakınlara öncelik vermektedir. Akraba, arkadaş, komşu, hemşehri... bu mânâda "yakınlar" içinde yer almaktadırlar.25 İstisnâî durumlar dışında zekât sarfında da bu önceliğe riâyet edilmiştir. Hem geçmişin, hem gelecek nesillerin, hem de hâlen üzerinde yaşayanların hakkı bulunan yurdun (mülkün) korunması İslâm'ın önemli amaçları arasındadır. İnsanın, diğerlerine nisbetle yakınlarına daha fazla sevgi duyması da tabiîdir. 
Bütün bu tabiîlik, fıtrîlik ve teşvikler göz önüne alındığında "aynı tarihi, kültürü (dînî, dili, âdetleri, zevkleri...) yurdu, mensubiyet şuurunu paylaşan insanların millet, kavim gibi bir isim altında bir grup teşkil etmelerine, bu grup içinde birbirini daha ziyade sevmelerine, korumalarına, dayanışmalarına, kültürlerini (ümmet camiâsına nisbetle alt-kültürlerini) geliştirmelerine ve bir değer olarak insanlığa takdim etmelerine" bu mânâda bir milliyete, hatta gerektiğinde milliyetçiliğe İslâm'ın bir diyeceği yoktur. 
Yeter ki bu milliyetçilik, ümmetin diğer gruplarıyla (diğer İslâm kavimleri ve milletleriyle) ilgiyi kesmeye, bütünlüğü bozmaya, onlara ve diğer insan gruplarına haksızlık etmeye, İslâm öncesi inanç ve âdetlere dönerek dînin zedelenmesine sebep olmasın! Şüphe yok ki, İslâm'ın öngördüğü ve müslümanları dâvet ettiği toplum yapısı ümmettir. 
Burada ümmetten maksat "Hz. İbrâhîm'in (a.s) ismini koyup26 geliştirdiği, soyundan gelen son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile tamamlanan dîne (İslâm'a ve bu mânâda millete) mensubiyet râbıtası ile birbirine bağlı insanların ve grupların oluşturduğu toplum yapısıdır." 
Bu toplumun fertleri birbirinin kardeşidir27, bu toplumun yurdu bütün mü'minlerin yurdudur, bu toplum, İslâm'ı din olarak benimsememiş, başka bir dîne mensup olmuş millet ve ümmetlerden ayrı ve farklı, onları kendi câmiasına dâvet eden, insanlığa alternatif bir dünya görüşü ve hayat düzeni sunan bir ümmettir. Siyâsî, sosyal, ekonomik, hukûkî bağlar ve bağlantılar yanında bir üst kültüre bağlılık bu ümmetin gruplarını birleştirmiş ve bütünleştirmiştir.

M. Âkif'in deyişiyle:
Müslümanlık sizi gâyet sıkı, gâyet sağlam
Bağlamak lâzım iken, anlamadım, anlıyamam
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?
Birbirinden müteferrık bu kadar akvâmı
Aynı milliyyetin altında tutan İslâm'ı
Temelinden yıkacak zelzele kavmiyyettir
Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir.
Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez
Son siyasetse bu, hiç böyle siyaset yürümez
Sizi bir âile efrâdı yaratmış Yaradan
Kaldırın ayrılık esbâbını artık aradan
Siz bu dâvada iken yoksa iyâzen billah
Ecnebîler olacak sâhibi mülkün, nâgâh!
...
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
...
Birinin ırzı heder, diğerinin hûnu helâl
İşte ey unsur-ı ısyân, bu elim izmihlâl
Seni tahrik eden üç-beş alığın marifeti
Ya neden beklemiyordun bu rezil âkıbeti
Hani milliyyetin İslâm idi kavmiyyet ne
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine
Arnavutluk ne demek, var mı şerîatte yeri
Küfr olur başka değil, kavmini sürmek ileri
Arabın Türke, Lâzın Çerkese, yahut Kürde
Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerede
Müslümanlıkta anâsır mı olurmuş? Ne gezer
Fikr-i kavmiyeti tel'in ediyor Peygamber.

Bir kavmi, bir etnik gruba mensup olmayı ileri sürerek ümmet bütünlüğünü bozmak, tefrika çıkarmak Hz. Peygamber'in (s.a.v.) lânetlediği bir davranıştır. 

Müslüman olmak, kavmiyet (bugünkü mânâda milliyet) bağını, İslâm kardeşliği bağına tâbi kılmak demektir. İslâm bağı bütün bağların üstündedir. Birbirine İslâm bağı ile bağlanmış etnik grupların, kavmiyyeti bir ideoloji haline getirerek ümmet birliğini bozmaları karşısında M. Âkif'in haklı isyânını yukarıdaki şiirlerinde gördük. 
Ancak bir kere bağ bozulup ümmet birliği dağılınca, her parça kendi başının çaresine bakmak durumunda kalınca M. Âkif'in -bir geçiş dönemi olmak üzere- kavmiyyetin, ırk asâletinin, İslâm'a hâdim bir milliyetçiliğin, müsbet mânâda altını çizdiğini görüyoruz:

Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl
Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet, bu celâl
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilâl
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl

İslâm'ın mensuplarını dâvet ettiği câmia (ümmet) gerçekleştiği takdirde hiçbir müslüman fert ve grup bu câmianın dışında kalmayacak, ona dahil olacaktır. Milliyet ve milliyetçilik bu câmianın dışında kalmaya ittiği ve sebep olduğu zaman -İslâm yönünden- meşrûiyetini kaybeder. 
Böyle bir câmia fiilen gerçekleşmemiş veya bozulmuş olursa müslümanların gruplar (bu arada kavimler, milletler) halinde birlikler, toplum yapıları oluşturmaları, birlik ve değerlerini korumak için gerekli tedbirleri almaları tabîî ve zarûrîdir. Bu zarûretle karşı karşıya bulunan grup (topluluk, toplum) bugün anlaşılan mânâda bir millet ise milliyetin temel unsuru (kimliğin belirleyici ögesi) İslâm olacaktır. 
Toplum, mevcut yapısını tarihî bir zarûret ve ârıza olarak görecek, imkânların elverdiği ölçüde ümmet yapısına geçmeyi, bu yapıda birleşmeyi amaç edinecektir. Bu kayıt ve şartlar içinde ve bu mânâda bir milliyet ve milliyetçilik meşrûdur ve günümüzde zarûrîdir. Bugün dünyada elliden fazla İslâm ülkesi vardır ve müslümanların kimlikleri üç unsurdan oluşmaktadır: Dîni, kavmiyeti ve ülkesi. Günümüzde bir müslüman "T.C. vatandaşı, Müslüman, Türk", "İran İ.C. vatandaşı, Müslüman, Farsî", "A.B.D. vatandaşı, müslüman, zencî"... şeklinde tanımlanmaktadır. 
Müslüman hangi ülkenin vatandaşı ve hangi kavmin, etnik grubun mensubu olursa olsun her şeyden önce müslümandır, sonra bir ülkenin vatandaşıdır, sonra da bir etnik grubun mensûbudur. Bu sıra bozulmadığı, her bir unsurun hakkı verildiği, amaç bölünme değil, bütünleşme olduğu müddetçe müslümanlar arasında kimlik farkı kısmen tabîî ve kısmen zarûrî olarak meşrûdur, zararsızdır, faydalıdır, "tanışmanız, tanımlanabilmeniz için" buyruğuna uygundur.

2. Türklük ve çağdaşlık: 
Çağdaşlığa ister "Batı standartları ve değerlerine ulaşma" mânâsı verilsin, ister "Batınınkine denk ve alternatif bir kültür ve medeniyeti temsil etme" mânâsı verilsin hâlen bütün dünyada milletler ve ülkeler vardır, her bir millet kendi öz kültürüne sahip çıkmaktadır ve millî menfâatine öncelik tanımaktadır. "Globalleşme, küreselleşme" kavramlarının pratikte yeri yoktur, yahut -daha doğrusu- dünya hâkimiyetine oynayan milletlerin ve birliklerin amaç, strateji ve taktiklerini ifade etmektedir. Buna göre Türklük ve Türkleşme ile çağdaşlaşma arasında bir çelişki mevcut değildir. Meşrûiyet açısından türkleşme ile çağdaşlaşmanın birbirine bakışı farklı, problemli ve tartışmalıdır.

3. Müslümanlık ve çağdaşlık: 
Varoluş açısından İslâm'sız bir dünya hayatı ve çağın gerisinde kalan bir İslâmî hayat mümkündür; ancak yalnızca aklına güvenen, ilâhî irşada kulaklarını tıkayan bir insanlığın et, kemik, toprak seviyesinden yücelere çıkması, kâinâtın gözbebeği ve insân-ı kâmil olması mümkün değildir. Her an hareket ve gelişme içinde olmayan, kendini -özünü bozmadan- yenilemiyen, maddî ve mânevî güç bakımından çağın gerisinde kalan müslümanların da varlıklarını devam ettirmeleri imkânsız gibidir. 
Meşrûiyet bakımından modernistlerle post-modernistlerin dîne başkışı farklıdır. Aydınlanma devrini takip eden modernist düşünceye göre insanlığın ilerlemesi, özgürleşmesi ve insanlığını gerçekleştirmesi, dînin baskı ve hakimiyetinden kurtulmasına bağlıdır. İnsana yol göstermek için (mürşid olarak) akıl ve beşerî bilgi yeterlidir. Din sosyal bir olgudur. Fertlerin vicdanlarında kalmalı; siyâsî, sosyal, ekonomik, hukûkî, hatta ahlâkî hayatı düzenlemesine, bu sâhalara girmesine izin verilmemelidir. 
Eğer bir din -meselâ İslâm- bu sâhalara girme ve düzenleme istidadı ve meyli taşıyorsa, ya tamamen toplum hayatından uzaklaştırılmalı, yahut da reforme ve modernize edilerek kendi kabı olması gereken vicdanlara çekilmelidir. Bu sebeple -modernistlere göre- sosyal hayatı düzenlemeye kalkışan din ve bu kalkışmalar -ki bazıları bunu fundamentalizm, köktencilik kelimeleriyle ifade etmektedirler- meşrû değildir, buna izin verilemez. 
Post-modernistlere göre mutlak gerçeklik de, mutlak değerler de yoktur; görecelik vardır. Bu düşüncenin sosyo-kültürel ve politik uzantısı katılımcı demokrasi, sivil toplum ve çoğulculuktur. Dînin verileri de; aklın verileri de mutlak doğru ve mutlak iyi olmadığına göre her fert ve her grup kendi doğrularını, iyilerini yaşayabilmeli, biri, diğeri üzerinde baskı ve hakimiyet kurmaya kalkışmamalı, özgürlükler kısıtlanmamalıdır. 
İslâm da bir din ve düşünce sistemi olduğuna göre bunu benimseyenlerin bütünüyle yaşamaları tabîî haklarıdır.
İslâm'a göre müslümanların, Batılılaşma mânâsında çağdaşlaşmaları caiz ve meşrû değildir; çünkü çağdaş Batının kültür ve medeniyetine temel (alt-yapı) teşkil eden varlık ve bilgi anlayışı ile değerler sistemi İslâm'ınkine ters düşmektedir. 
Bunun tabîî bir sonucu olarak Batı'nın dünya görüşü, insan ve kâinat anlayışı, sistem ve düzenleri -genel mânâda- İslâm'a aykırıdır. İslâmın meşrû gördüğü, mensuplarını teşvik ettiği çağdaşlaşma, "insanlığa alternatif kültür ve medeniyet, dünya görüşü ve düzeni sunmaktır. Yalnız akla değil, vahiy artı akla dayalı olan bu kültür ve medeniyeti koruyabilmek ve insanlığa sunabilmek için gerekli bulunan bilim, güç ve teknolojiye sahip olmaktır." Bu mânâda çağdaşlaşamayan müslümanlar geride kalırlar ve kalmışlardır. 

Müslümanların bu mânâda çağdaşlaşabilmelerinin önemli şartlarını şöylece sıralamak mümkündür: 
a) Kendi kültür ve medeniyetlerini tanımak ve kendilerine güvenmek. 
b) Bunun için gerçek mânâda "millî" bir eğitim seferberliği ilân etmek. 
c) İslâmı doğru anlamak ve alternatif teorileri, sistemleri, projeleri ortaya koyabilmek için ictihad kapısını açık tutmak, samimî müslüman ve gerçek âlim olan "müctehidler" yetiştirmek. 
d) Asırlardan beri insanlığın ortak gayretleri sonucu ortaya çıkmış, elde edilmiş bulunan dünya bilgisi ve teknolojilerini alırken süzgeç kullanmak; bu bilgi ve teknolojileri kültürel bağlarından temizlemek ve sonuçlarını İslâmî amaçlar açısından kontrol altına almak. 
e) İslâm dünyasının dağınıklığına mutlaka bir çare bularak olabildiğince geniş ve sıkı işbirlikleri sağlamak, müslümanların beyinlerine ve servetlerine sahip çıkmak, sömürülmeye son vermek, yüce amaçlar uğruna kullanılacak güçlü bir ekonomiye ve teknolojiye sahip olmak. 
f) Siyasî irâdeyi bu amaçlara yönlendirebilmek için halkı eğiterek şuurlandırmak, yönetilen-yöneten, aydın-halk ikiliğini, farklılığını, çatışmasını ortadan kaldırmak, baskı-tepki ilişkisine son vermek.
Eğer bunlar gerçekleşirse, önce dünyanın bir parçasında, sonra belki bütün dünyada şirk yerine tevhid, kölelik yerine hürriyet, zulüm ve sömürü yerine adâlet ve âdil paylaşma, insanları hayvanlaştıran, birbirinin kurdu yapan ahlâk anlayışı yerine onları kardeş kılan, yücelten, örtülü kalmış kabiliyet ve kapasitelerini harekete geçirerek bilgi ve mutluluklarını artıran ahlâk anlayışı hâkim olacak, insanlar yaratılış amacına doğru ilerleme imkânına kavuşacaklardır. İslâm'ın nihâî gâyesi budur. 

Bu konuyu, benzer düşünceleri paylaşan kalemlerden bazı nakillerle mühürlemek istiyorum:

Mehmet Âkif'ten:
(Japonya örneği)
Medeniyyet girebilmiş yalnız fenniyle
O da sahiplerinin lâhık olan izniyle
Dikilip sahile binlerce basîret, im'an
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan
Garbın eşyası eğer kıymeti haizse yürür
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür
...
(Hindistan örneği)
Besliyormuş bereket versin o iklîm-i kadîm
"Rahmetullah"a muâdil daha yüzlerce hakîm
Ulemâ var ki: Huzurunda bugün Garb eğilir
Rûh-i edyânı görür, hikmet-i Kur'ân'ı bilir
Hele hayran kalır insan yetişen gençlere de
Bunların bir çoğu tahsil eder İngiltere'de
Sonra dindaşlarının rûhu olur, kalbi olur
Çünkü azminden, ölüm çıksa, o dönmez sokulur
Öyle maymun gibi taklîde özenmek bilmez
Hiss-i milliyyeti sağlamdır onun eksilmez
Garb'ın almışsa herif ilmini almış yalınız
Bakıyorsun eli san'atlı, fakat tırnaksız
Fuhşu yok, içkisi yok, himmeti yüksek, gözü tok
Şer'-i ma'sûma olan hürmeti bizlerden çok
...
O kanâat de şudur: Sırr-ı terâkkînizi siz
Başka yerlerde teharrîye heveslenmeyiniz
Onu kendinde bulur yükselecek bir millet
Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket
Alınız ilmini Garb'ın alınız san'atini
Veriniz hem de mesâînize son sür'atini
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız
Çünkü milliyyeti yok san'atın, ilmin yalnız
İyi hatırda tutun ettiğim ihtarı demin
Bütün edvâr-ı terâkkîyi yarıp geçmek için
Kendi mâhiyyet-i rûhiyyeniz olsun kılavuz
(Millî ve mânevî değerlerinizin kılavuzluğunda hareket idin.)
Çünkü beyhudedir ümmîd-i selâmet onsuz.
....
Mütefekkirleriniz anlamıyorlar sanırım
Ki çemenzâr-ı terâkkîde atılmış her adım
Değişir büsbütün akvâma, cemââte göre
Başka bir kavmin izinden yürümek çok kerre
Âdetâ mühlik olur; sonra ne var, her millet
Gözetir seyr-i tekâmülde birer ayrı cihet
Bir de hatırlamıyorlar ki, umûmen beşerin
Daima koştuğu son maksada yükselmek için
Tutacak silsile akvâma değildir hep bir
Belki her millet için ancak o mahiyyettir
Ki kopar kendisinin rûh-i umûmîsinden
Şimdi bir kavmin içinden mütefekkir geçinen
Zümre evvelce bu mahiyyeti takdîr ederek
Sonra kaç safhası mevcûd ise tenvîr ederek
Çekecek oldu mu önden ilâhi feneri
Arkasından da cemâat yürür artık ileri.

