Popüler Yayınlar

3 Nisan 2013 Çarşamba

Güney Kıbrıs: ‘Güvenlikçi’ mi ‘ticaret’ devleti mi?

2 Nisan 2013
Güney Lefkoşa geçtiğimiz 2 hafta boyunca bankalar kriziyle ölüp ölüp dirildi… 

Sonunda troykanın hazırladığı 2 kurtarma paketi güçlükle hayata geçirildi ve piyasa ağır hasarlarla normale dönmeye başladı.

Sokaktaki insanların kapalı bankalar karşısındaki tepkileri 1974’teki savaştan bile daha ağır ve yıkıcı olduğunu ifade etmeleri işin ciddiyeti anlatmaya yeterdi.

Güney Kıbrıs içerisinde bulunduğu bankacılık sistemiyle 1990’lı yılların ilk yarısında tanışmış ve SSCB’nin yıkılmasından sonra ciddi bir cazibe merkezi olmaya başlamıştı.

Rus-Rum ilişkilerinin finansal boyutlarda yükseldiği bu yıllarda S-300 füzeleri de eşzamanlı olarak gündeme gelmişti.

Bu ekonomik sisteme bir tür “Casino ekonomisi” şeklinde AB içerisinde değerlendirildiği bilinmektedir.

Burada başlarda Rus sermayesine dönük şeklinde bir algı vardı. Bu da sanırım son günlerde pek dile getirilmiyor.

Öyle ki Güney Kıbrıs hem 2003’te AB’ye katılım antlaşmasını imzalaması sırasında ve 1 Mayıs 2004’te içeriye alınması sürecinde de sanırım Maastricht Kriterleri pek dikkate alınmadı.

AB bazen siyasi gerekçelerle birliğe alacağı üyelerine ekonomik ölçütleri görmezden gelebiliyor veya ekonomik gerekçelerle siyasi ölçütleri pek önemsemeyebiliyor.

AB Güney Kıbrıs’ı içeriye alırken de “yarım devlet” yine bu sisteme sahipti ve daha önce Kıbrıs sorunu çözümlenmeden almayacağını deklare ettiği ülkeyi acele bir şekilde içeriye almıştı.

Elbette bankalardaki bu durumun oluşmasında birincil mesuliyet Kıbrıs Rum karar vericilerindir. Lakin bu işin bir yanıyla da durum AB’ye dokunmaktadır.

AB kendi içyapısı içerisinde bundan ders alıp, enine boyuna bir özeleştiri yapması şarttır. Dahası AB gibi birliğin, örneğin Türkiye’ye dönük “ince eleyen sık dokuyan” bir tutum izlerken Güney Kıbrıs’ın bu bankacılık sistemiyle ilgili üyeliğe alırken herhangi bir önerisinin olmaması da yadırganacak bir durumdur.


AB’nin bu çifte standart içeren üyelik müzakerelerindeki kriterlerinin açıkça eleştirilmesi ve yüzlerine vurulması gerekmektedir. Doğrusu AB’nin bundan ötürü tutum değiştirmesini ve eşitlikçi bir standarda kavuşmasını beklemiyorum.

Güney Kıbrıs’taki bankaların batışı aslında bir biçimde bu ülkeyle ilgili çok değişik tartışmaları da beraberinde getiriyor.

İlk olarak 1960 yılında bağımsızlığına kavuşurken ve sömürgelikten kurtulurken Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’tu.

Kıbrıs Rum toplumunun hem dinî hem de siyasî liderliğini Osmanlı ile birlikte kazanan Kilise’nin konumu, bir hayli önem kazanmaktadır.

Öyle ki Kilise bu konumundan ötürü varlıkları, fabrikaları ve arazileriyle önemli bir ekonomik aktördür de. Kilise’nin sadece dinî ve siyasî değil, ekonomik bir aktör olduğunu unutmamak gerekir.

Önce 1974 savaşıyla varlıklarını Kuzeyde bırakan Kıbrıs Rumları hızlı bir toparlanma sürecine girdi ve kendi içinde “güvenlikçi” bir devlet yapılanmasını Kilise’nin “himayesinde” gerçekleştirdi.

Bankaların batışı ile aslında bu “güvenlikçi” devletin önemli bir paradigması da çökmüş oluyor. Türkiye’deki ekonomik kriz sonrası siyasi ve iktisadi alandaki kararlı yaklaşımlar ülkeyi “güvenlikçi” çizgiden “yeni” bir çizgiye taşımıştır. 

Anastasiadis’in seçilmesini ve bu krizin derinleşmesini birlikte okuduğumuzda hızlı bir şekilde “güvenlikçi-kilise”  devlet formatından Güney Kıbrıs’ın “ticaret” devletine geçiş yapması gerekir.

Mikro veya mini bir devlet olarak savunma harcamalarına ve savunma ilişkilerine bakıldığından ilginç durumlarla karşılaşmak mümkündür.

İlk olarak 1990’larda Rus sermayesinin Lefkoşa’ya akmasıyla birlikte bu ilişkiler askeri boyut da kazanmaya başlamıştı.

Bu şartlarda Ocak 1997’den itibaren S-300 füzelerini Güney Kıbrıs’a konuşlandırma tartışmaları yaşamıştık. Bu bankacılık sektöründeki Rus mevduatlarının askerî ve siyasî alanlara taşabildiğine ilişkin bir örnektir.

Bunun siyasi alandaki örneğini ise Nisan 2004’ten sonra BM Güvenlik Konseyi’nde Annan’ın sunduğu Kıbrıs raporuna Rus vetosunu göstermek mümkündür.

Tekrar güvenlik meselesine döndüğümüzde savunma harcamalarının sürekli Rum savunma bakanları tarafından artırılması konuşulmaktadır.

Kanaatimce Rum kesiminde hızlı bir biçimde “zorunlu askerliğin” AB’de olduğu gibi iptal edilmesi ve Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusu’nun polis gücüne dönüştürülmesidir.

Burada Güney Kıbrıs’a fiilî saldırı ve tehdit oluşturacak bir güç yoktur. Özellikle AB üyesi olduktan sonra artık orduya ihtiyaç duyacakları bir tehdit algısı kalmamıştır.

Bu perspektifle Anastasiadis hem ekonomi üzerinde bir yük olan orduyu polis gücüne çevirecek hem de Kilise’nin yarattığı “güvenlikçi”  devlet yapılanmasından kurtularak Kıbrıslı Türklerle hızla bir ortaklık kurmaya yönelmiş olacaktır.

Bu adım ilk olarak Kıbrıslı Türklerle çözüm, ikincisi de yeni formatlı bir devlet olarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ekonomik yönelimli dış politikasında partner özelliği kazanacaktır.

Bütün bunlarla birlikte Kıbrıs’ta çözüm konusunda atılacak bir adımın sadece Maraş’ta baş gösterecek inşaat faaliyetleri bile Güney Kıbrıs’ın krizden çıkışını hızlandıracaktır.

Güney Kıbrıs’taki krizin KKTC’ye yansımalarına bakıldığında şöyle bir durum ile karşılaşıyoruz. İlk olarak müzakere dosyalarından ekonomi başlığı iki tarafın neredeyse uzlaştığı bir dosyaydı.

Şimdilerde bu dosyanın boyutu ve yapısı değişmektedir. Bankacılık sektöründeki bu yeni gelişme iki tarafın sistemini birbirine daha da yakınlaştırmıştır.

Öte yandan ülkenin içine girdiği borçlanmalar günün sonunda kurulacak devletin borçları haline geleceğinden KKTC’de bu konu tedirginlik yaratmaktadır.

Çözüm isteyen kesimler üzerinde “Demokles’in kılıcı” gibi durması muhtemeldir. Nisan 2003’te kapıların açılması ile artışa geçen Güney’de çalışan KKTC’li işçilerin dramatik olarak işlerini kaybetmeleri mümkündür.

KKTC’deki bankalara güvenen ve günden güne mevduatlarını Kuzeye çeken Rumların da sayısı azımsanmayacak düzeydedir.

Bu ise krizin muhtemelen olumlu yansıması olmuştur. Güney Kıbrıs’ın krizine Türkiye KKTC üzerinden el atabilir.

Örneğin belli bir yardımı Güney Kıbrıs’a ileterek yumuşak güç açısından önemli bir hamle yapabilir.

Son olarak AB’nin bankaların batış sürecinde izlediği politikaların hem Güney hem de Kuzey üzerinde “yumuşak güç” ve imaj kaybı olmuştur.

AB’nin refah sağladığı imajı iki tarafta da yıkılmıştır. AB’nin artık Kıbrıs’ta başka açılardan yorumlanması ve analiz edilmesi hem daha sağlıklı hem de daha gerçekçi olacaktır.

Elbette Güney Kıbrıs’taki doğalgaz rezervleri üzerinden dönen tartışmalara da başka bir yazıda değinmek gerekmektedir.

*Doç. Dr., Stratim-Doğu Akdeniz Çalışmaları Direktörü

 http://www.zaman.com.tr/yorum_guney-kibris-guvenlikci-mi-ticaret-devleti-mi_2072797.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder