Prof.Dr. Yunus Çengel
Bilimi
evrensel kılan husus, her ilme ait kanun ve prensiplerin sağlam ve
eğitilmiş akıllar tarafından önyargısız araştırmalarla keşfedilmiş
olmasıdır. İnsanların yaptığı şey, hâdise ve varlıklarda parıldayan
bilim ışığını fark edip ifadelendirmek, daha sonra da bu bilgileri yeni
sahalara uygulamaktır.
Temel bilimlerdeki ilerlemeler, hem icat eden
sezgiye dayalı akıl fakültelerini, hem de keşfeden gözlem-sorgulamaya
dayalı akıl bileşenlerini birlikte kullanmakla mümkündür. Bu açıdan
bilim insanları ya mucit, ya kâşif veya hem mucit hem de kâşif
kabiliyetleriyle donatılmış kimselerdir.
Kâşif bilim insanlarının
yaptığı şey, bilimi icat etmek değil, keşfetmektir. Bu açıdan keşiflere
yönelik bilimin kaynağı sadece akıl değildir.
Keşiflerin gerçek olup
olmadığının test edilmesini tetikleyen şüphecilik, ilimde önemli bir
kontrol mekanizmasıdır. Zîrâ araştırmalar esnasında bilim, şahsî görüş
ve önyargılarla karıştırılabilir. Bu yüzden, ortaya yeni konan ilmî
tespitlerin muhakeme edilmesi ve belli testlerden geçirilerek
ayıklanması gerekir. Ancak bu sürecin sonunda, ilim evrenselleşir ve
şahsilikten çıkıp cihanşümul bir hususiyet kazanır.
İnsanların
eğitim ve aklî gelişmişlik seviyesi arttıkça, görüş ayrılıkları
azalmakta ve dünya çapında daha geniş bir mutabakat sağlanmaktadır.
Meselâ bir zamanların en ateşli tartışma konusu olan Dünya’nın
yuvarlaklığı bugün sıradan bir bilgidir. Bilim ışığıyla bakıldığında
bilgi eksikliği veya yanlış bilgiden kaynaklanan fikir ayrılıkları ve
ihtilâflar sona ermekte, aklın tatmin edilmesiyle genel bir mutabakat
sağlanmaktadır.
Bu duruma çarpıcı bir misâl, Erzurum’un Abdurrahman Gazi
mevkiidir. Burası hem türbeleri, hem de yokuşlarıyla meşhurdur. Halk
arasında bu bölge, duran arabaların kendi hâllerine bırakıldığında yokuş
yukarı gittiği rampasıyla bilinir. Görenleri hayrette bırakan ve fizik
kanunlarını göz göre göre ihlâl eden bu hâdiseyi, kimi keramet olarak
tarif eder, kimi de manyetik alanla (nedense arabayı çektiği iddia
edilen bu alanın, para gibi metallere hiç tesir etmemesini kimse
sorgulamaz) izah etmeye çalışır. Aklını yeterli seviyede eğitmeyen ve
sorgulamayan insanların tevatürlere ve gözlerine olan itimatları bazen o
kadar güçlü olabilir ki, diğer muhtemel açıklamaları düşünemezler.
Abdurrahman
Gazi mevkii, coğrafik açıdan ilginç bir topoğrafyaya sahiptir. Yola
paralel konan basit bir su terazisi gösterecektir ki, yokuş olarak
bilinen o yol aslında iniştir ve arabaları hareket ettiren şey de, diğer
inişlerde olduğu gibi yerçekiminden başka bir şey değildir. Burada
aslında bir algı ve görme yanılsaması olabileceğine kimse itibar
etmemekte, hakikat ehlinin nazarında fizik kanunları yalancılık ithamına
maruz kalmaktadır.
Eğer bu kanunların dili ve şuuru olsaydı, adalet
talebiyle bu insanları mahkemeye verecekti. Mahkeme de âdil bir karar
verebilmek için, her iki tarafın doğruluk ve tarafsızlığını kabul
edeceği su terazisi gibi şahitlere müracaat edecekti. Aklın ilim
ışığıyla gördüğü bu manzara karşısında, insaf sahibi insanlar gözlerine
güvenmekle haksızlık ettiklerini görecek ve doğruluğa kanaat
edeceklerdi. Benzer şekilde, bir duvarın eğik veya doğru olduğu
konusunda bir fikir ayrılığı olduğunda, sarkıtılan basit bir duvarcı
şakülü bu ayrılıklarını giderecek ve herkesi aynı görüşte
birleştirecektir. Burada önemli husus, aklın ve gönlün birlikte tam
tatmin olması ve itiraz edilecek bir noktanın kalmamasıdır.
Hayvanlardan
farklı olarak insanlarda bildiğimiz maddî mide ile beraber çok sayıda
mânâ mideleri vardır. Akıl ve adalet bu midelerin önde gelenlerindendir.
Akıl midesinin gıdası ilimdir ve aklen gelişkin bir insanın aklıyla
ilim yemekten aldığı haz, ağzıyla yediği lezzetli bir yemekten aldığı
hazdan daha az değildir. Adalet duygusu da akıl gibi mânevî bir midedir
ve gıdası mağdura hakkını, zalime de cezasını vermektir.
Yani işlerde
adaleti gözetmek ve canlı-cansız bütün varlıklara adaletle muamele
etmektir. Bu duygunun hazzı, mağdurların hak ettiği şeye kavuştuklarını
ve zalimlerin layık oldukları cezaya çarptırıldıklarını görmekten doğan
memnuniyet ve sevinçtir. Haksız muamele ve zulüm, adalet duygusunu
incitir ve vicdan sahibi herkesi rahatsız eder. Geçmişteki adaletsiz bir
muamele hatırlandığında insanı ızdıraba boğar ve hayatın tadını
kaçırır.
Nasıl merak ve ilim öğrenme hissinin insandaki muhatabı
akıl ve zihnin çeşitli fakülteleri ise, adalet hissinin alıcısı da
vicdandır. Bundan dolayı, adalet akıldan ziyade vicdanla tartılır. Rus
yazar Aleksandır Soljenitsin’e göre: “Adalet vicdandır; ferdî bir vicdan
değil bütün insanlığın vicdanıdır. Kendi vicdanlarının sesini net
olarak tanıyanlar genellikle kamu vicdanının sesini de tanırlar.”
Adaletin sembolü terazidir, ancak bir şeyin adalete uygun olup
olmadığını gösteren şakül veya su terazisi gibi fizikî teraziler her
zaman söz konusu değildir. Kendisi madde dışı yani mânâ olan adaleti
tartan vicdan terazisi de mânâdır ve o yüzden adalet de ilim gibi
hissedilir; ama beden gözüyle görülemez ve başkalarına gösterilemez.
Meselâ adaletle hükmeden yöneticileri insanların nazarında yücelten
âdillik hasleti, bu âdil kişilerin atom veya moleküllerinden
kaynaklanmamaktadır.
Zîrâ insan bedeninin temel yapıtaşları olan karbon,
azot, hidrojen ve oksijen atomlarıyla atomlararası bağlar, âdil ve
zalim kişilerde aynıdır. Parçalarında olmayan bir şey bütününde
olamayacağına göre, insanlarda varlığı görülen adalet ışığı insanın
maddesinden değil, aynen elmasın göz kamaştıran pırıltılarının elmasın
atomlarından değil de dışarıdaki bir ışık kaynağından geldiği gibi,
dışarıdan gelir.
Bu yüzden nasıl bilim ve aklın ne olduğu, en kolay
şekilde cehalet ve akılsızlık üzerinden tarif ediliyorsa, adalet ve
vicdan dahi, daha ziyade zıtları olan adaletsizlik ve vicdansızlıkla
bilinir. Eğri olan bir duvar, nasıl su terazisi ile kolayca belirlenen
yerçekimi hatlarını referans alan gözü rahatsız ediyorsa, hukuku ihlâl
eden eğri bir davranış da, bozulmamış bir vicdanda vicdan terazisinin
ibresini denge konumundan saptırır ve vicdanı burkar. Adaleti sağlayan
davranış, vicdandaki bu burkulmayı telâfi eden ve vicdan terazisini
tekrar denge hâline getirip rahatlatan davranıştır.
Adalet fıtrata uygun olmak, bunun gereğini yerine getirmektir.
Adalet;
mizan, ölçülülük ve dengedir. Vicdanlı olma vasfı olan adalet, hakların
belirlenmesi ve hak edenlere layık oldukları ceza veya mükâfatın
verilmesini gerektirir. Adaletsizlik mefhumuyla da haksızlık ve
insafsızlık kastedilir.
Başka bir ifadeyle adalet, her şeyin lâyık
olduğu ve hak ettiği yerde olması, kişinin hakkına razı olup
başkalarının hakkına tecavüz etmemesi, fıtrat veya hikmet olarak da
ifade edilen yaratılış gayesine uygun hareket etmesidir. Adalet ve
dengeden güzellik, nezahet ve estetik doğar; sükûnet, huzur ve hoşnutluk
hâsıl olur. Adalet, insana verdiği huzur ve ulvî haz ile bilinir ve
huzuru yok eden itiraz ve isyan hislerini giderir.
Hak ettiğine rıza
gösterme yerine itiraz etme hissinin kaynağı, fıtrattan sapış ve
yaratılış gayesine aykırı davranıştır. Fıtrata aykırı hareket,
adaletsizliktir. Bunun anında verilen cezası, huzursuzluktur. Hattâ
denebilir ki adalet, güzellik; zulüm ise, çirkinliktir. ABD’li filozof
ve yazar Henry David Thoreau’nun ifadesiyle: “Adalet şirin ve âhenkli,
adaletsizlik ise haşin ve âhenksizdir.” O yüzden adalet çekici, zulüm
ise iticidir.
Eski Romalı filozof ve devlet adamı Marcus Tullius
Cicero’nun dediği gibi: “Adalet, herkese hak ettiğini veren yerleşik ve
değişmez gayedir.” Evrensel bir değer olan “musavat-ı hukuk” kaidesi,
halk arasında genellikle ‘kanun önünde eşitlik’ olarak bilinir, zengin
ile fakirin, âmir ile memurun, işçi ile patronun kanun önünde ve hâkim
karşısında eşit muamele görmesini gerektirir.
Yani hakkını aramada ve
hak ettiği şeyi almada herkes eşittir. Eğer bir yerde kendilerini
kanunun üzerinde gören imtiyazlılar varsa, orada adalet yoktur. Marie
von Ebner-Eschenbach’ın ifadesiyle: “Adaletin en büyük düşmanı
imtiyazdır.” Adalet denince akla genellikle mahkemeler yoluyla alınmaya
çalışılan haklar ve telâfi edilmeye çalışılan mağduriyetler gelir. Ama
adalet, çok daha geniş bir sahayı kapsayan ve âdeta bütün varlıklara
nüfuz eden en temel, kapsamlı felsefî kavramlardan biridir.
Adaletin
kaynağı hakkında birçok teoriden biri, onun insan tabiatından
kaynaklanan ve içten gelen bir his olduğudur. Bu görüşü destekleyen
tecrübî veriler vardır. Adalet sıfatıyla tanınan insanların özelliği,
adalet ışığı için kuvvetli bir alıcı konumunda olmaları, çevredekilere
huzur ve güven veren bu ışığı hâl ve hareketlerine yansıtmalarıdır. Bu
da kâinatta madde ve zamandan bağımsız yaygın bir adaletin var olduğunu
gösterir. Dolayısıyla, insan fıtratı adaletsizliği reddeder ve zulme
karşı bazen hayatı pahasına da olsa isyan eder.
Maruz kalınan zulümler
neticesi adalet hissi yaralanan ve dengesi sarsılan insan, yaralı bir
aslan gibi garaz ve intikam hislerinin kontrolü altına girerek birçok
zulmü işleyebilir. Kabaran garaz ve intikam hislerini teskin eden ve
kükreyen aslanı kuzuya çeviren sakinleştirici iksir, adalet
mekanizmasının işletilmesidir. Çünkü adalet, adaleti celbeder.
William
Hazlit’in ifadesiyle: “Başkalarına adaletle muamele etmeye en hazır
olanlar, dünyanın kendilerine adaletle muamele ettiği hissini
taşıyanlardır.” İngiliz filozof Francis Bacon da bunu şöyle ifade eder:
“Eğer biz adaleti muhafaza etmezsek, adalet de bizi muhafaza
etmeyecektir.”
Kâinatta birlik esastır, bu da ancak hassas bir
denge içinde mânâlı ve uyumlu bir birliktelikle mümkündür. Bir şey ne
kadar büyük olursa olsun, daha büyük bir bütünün parçasıdır. Bir
varlığın var oluşunun esas gayesi kendine yönelik olan hususlar değil,
parçası olduğu bütüne yönelik hususlardır.
Hattâ varlıklar yokluk
âleminden varlık âlemine gelmelerini, parçaları olduğu bütünün varlığına
borçludurlar. Gödel Teoremi’nin de ifade ettiği gibi, bir şeyin bu iç
içe olan varlık daireleri silsilesindeki değişik rol ve konumları ve
diğer şeylerle münasebetleri bilinmeden, o şeyin hakkını tam ve doğru
olarak bilmek ve dolayısıyla adaleti gözetmek mümkün değildir.
Ve ‘O
şeye adalet edelim.’ derken, onun parçası olduğu bütüne ve o bütünün
diğer parçalarına büyük bir adaletsizlik etmek ve birçok yüksek gayeleri
iptal edip çirkinlik sergilemek mümkündür. Meselâ bir arabayı ele
alalım. İrili ufaklı yüzlerce parçadan oluşan arabanın varlığının tek
bir sebebi vardır, o da araba sahibinin rahat, hızlı ve güvenli bir
şekilde bir yerden bir yere gitmesini sağlamaktır.
Zaten hayatında ilk
defa bir araba gören kimse sadece arabayı inceleyerek, onun
koltuklarına, tekerleklerine, direksiyonuna vs. dikkat ederek anlar ki,
bu arabanın yapılış gayesi insanlara araç olmaktır. Eğer insanların
yolculuk için araçlara ihtiyaçları olmasaydı, araba da olmayacaktı.
Arabanın bu yapılış gayesine uygun olarak kullanılması tam bir adalet ve
güzelliktir. Hiçbir vicdan sahibi bundan rahatsız olmaz ve arabaya
acımaz. Yine hiçbir akıl sahibi de; “İnsanın hep arabaya binmesi arabaya
haksızlıktır; ara sıra araba da insana binmelidir ki adalet olsun!”
demez. Arabaya binmeye kıyamayıp onu kendi hâline paslanmaya bırakmak
ise bir adaletsizliktir, israftır ve çirkinliktir.
Eğer arabanın da
insan gibi aklı ve şuuru olsaydı ve mahkemeye gidip, “Bana hep
biniliyor, keyfi muameleye tâbi tutuluyorum, bazen çamurlu yollarda
sürülüp kirletiliyorum.” gibi şikâyetlerle hak dava etseydi, her hâlde
âdil bir mahkemeden red cevabı alacaktı. Ancak, “Bana aşırı yük
taşıtılıyor, tekme atılıyor, bakım ve temizliğim yapılmıyor.” gibi
şikâyetlerle mahkemeye gitseydi, herhalde haklı bulunacak ve zulme
uğradığına hükmedilecekti. Hattâ sahibi tarafından hizmetten alınıp, işe
yarayan parçaları söküldükten sonra hurdaya ayrılan bir araba bile
şikâyet edemez, belki yeni bir araba olarak geri gelecek olmanın şevk ve
heyecanıyla geridönüşüm fırınlarına seve seve gider.
Eşitlik zulüm mü, adalet mi?
Adaletin
eşitlik olmadığına bir misâl ise, yetişkin bir ineğin bir koyundan kat
kat büyük ve gıda ihtiyacının da vücudunun büyüklüğüyle orantılı
olmasıdır. Bu yüzden, eşitlik olsun diye inek ile koyuna aynı miktarda
ot vermek adalet değil, zulümdür. Varlıkların mahiyetlerini dikkate
almayan bu yaklaşımla inek aç kalacak, koyun da fazla otu israf
edecektir ki, ikisi de akıl ve vicdanları rahatsız eden bir
çirkinliktir. Hele ayrımcılık olmasın diye köpeklere de yemeleri için ot
vermek, komiklik derecesinde fıtrattan habersizliktir ve bunu adalet
adına yapmak, adalete adaletsizlik etmektir. Keza inekten koyunlara
bekçilik yapmasını beklemek imkânsızı istemektir. Ancak pratik hayatta,
farkında olmadan bu tür zulümler çok yapılmaktadır.
İnsanlar
bedenen birbirlerine çok benzeseler de, fıtrat, meyil ve kabiliyetçe iki
insan arasındaki fark, bir koyunla köpek arasındaki farktan hiç de az
değildir. Fıtrat, meyil ve kabiliyetçe birbirlerinden bu kadar farklı
olan insanlara eşit muamelesi yapmak aslında en büyük eşitsizlik ve
adaletsizliktir. Benzer durum arabanın parçaları için de söylenebilir.
Arabanın her parçası icra edeceği görevler ve çalışma şartları göz önüne
alınarak bilgi ile ince hesaplarla ve hassas ölçülerle tasarlanmış ve
îmâl edilmiştir.
Meselâ tekerlek, arabanın bütün ağırlığını kaldıracak
güçte, yolu kavrayıp kaymayı önleyecek kabiliyette ve yol
tümsekliklerinin sebep olduğu titreşimleri emecek esneklikte
yapılmıştır. Tekerleğin aynen tasarlandığı gibi iş görmesi, hem tekerlek
için hem de onun yapımcısı için bir memnuniyet hattâ bir zevktir. Zor
şartlarda görev yapan ve daimî şekilde kötü muameleye maruz kalan bir
tekerlek mahiyetini ve varlık sebebini görmezden gelerek araba içinde
zerafetle arz-ı endam eden direksiyona bakıp şikâyet edemez ve eşit
muamele talep edemez.
‘Eşitlik’ olsun diye tekerlekle direksiyonun
yerini değiştirmek cahillik, israf, zulüm ve adaletsizliktir; arabanın
ve parçalarının var oluş sebebinden, fonksiyonlarından ve buna uygun
olarak takdir edilen yapılarından habersizliktir. Öndeki tekerleklerle
arkadakilerin aşınma hızı farklıdır ve ön tekerleklerin belli bir süre
sonra arka tekerleklerle yer değiştirme isteği adalete ve hikmete tam
uygundur.
O yüzden Alman filozofu Friedrich Nietzche eşit olmayanlar
için eşitliği, adalet değil zulüm olarak görür: “Eşitlik doktrini!
Bundan daha zehirli bir zehir yoktur; çünkü o adaletin sonu iken
adaletin kendisi tarafından konulmuş görünümü veriyor. ‘Eşitler için
eşitlik, eşit olmayanlar için eşitsizlik!’ Adaletin gerçek sesi bu
olması gerekir ve bunu takip eden, ‘Eşit olmayanı asla eşit yapma’.”
Adaleti
‘mutlak eşitlik’ olarak algılama hastalığından kurtulamamanın
zararlarını insanlık çok çekmiştir ve hâlâ da çekmektedir. Şu iyi
bilinmelidir ki âlemde mutlak eşitlik olsaydı, âlem homojen bir toz
bulutundan ibaret olurdu. Hattâ insan seviyesinde dahi, kemikteki bir
hücre gözdeki bir hücreyle, böbrekteki bir hücre kalbdeki bir hücreyle
eşitlik talep edip itiraz etse, bu itirazları dindirecek tek yol insanı
bir kıyma makinesinden geçirip ortaya yığmaktır; insanı ve hücrelerini
yok etmektir.
Benzer şekilde, yediğimiz gıdaları yapılarına ve
görecekleri hizmete en uygun yere yönlendirmek yerine eşitlik olsun diye
değişik organlara ve hücrelere kura ile dağıtmak adalet değil,
mezarlıkta kendine bir yer ayırtmaktır. Hâl böyle iken güya ayrımcılık
yapma haksızlığından sakınmak için, yapılacak görevle alâkası olmayan
imtihanlardan alınan puana göre insanları görevlere tayin etmek ve
tayinleri de eleman açığı bulunan kurumun fikri alınmadan kura usulüyle
yapmak acaba hangi mantığa hizmettir?
Bu, çok daha büyük bir haksızlık
değil midir? Bu tür yaklaşımların tabiî neticesi adaletsizliğin
emareleri olan verimsizlik, israf, ve genel memnuniyetsizliktir. Fıtratı
göz ardı edip mutlak adaleti sağlama iddiasıyla ortaya çıkan baskıcı
rejimlerin ve fıtrata zıt tek tipçi uygulamaların neticesi, verimlilik
değil israf, güzellik değil çirkinlik, akıl ve vicdanlara uygunluk değil
zıtlık, huzur değil huzursuzluk ve en nihayet çöküş olmuştur. Bu
farklılıkları gözeten demokratik rejimlerdeki hürriyetçi yaklaşımlar
ise, fıtrata uygun hareketlerin önünü açıp meyvelerini bol bol
toplamıştır.
Nasıl kâinattaki kanunlar, cihanşümul küllî bir
iradeyi yansıtıyorsa, aynen öyle de, demokrasinin doğru işlediği
ülkelerde kanunlar o ülkede yaşayan insanların ortak iradesini temsil
eder. O yüzden akıllar gelişip adalet anlayışı derinleştikçe de
kanunların değişmesi tabiî bir süreçtir.
Dünyanın problemli
yerlerinde kalıcı huzur ve barışın tesis edilmesi için yapılması gereken
şey, öncelikle insanın mahiyetinin ve adaletin ne olduğunun bilinmesi
ve temellerin bu bilgiler üzerine atılmasıdır. Tek başına ihtiyaçlarını
karşılamaktan aciz olan ve bu yüzden toplu yaşamaya mecbur olan insan
‘ben’ merkezlidir ve dolayısıyla bencilliğe meyillidir.
Bediüzzaman’ın
(ra) ifadesiyle: “İnsan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever.
Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever; başka her şeyi nefsine
fedâ eder. Mâbuda lâyık bir tarzda nefsini metheder; mâbuda lâyık bir
tenzih ile nefsini meâyibden tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar
kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez; nefsine perestiş eder
tarzında, şiddetle müdâfaa eder.” Yani insanda kusurlarını görmeme,
menfaatini gözetme ve haksız bile olsa kendini haklı çıkarma meyli
vardır.
Hayvanlardan farklı olarak insanların his, hırs ve heveslerine
sınır konmamıştır ve o yüzden münasebetlerde ve mal ve hizmet
değişiminde zulüm ve tecavüzler meydana gelir. Bu zulümlerin önlenmesi
için adalete ihtiyaç vardır. Ancak hırs ve menfaat gibi hislerin baskısı
altında olan ve çok defa nefsin avukatlığını yapan ferdî akıl adaleti
idrakte zorlanacağından ortak bir akla ihtiyaç vardır.
İstişareden doğan
böyle ortak bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Avusturyalı filozof
ve yazar Elias Canetti’nin dediği gibi: “Adalet, paylaşma ihtiyacını
görmekle başlar. En eski kanun bunu düzenleyendir ve bu, bugün de hâlâ
en önemli kanundur.” Ancak kanun adalet demek değildir ve İngiliz
romancı William McIlvanney bir inceliğe dikkat çeker: “Kanun, adalete
sahip olamayacağımız durumda, sahip olduğumuz şeydir.”
Yerküreye
ve hattâ kâinata bakıldında her şeyin ince bir ölçü, hassas bir denge
ve tam bir yerli yerindelikle yapılmış olduğu görülür. O kadar ki,
atomdaki parçacık âleminden galaksi sistemlerine kadar akıl nereye
bakarsa baksın, bir kusur bulamaz ve saat gibi işleyen bu mükemmel düzen
karşısında ancak hayranlığını ifade eder.
Başta bütün canlıların mânâlı
ve ölçülü bir bütünlük oluşturduğunu ifade eden ekoloji olmak üzere fen
bilimleri ve televizyonlarda yayımlanan belgeseller bu mükemmel
düzenin, hassas dengenin, ve eşsiz güzelliğin birer şahididir. Bütün
varlıklar en uygun şekilde, en doğru miktarda ve belli gayelerle
yaratılmıştır. Bu da kâinatta her şeyin tam bir adaletle yapılmış
olduğunu gösterir.
Zîrâ adaletsizlik olsaydı, varlıklarda abesiyet,
israf ve çirkinlik olurdu. Teknoloji harikalarıyla beraber her türlü
israf ve çirkinliğin insanların yaşadığı yerlerde olduğuna bakılarak
denilebilir ki, insanlar dünyadaki en cahil ve zalim varlıklardır.
Güzellik ve mükemmelliğe tapma derecesinde düşkün, mahiyeti heyecanlı ve
fıtratında ilerleme meyli olan insana yakışan şey kendini tanıması ve
fıtratına en uygun şekilde hareket ederek hem kendine hem de diğer
varlıklara adalet etmesidir.
Geniş çapta adalet tesis edilince de, hayat
bir haz ve huzur kaynağı olacak ve belgesel programları insan eli
değmemiş yerlerdeki güzelliklerle beraber insanlık âlemindeki
güzellikleri de göstermeye başlayacaktır.
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/fitrat-ve-adalet.html
HER ARAYANA HİKMET NASİP OLMAZMIŞ, ANCAK HİKMETE ERENLER DE ONU ARAYANLARMIŞ. HİKMETİ ARAYIŞTA KAİNAT KİTABINI OKUMALI, OLMUYORSA "OKUYABİLENİ OKUMA" İLE MESAFE ALINMALI. GÜZELİ FARKETMENİN ÖLÇÜSÜDÜR, BAŞKALARI İLE PAYLAŞMA İSTEĞİ. GÜZEL BULDUĞUM OKUMALARI PAYLAŞIYORUM...
Popüler Yayınlar
-
konsept Konsept dilimize Fransızcadan geçmiş bir kelimedir. Anlamı kavram demektir . Konseptualizm ise kavramcılık demektir 1 ...
-
1. Kavram ve terimin tanımı: Kavram, bir nesnenin zihindeki tasarımıdır. Terim ise, kavramın dille ifade edilmesidir. Kavramı hayal...
HENRY DAVID THOREAU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HENRY DAVID THOREAU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31 Mart 2013 Pazar
24 Mart 2013 Pazar
BİR PASİF DİRENME MODELİ OLARAK SİVİL İTAATSİZLİK
Şeniz ANBARLI
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi,
Biga İİBF, Kamu Yönetimi Bölümü
Özet
Demokratik hukuk düzeni, adaletsizlikler
karşısında bireye kendini savunma ve koruma hakkını tanımıştır. Haksızlığa
uğrayan birey, adaletsizliğin giderilmesi için yasal yolları denedikten sonra sorun
çözümlenmemişse, pasif direnme olarak tanımlanan sivil itaatsizlik türü eylemlere
başvurmakta, böylelikle yönetim ve kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmaktadır.
Bir direnme
hakkı olan sivil itaatsizliğin en belirgin kriterleri; yasaya aykırılık, şiddetsizlik, kamuya
açıklık ve çiğnenen pozitif hukuk normundan doğacak yaptırıma katlanmadır.
Çalışmada, sivil itaatsizlik yaklaşımının öncülerinden sayılan Henry David Thoreau, Gandhi ve
Martin Luther King’in fikirlerine yer verilmiştir.
Düşünürlerin ortak noktaları,
eylemlerin temelinde şiddetsizlik olmasıdır. Cezai yaptırımı baştan göze alan sivil itaatsiz,
şiddete asla başvurmamaktadır. Türkiye’de bu konuda verilebilecek en iyi örnek olduğu
için, Bergama eylemleri sivil itaatsizlik kriterleri açısından incelenmiştir. İyi niyet ve
uzlaşma temelinde şekillenen sivil itaatsizlik, bu nitelikleriyle farklı bir politik
felsefi akım olarak yorumlanabilir.
Anahtar Kelimeler: Sivil itaatsizlik,
pasif direnme.
Abstrac
Civil Disobedience As
Passive Resistance Model
Democratic law order lets individuals
defend and protect themselves against injustice. Individuals who are
unfairly treated resort to actions such as civil disobedience defined as passive resistance in order
to remove injustice if problems are not solved after they try legal ways. So they try to
attract the attention of administration and public opinion.
The most prominent criteria of civil
disobedience given to individuals as a right are opposition to low, lack of violance,
opennes to the public and acceptance of sanctions resulted from positive law norms
disobeyed.
The opinions suggested by Henry David Thoreau, Gandhi and Martin Luther King
who are supposed to be in the vanguard of civil disobedience approach have been
proposed in the article. These thinkers’ agreement stems
from lack of violance in the source of
actions.
Disobedient civilians that envisage penal sanctions at the beginning never
resort to violance. As the actions happened in Bergama are regarded as the best example about
this subject in Turkey, they have been researched in connection with civil disobedience
criteria.
Civil disobedience with these characteristics shaped by means of good intention and
reconciliation may be interpreted as a different
politic philosophy movement.
Keywords: Passive resistance,
civil disobedience
1.Giriş
Kanunlara karşı koyma, şiddet kullanmadan gösteriler
yapma, yürüyüş ve protesto özgürlükleri ve sivil itaatsizlik kavramlarını
günlük dilde daha çok telaffuz etmeye başladığımız gibi, sosyal hukuki ve politik
meselelerde de aynı oranda kullandığımız görülüyor.
Söz konusu eylemlerin tamamında
hükümet politikalarına karşı olarak, insanların mevcut soruna ilgisini çekmek ve
hukuki bir sonuç yaratılması amacı güdülmektedir.
Bazı kimseler sivil
itaatsizlik konusunda, yüksek yetkililer tarafından geçerli kılınan yasaların kasıtlı
olarak ihlali anlamını taşıdığı türünden önyargılara sahiptirler.
Böyle bir anlayış,
gerek yasanın gerekse sivil itaatsiz eylemcilerinin amaçların kapsamamaktadır.(Freeman,1999:109)
Sivil itaatsizlik edimi, yasayı bozmak yerine yasaya ya
da kurala uyulması için yasayı bozan,anlaşmaya aykırı emri yadsıyan, oldukça
medeni bir karşı koyma tarzıdır (Ökçesiz,1994:12)
Günümüzde en kalabalık
caddelerde yapılan oturma eylemleri ve benzer gösteriler, dünyanın her yerinde
yaygın bir politik mücadele yöntemi olarak sivil yönetimi protesto etmede
kullanılmaktadır.
2.Sivil İtaatsizlik
2.1.Tanım
En basit anlamıyla itaat, varlığını buyruk ve emirden
alan bir kabulleniş tarzıdır. Buyruk kaçınılmaz olarak itaat istemektedir ve
bu istek zorlayıcı bir istek olduğu için zorlayıcılığını güçten ve bu gücü kullanandan
almaktadır.
Eski çağlarda bu bir tiran iken günümüzün buyruk sahibi, çoğunluk
haline gelmiştir. Rousseau,
Toplum Sözleşmesi’nde kuvvetli olanın kuvvetini hak,
itaati de görev haline getirmedikçe, hiçbir zaman egemen kalacak kadar kuvvetli
olamayacağını belirtiyor.
Rousseau, ceza görmeyen itaatsizliğin meşru
hale dönüşeceği noktasında bir uyarı da yapmaktadır.(Rousseau,1997:6)
Ökçesiz sivil itaatsizliği şöyle tanımlar. “Sivil
itaatsizlik her şeyi: hukuk ve devlet düzenini, toplum gerçekliğini sorgulayan direnme
hakkının bir bakıma bu süreç içerisindeki Hukuk Devleti idealini de yaratarak,
bu yerin hukuk ve devlet düzeni tipinde büründüğü çağdaş bir
biçimdir”.(Ökçesiz,1994:12)
Drier, sivil itaatsizliğin bir itaatsizlik edimi, kamuoyuna açık,
şiddetsizlik, siyasi ahlaki bir motivasyona dayalı olduğunu saptamaktadır.Buna göre de
sivil itaatsizlik daima gösterisel bir düşünce açıklamasıdır
denilebilir.(Ökçesiz,1994:12)
Bu tür düşünce açıklamaları hukuk devletlerinde görülmekte olup, hukuk
devleti idealinin
gerçekleştirilmesinde kamuya açık ve yasaya aykırı olarak
düzenlenen, bu sırada üçüncü kişilerin daha üstün bir hakkını çiğnemeyen
barışçı protesto eylemleridir.
Tanımlardan anlaşılacağı üzere, kavram; yasanın özüne
uymak suretiyle yasaya itaat etmeme biçiminde dışa vurulan bir karşıtlığı
içermektedir.
2.2.-Sivil İtaatsizlik ve Direnme
Hakkı
Direnme hakkı, sivil itaatsizliği tanımlama ve algılamada
anahtar rol oynayabilecek bir kavram ve eylem tarzıdır.Freeman’a göre
direniş, başkasının eylem ya da iradesi karşısındaki psikolojik, fiziki her
türdeki muhalefeti kapsayarak, zorlamaya karşılık geliştirilen bir savunma
hareketidir.(Freeman,1999:109)
Doktrin, bireylere baskı ve
zulüm karşısında özgürlüklerini korumak için son çare olarak direnme
hakkını tanımaktadır.Bu hak, pozitif hukuka da geçmiştir.
Zulme karşı direnme hakkının resmi olarak ilk kez kabul
edilmesi ve açıklanması, 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık
Bildirisi ile mümkün olmuştur.Direnme hakkı en geniş ifadesini ise Fransız
İhtilali metinlerinde bulmaktadır.Günümüzde baskıya karşı direnme kendini
başlıca iki biçimde gösteriyor:
Pasif direnme ve aktif direnme.Zora ve
şiddete başvurmaksızın baskıya karşı koyma yolu pasif direnmedir. Pasif direnme
konusunda, bu kavramın öncüleri sayılan, Henry David Thoreau, Gandhi ve Martin Luther
King, şiddeti asla onaylamamış, saldırısız direnmeden yana olmuşlardır.Aktif
direnme ise ifadesini kuvvet ve gerekirse şiddetten almakta, isyan ya da
ihtilal hareketi olarak adlandırılmaktadır.(Kapani,1989:314)
Sivil itaatsizliğin en temel anlamının şiddetsizlik
olması onu aktif direnmeden uzaklaştırmakta, eylem tarzları bakımından
pasif direnmeye yaklaştırılmaktadır.
Sivil itaatsizlik bir hak mıdır? sorusuna Ökçesiz, “Küçük
direnme hakkı olarak” sivil itaatsizliğin de bir hak olacağı cevabını
verir.Ökçesiz’e göre sivil itaatsizlik “Hukuk devleti idealini doğuran ve
temellendiren aydınlatmacı doğal hukuk anlayışının sonucudur”.(Ökçesiz,1997:159)
3.Başlica Sivil İtaatsizlik ve
Görüşler
Sivil itaatsizlik terimini literatüre kazandıran Henry
David Thoreau dur.Aynı zamanda bir naturist olan Thoreau’nun Sivil İtaatsizlik
kitabı yankısını Gandhi’de, Martin Luther King’de ve onları izleyen binlerce adalet
yanlısında bulmuştur.
3.1-Henry David Thoreau
Bugüne kadar kaleme alınmış en ciddi direnme doktrininin
sahibi olrak karşımıza Thoreau çıkmaktadır. Görüşleri ile milyonları
etkilemeyi başaran yazarın yaşamına bakıldığında, gençlik yıllarından itibaren
topluma karşı çıkışının izlerine rastlanır.
Hiçbir zenginlik hırsı olmayan Thoreau, asgari
geçim şartlarını sağlamaktan öte bir iş istememiştir.Sivil itaatsizlik
doktrininin oluşumunda Meksika Harbi önemlidir. Ona göre Meksika ile yapılan
savaşın amacı, zenci köleliğini yeni bir bölgeye yaymaktı ve O, kendince böyle
adaletsizlikler yapan bir hükümeti mali bakımdan desteklemeye mecbur değildi.Bu
nedenle kelle vergisini ödemeyi reddetmiş ve hapse girmiştir.(Downs,1998:93-96)
Thoreau Sivil İtaatsizlik kitabına “En iyi yönetim en az
yönetendir” diyerek başlamış ve en büyük dileğinin, bunun daha çabuk ve daha
sistemli işlediğini görmek olduğunu belirtmiştir.
Aslında en iyi yönetimin hiç
yönetmeyen olduğunu
düşünmektedir. O’nu böyle düşünmeye iten neden, yönetimin
insanların taleplerine
cevap verememesi ve gücünü kötüye kullanmasıdır. Thoreau,
yönetimin zorbalığı
ve yetersizliği yüzünden yaşam çekilmez bir duruma
geldiğinde insanların direnme
hakkının bulunduğundan söz
etmektedir.(Thoreau,1999:41-46)
Çoğunluğun yönettiği hükümetin her durumda doğruluk
üzerine kurulmadığını düşünen Thoreau, İyi ve kötü üzerinde
çoğunluğun değil yalnız vicdanların karar verdiği bir hükümet olmaz mı? diye
sorar.Görüldüğü gibi düşünür, vicdanı dolayısıyla insan onurunu ve bunlardan
hepsinin öncesinde bireyin özerkliğini dünyayı algılamak için esas
almaktadır.(Ökçesiz,1994:30)
Thoreau, kanunlara karşı açık ve maksatlı bir itaatsizlik
noktasına da varsa, vatandaşın görevinin haksızlıklara karşı koymak olduğunu
belirtmektedir.
3.2-Gandhi ve Satyagraha
Thoreau’nun sivil itaatsizlik yaklaşımının yeniden fark
edilmesini sağlayan, 1900 larda Oxford’da hukuk okuyan Mohandas K. Gandhi dir.
Daha sonra Güney Afrika’daki Hintlileri bir araya getirmek için İndian
Opinian (Hintlinin Kanısı) adlı gazeteyi çıkarmaya başladı.
Gazetede kötü yönetimlere
karşı koyma gerekliliği üzerine bir yazı yazan Gandhi, yasalara karşı doğrudan
harekete geçmiş, kitle tutuklamalarına yol açması için yasaları bilerek
çiğnemiştir.
Hareket günden güne ivme kazanmış ve sonuç olarak yönetim, yasaları gözden
geçirmekle binlerce kişiyi hapishanelere doldurmak arasında kalmıştır.Gandhi’nin
kullandığı yöntemler
sadece haksızlık içeren yasalara karşı değil, dini
emirlere ve kast sistemine karşı da etkili olmuştur.(Thoreau,1999:33)
Gandhi’ye göre sivil itaatsizlik, şiddete başvurmadan
direnme, gerçeğe ve adalete derin bağlılık ifade ediyordu. Sivil itaatsizlik
Onun elinde pasif direnmenin kutsal kitabı haline gelmiştir.(Downs,1998:103)
Gandhi
sivil itaatsizliğin karşılığını Satyagraha’da bulmuştur.
Satyagraha:
Satyagraha, hakikate tutunma, hakikat gücü , ayrıca ruh
gücü ve sevgiden doğan kuvvet anlamına gelmektedir.Satyagraha, Güney
Afrika’da bulunan Hintlilerin şiddet kullanmaksızın yaptıkları direnişi,
kadınların oy hakkını savunanlardan ve pasif direnişten ayırmak için bulunan
bir terimdir.
Gandhi yasanın belirli davranış biçimlerine karşı gelirken, yasanın
öngördüğü cezaya da uymuştur.
Çünkü Satyagrahi, yasalara aklını kullanarak iradeyle
boyun eğer. Ancak yasalara bu biçimde uyduktan sonra insan, kuralların adaletli ya
da adaletsiz olduğuna karar verebilir. Eğer adaletsizliği görüyorsa yasalara karşı
boyun eğmezliğe başvurabilir.(Ökçesiz,1994:41)
3.3-Martin Luther King
Martin Luther King’i sivil itaatsizlerin öncülerinden
saymamızın nedeni,kişiliği ve zenci hakları konusundaki fikir ve
eylemleri ile sivil itaatsizlik yaklaşımına katkı sağlamış oluşundandır.
Eğer adaletsizlik yöneticiler için pek önem taşımıyorsa,
kural ve kanunlara karşı itaatsizlikte ısrar etmek, adaletsizliğe uymaktan
daha önemlidir.Adaletsizliğin daha önemli kılındığı Birmingham’da King, siyahlara karşı
yapılan sistematik ayrımcılığa meydan okumuştur.(Storey,1999:22)
Martin
Luther King, 16 Nisan 1963’de Birmingham Hapishanesi’nden bir rahip dostuna
yazdığı mektupta, adaletsizlikleri yok etmek için gerçekleştirilecek olan
ve şiddetsizlik içeren
kampanyasında dört temel adımdan söz etmektedir.*
Adaletsizlikleri devam ettirmek değil keyfiyetleri sona
erdirmek
Müzakere yapmak, tartışmak
Kendini eğitmek
Doğrudan hareket
4.Sivil İtaatsizlik Eylemlerinin Temel
Nitelikleri
İktidarla ilgili tartışmalarda sorulan temel soru,
hayatınız hakkındaki kararlarda sizin mi yoksa başkalarının mı söz sahibi
olduğuna ilişkindir. Sivil bir toplumda yaşamınız hakkındaki seçimleri siz yapabilirken
siyasi bir toplumda başkaları sahip oldukları güçle sizi itaate zorlayarak
kararları uygulatırlar.(Conry,1997:1997)
Bu noktada bireylerin
haklarına saygı gösterilmesine yönelik etkinlikler, yasanın ya da kuralın
ihlali karşısındaki duyarlılık derecesi, hakları sahiplenme bilinci,
özgürlükler hukukunun güvenceleri yönünden önem taşımaktadır.Kaboğlu’na göre, duyarlılıktan
direnmeye giden
yolda bireylik bilincinin altı çizilmelidir.
Çünkü birey
olma bilincinin zayıflığı, toplum üyelerini otoriter eğilimlere götürebilir.Oysa
toplumsal örgütlenme derecesi yoğun olduğu sürece, hak ve özgürlüklerinin gelişmesi
için uygun ortam da hazırlanmış olacaktır.(Kaboğlu,1998:140)
Sivil İtaatsizlik eylemlerinin temel öğelerini şu şekilde
sıralayabiliriz:
Yasaya Aykırılık: Sivil itaatsizlik edimlerinde yasa
ya da hukuk normuna aykırılık dile getirilmektedir.Daima illegal olan sivil
itaatsizlik, kendi özgünlüğünü yaratan koşullarda gerçekleşir.Bu tür protesto eylemleri
tekil hukuk normlarının bilinçli ihlalini içerir.(Ökçesiz, 1994:114)
Sivil
itaatsizlik, müeyyidesinden korkmaksızın kanunlara direnme isteğini varsayar.
Şiddetsizlik: Gandhi’nin Satyagrahası,
şiddetsizlik üzerine kurulmuştur.Martin Luther King de şiddetsizliği düşünce
ve eyleminin merkezine oturtmuştur. King’e göre sivil itaatsizlik şiddete ve
kaba güce başvurmamalıdır. * Martin Luther King’in mektubunun orjinali
için bkz Civil Disobedience:Theori and Practice. Newyork: Pegasus,1969.
Çünkü şiddet eylemleri sivil itaatsizlikle
bağdaşmaz.Gerçek bir sivil itaatsizlik vicdani ve derin bir inancı gösterir, bu yüzden de tehdit
edici değil, uyarıcıdır.
Kamuya Açıklık: Sivil İtaatsizlik bir çağrı işlevi
üstlendiği için, iletmek istediği mesajı etkili araçlarla muhatabına ulaştırmayı
amaçlamaktadır.Sivil itaatsiz, yalnızca mağdurun değil herkesin böyle bir
olaya karşı tepki göstermesi gerekliliğinden hareket eder.Eylemler gizli olarak değil,
her zaman kamunun bilgisine sunulmak üzere gerçekleştirilir.
Çiğnenen Pozitif Hukuk Normundan
Doğacak Yaptırıma Katlanma:
Sivil itaatsizin yapılan eylem sonucunda doğacak yaptırıma katlanmasının
amacı muhataplardan beklenen ilgiyi ve desteği sağlamaktır.
Gandhi, bu tutumu eylemlerini daha dramatize etmek, sempati ile beslemek
için kullanmıştır.(Ökçesiz,1994:125)
5.Sivil İtaatsizliğin Meşruluğu Sorunu
Sivil toplum, toplumların demokratikleşmesinde ve insan
hakları kurbanlarına yardımda bulunmada bugün önemli bir işlevi
üstlenmektedir.
Bu noktada mağdurlar için gerekli desteği sağlamaktadır.NGO
(Non-Governmental Organizations) adı verilen kuruluşlar, demokratikleşme
için birlikte hareket etmenin önemini vurgulamaktadır.(Crocker,1998:504)
Ancak sivil toplum örgütlerinin bu tür faaliyetlerini
profesyonel anlamda kurumsallaşmadan uzak görünen sivil itaatsizlik uygulamalarıyla
karıştırmamak gerekir.
Çünkü sivil itaatsizler, eylem planlarına
rağmen, daha çok bir hareket tarzında örgütlenmişlerdir.Sivil itaatsizlik edimi,
demokratik ve hukuksal çözümler işletildikten sonra başka çare kalmayan durumlarda söz
konusu olabilmekte, bu tür eylemlere başvurma son çare olarak kabul
edilmektedir.
Adil bir yaşam beklentisi içindeki gruplar, demokratik hukuk kurallarının
uygulanmasını sağlamak amacıyla eylemlere başvurduklarında, taleplerinin karşılanması
için mevcut yasa kuralı ya da kurallarına bilerek aykırı davranarak, siyasi karara
karşı çıkışlarını anlatmaktadırlar.
Bu noktada yasa kuralının çiğnenmesinden
doğan yaptırıma razı olma biçiminde şekillenen, edimin içtenliğine duyulan
inançtır.
Yasaya aykırılık içeren bu tür eylemlerde meşruluk önemli bir sorundur.
Sivil itaatsizlik, demokratik hukuk devleti idealinde bulunan ortak yarar ve değerlerin
gerçekleştirilmesine
yöneldiğinden, kendi içinde meşruluk sorununu da çözmüş
olmaktadır.
Sivil itaatsiz, yapılan eylemleri belirtilen değerlere ulaşmada
araç olarak tanımlar. Liberal devlet, bireyin temel hak ve özgürlüklerinin
çiğnenmesini önlemek amacıyla, bireyin siyasi mekanizma içinde yer almasını
sağlamış, bunun sonucunda da her yurttaş siyasi hayata yön verme olanağına kavuşmuştur.
Maddi
ve manevi baskılara karşı korunan birey, bu korunmayı düşünce,
basın, inanç, toplantı dernek kurma özgürlükleriyle gerçekleştirmektedir.Siyasi
otoritenin özgürlükleri çiğnemesine engel olmak için bireyin yönetime katılması,
çağdaş demokrasilerin ön koşulu durumundadır.(Göze,1995:19)
6.Türkiye’de Bir Sivil İtaatsizlik
Örneği: Bergama Eylemleri
Bergama’da Eurogold tarafından siyanürle altın aranması
karşısında yapılan eylemlerin, kamuoyu üzerinde büyük etki yarattığı,
halkın, yerli ve yabancı basının olayları dikkatle izlediği gözlenmiştir.
Sivil toplum,
insan topluluklarının hiçbir güç tarafından zorlanmaksızın içinde rahatlıkla hareket
edebilecekleri alanın adı olmasına rağmen, Türkiye’de durumun genellikle siyasi
iktidar lehine sonuçlandığı bilinmektedir.
Siyanürlü altına karşı on iki yıldır
verilen mücadelede halkın, Türk demokrasi ve sivil toplum tarihinde eşine rastlanmayan
bir hareket gerçekleştirerek çevre bilinci ve hak arama konularındaki duyarlılıklarını
kanıtladıkları görülmektedir*
Ülkemizdeki çevre eylemlerine baktığımızda, eylemlerin
siyasi iktidarın mevcut hukuk norm ve mahkeme kararlarına uymaması
sonucunda gerçekleştiği görülmektedir.
İzmir İdare Mahkemesinin verdiği karara
rağmen madenin belirtilen yöntemle altın aramaya devam etmesi,siyasi iktidarın
hukuk kurallarını uygulatmadığı sonucunun doğmasına neden olmuştur.
Hukuksal
tüm yolları deneyen Bergamalılar, “Bergama Yurttaş Girişimi”, adı
verilen oluşum
çerçevesinde ,sivil itaatsizlik olarak yorumlanabilecek
eylemler düzenlemişlerdir.Bu eylemlerden bazıları şunlardır:
6.1-Referandum (21 Ocak 1997)
Ovacık’ta Eurogold isimli firmanın siyanürlü yöntemle
altın üretmek istemesiyle başlayan ve yedi yıldır süregelen
tartışmaların, 12 Ocak 1997’de sekiz köyde yapılan referandumla (katılanların tümünün
“siyanüre hayır” oyuyla) farklı bir boyut kazandığı görülmektedir.Dönemin belediye
başkanı Sefa Taşkın, sonuçların bölge halkının madeni istemediğini ortaya çıkardığını,
devlet
yetkililerinin bunu değerlendirmeleri gerektiğini
belirtmiştir. (Sabah,14.01.1997)
Referanduma katılımın % 85 gibi büyük bir çoğunluk olduğu
düşünülürse, bölge halkının madeni istemediği sadece bu katılım
oranına bakılarak değerlendirilebilir. Köylülerin hiçbir dayatma olmaksızın
bu tür bir eylemi düzenlemiş olması, mücadelenin demokratik niteliğinin de
göstergesidir.
6.2-Köylülerin Maden Sahasına Girmesi
(22 Nisan 1997)
Eurogold’un valilik kararına rağmen faaliyetini
sürdürmesi karşısında, Bergamalı köylüler 22 Nisan1997’de madene
girmişlerdir.
Maden sahasına girme *Bu konuda daha fazla bilgi için bkz,
ANBARLI, Şeniz “Sivil Toplum Örgütlerinin Siyasi İktidara Etkileri (Bergama Örneği)”,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ç.O.M.Ü. eyleminde elebaşılık yaptıkları iddiasıyla 19 kişi
gözaltına alınmış, Bergama Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ifadeleri alındıktan sonra
serbest bırakılmışlardır.
(Yeni Asır,25.04.1997) Görüldüğü gibi bu eylemde, eylemi
gerçekleştirenler, cezai sorumluluğu göze alarak bir tür sivil itaatsizlik örneği
sergilemişlerdir.
6.3-Nüfus Sayımına Katılmama Eylemi
(30 Kasım 1997)
Bergama’ya bağlı Çamköy, Narlıca, Pınarköy, Aşağı
Kırıklar, Tepeköy ve Yalnızev köylerinde yaşayanlar, siyanürlü madeni
kapatmayan yetkilileri protesto etmek amacıyla 30 Kasım 1997’de yapılan nüfus sayımında
sayım memurlarına kapılarını açmamışlardır.
İzmir Valisi Erol Çakır, yasa
gereği adalet mekanizmasının işletileceğini söylerken sadece iki köyde
bazı vatandaşlarına kapılarını açmadığını kaydetmiştir.
Köylüler bu eylemi, kendilerini yok sayıp istemlerine
cevap vermeyen yetkililere tepki göstermek amacıyla düzenlediklerini
ancak yetkililer görevini yapıp madeni kapatırsa vatandaşlık görevlerini yerine
getireceklerini söylemişlerdir.
7.Balıca Siviz İtaatsizlik Yöntemleri
Aşağıda belirtilen sivil itaatsizlik eylem türleri,
demokratik hukuk devletlerinde gerçekleştirilen hareketlerdir.Hemen
hepsinin ortak niteliği, şiddetsizlik içermesi ve barışçıl protesto gösterileri
olmalarıdır.*
Oturma
İnsandan Halı
İşgal
Genel greve çağrı
İmza toplama
Yayınla kendini ihbar
Şantiye alanlarına kulübeler ve çadırlar kurma
Hastalıklı balıkları sorumlu firma binalarına bırakma
Ölü biçiminde yere uzanma
Füze Üstlerine girme girişimi
Barış kampları kurma
İmdat frenini çekme
Ölüm bölgesini yaşam bölgesine dönüştürme
100 metre yüksekliğe balon asma
Sivil savunma tatbikatında sığınaklara girmeme
Ağaçların kesilmesini engelleme
Otobüslerde ırklara göre oturma düzenine uymama
* Bu konuda daha fazla bilgi için bkz ÖKÇESİZ,
Hayrettin, Sivil İtaatsizlik, AfaYay.,
İstanbul-1994, s.49.
Atom bombası deneme bölgesine girme teşebbüsü
Yasaklanmış sempati gösterileri
Bomba deneme bölgesine kilise yapımı
Pentagon’un gizli belgelerinin yayımı
Silah fabrikasına girme ve bazı füze parçalarını
uzaklaştırma
Füzelerin tahrip başlıklarını sökme
Tehlikeli yerlere trafik işaretleri koyma, yaya geçidi
işareti çizme
Ağaçlara sarılma
Sınır geçme
Atom enerji santralinin çitini sökme
Kira boykotu
Gizli atom silahlarının planlarını açıklama
Çocuklarla el ele vererek yolu kesme
Kuralları aşırı bir titizlikle uygulamak (böylelikle
hizmeti yavaşlatmak ya da bir haksızlığı ortaya çıkarmak)
Hukuki olanaklardan kitleler halinde yararlanmak
(Ülkemizde sıkça görülen toplu olarak viziteye çıkma)
Sonuç
Sivil toplum demokrasi çerçevesinde görülen odur ki,
sivil toplumun en önemli işlevi, devleti metafiziksel bir kurum olmaktan
çıkarmasıdır.
Günümüz toplumu, “bütün iktidarlar Tanrı’dan gelir” temelinden
sıyrılırken, temele halkın ve
tek tek bireylerin siyasi güce duyduğu meşruiyet
yerleşmiştir.İtaati dinsel motiflerle destekleyen inanışlar, baskıya karşı
direnmenin yolunu yüzyıllarca kapalı tutmuştur.
Bugün, İsa’nın “Bir yanağınıza tokat
atıldığında diğer yanağınızı da uzatın” türünden yaklaşımlar terk edilerek, bireyin
özgürlüğünü kısıtlayıcı her çeşit baskıya karşı kendini savunma hakkının yolu
açılmıştır.
Birey ya da gruplar, haksızlığa uğradıklarını
düşündükleri konularda tepkilerini, şiddete başvurmaksızın ancak kanunun suç
saydığı bir edimi gerçekleştirerek üstelik eylem sonrasında öngörülen
cezayı da hesaba katarak, sivil itaatsizlik adını verdiğimiz direnme biçimiyle
göstermektedirler.
Özellikle küreselleşme karşıtı gruplar, üretim ve kullanım
sırasında doğanın zarara uğrama
olasılığını yok etmek ya da en aza indirmek için sivil
itaatsiz eylemleri düzenliyorlar.
Bu gruplar dünyanın her yerinde
gerçekleştirdikleri ilginç eylemlerle, ilgililerin ve kamuoyunun dikkatini çekmeye
çalışıyorlar.
Ülkemizdeki çevre hareketlerine baktığımızda ise
Türkiye’de çevre sorunlarının ya da konularının “hareket” tanımına
girebilecek tepki, oluşum ve eylemlere dönüşümünün pek mümkün olmadığı söylenebilir.
Örgütlenmenin zayıf olduğu toplumlarda, örgütlü hareket etme bilinci arttıkça
ülke çapında işbirliği yapmanın yolları da bulunmaya başlanmıştır.
Bu bağlamda
verilebilecek en iyi örnek, Bergama eylemleridir.Eylemlere hakim olan şiddetsizlik,
siyasi ahlaki motivasyon benimsenen ilkelerin başında
gelmiştir.Eylemlerde bilinçli ve sınırlı norm ihlalinin olması sivil itaatsizlik yaklaşımı için
yeterlidir.
Bir tür direnme hakkı olarak tanımlanan sivil
itaatsizlik, özgürlüklerin korunması yolunda etkili yöntemler sunmaktadır. Sivil
itaatsizler müeyyidelerle karşılaşsalar da, anayasalarda üstü kapalı ifadelerle de
olsa, özgürlüğü kısıtlayanlara karşı direnme hakkına olanak verecek izler
bulunmaktadır. İyi niyet, şiddetsizlik ve uzlaşma temelinde şekillenen sivil
itaatsizlik, bu nitelikleriyle farklı bir politik felsefi akım olarak yorumlanabilir.
Kaynakça
Anbarlı, Şeniz (1999) “Sivil Toplum
Örgütlerinin Siyasi İktidara Etkileri (Bergama Örneği)” Ç.O.M.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi,Çanakkale.
Crocker, David (1998), “National
Crimes And İnternational Civil Society”,Constellations, Vol 5,No 4, U.S.A.
Conry, Barbara (1998), “Who Should
Make Decisions About Your Life”,The Futurist, May-June.
Downs,Robert(1998),(Çev.Erol Güngör),DünyayıDeğiştiren
Kitaplar,4.Baskı, Ötüken Yayınları,İstanbul.
Freeman, Harrop (1999), (Çev.Hakan
Arslan),Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş içinde,2. Baskı, Vadi Yayınları,Ankara.
Göze, Ayferi (1995),Liberal
Marxiste Faşist ve Sosyal Devlet,3.Baskı, Beta Yayınları, İstanbul.
Kaboğlu,Ö.İbrahim (1998), Özgürlükler
Hukuku, 4.Baskı, Afa Yayınları, İstanbul.
Kapani, Münci (1989),Kamu
Hürriyetleri,7.Baskı, Yetkin Yayınları,Ankara.
Ökçesiz,Hayrettin (1994), Sivil
İtaatsizlik,2. Baskı, Afa Yayınları, İstanbul.
Ökçesiz, Hayrettin (1997), “Sivil
İtaatsizlik Hakkı”,Yeni Türkiye Dergisi, Kasım-Aralık.
Rousseau,J.J (1997),(Çev. Vedet
Günyol),Toplum Anlaşması,M.E.B.Yayınları, Ankara.
Storey, Mark(1999),”Naturism and Civil
Disobedience”,Natus Life İnternational, No.15,Spring.
Sabah,14 Ocak 1997.
Sabah,1 Aralık 1997.
Thoreau, Henry David (1999),(Çev.Hakan
Arslan),Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş, 2.Baskı, Vadi Yayınları, Ankara.
Yeni Asır, 25 Nisan, 1997.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)