R. Garaudy'den:
"İslâm prensiplerinden hareketle bir başka kültür modeli teklif edip ortaya koyabiliyor muyuz? Evet mi, hayır mı?... Kur'ân prensiplerinden hareketle bir başka iletişim modeli teklif edip ortaya koyabiliyor muyuz? Evet mi, hayır mı? Bir iletişim modeli ki, orada öncelikle yayınlanacak ve duyurulacak olanlar, cinayetler veya sapkınlıklar olmayacaktır. Aksine bütün öncelik, insanî yüzlü, yani ilâhî bir geleceği kurmak için, halkların derinliklerinde doğmakta ve gelişmekte olan husûsları açığa vuran olaylara verilecektir. 

"Yukarıdaki iki problemi çözebilirsek işte o zaman dünyada hakîki şerîat, yani İslâm kanunu hâkim olacaktır. Hakiki şerîat baskı değil, aksine ve her şeyden önce sosyal adâlet demektir. Bu ilâhî düzende bütün yeteneklerini rahatça sergileyebilmesi için, bütün teknik, politik ve ruhî imkânlar herkesin hizmetine sunulacaktır. 
Allah tarafından çizilen "doğru yolda" kullanması ve yeryüzünde ilâhî düzeni gerçekleştirmesi için, insanoğluna Allah tarafında bahşedilmiş olan bütün yeteneklerini serbestçe kullanabilme şansı verilecektir.
"İslâm bugün, doruğa ulaştığı dönemlerdekinden çok daha büyük yayılma imkân ve perspektiflerine sahiptir. Çünkü Amerikan modeli ile Rus modelinin çifte ve kesin iflâsı karşısında, başarısızlıktan ötürü hayatta kalması tehlikeye girmiş bir dünyaya İslâm yeniden umut verebilir. 
Kendisini çare bulunmaz bir çöküşe mahkûm eden, kısırlaştırıcı bütün "ictihad" sedlerinin ötesine taşıp bir zamanlarki ihtişâmını sağlamış olan hayat verici prensiplere tekrar kavuşmasını bilirse, İslâm bunu başarabilir."28 


1. Daha geniş bilgi için bu ciltte yer alan "Siyasî ve Sosyal Hayatımızın Bazı Meseleleri" başlıklı yazı özellikle önerilir.
2. Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 254.
3. Gilles Kepel, Tanrının İntikâmı, Çev. S. Kırmız, s. 164. Krş; Garaudy, age., s. 139.
4. Garaudy, age., s. 270.
5. J.O. Voll, İslâm, Çev. Aydın, Şişman, Demirhan, s. 16.
6. Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, Çev. C. Aydın, s. 151.
7. Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, Çev. A. Z. Ünal, s. 51.
8. Garaudy, age., s. 51, 154.
9. Garaudy, age., s. 54-55.
10. Garaudy, age., s. 50-51.
11. E. F. Schumacher, Aklı Karışıklar İçin Kılavuz, Çev. M. Özel, İz Yayıncılık, İst. 1990, s. 127, 129.
12. Schumacher, age., s. 132.
13. Schumacher, age., s. 136-137.
14. Schumacher, age., s. 92.
15. Kur'ân: 21/22.
16. R. Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 269 vd.
17. Schumacher, age., s. 75.
18. François Partant, Kalkınmanın Sonu, Çev: F. Başkaya, s. 111-121.
19. Partant, age., s. 122.
20. Garaudy, age., s. 288.
21. Rûm: 30/30.
22. Rûm: 30/20, 22.
23. Hucurât: 48/13 (Aşiret için bkz. Şuarâ: 26/214; Tevbe: 9/24; Mücâdele: 58/22).
24. Yûsuf: 12/37.
25. Nisâ: 4/36.
26. Hacc: 22/78.
27. Hucurât: 49/10.
28. İslâm ve İnsanlığın Geleceği, s. 151 vd.


http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0789.htm    internet sayfasından alınmıştır....

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder