Popüler Yayınlar

AHMET TURAN ALKAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AHMET TURAN ALKAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2013 Pazartesi

GÖZLÜK!

A. Turan Alkan


Gözlüğü icad eden o adama, milyonlarca insan gibi ben de minnet borçluyum. Belli bir yaştan sonra göz merceğinin yakın ve uzak mesafedeki şeyleri algılamak için büzülüp şişme özelliğini kaybettiğini ve bu yüzden her dört kişiden birinin miyop olduğunu teorik açıdan biliyordum; şimdi bizzat yaşıyorum. 

Yakın gözlüğümü her kullanışımda bulanık nesnelerin netleştiğini, harflerin okunur hale geldiğini görünce hayranlıkla karışık bir sevince kapılıyorum; her defasında işe yarıyor!

Kimdi o adam? Böyle şeyleri merak eden birisi (Alberto Manguel, Okumanın Tarihi, Çev: Füsun Elioğlu, YKY, İst., 2010, s. 339), hâdisenin izini 1306 yılına kadar geriye götürmeyi başarmış.

Kilisedeki kürsüsünden cemaatine hitab eden Pisa’lı rahip Giordano de Rivalto, dünyanın en yararlı buluşlarından gözlüğün 20 yaşına bastığını haber vermiş; Spina adlı bir keşişmiş gözlüğün mucidi.

Farklı görüşler de var; Salvino olabilir diyenler de var, Roger Bacon adını verenler de. Bulanın kimliği tartışılsa da gözlük, 14. yüzyıldan beri insanlığın hizmetinde (Bizde gözlük kullandığı bilinen ilk padişah, ironik bir tecellî ile son padişah Vahdeddin Han’dı).

Onu ilk defa rahiplerin burnu üstünde görmemizi tabii karşılamak lazım çünkü Ortaçağ Avrupası’nda okur-yazarlık, ruhbanlar başta olmak üzere nâdir bir zümrenin imtiyazıydı. XV. asra kadar lüks eşya sayılması da şaşırtıcı değil bu bakımdan.

    Matbaanın icadıyla gözlük talebinde artış görülüyor. Gözlüğün kişiye çalışkan ve bilge bir boyut kattığı, tâ o devirden kalma tablolarda açıkça görülebiliyor; aynı zamanda entelektüel kibirin ve fazla kitap okumanın nişânesi olarak “inekliğin” sembolü de ne yazık ki gözlüktür.

Dünyayı doğrudan görmek yerine kâğıt üzerindeki ölü kelimelere bakmakla yetinenleri aşağılama nesnesi olarak gözlüğün evrensel bir şöhrete sahip olduğunu anlıyoruz.

     Okumanın Tarihi çok eğlenceli bir kitap. “Kitap Budalası” başlıklı bölümde yazar, bu tür budalalarla okuma gözlüğü arasında hayli kışkırtıcı bir alâka kuruyor.

Meselâ 16. yüzyılda, okumadığı, okuduğu halde anlamadığı halde kitap toplayanları aşağılamak için çizilen bir resimde, oturduğu kürsüde gözünde gözlüğü ile önündeki kitaptan öğrencilerine bir şeyler okuyan bir katırı tasvir ediyor. Neredeyse bütün kitap budalalarının gözlüklü olması sadece tesadüfle açıklanabilir mi? Zâlimâne bir hiciv!

    Daha yakın tarihlere dair pek mânidar bir örnek daha var kitapta. Okumak eylemini hayatın önüne koyanları dilim dilim doğrayan, çok ilginç bir fotoğraf.

1940’ta Naziler Londra’yı bombaladıktan hemen sonra çekilen bu fotoğrafta tavanı çökmüş bir kitapçı dükkânını görüyoruz. Bombanın yıktığı binanın toz her tarafını kaplamış.

Dükkânın orta yerinde tavandan düşmüş iri bir kiriş ve karmakarışık eşyalar var. Güzel tesadüf eseri, kitap raflarının bulunduğu duvarlar, bombardımanı hasarsız atlatmışlar.

Harâbe dükkânda üç kişi var: İlki, hangi kitabı alacağına karar vermeye çalışan gözlüklü (!) bir centilmen; ikincisi bir mütereddid, dikildiği yerde elini raftaki kitaplardan birine uzatmış kitap sırtı okumaya çalışmakta.

Üçüncüsü ise resmen raftan kitabı çekmiş elindeki kitabı harıl harıl okumakta. Yazar, manzarayı şöyle yorumluyor: “Sırtlarını ne savaşa çeviriyorlar, ne de yok edilişi görmezden geliyorlar.

Apaçık ortada olan zorluklara karşı koymaya çabalıyorlar. Soru sorma hakkı gibi herkeste olan bir hakkı kullanıyorlar. Enkazın arasında okumanın kimi zaman sunduğu görebilme anlayışını arıyorlar.” (Aynı eser, s. 353)

    Bilgisayarın arama çubuğuna (Holland House Library) yazarsanız, o ünlü fotoğrafı siz de görebilir, kendi yorumunuzu yapabilirsiniz.

Bana göre İngilizlerin niçin “İngiliz” olduğunu anlatan bir levhadır; bu yorumu fazlaca idealist bulanların aynı arama çubuğuna (6-7 Eylül Olayları) yazmasını ise hiç tavsiye etmem.

 http://www.zaman.com.tr/ahmet-turan-alkan/gozluk_2081091.html

21 Nisan 2013 Pazar

EĞLENCELİ YAZI - 27 NİSAN MUHTIRASI

A. Turan Alkan

Altı sene önce üç aşağı-beş yukarı tam da bugünlerde, o âna kadar hiçbirimizin varlığını bile bilmediği Genelkurmay'ın internet sitesinde bir basın açıklaması yayınlandı; bildiri gece saat 23 sularında web sitesine konulduğu için çoğumuz farkına varmadık; gümbürtü ertesi sabah koptu.

Genelkurmay kısaca şunları söylüyordu: “23 Nisan öncesinde yurdun bazı yerlerinde laiklik aleyhtarı ve din bezirganlığı olarak nitelenebilecek olaylar vuku bulmuştur; bu gelişmeler vahimdir ama TSK, kanunların kendine verdiği görev ve yetkileri kullanmaktan çekinmeyecektir, çünkü bu vahim hadiseler, cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ilkesiyle çelişmektedir.”

Bildiri burada noktalansa pek gürültü çıkarmayacaktı, zira TSK'nın anlamlı günler vesilesiyle laikliğin tehlikede olduğu yolundaki bildirilerine kamuoyu bir hayli alışmıştı; ne var ki Genelkurmay, laiklik hâmiliği yapmakla yetinmemiş, o günlerde yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi meselesini de laikliğe bağlamıştı. Askerler bu konuyla ilgili “olumsuz yorumların” karşısındaydı ve gerektiğinde tavrını açık ve net şekilde koyacağından kimse şüphe etmemeliydi.

Bildirideki şu cümle de dikkat çekiciydi: “Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün, ‘Ne mutlu Türk'üm diyene!' anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.”
Genelkurmay'ı bu derece asabileştiren gelişme, yeni cumhurbaşkanını seçmekte hükümetin kendi içinden çıkaracağı bir aday üzerinde ısrarlı oluşuydu; bardağı taşıran damla buydu.

Ertesi sabah hükümet, o güne kadar daha önce hiç yapılmamış bir şey yaptı, sözcüsünün ağzından şu cümleyi kurarak “bir ilk”e imza attı: “Genelkurmay Başkanlığı, hükümetin emrinde, görevleri Anayasa ve ilgili yasalarla tayin edilmiş bir kurumdur. Anayasamıza göre, Genelkurmay Başkanı görev ve yetkilerinden dolayı Başbakan'a karşı sorumludur.”

Açıklama uzundu ama can alıcı cümle böyleydi. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir hükümet, ordunun görüşüne karşı çıkıyor ve bununla da yetinmeyerek, “Siz Başbakan'a karşı sorumlu bir kurumu temsil ediyorsunuz; saygıyla kendinize geliniz!” diyordu kibarca!

O gün, Cumhuriyet tarihinde bir dönemeçti;  o günden beri yakın tarihimiz bambaşka bir mecrâda akıp gidiyor.

*

Konulduğu web sitesinden 4 ay sonra kaldırılan bu bildiri yayınlandıktan sonra basının tanınmış isimleri “e-muhtıra” ile ilgili görüşlerini açıkladılar; bu görüşlerden bazılarını bir internet sitesinden iktibas ederek aşağıda dikkatlerinize sunuyorum. Her yılın 26 Nisan'ında bu satırları bir kere daha okumanın zihin açıcı etkiler yaptığına inanıyorum. Şöyle:

CHP Sözcüsü Mustafa Özyürek (NTV'ye telefonla bağlanarak): “Tabii bu bir muhtıradır. Hükümetin bunun gereğini yerine getirmesi gerekir.”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen (Muhtıradan bir gün sonra): “Genelkurmay'ın tesbitleri bizim tesbitlerimizden farklı değildir. Altına imzamızı atarız. ‘Ne mutlu Türk'üm diyene' sözünü kimse küçümseyemez ve bunu küçümseyenleri devletin düşmanı sayarız. Türkiye'yi Atatürk düşmanlarına teslim etmeyeceğiz.”

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal: “Bu tablonun değişeceğini meydanlar gösterdi. Müdahaleye uğrayan yönetimlere halk sahip çıkmadı. Halkımız devlet organlarıyla çatışanlara sahip çıkmaz. Bu ortamda mağduriyet yok, dayatma var. Anayasa Mahkemesi 367 kararını onaylamazsa ülke çatışmaya gider.”

Nur Serter (Muhtıradan bir gün sonra): “Genelkurmay Başkanı'na “memur” diyen bir zihniyete karşı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin önünde, şanlı ordumuzun önünde saygıyla eğiliyoruz. Türk ordusu çok yaşa. Türk ordusu, 27 Nisan'da bizim sesimizi duymuş, bizim sesimize sahip çıkmış, demokrasiye sahip çıkmıştır. 27 Nisan'da Türkiye Cumhuriyeti'nin gerçek iradesine sahip çıkmıştır.”

Oktay Ekşi (Hürriyet): “Bu. adı konulmamış bir muhtıradır. Genelkurmay Başkanı'nın sözleri gayet açık, eğer demokrasinin kavram ve kuramlarını kullanarak bu cumhuriyetin laik karakterini tahrip etmek, onu yıkmak istiyorsanız biz buna müsaade etmeyiz diyor.”

Tufan Türenç (Hürriyet): “Tabii ki bu bir muhtıradır. Bu muhtıranın özü AKP'nin çıkardığı cumhurbaşkanı adayına Türk Silahlı Kuvvetleri'nin karşı olduğunu açıklıyor.” 

Ertuğrul Özkök (Hürriyet): “Demokrasi kaygısıyla, sadece askeri eleştirmek, ne adil, ne yararlı, ne de sonuç verici bir girişim olacaktır; çünkü o bildiride savunulan görüşler, toplumun önemli bir bölümü tarafından paylaşılmaktadır.”

Yılmaz Özdil (Sabah): “Hâlâ deniyor ki, bundan sonraki adım ne olur? Bundan sonraki adım, tank olur. Gücüm var diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır.”

(Hıncal Uluç): “Ordu sonuna kadar bekledi.. Gerekli uyarıları en demokratik şekilde yaparak, ‘Sözde değil, özde' diyerek bekledi.”

Ural Akbulut (Eski ODTÜ Rektörü): “Bu ikinci 28 Şubat'tır, TSK her şeye rağmen soğukkanlı davranmıştır.”

Ece Temelkuran (Milliyet): “Genelkur-may'ın açıklamasıyla mitinglerin daha da coşmuş olması bu mitingleri otomatik olarak militarist yapmaz.”

Fikret Bila (Milliyet): “TSK, türbanın ve temsil ettiği zihniyetin Çankaya'ya çıkmasına karşı ilkesel bir duruş sergilemiştir.”

Ahmet Hakan (Hürriyet): “Muhtıraya karşıyız' diyeceğiz ve ötesini söyleyemeyecek miyiz? Ben ötesini de söylerim arkadaş.”

Nuray Mert (Radikal): “Şimdi Genelkurmay bildirisini öne çıkarıp, bu fetihçi zihniyetin arkasında durmak istemiyorum.”

Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç: “Kamuoyuna bilgi veriliyor ve bunların gereği yapılmazsa istenmeyen şeylerin olabileceği mesajı verilmek isteniyor.”

*

Hemen ve önemle belirtmeliyim ki, pek çok internet sitesinde yer alan bu görüşleri, “Vay canına, neler de söylemişler” demek ve dedirtmek için iktibas etmedim. Demokratik kıstaslar içinde ifade olunduktan sonra bana ters gelen fikirlerin bile serbestçe söylenmesinden yanayım; kaldı ki yukarıdaki görüş sahiplerinin pek çoğu, yanılmıyorsam bugün de farklı şekilde düşünmüyor, görüşlerini koruyorlar. Ezcümle, bu görüşleri ayıplamıyorum ama kesinlikle katılmadığımı daha o günlerde şöyle dile getirmiştim (30 Nisan 2007, Zaman):

“Ordu yöneticilerinin kendilerinden başka neredeyse herkesi laiklik ve cumhuriyet düşmanı sayan nobran tavırları izzetinefsimi incitiyor; bizleri devletin temel değerlerine muhabbet ve sadakat gösterisinde bulunmaya itmesi gururumu rencide ediyor. Rütbesi ne olursa olsun, herhangi bir üniformalı bürokratın, kendini daha işin başında benden daha yurtsever saymasını kabul etmiyorum. O yüzden bu müdahaleyi fikrî hürriyetime, siyaset felsefeme, dünya görüşüme karşı yöneltilmiş bir nobranlık sayıyor ve protesto ediyorum.”

*

“Pazar yazısı dediğin eğlendirici olur, ben hiç eğlenmedim ama” diye düşünenleri de bu arada protesto ettiğimi belirtmek isterim; bir filozof buyurmuş ki,

“Nelere güldüğünüz sizi tarif eder!”

Hadi bakalım, çıkın işin içinden şimdi…

14 Nisan 2013 Pazar

A be epimiz Çingeneyiz

A. Turan Alkan
t.alkan@zaman.com.tr
Biyolojik evrim teorisinin sahihliği hakkında fikir yürütmeyeceğim fakat zihnî evrim, daha doğrusu tekâmülün gerekliliği hakkında hiç tereddüt etmiyorum. 

Biz insan soyu, tabiatımızda yerleşik duran (verili) kötülüklere karşı tekâmül geçirmek zorundayız. 

Bazıları buna eğitim diyorlar, eğitim kavramı beni kesmiyor; şuna "kemâlât" desek daha doğru olur. Eğitim, -tâbiri hoş görünüz- harddiske kaydettiğimiz şeylerdir, kemâlât ise işlemcinin niteliğini ve veri işleme kalitesini imâ eder.

Benim anladığım şekliyle İslâm (Ed-Dîn), tabiatımızda yerleşik duran kötülükleri ezip aşmamızı, kötülükten iyiliğe terfî etmemizi, tekâmülümüzü esas tutar. İslâm, insanın kalitesini, niteliğini yükseltir; niceliğe yüklediğimiz onca mânâ ve eylem (ibâdet, muamelât); niteliğimizi, yani insan olma vasfımızı yükseltmek içindir.

Irkçı temayüller, temellük hırsı, bozgunculuk, müzevirlik, yalancılık tabiatımızdaki yerleşik kötülüklerden ve biz onları aşabildiğimiz kadarıyla Müslüman olabiliyor veya yarı yollarda kalıp gidiyoruz.

Kâmil olmak sadece Müslümanların değil, herkesin erdem vazifesi; sadece Müslüman'a tanınmış bir imtiyaz değil. Dinlerin va'zettiği ahlâk, neticede tabiatındaki vahşinin haykırışına kulak tıkayan, kendi tabiatını aşıp ehlîleştiren insanı yüceltmeyi hedefliyor.

Size bir tekerlemeden bahsedeceğim; bunu bana okulda öğretmediler, sokakta, mahallede duydum; şöyleydi: "Çingene cik cik/ Torbası güççük/ Bir dilim ekmek/ Kapı kapı gezmek". Her tekerleme gibi bir de basit nağmeyle söyleniyor.

Hani hep deriz ya, "Bizim kültürümüzde ırkçı saplantılar yoktur vesaire" diye; galiba kendimizi kandırıyoruz: Türkçe'de Arap kelimesinin, Kürt kelimesinin, Rum, Ermeni, Kızılbaş gibi kelimelerin mânâlarını kötülüğün acı rengine boyanarak tüketildiğine dair bir hayli örnek gösterebilirim.

Başka dillerde, başka kültürlerde de böyle ırkçı eğilimler vardır, olabilir; doğru olan bu kötülük eğilimleriyle mücadele etmek ve vahşet katından insan katına yükselmektir. Yükselmek, yani adam olmak.

İnsan katına çıkınca aslımızı-neslimizi inkâr etmeniz gerekmiyor fakat, aslen "ne idüğünüzü" üstünlük alâmeti gibi, faikiyyet nişânesi bir bayrak gibi elâlemin alnının çatına çatına dalgalandırmanız da gerekmiyor.
Türk olmak ne peşinen iftihar edilecek, ne de utanılacak bir sıfat; aynen Çingene olmak gibi.

Bir Türk, bir Çingene, bir Kürt veya bir Rum, yapıp ettikleriyle, daha doğrusu insan olmak katına yükselmek için gösterdiği emekle, alın teriyle değerlendirilebilir ancak.

Ve bu ülkede saçmalamak sadece Türklerin inhisarında değil; herkesin saçmalama, dolayısıyla sırf saçmaladığından ötürü eleştirilme, ayıplanma istihkakı var.

İçimizden bazıları, kendilerince bıçak kemiğe dayanınca, "Defol Çingene.., sen sus bir kere Alevi.., zaten Ermeni dölü değil misin?.." yollu iltihap kusuyorlar ortalığa. Bu sözlerin çirkinliği şurada; sanki o âna kadar âlicenablığından ötürü farklıların varlığına tahammül etmiş de...

Aramıza karışmış bölücüleri kolay teşhis eder, çabucak ayıklarız fakat sıradan, mâsum insanların zihnine pek tabii bir kanaatmiş gibi yer tutmuş o kötü değer hükümleriyle mücadele etmek lâzım.

Faşizmi toplumların başına belâ eden şey, sıradan insanların tabii düşüncesiymiş gibi yaygın, tehlikesiz bir sûrete bürünebilmesidir. Faşizmin kâbusu ne idüğü düşünülmeden benimsenen orta malı hükümlere sinebildiği zaman açığa çıkıyor.

Selendilili mâkul insanlar; içinizden pek azı bu işe karışmış olabilir ama bu ayıba sessiz kalmayınız; kalmayalım; komşularınıza sahip çıkınız.

O yüzden diyorum ki, -yaraya tuz basar gibi-, "A be epimiz Çingeneyiz epten!"

2 Nisan 2013 Salı

TÜRKLÜĞÜ YORMASAK...


  Ahmet Turan ALKAN

İnsan haklarına saygılı bir siyasi rejimimiz olsaydı ve millî gelir bakımından yurttaşlarına refah vadeden bir ülke hâline gelebilmiş olsaydık, hayli zamandır yokuşa sürdüğümüz şu “Türklük” kavramı, bu kadar konuşulmazdı gibime geliyor.
 
ABD’de Amerikan, Almanya’da Alman, İngiltere’de İngiliz olmak, aslen öyle olmayanların sinirine dokunmuyor nedense, aksine hafif gururla karışık bir sahiplenmeye yol açıyor. Türkiye’de Türk kelimesi üzerinde belirgin bir psikolojik baskı meydana getirildi. 

Sözün gelişi, “Türk toplumu” denilmek gereken yerde, “Acaba birilerini incitir, istemeden de olsa dışlar mıyız?” yollu bir çekingenlik kendini hatırlatıyor; giderek “Türk”, bir tamlama unsuru olarak tereddütle karşılanır bir kelime hâline geliyor. 

Haksız ve yanlış; yanlışlığın resmî ideolojiden kaynaklanan dayatma faslını kimse inkâr etmiyor. Okullarda çocukları her sabah, “Türk’üm, doğruyum...” sözleriyle başlayan bir yemine mâruz bırakmanın hoş görülecek tarafı yok, kezâ dağlara-taşlara Türklüğü abartı derecesinde öven vecizeler yazmak da öyle. 

Cumhuriyet’in ilk zamanlarda takib edilen, herkesi Türkleştirmek politikası terk edileli yıllar oldu. Artık kimse çıkıp, “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür, Türk olmalı, ille de Türkçe konuşmalıdır; zaten bütün kavimler Türk kökenli olduğuna göre sair mensubiyetleri hatırlamanın yeri yoktur” demiyor. 

Belirgin bir mesafe alındı. Türk milliyetçiliği de zaman içinde değişim geçirdi. Bu fikriyatı savunan partiler bile, şovenist ve dışlayıcı bir Türkçülük edebiyatı yerine nispeten yerli kültür değerlerini savunan bir çizgide konuşmaya başladılar. Bunların hepsi iyi işaretlerdir. 

Eğer dünya gözüyle görmek nasip olursa yeni anayasada Türk kavramını, 1982 ve ondan öncekilerde olduğu gibi yersiz ve abartılı ölçüde kullanılmak konusunda mutedil davranmak gerekir. 

Devletin, vatandaşın kimliğini tarif etmesine gerek yok; vatandaşlığının nasıl kazanılacağı hakkında teknik bir çerçeve tercih etmek yetecektir. 

Üstelik, Türklüğü anayasa teminatı altına almanın ona iyilikten ziyade zarar getirdiğini de hep birlikte gördük ve kabul etmeliyiz ki, vaktiyle rejimin Türklük üzerine bunca vurgu yapmak ihtiyacını duyması, aşağılık duygusunun bir yansımasıydı. Kendinden emin olanlar, kendi özelliklerinden uzun uzadıya bahsedilmesini sevimsiz bulurlar çünkü. 

Öyleyse itirazları abartmanın da lüzumu yoktur; her tabiri anayasada zikrederek yeni bir lugat yapmıyoruz. 

Anayasada tâdâd edilse de edilmese de yeri geldiğinde yine eskisi gibi Türk yargısı, Türk futbolu, Türk anayasa düzeni, Türk folkloru, Türk müziği demeye devam edeceğiz; bu kavramlarda Türk’ün yerine konulacak alternatif bir kelime yok. 

Ülkenin adı, birileri beğense de, huysuzlansa da yine Türkiye olarak kalacak. Millî futbol takımının maçlarında -ben artık eski heyecanımı kaybetsem de- yine “Türkiye”yi tutacağız. 

Basında yine “Türkiye’nin millî geliri, Türk dış politikası denilmeye devam edilecek. Elbette öyle olacak çünkü bu kullanım biçimlerinde sadece niteleme var, “öteki”ni dışlama, aşağılama, yok sayma gibi imâlar değil... 

Türklüğü yeterince yormuşuz zaten; Balkan Harbi’nden bu yana Türk milletini -yüceltmek demeyelim de- eziklik duygusundan kurtarmak için başvurulan abartılı övgünün lüzumu kalmadı. 

Türklerin kendi başlarına bağımsız bir devlet kuramayacak derecede ‘geri’ bir topluluk olduğunu ileri süren saçma-sapan iddialar tarihin çöplüğünde çürüyor. 

Milliyetçilikte kantarın topuzunu kaçırdığımız devreler de dâhil hepimiz gördük ki, adına Türkler denilen topluluk ne diğerlerinden zayıf ve kabiliyetsiz, ne de üstün ve parlak bir cinsin adı değildir; herkes nasılsa Türk de öyledir. Aşağılık duygusuyla hamâset ve edebiyata asıldığımız günler geride kaldı.

Asabiyyet dâvâlarının sabah akşam konuşulduğu ve daha beteri olmak üzere kavga sebebi teşkil ettiği toplumlar, “delikanlı” toplumlardır biraz; övgü gibi anlamamalı bu delikanlılığı, acemilik olarak algılamalı. 

Herkesin bir etnik aidiyeti var fakat sadece ona tutunmak ancak bir delikanlıda hoş görülebilecek ârızalardandır; ergenlik sivilcesi gibi. 

Hep birlikte mutlu ve iyi bir gelecek kurmak istiyorsak, kabın ismini değil içini mesele etmeliyiz; kabı iyi ve doğru şeylerle doldurmak gerek. 

Gelin Türklüğü yormayalım; her değer, kendi hacmi ve ebadınca değerlenmeli.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=35092

29 Mart 2013 Cuma

SİZİN HİÇ BÖYLE BİR DOSTUNUZ OLDU MU?

A. Turan Alkan
t.alkan@zaman.com.tr

Daima düşünceliydi.Susması konuşmasından uzun sürerdi.Lüzumsuz yere konuşmaz; konuştuğunda ne fazla, ne eksik söz kullanırdı.

Dünya işleri için hiç kızmazdı. Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı.

Kötü söz söylemezdi.

Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı.

Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.

Kendisini üç şeyden alıkoymuştu: Kimseyle çekişmez, çok konuşmaz, boş şeylerle uğraşmazdı.

Umanı, umutsuzluğa düşürmezdi.

Hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı.

Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ne de ayıplardı. Kimsenin kusurunu araştırmazdı.

Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.

Âdet üzere sarf edilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı. Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı.

Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi.

Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse, o da güler; bir şeye hayret ederlerse, o da onlara uyarak hayret ederdi.

Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi.

Her zaman ağırbaşlıydı.

Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı.

Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı.

Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; Ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir, vakar ve sükûnetle rahatça yürürdü.

Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.

Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti: "Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi ol!"

Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir hâletle dururdu.

Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilemezdi. Yemek seçmez, önüne ne konulursa yerdi.
 
Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.

Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.

Sabahları evinden çıkarken şöyle derdi: "İlâhî, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım."

Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşadı.

Sizin hiç böyle bir dostunuz oldu mu?

Aslında böyle bir dostumuz var; ki o, iki cihanda Efendimiz Muhammed Mustafa'dır (S.a.v).

t.alkan@zaman.com.tr

NOT: Bu metnin küçük bir hikâyesi şöyle: Metne esas teşkil eden Hadis-i Şerifleri, bundan on yıl kadar önce aziz dostum Prof. Dr. Hüseyin Akkaya derlemiş, şu fakir ise bir miktar düzenleyip birkaç sayfalık küçük bir risale türü çok sayfalı tebrik kartı haline getirmiş, eşe dosta göndermiştik.

Ne mutludur ki revaç buldu; elden ele, dilden dile gezdi, teksîr edildi. Kutlu Doğum Haftası'nı tebcîlen dikkatinize arzediyorum.

Efendimiz'e ve ona tâbi olanlara selâm olsun; Kutlu Doğum Haftanızı tebrik ederim.

 http://www.zaman.com.tr/ahmet-turan-alkan/sizin-hic-boyle-bir-dostunuz-oldu-mu_974659.html

10 Mart 2013 Pazar

YENİ BİR ÜLKE DEĞİL, YENİ BİR ANAYASA - Ahmet Turan ALKAN

Değiştirip daha iyisini yapmaya çalıştığımız 1982 Anayasası’nın 66. maddesi “Türk”ü değil, “Türk vatandaşlığı”nı tarif ediyor. Buna göre, “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Bu fıkranın devamında yer alan, “Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür” ibâresi 2001 değişikliğinde kaldırıldı.

Madde şu haliyle bile problem taşımıyor, bir ırka veya etnik cinse değil, siyasi tâbiyete atıfta bulunuyor. Bu maddeden hareketle, “Devlet benim etnik ve kültürel kimliğimi tarif edemez” diye ihtilâf çıkarmak mânâsız görünüyor.

Anayasa metninde, farklı etnisitelere mensup vatandaşları tahkir edici veya onlara ille de Türklük izâfe edici bir mânâ yok. Teknik bir ifadedir ve bu ifade, diyelim ki Arap asıllı bir vatandaşımızı kültürel mânâda Türk yapmaz. Sıkıntı, anayasa metninden değil bazı cebrî devlet politikalarından kaynaklanıyordu. Dağlara taşlara, her resmî binanın cephesine “Ne mutlu Türk’üm diyene” vecizesini yazmak, etnik itibarla Türk olmayanlar için zorlayıcı, bizatihi Türkler için ise maddî bir temelden mahrum romantik bir sözdü. Resmî eğitimin okullarda, abartılı bir Türk milliyetçiliği edebiyatı üzerinden yürütülmesinde de aynı mahzurun izlerini sürmek mümkün.

Yeni anayasada 66. maddenin benzeri veya muadili bir düzenleme illâ ki olacak çünkü bir yurttaşın hangi tâbiyet üzerinden siyasi kimlik kazanacağı ve vatandaşlık hukukunun esasları, anayasada belirtilmesi gereken bir husus. Burada problem yok; problem, Türk kelimesinin vaktiyle yerli-yersiz bol miktarda ve genellikle kötüye kullanılmış olmasından kaynaklanıyor ve psikolojik bir mahiyet taşıyor.

Psikolojik sıkıntıların aşılması kolay değildir çünkü işe duygular ve hemen ardından siyasi hesaplar karışıyor. Yeni anayasada devletin, vatandaşlarına karşı ön yargısız, eşit ve âdil bir yaklaşım göstermesi gerektiği konusunda ihtilâf yok. İnsafla tesbit ve kabul etmeliyiz ki, beğenmediğimiz 1982 Anayasası, etnik mânâda Türk unsuruna herhangi bir imtiyaz ve üstünlük bahşetmiş veya Türk asıllı olmayanları anayasal haklarından mahrum bırakmış değildi. 82 Anayasası’nın problemi, özellikle başlangıç kısmında yer alan abartılı ve gereksiz Türklük medhiyesidir.

İşin garip tarafı şu: “Türklük” denilen şey fiilen, 82 Anayasası’nın başlangıç kısmındaki abartılı ifadelerden ötürü nimetlenmiş değildir; bilakis o psikolojik üstünlük kurmaya yönelik ifadelerin psikolojik tortularıyla uğraşıyoruz bugün. “Burada sadece Türkler yaşamıyor ki ülkenin adını Türkiye koyuyorsunuz” gibi abartılı eleştiriler aslında anayasal yapıdaki bir eşitsizlikten değil, psikolojik bir rahatsızlıktan doğuyor. İfratta ısrar, bir süre sonra tefrite yol açıyor, olup biten bu.

Yeni bir anayasa yapmaya çalışıyoruz elbirliği ile, yeni bir ülkeye yeni bir isim aramıyoruz. Ülkenin adı Türkiye’dir; Türkiye ismi 1923’te icat olunmuş uydurma bir kavram değil, XV. asırdan beri yaşadığımız coğrafyaya bu isim veriliyordu. Kelime köklüdür ve tarihî vardır ve ayrıca altını çizmeye gerek görmemeliyiz ki aynı Türkiye, içinde sadece Türklerin meskûn bulunduğu bir yer olmadı hiçbir zaman; daima farklı ve renkli unsurlara vatan oldu.

Devletin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir, değişmez; değişmesi gereken “Cumhuriyet”in içini daha çok hukuk, daha çok demokrasi ve insani değerlerle zenginleştirmektir.

Bu devletin vatandaşları da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır; isteyen -diyelim ki yurtdışında kendilerini tanıtırken, eskiden de olduğu gibi- “TC tâbiyetinde bulunan bir Türk’üm veya Kürt’üm veya Ermeni’yim” der, mesele biter.

Vaktiyle iyi hesaplanmadan kullanılmış kötü bir milliyetçi dil, böyle anayasa problemlerine yol açabiliyor. Yeni anayasamızda vatandaşlığı tarif ederken daha soğukkanlı, teknik ve abartı ihtiva etmeyen bir dil kullanarak bu psikolojik engelleri bertaraf edebiliriz; asıl güç olan her şeyiyle mükemmel bir anayasa kaleme almaktan çok orada yazılanları yaşanabilir kılmak için göstermek gereken gayret ve samimiyettir. Bir anayasaya, ona destek veren bütün unsurların adını yazmak gerekmiyor ama her unsura temel haklarını dilediği gibi tasarruf imkânı veren âdil bir hukuk nizamı kurmak şarttır.

Yeni anayasada her nevi kavmiyetçiliği dışlayan (ayaklar altına alan) bir bakış açısının egemen olmasını bütün kalbimle destekliyorum. Anayasa metinlerinde böbürlenip durmak, hiçbir etnik unsura faikiyyet sağlamıyor. Eğer varsa bizim üstünlüğümüz, hakikaten demokratik bir hukuk devleti için yapacağımız katkı ve fedâkârlıkla ölçülmelidir.

 http://ahmetturanalkan.net/yazi/yeni-bir-ulke-degil-yeni-bir-anayasa/        internet sayfasından alınmıştır.