Yrd. Doç. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ
İnsan beyni üzerine araştırma ve vurguların giderek daha fazla yapıldığı
bir çağdayız. Moleküler biyoloji ve genetikteki başarılar çığır açıyor.
Fakat biyoloji, nöroloji ve psikoloji insanı bir bütün olarak izah
etmekte yetersiz kalıyor, tatmin etmiyor. "İnsanın duygu, düşünce ve
davranışları beyninden kaynaklanmaktadır" şeklinde bir ifade, insan
hakikati karşısında gülünç kaçıyor.
Ağız alışkanlığıyla "ruh"
diyenlerin, konu ciddi şekilde ele alındığında, "insanın ruhu olabilir
ama aslında o beyninin eseridir; beyniyle hissetmekte, düşünmekte,
yapmaktadır" demesi, ruha şuur, akıl ve iradesi olmayan, ne fonksiyon
gördüğü bilinmeyen bir aksesuar rolü biçmesi havada kalıyor. Acaba, bu
konu üzerinde durma ihtiyacı duymayacak kadar pozitivistçe düşünme
alışkanlığından dolayı mı bu kadar rahat hüküm veriliyor, yoksa, ruh
kavramının, kabul görür görmez yeni kapılar açacak olması mı rahatsız
ediyor?
Yeryüzünde insanın tarihini ve ifade ettiği mânâyı onun
beyni ve bedeniyle izah etmek (hem araştıran, hem de araştırılan olarak)
insana kâfi gelir mi? İnsanın ortaya koyduğu duygu, düşünce, söz,
müzik, mimarî, ilim, bilim, teknoloji eserleri ve mücerret düşünce
derinliği onun beynine verilebilir mi? Beynimizin işlemesi, elimizi
sokamadığımız kafatası içindeki biyokimyevî süreçlere bağlı ise, şuur,
akıl, kalb ve irademiz nerededir?
İnsanı, hissetmesi, düşünmesi,
konuşması, sevgi, şefkat, fedakârlık ve sabır göstermesiyle, emelleri,
idealleri, rüyalarıyla, siniri, öfkesi, nefretiyle bir bütün olarak izah
etmek için adres sadedinde insan beynini göstermenin yetersiz kalması
ve insanı tatmin edememesi problemi pozitif bilimin sınırları içinde bir
cevap bulacak gibi gözükmüyor. Çünkü insan, mânâsı çok ağır basan bir
bütün. İnsan sadece akıldan müteşekkil bir varlık değil ki modern
bilimin izah çabaları onu tatmin etsin.
Kaldı ki ne akla bir tarif
getirilebilmiş, ne de bu mesele akıl ile çözülebilmiş. Kalbi kırık,
ağlayan bir insanın duyguları (dünyanın bütün dillerinde karşılığı olan
kalbin kırılması biyoloji ile nasıl izah edilir?!..), kendisini öldürmek
için üzerine gelen düşmanını önce altedip sonra affetme ahlâkını
gösteren bir insanın his dünyası ve affetme sebebi beyindeki biyokimya
ile açıklanabilir mi?!..
Bilim camiasının en azından insanı
araştırırken pozitivist yaklaşımı terketmesi gerekir. Bilimi
fizik-ötesine kapalı bir faaliyet olarak yapanların "sadece madde ile
açıklanamayan" insan sözkonusu olduğunda, "pozitif bilim insanı tam
olarak izah edemez" şeklinde bir görüş ortaya koyması beklenir.
Ruhuh varlığını hissetme

Bu
dünyada insanlar birbirlerini bedenleri üzerinden görürler. Belli
ölçüde tanımak için de sözlere, beden diline ve davranışlara dikkat
eder, duyguları, düşünceleri, niyetleri anlamaya çalışır, zamana ihtiyaç
duyarlar. Burada insanı tanımak, onun bedeninin üst kısmındaki kafatası
içinde, iradesi dışında reaksiyonların cereyan ettiği beynin
biyokimyasını çözmek olamaz o hâlde.
"Şu veya bu insanın nasıl
birisi olduğu" sorusuyla, aslında onun mizaç, kişilik ve en önemlisi
karakterinin (ahlâkının) nasıl olduğu, ruhunun (veya burada nefsinin)
nasıl, ne kadar terbiye gördüğü sorulmuş olur ki, bunlar insanın
beden-ötesi durumlarıdır. Mizaç, karakter ve kişilik her ruhun dünya
hayatında kazandığı hususiyetlerdir. Mizaç irade dışı oluşur (ne kadarı
doğuştan gelir, ne kadarı bebeklikte ve çocuklukta kazanılır, bilemeyiz,
fakat buluğ çağı öncesinde mizaç belirginleşir), karakter ve bir ölçüde
kişilik ise iradîdir, bu yüzden kişi bunlardan mes'uldür. Bunlar belli
bir nisbette cevre şartlarının tesiriyle şekillense de, son sözü yine de
akıl ve irade söyler.
Bedenimiz, iradî hususlarda ruh
tarafından idare edilir. Yaratıcımız gayr-i iradî hususlarda bedenin
işleyişini, meselâ sürekli çalışması gereken organların idaresini ruha
bırakmamıştır. Meselâ, hayatın devamı için sürekli çalışması gereken
kalb, akciğer, böbrek vs irade dışında işler ve biz fıtrata aykırı
hareket etmedikçe, bunlar İlahî Rahmet eseri olarak yorulmaz. Mide ve
bağırsaklar ise yarı-iradî çalışır. Biz gayr-i iradî olarak acıkır ama
irademizle (ruhumuzla veya nefsimizle) yeriz.
Yeme işlemiyle birlikte
mide ve bağırsak sistemi, irademizi ne ölçüde kullandığımıza bağlı
olarak çalışır, irademizle fıtrî ölçüyü aştığımız durumlarda da yorulur.
El, kol ve ayağımızı şuurumuz uyanık iken tamamen irademizle
kullanırız, ve onlar da bizim kararımıza göre yorulur. Çalışırlarken
irademizin erişemeyeceği hücre ve doku gibi küçük âlemleri ise, O,
rahmetiyle çalıştırır.
İnsan uyanık (şuur hâlinde) iken, ruhun
uzuvları olan şuur, akıl, nefis, kalb ve vicdan sürekli faal ve
birbirleriyle etkileşim hâlindedir. Ruhun irtibatlı olduğu beyin
üzerinde görülen bu durum eğer yoğun yaşanırsa, zihnimizin yorulduğunu,
kafamızın durduğunu, başımızın ağrıdığını söyleriz. Bu faaliyetin tesiri
vücudun geri kalan kısmına iradî söz ve davranışlar ile gayr-i iradî
fizyolojik hâdiseler şeklinde beyin istasyonu üzerinden yansır (meselâ
hepsi birer şuurlu algılama neticesinde ortaya çıkan üzüntü, sevinç,
korku, tereddüt gibi durumlarda kalb çarpıntısı, yüksek tansiyon,
midenin asit salgılaması, boğaz ve dudakların kuruması, iştahın kaçması
vs). İradenin en fazla kullanıldığı akıl ve vicdanın nefisle mücadelesi
ve sabır gösterme gibi durumlarda, ayrıca derin üzüntü veya ümitsizlik
duyma gibi his dünyasına tesir eden hâllerde, sinir sistemi ve hormonlar
üzerinde kalıcı tesirler görülebilir (kalb, tansiyon, mide
rahatsızlıkları, şeker hastalığı vs).
Uyanık iken büyük ölçüde
ruha bağlı olarak faaliyette bulunan beden yorulur ve dinlenmesi
gerekir. Beyin bedenden gelen uyarıları ruha bildirir. Ruh kaydı altında
olduğu bedenin dinlenmesi için (aklî, kalbî veya nefsanî) kendince bir
yol tercih eder. Bedeni oturtur, yatırır, uyutur veya dikkatini başka
bir yana çeker vs.
Memeliler, kuşlar ve balıklardaki tabiî
dinlenme biçimi olarak tarif edilen uyku tıbben, insanlarda tam bir
şuursuzluk olarak değil, kişinin kolaylıkla uyandırılabildiği, beynin
yenilenme süreci olarak kabul ediliyor. Uyurken çekilen EEG ve MR'dan,
özellikle rüyada beynin kan akımının ve metabolizmasının, uyanık
hâldekine göre daha yüksek olduğu görülüyor. Bir madde olarak beyinde
şuur, akıl, vicdan ve irade bulunmadığına göre, beyindeki bu
aktiviteler, ruhun beden kaydından bir nebze kurtulduğu için artmış olan
faaliyetlerinin rüya şeklinde bu ekrana yansımasından kaynaklanmaktadır
aslında.
Beden uyurken bile ruh şuurlu, yani uyanıktır,1 ve rüya da,
akıl, kalb ve vicdanın mevcut olduğu ruhî bir hâdisedir. Ruh için zaman
ve mekân kaydı sözkonusu olmadığına göre, kendisine misal âleminden
tabloların gösterildiği söylenebilir. Uyku esnasında bedenin ve beş
duyunun faaliyeti en aza indiği ve beyin ruh ile beden arasında köprü
olamadığı için, ruh beden üzerinde irade kullanamaz, ona birşey
yaptıramaz (uyur-gezerlikte şuur ve irade yoktur, insanî değil hayvanî
-bir bakıma mekanik- ruhun bedeni harekete geçirmesidir). Uykuda gayr-ı
iradî fizyolojik ve hayatî süreçlerle ilgili beyin-beden münasebeti ise
devam eder.
Uyanmak da sadece fizyolojik bir hâdise değildir;
ruh ile beyin arasındaki irtibatın tam olarak kopmadığı uykudan
ruh-beyin münasebetinin tekrar sağlandığı şuur hâline dönüştür. Uyuyan
birini, seslenerek veya koluna omzuna dokunarak uyandırmak
istediğimizde, o kişi, (ruhî) hassasiyetine, dolayısıyla uykuya
dalmışlık derecesine bağlı olarak bir zaman sonra uyanır. Dışarıdan bir
uyaran olmadığı takdirde kişi genellikle fizyolojik bir ihtiyaç, bir
ağrı, acı vs sonucunda veya yeterince uyumuş ve dinlenmiş olarak uyanır.
Bedenin yeterince dinlenmesini ancak ruhun baskısı engelleyebilir.
Meselâ uyanmasına yardımcı olacak bir saat vs yoksa ve belli bir saatte
kalkması gerekiyorsa, vaktinde uyanamama endişesiyle ve kendi kendine
telkinde bulunarak uyur. Ruhu da onu o vakitte uyandırır. Veya ruhunu
rahatsız eden bir his ve düşünce ile yatar ve ruhunun tedirginliği
beyin-bedenine tesir eder, kolay kolay ve uzun süre uyuyamaz.
Şuur (uylanıklık) halinde fiziki hisler (beş duyu) ve mânevî hisler (vicdan-kalb)
İnsanda
dış dünyayı ilk karşılama fizikî temasla olur. Beş duyumuz uyanık iken,
dışarıdan ve bünyemizden sinyaller taşır (ses, görüntü, koku, tat,
dokunma, ağrı veya acı hissi).2 Bu sinyaller beyin üzerinden sür'atle
ruha ulaşır. Şuur, akıl ve irade makamı olan ruh bunları sür'atle
algılar, anlamlandırır -bilgi hâline getirir- sonra yine beyin ve beş
duyu vasıtasıyla beden üzerinden cevaplandırır. Meselâ elimize birşey
temas ettiğinde, bedenimizin bunu sinir yoluyla hissetmesi ile şuur ve
akıl sahibi ruhumuzun bunu anlamlandırması (sıcak, soğuk, sert, yumuşak
vs) neredeyse aynı anda olur.
Beden-beyin üzerinden kendisine ulaşan bir
acı hissini ruh, hassasiyet ve dikkat derecesine göre karşılar ve
cevabını meselâ insanın çehresi üzerinde bir mimikle verir. Bu gibi
süreçler sebepler dünyasında aradaki beyin istasyonu (ve perdesi)
üzerinden cereyan eder3 ama beyin, insanın şuurlu algılama-anlamlandırma
mevkii değildir; duygu, düşünce ve davranışların kaynağı ve sebebi de
değildir.4 İnsan beyninin yaklaşık % 77-78'si su, % 10-12'si lipid, %
8'i protein, % 1'i karbonhidrat, % 2'si çözünür organik maddeler ve %
1'i inorganik tuzlardan müteşekkildir (Mcllwain, H. and Bachelard, H.S.,
Biochemistry and the Central Nervous System, Edinburgh: Churchill
Livingstone, 1985).

Meselâ, "beyaz badanalı ev" ifadesini ele alalım. Göz kanalıyla gelen
şuurlu bir fizikî his (görme) neticesinde bu görüntü için bu basit
tarifi şuur yapar. Şuurun erken yasta öğrenip alıştığı (hafızaya
mâlolan) temel kavramların bu müşahhas ifadesi için aklî muhakeme
gerekmez, şuur yeter. Ama onlarca sarı badanalı ev içinde tek bir beyaz
badanalı ev görmek aklın dikkatini çeker ve akıl bunun sebebini bulmaya
yönelir. Şuur gayr-ı iradî, pasif-otomatik tanıyıcı, akıl ise iradî,
aktif-muhakeme edicidir.
Meselâ yüzlerce insanın çarşıda, pazarda
yürüyor olduğunu görüp ifade etmek için şuur yeter ("Bu insanlar ne
yapıyorlar?" "Yürüyorlar."), bunun için aklî bir muhakeme gerekmez.
Fakat herkesten farklı yürüyen bir insanın bu durumunu akıl ile
sebeb-netice çerçevesinde anlamlandırmaya çalışırız. Veya elindeki
âletle bir binanın duvarında çalışma yapan bir insanın bu fiiline aklî
bir muhakeme ile mânâ vermeye çalışırız. Bir insanın bir başka insanı
tartakladığına şahit olduğumuzda ise, sadece akıl değil kalb, vicdan ve
mânevî hisler de harekete geçer.
Ruh beyin irtibatının muvakkaten kesilmesi veya azalması
Baygınlık,
koma, bitkisel hayat ve beyin ölümü gibi durumlarda veya beyinde ciddi
bir arıza varsa ve fizikî hisler kısmen veya tamamen meydana gelemiyorsa
ne olur? Ruh algılayamaz mı, veya doğru algılayamaz mı? Yaratıcı'nın
kendi Ruhu'ndan üflediği insan ruhu tabiî ki asla yorulmaz, hastalanmaz,
ölmez, bozulmaz, parçalanmaz, mahiyeti değişmez, şuurunu ve aklını
yitirmez ve bütün bu durumlarda algılamaya devam eder; herşeyin
farkındadır, fakat cevabını (beyin üzerinden) veremediği için kalb, akıl
ve iradesini ortaya koyamaz. Dalıp-gitme hâli ise, ruhun, beş duyu
uyanık iken bedenin bulunduğu mekân ve zamanın dışında, gayr-i iradî
olarak başka bir yer ve zamana (dolayısıyla konuya) yoğunlaşmasıdır.
Deli
denilen kişilerin ruhlarında da bir problem yoktur (Muhterem Fethullah
Gülen Hocaefendi "ruh hasta olmaz!" tesbitinde bulunur). Bunların
beyinlerindeki ve hormon bezlerindeki problemler, ruhlarının kendini
ifade etmesine engel teşkil eder. Bediüzzaman (ra), annesi ve ninesi
tarafından bağlı vaziyette deli diye getirilen bir gence nazar eder ve
çözülmesini ister. Çözdüklerinde, genç adam korkulanın aksine sakın
vaziyette durur. Çünkü Üstad Hazretleri o kişinin beynine takılmamış,
doğrudan ruhuyla muhatap olmuştur (Muhterem Hocaefendi'nin ifadesiyle,
ruha misafir olmak), ve ruhlar anlaşmıştır. Bu durum akıl ve iradenin
ruhta olduğunu bir kere daha göstermektedir. Başta Peygamberler
(aleyhimüsselam) olmak üzere büyük örnek ve önderleri tanıyan,
davalarını benimseyen ve ruhları ihya olan insanların iradeleri de bu
yüzden şahlanır.
Ölüm ve ruh
"Her nefis ölümü
tadacaktır. Siz ey insanlar, çalışmalarınızın ücretini ancak kıyamet
günü tam bir şekilde alacaksınız..." (Al-i İmran, 3/185) "Her nefis
ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan
ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz." (Enbiya, 21/35)
"Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve
hayatı yaratan O'dur..." (Mülk, 67/2).
Nefis kelimesinin insan
için kullanıldığı bu âyetlerde, her insanın bu dünyadaki biyolojik
hayata bir daha dönmeyecek şekilde ölümü tadacağı, insanın beden hayatı
son bulurken ölümün yaratıldığı beyan buyrulmaktadır (aksi takdirde
bizim için belki de yokluk sözkonusu olacaktır). Bu yüzden ölüm de
yaratılan ve tadılan, yani mevcut birşeydir. Tadan insanın, tattığının
şuurunda olması için, tattıktan sonra da şuurlu varlığının devam etmesi
gerekir. Demek ki, ölüm yokluk değildir, ve biyolojik nefis içindir, ruh
için değildir. Şuur sahibi ruh bu süreci hissetmektedir (bedenî bir
ağrı veya acının ruh tarafından algılanması, ruhu meşgul etmesi gibi).
Kur'ân-ı
Kerîm'de "mutmain nefis" olarak hitap edilen de ruhtur: "Ey gönül
huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön
Rabbine! Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime!" (Fecr,
89/27-30) Bediüzzaman da (ra) ölüme, ruhun hayat vazifesinden paydos
etmesi ve beden hapsinden azat olması şeklinde tarif getirir.
Bitirirken...
Beyin
ve bedenleri, bizim gibi beş duyuları olmadığı hâlde, melekler fizikî
durumlardan haberdar olurlar. Onlar şuur sahibi, ama nefis ve iradeleri
olmayan ruhî varlıklardır (Muhterem Hocaefendi, meleklerin belki çok
küçük bir iradeleri olabileceğini, yapıları gereği bunu da hayır yönünde
kullandıklarını söyler). Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem),
meleklerin güzel koku olan yere, Allah (celle celâlühü) ve Resulü'nden
(sallallahu aleyhi ve sellem) bahsedilen meclislere geldiklerini beyan
buyurur. Demek ki onlar koku duyar, söz işitirler; cinlerin Kur'ân
okunduğunda işitmesi gibi. O hâlde, herzaman uyanık olan insan ruhu da
aslında görmek için göze, işitmek için kulağa, koklamak için buruna
ihtiyaç duymaz. Bunlar birer sebep perdesidir.
Kur'ân-ı Kerîm'in
beyanıyla Allah insana Kendi Ruhu'ndan üflemiştir. Bu yüzden ruh zaman
ve mekân üstüdür, ölümsüzdür, bâkîdir. Beden kaydı altına girdiği bu
dünya onu zaman ile de sınırlar. Beden kaydından kısmen ve gayr-i iradî
olarak kurtulduğu rüya ve yakaza gibi durumlarda, zaman ve mekânın
olmadığı misâl âlemi ona açılır (ruh irade mücadelesi vererek beden
kaydından kurtulmaya çalıştığında ise, ilâhî bir ikram olarak, uyanık
iken de misal âlemi ona açılır. Bediüzzaman Hazretleri bunu kendi
hayatında yaşadığını ifade eder). Hisseden, düşünen, akleden, hayal
eden, öfkelenen, irade mücadelesi veren, kendini ve bedeni baskılayan,
sabreden, seven, üzülen ruhtur, beyin değil.
Burada, "müsbet
bilimin metodlarıyla doğrulama ve yanlışlamaya açık olmayan, asla
varlığı ispat edilemeyecek, Muhterem Hocaefendi'nin ifadesiyle, mahiyeti
anlaşılamayacak olan, bu yüzden de ancak şahsî kanaat belirtilebilen
ruh üzerinde bu kadar durmaya gerek var mı?" şeklinde bir soru
sorulabilir.
Bedenin, dolayısıyla bedenî ihtiyaçların ve
neticede bu ihtiyaçlara hitap eden ürünlerin on plânda olduğu, sürekli
reklâm edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Televizyon, bilgisayar, cep
telefonu, sokak ve okuldan gelen görüntüler, sesler, kokular ve
mânâların büyük kısmı insanın ne yazık ki sadece beden hayatını esas
alıyor, onun fizikî hislerine hitap ediyor, mânevî hislerini bozuyor,
ruhunun dikkatini dünyaya çekiyor ve metafiziğe olan kâbiliyetini
köreltiyor. Bu fırtına altında, nefiste beden hesabına çok fazla boşluk
meydana geliyor. Nefsin beden üzerinde hakkı var, ama ilâhî mesajın
rehberliğinden uzak kalan veya bunu önemsemeyenler açısından nefsin
bedenle münasebeti abartılıyor. Denge bedenden yana bozuluyor. Beden
ruha tâbi olmak üzere yaratılmışken, büyük ölçüde nefis hâkim ve idare
edici durumuna geçiyor.
Bugünün dünyasında insana mahsus
hususiyetler de beyne ve genlere veriliyor; ruh telâffuz edilse bile bir
ruhun, daha da önemlisi bir ruh hayatının varlığına inanılmıyor.
İnsanın iradesiyle insan (dolayısıyla mesul) olduğu dikkate alınmıyor.
Hâlbuki, insanı insan yapan hususiyetlerden biri, Külli İrade
karşısındaki iradesi ne kadar cüz'i de olsa, yaratılmışlar içinde en
fazla hür irade verilmiş bir varlık olmasıdır. Bu iradenin beden
maddesine verilmediği açıktır. Birçok vak'ada, beyindeki geçici veya
kalıcı bir arızadan dolayı insanî ruhun beyinle, dolayısıyla bedenle
teması kaybetmesi neticesinde, bedene şuursuz bir hayvanî ruh ve
iradenin hâkim olduğu görülmektedir (meselâ beynin ön lobundaki bir
tümör oluşumu insanî ruh ile beyin arasındaki münasebeti engeller; bu
durumdaki kişi daha önce çok edebli olsa da, elinde olmadan müstehcen
davranışlar göstermeye başlar).
Bugün akıl göze inmiş olduğundan
insanlar birbirlerini sadece beden olarak görüyor. Ruhları tanımaya
çalışmak, insana hakiki değerine göre davranmak uzak kalıyor. Hâlbuki,
kendimizi ve diğer insanları yaratılmış birer ruhî varlık olarak
görürsek, daha dikkatli ve saygılı oluruz. Konuştuğumuzda ruhumuzun
konuştuğunu, karşımızda bizi bizim gibi bir ruhun dinlediğini derinden
hissedersek, aradaki ırk, dil, din, yaş, beden, dünyevî makam ve
zenginlik gibi engellere takılmayız, ruhları incitmemeye çalışırız.
Çünkü bu izafi ve dünyevî hususlar elimizde değildir, imtihan için
verilmiştir ve geçicidir.
Bediüzzaman Hazretleri "kalb ve ruhun
hayat derecesi" ifadesiyle kâmil (hakiki) insan olma ufkunu işaretliyor.
Ruhun varlığına inanırsak, Allah'a yakın yaşamış büyük zâtların
hayatını incelersek, bir ruh hayatının olduğuna ve yaşanabileceğine
inanırız. İrademizi bu yönde kullanmayı önemseriz. İnsan yaratılış
gayesiyle, Yaratıcısı'nın ona Kendi Ruhu'ndan üflediği ruhuyla
yaratılmışların en şereflisidir. Bu yüzden kıymetlidir. Bu yüzden bir
insan bütün insanlık gibidir. Biraraya gelen insanlar bu yüzden bir sürü
teşkil etmezler.
Bu yüzden Cenâb-ı Hak her insanın kalbine Ehadiyeti ve
Ferdiyeti ile değer verir, ilham eder, muhatap kabul eder, huzuruna
davet ve duasına hususi olarak icabet eder. Bu yüzden hiçbir insanı iman
etmeye zorlamaz. Bu yüzden insana bedenî işkence yapmak, hattâ kötü
nazarla bakmak zemmedilmiştir, yasaklanmıştır. Bedene işkence yapmak
insanlık onurunu hiçe saymak demektir ki, mazlumun önce ruhunu incitir.
Bunları kendisinden ve getirdiği mesajdan öğrendiğimiz insanlık ufkunun
en parlak yıldızı, yanıltmayan rehberi Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi
ve sellem) ise, insanlığı ruh hakikatiyle buluşturan, ruh hayatını en
kâmil mânâda yaşayan, bu hakikati insan aklına ve vicdanına Risaleti,
ubudiyeti ve hayatıyla en fazla yak(ın)laştıran, insanın kendini
(nefsini) aşmışlığının zirvesini temsil eden insandır.
Dipnotlar
1.
"Sizi geceleyin öldürür (gibi uyutan) , gündüzün de ne işlediğinizi
bilen O'dur..." (el-En'âm 6/60). Bütün insanlığa rehber Efendimiz de
-sas- "Uyku ölümün kardeşidir." buyurur. (Suyûtî, II, 162). Bir
defasında Hz. Âişe (ra) sorar: "Geceleyin uyanamayıp da vitri
geçirirseniz ne olur?" Hz. Peygamber (sas): "Benim gözlerim uyusa da
kalbim uyumaz, zamanı gelince uyanır, önce teheccüdü sonra vitri
kılarım" cevabını verir. (Tirmizî, "Şemâil", 45).
2. Uykudaki bir
insanın bu fizikî his uyarılarını beden-beyin-ruh-beyin-beden
silsilesiyle hissetme, algılama süresi ruhun hassasiyet durumuna göre
değişebilir.
3. Bu işlemlerin beyin safhası bugün PET (bedendeki
fonksiyonel süreçleri nükleer görüntüleme tekniği yardımıyla üç boyutlu
olarak resmeden Pozitron Emisyon Tomografisi) gibi yöntemler
kullanılarak görülebilmektedir. Yani beyin bu süreçte bir ekran, bir
sahne görevi görür.
4. Ama beden veya beyindeki, hormonlardaki, bazı fonksiyonel bozukluklar bu sürecin sağlıklı işlemesine engel teşkil edebilir.
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/insani-insan-yapan-cevher-ruh-temmuz-2010.html internet sayfasından alınmıştır.