Popüler Yayınlar

ALİ ÜNAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ALİ ÜNAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2013 Perşembe

AK Parti ve Türkiye nereye gidiyor?

Manâya, fizik ötesine kapalı bulunan modern zihniyet hadiseleri sadece maddî sebep-sonuç temelinde ele aldığı için, çok defa doğru görme, doğru değerlendirme ve doğru sonuçlara varmaktan mahrumdur. 

Manâya ve fizik ötesine inananların ise küçük bir kısmı zihnen hep "ma'nâ âlemi"nde dolaşma temayülü gösterirken, büyük bir kısmı, bilhassa dünyaya fazla dalanlar, bu âleme atf-ı nazar etmekten bile hoşlanmamakta ve modern zihniyet sahipleri gibi, fizik ve maddenin dar kalıpları arasında kalmayı tercih etmektedirler.

Nasıl bir kelimenin asıl varlığı onun manâsı olup, harflerden oluşan maddî yapısı değilse, bunun gibi, hadiselerin de, tarihin de asıl varlığını oluşturan manâları vardır. Bu manâlar, İlâhî İrade, hadiselerin aktörleri olan insanların niyet ve iradeleri, içinde bulunulan ve geçmiş nesillerin, ayrıca gelecek nesillerin de rolü ve katkısı bulunan şartlar ve bir işi yapma, bir neticeye ulaşmak için takip edilmesi gereken yol ve yerine getirilmesi gereken sebeplerdir.

Hadiselerin varlığını oluşturan bu görünür faktörlerin yanı sıra bir de zahiren görünmeyen faktörler vardır ki, bunlar da, kişilerin manevî ve ahlâkî halleri, neyi hak edip neye müstehak olduklarıdır. Ayrıca, yapılacak işin Allah katında doğru veya yanlış olması da, bu ikinci kategoriye dâhildir.

Hadiselerdeki bu ikinci faktörler toplamına Cenab-ı Allah'ın Kelâm sıfatından gelen ve dar manâsıyla "din" olarak tecelli eden Şeriat-ı Garrâ denirken, önceki faktörler toplamına ise O'nun Kudret ve İrade sıfatlarından gelen Şeriat-ı Fıtriyye veya Tekvîniyye denir.

Bu iki Şeriat, bilhassa mü'minler için birbiriyle kesişir ve hattâ iç içedir. Mü'min, dünyada başarılı olmak isterken, "Neticeye giden her yol mubahtır." anlayışıyla hareket edemez. Netice gibi, neticeye giden yoldaki her hareketin de meşrû olması gerekir.

Bunun için bilhassa mü'min, Din'deki ihmal ve kusurlarının da dünyada cezasını görür. Meselâ, Hz. Bediüzzaman 1. Dünya Savaşı'ndaki mağlûbiyetimizin sebeplerini sıralarken, Şeriat-ı Tekvîniyye açısından yapmamız gerekenlerdeki ihmalimizle, ilmî, teknolojik, ekonomik ve askerî açılardan Batı'nın çok gerilerinde kalmış olmamızla birlikte, namaz, zekât, oruç ve hacdaki ihmallerimizi de nazara verir.

"Beş vakit namazı ihmal ettik; karşılığında 5 yıl cephelerde alnımız 'secde'den kalkmadı. Zekâtı vermede cimrilik ettik; Allah, birikmiş zekâtı (savaş giderleri, fakirlik ve mahrumiyetle) elimizden aldı. Nefsimize acıyıp, oruç tutmadık; (açlık ve mahrumiyetle) mecburî oruç tuttuk.

Hacca gitmedik, ondaki faydalarımızı düşünmedik, cepheden cepheye koşturulduk." der. Bütün bunlara işlenen günahlar, haramlar da eklenince artık Allah (c.c.), mağlûbiyetimize hükmetti. Yine, Kur'ân-ı Kerim'de, peygamberlerle salâhat üzerine kurulan sistem ve sağlanan ittifakların, bağy, yani karşılıklı kıskançlık ve tecavüzler sebebiyle bozulduğunu, bağye kadın, çocuk, mal–servet, mevki–makam, eşya ve kazanç gibi şehvetlere tâbi olma ve bunlar üzerinde yarışmanın yol açtığını, bunun ise namazı zâyi etme ile başladığını okuyoruz.

Demek oluyor ki, bozulma ve bozulma gibi düzelme de, insanların iç dünyasında başlar ve sonra dışarıya yansır. Nitekim yine Kur'ân'da, "Bir millet kendi içini değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez." buyrulur.

AK Parti'nin de, Türkiye'nin de bugününe ve yarınına bakarken, öncelikle nazara almamız gereken hususlar, kısaca bunlardır. Yoksa her zaman aldanır ve yine Kur'ân-ı Kerim'de dikkat çekildiği üzere, Hz. Yunus gibi, balığın karnında karanlık üstüne karanlıklarla kuşatılmışken, her şeye sadece baş gözüyle bakanların "Artık her şey bitti!" dediği bir noktada önümüze bütün kapıların açılıverdiğini görürüz.

Veya "En büyüğüz, rakipsiziz!" dediğimiz anda aslında batmaya mahkûm bir Titanik üzerinde veya "Musa'yı ve kavmini kıskıvrak yakaladık!" diyen Firavun ve ordusu gibi üzerimize kapanıverecek bir denizin tam ortasında olduğumuzu neden sonra anlarız ama, artık iş işten geçivermiştir.

26 Nisan 2013 Cuma

Haritanın tamamını görmek için


Cumhuriyet tarihinde iki kişi iktidara önceden yaptığı planlarıyla geldi: Mustafa Kemal ve merhum Turgut Özal. Mustafa Kemal, yapacaklarını daha Samsun–Amasya–Erzurum hattında iken Mazhar Müfit Kansu'ya tek tek yazdırmıştı.

Bunlar, Mustafa Kemal'e ve arkadaşlarına Samsun vizesini veren İngiltere ile Lozan'da tescil edilip, taahhüt altına alındı.

Aynı İngiltere, "Ortadoğu" denilen coğrafyada mevcut sunî sınırları çizen ülkedir de. Bu sınırlar öyle çizildi ki, meselâ Kürtler Irak, Suriye, İran ve Türkiye arasında, Belucîler İran, Pakistan ve Afganistan arasında dağıtıldı. Çok açıktı ki, bu etnik unsurlar, İslâm ülkelerinin tamamen kendileriyle meşgul olması ve vakti geldiğinde bir defa daha bölünmesi adına kullanılacaktı.

Nitekim İngiltere mahreçli Financial Times gazetesinin Mayıs 1983'te, PKK'nın kuruluş günlerinde, yayınladığı ve dünyanın 2010 yılında alacağı öngörülen (yani planlanan) haritada zikri geçen dört ülkeye dağıtılmış Kürt bölgesi 'Büyük Kürdistan' olarak çiziliyordu.

Dolayısıyla, PKK/KCK terörüne öncelikle bu açıdan değil de, Güneydoğu'daki şartların kendiliğinden sebep olduğu bir terör olarak bakanlar, fecî yanılıyorlar.

Yavuz Sultan Selim, Mısır seferine çıkarken İdris-i Bitlisî kendisini, Güneydoğu Anadolu'yu da Osmanlı Devleti sınırlarına katmaya teşvik etmiş ve "Sultan'ım, bu bölgenin güvenliği Musul'dan geçer." diyerek, Musul'a kadar fethedilmesi gerektiğini bildirmişti. İdris-i Bitlisî'nin kurmay zekâsına sahip olmayanlar, İngilizlerin İslâm dünyasında çizdiği sunî sınırlara teslim oldular.

Taha Kıvanç, Lütfi Akdoğan'ın hatıralarından bir zaman MİT müsteşarlığı yapmış bulunan Fuat Doğu'nun değerlendirmesini aktarıyor.

Doğu'ya göre "(İttihat ve Terakki Partisi'nin başına) Enver Paşa ve arkadaşlarını getiren(ler) yalnız Siyonistler değildi; Siyonistlerle birlikte İttihatçıları iktidara getiren de bu bahsettiğimiz 'kitle güç' oldu. Yine Siyonistlerle el ele vererek bu kitle güç, Atatürk'ü başa getirdi."

Fuat Doğu'nun "kitle güç" dediği, 31 Mart 1908 hadisesiyle birlikte Türkiye'yi içten ele geçiren güçtür ve arkasında daima İngiltere olmuştur. Cem Ersever, "Ortadoğu'daki hadiselerin istihbarat faaliyetini İngiliz gizli servisi yürütür; askerî operasyonları da ABD yapar." diye yazar.

Ve, ABD için en önemli meselenin İsrail'in güvenliği olduğunu ABD'li yetkililer tekrar ediyor. PKK ile 2005 yılında başladığı ortaya çıkan ve 2010'da tek bir maddesini bile hiçbir yetkilinin halk önünde kabûllenemeyeceği mutabakata dönüşen Oslo sürecinin mimarı da İngiliz gizli servisi. KCK'nın bu süreçte teşkilatlanıp, metropolleri patlayıcılarla doldurduğunu da belirtelim.

Lütfi Akdoğan, Demirel'in ağzından ABD'nin Kürt bölgesini Türkiye'den her bakımdan çok daha iyi bildiğini ve "Kürt meselesi"nde Türkiye'den tamamen farklı düşündüğünü de yazıyor.

"Ortadoğu" politikalarında önceliği daima İsrail olan ABD'nin 1990 Irak savaşını aynı mesele için çıkardığını ve aynı mesele için yeni bir Irak savaşı çıkarıp, Saddam'ı yok edeceğini yine Lütfi Akdoğan vasıtasıyla Demirel'den öğreniyoruz.

Fethullah Gülen Hocaefendi, Mavi Marmara hadisesinde "İsrail'le diplomasi sonuna kadar kullanılabilirdi." dediğinde yer yerinden oynamıştı. İki yıldır dış politikada ve bizzat bölgemizde ne duruma düştüğümüz ortada.

Teröre karşı ilk defa gerçek ve başarılı bir mücadele vermeye başlar başlamaz Uludere'de 34 masum vatandaşımızı kendi uçaklarımızla katlettik. Suriye ile uçak krizi için hadisenin olduğu daha ilk gün "İkinci bir Uludere olabilir." diye yazdım.

Uludere'de uçaklarımıza vatandaşlarımızı hangi merkez veya güç bombalatmışsa, uçağımızı Suriye'ye gönderip düş(ürül)mesine sebep olan da aynı merkez veya güç olsa gerektir.

ÖYM'ler, Fuat Doğu'nun Siyonistlerle birlikte çalışan 'kitle güç' olarak andığı bu merkez veya gücün bir yerinden yakalamıştı ve cesaretle dalga dalga üzerine gidiyordu. Ama birtakım duygusal ve şahsî sebeplerin yanı sıra, Oslo sürecine kurban edildiler. Harita tam görülsün diye yazdım.

23 Nisan 2013 Salı

GELİNLİK - NURİYE AKMAN

20 Nisan 2013
- İSTANBUL
 
Büyükler böyledir işte. İlle kendilerine benzetirler yavrularını. 

Düğün dernek mi var, darısı bizimkilere deyip, prova yaptırırlar kızlarına. Büyük gelinle yetinmeyip, bir de yanında minyatürünü isterler. 

Çocukları oyuncaklarıdır çünkü.
Kürşat Bayhan’ın Kars’ın Kenarbel köyünde çektiği bu fotoğrafa “babalarının kendileri için İstanbul’dan gönderdiği gelinliklerle düğüne gitmeye hazırlanan kız kardeşler” notu düşülmüş.

Kızlar gündelik giysileri üzerine geçirmişler gelinlikleri. Üşütmesinler diye anneleri öyle uygun gördü herhalde, bak sonra duvağınızı takmam diye de korkutmuştur kesin.

Kızlar hediyelerine bayılmış, bir an önce beyaza kesmek istemişler belli ki. Koskoca İstanbul’dan alınmış, kimbilir kaç paralar sayılmış. Belleklerindeki küçük sözlüğü açsak göreceğiz, gelinlik demek mutluluk demek. Aksi olsa babaları göndermez, anneleri giydirmez, onlara her bakan yakında sahicisini de giyeceklerini düşünmezdi.

Büyükler böyledir işte. İlle kendilerine benzetirler yavrularını. Düğün dernek mi var, darısı bizimkilere deyip, prova yaptırırlar kızlarına. Büyük gelinle  yetinmeyip, bir de yanında minyatürünü isterler.

Çocukları oyuncaklarıdır çünkü. Vaktiyle oyuna doyamadıklarından, şimdi arayı böyle kapatırlar. Bilmezler onları nasıl yaraladıklarını, tanımazlar kendi yaralarını. 

Bu kız kardeşler, bir yol ağzında durup kameraya böyle tatlı gülümserken akılları evde kalan duvaklarında mıdır? Rüzgar tülden eteklerini uçururken uygun bir eş var mıdır hayallerinde?

Gelin olmanın öteki yüzünü biliyorlar mıdır? Olgunlaşmaları beklenmeden kocaya verilmek istendiklerinde, bu provanın hayrını görecekler midir?

Kendileri aşka düşüp de sevdiklerine verilmediklerinde, kaçıp bir an önce gelinliğin hatırına, sonra ateşlerde yanacaklar mıdır; arkalarından kovalanıp canları alınacaklar mıdır?

Kızlar, canım kızlar, gülüm kızlar. Ananız ne söyledi size evlilik hakkında? Vakti gelince siz ne anlatacaksınız çocuklarınıza?

Bunların hepsi kitapta yazılı. Ama kitabı gören var mı?


MARTILARI VURMAYIN


Ne zaman bir kovboy şapkası görsem ve panço giymiş bir adam, Clint Eastwood gelir aklıma, hele de silahı varsa.

İyi Kötü Çirkin’in  Blondie’si. O şahane filmin, adını bağışlamayan “Sarışın” lakaplı iyisi. Çok gençtim;  iyiliği, kötülüğü ve çirkinliği yekpare ve som kendisi sanırdım.

Film aslında güce bağlı olarak hayatın bu üç renginin nasıl birbirlerine dönüştüğünü gösteriyordu da ben anlamamıştım. Şimdi martıları vurmaya çalışan bu çocuğa bakarken, her birinin diğerlerini de kapsadığını bile bile, onları ayrıştırıyorum:

İYİ:Çünkü çocuk dünyayı fethedeceğine inanıyor. Aksi takdirde büyümeye değmezdi. Tabağında kırıntı bırakmaması bu yüzden. Güçlenecek ki vakti geldiğinde kötülerin silahını susturacak elindeki silahla. Kimsesizlerin kimsesi, çaresizlerin çaresi olacak. İmkansızı başaracak özetle. Herkes gibi onun da ihtiyacı var bu vehime.

KÖTÜ:Çünkü öldüre öldüre bitecek sanıyor kötüler. İyileri korumak için evet bazen silah gerekiyor da, onu tutan temiz elin namluyu iyilere de çevirebileceğini bilmiyor henüz. Halbuki martılara nişan alması vahim bir işaretti. Çocuk deyip geçtiler, kuşlar masumdur demediler. Güç sahibi olmanın tehlikelerini anlatmadılar.

ÇİRKİN: Çünkü büyükler tutuşturuyor o silahı çocuğun eline. Kendileri için talep ediyorlar gücü, yeterince muktedir olamadıklarından. Öfkelerini oyuncaklara saklıyorlar. İktidarın hasını, benliklerini altedince kazanacaklar da, off  uzun hikaye. Hayat kısa, kim uğraşacak bu yolla! Hem çocuğun eline kalem verseler ne olur? Büyüdüğünde nefsin hokkasına banar banar yazar artık. Ha kan ha mürekkep...  


23 NİSAN GELİYOR

 
Ali Ünal, Ankara’nın Kızılcahamam ilçesindeki odun kömürü üreten işletmelerde çalışan ailelerin çocuklarını fotoğraflamıştı iki yıl önce ve büyük ödül kazanmıştı.

Hepsi birbirinden etkileyici o kareler beni hâlâ canevimden vuruyor. Ara sıra gazetenin arşivine girip onlara bakıyorum.

Sadece yaptıklarımızın değil, yapmadıklarımızın da hesabını vereceğimizi hatırlıyorum acıyla. Çocukların ciğerindeki her bir kömür tozu için yargılanacağımızı...

Benim sorumluluğum değildi diyebilecek miyiz? Ellerimizin suçu olmayabilir peki ya gözlerimizin? Tanıklığımızın bir bedeli olmayacak mı?

Ağır işlerde çalıştırılanlar, maddi manevi taciz edilenler, sevgiden ve ilgiden nasipsizler... Çocuklara karşı işlenen suçlar için bağışlanma talep edemeyiz. Vatanımızı çocuk cenneti yapamadık, güya Müslüman’ız!

Üç gün sonra 23 Nisan. Hüzün doluyor insan.

22 Nisan 2013 Pazartesi

FITRAT VE MODERN TIP

İnsanlar üzerinde veya bir din, sistem ya da ideoloji adına gerçek ve kalıcı hakimiyet, zihinlere ve kalblere hakim olmaktan geçer.

Bugün dünya üzerinde hakim bulunan ve Abdülkadir ed-Derkavî’nin yerinde tesbitiyle, dünyanın her tarafında aynı eğitim tarzını empoze eden sistem de, gerçek ve kalıcı gücünü silahlardan, politikadan ve istihbarat servislerinden değil, zihinlerde bilgi ve bilgiyle ürettiği devasa teknolojinin sersemletici hakimiyetinden almaktadır.

Modern bilgi veya bilimin teknoloji desteğinde sağladığı gücün en etkili yanı da, onun bilime yüklediği ve hakikati tekeline alan misyonu, yani, pek çok mü’minin zihnini dahi üniversite tahsili ve akademisyenlik cenderesinde yoğurup yönlendirebilen bilimselliktir.

    Söz konusu bilim anlayışı ve bilimselliğe göre hakikat, bilimin tesbit ve ispat ettiğidir. Bilimin, öyleyse hakikatin sahası, âlem-i şehadet dediğimiz maddî âlemdir.

Dolayısıyla, ancak beş duyunun algı sahasına giren ve laboratuvarda test ve tesbit edilebilen olgular, hakikattir. Bunun dışında kalan, meselâ Allah, gayb, vahiy, âhiret, melekler gibi bütün konular, ancak aklî birer spekülasyon mevzuu olabilir ve felsefenin sahasıdır.

Din ise, bir hakikat ifade etmesi gerekmeyen, doğruluğu ve yanlışlığı bir önem taşımayan subjektif inançlar, dogmalar mecmuasıdır ve tamamen kişilere hastır.

İşte, hakikati tekeline alan ve tersine çeviren bilimsellik, bu mahiyetiyle pek çok mü’min zihinleri dahi teslim almış bulunmaktadır.

    Kanaat-i acizanemce Müslümanların bugün ve yarın en büyük ve ana meselesi, insanın yeryüzünde hilâfet misyonunun temelini teşkil eden ilme gerçek mahiyetini kazandırmak ve onu gerçek yörüngesine oturtmaktır.

Bu meselede herkese yol gösterebilecek en objektif delil ve saha, fıtrat dediğimiz, Cenab-ı Allah’ın icraat çizgisinin hakim bulunduğu kâinat gerçekleridir.

Konuya sadece bir misal teşkil etmesi açısından modern tıp temelinde yaklaştığımızda karşımıza çok önemli şu gerçek çıkmaktadır.

    Tıbbın ana gayesi, hayata, hayatın sağlıklı idamesine hizmet etmektir. Bu da, öncelikle hastalıkları tedavi etmeyi değil, hastalıkları önlemeyi, yani koruyucu hekimliği gerekli kılar.

Tedavi, arızayı gidermek demektir. Marifet, arızayı gidermekte değil, arızaya yol açmamaktadır. Bu ise, sadece tıbbın sağlayacağı bir şey olmayıp, insan hayatını tanzim eden bütün bir medeniyet meselesidir.

Modern medeniyetin ürünü olan modern tıp, hastalıkları önlemekten çok tedavi etme üzerinde durmaktadır ve bu da devasa bir tıp ve ilaç teknolojisini doğurmuş, tıbbı silah sanayiinden sonra sahiplerine en çok kazandıran bir endüstriye dönüştürmüş, Alexis Carrel’in de çok yerinde tesbitiyle, en ucuz ve herkesin en rahat ulaşabilmesi gereken sağlık, insan için en pahalı hale gelmiştir.

    Evet, sağlık, en büyük değer olan hayatın fıtrî halidir ve insan için en ucuz olmalıdır. Çünkü Cenab-ı Allah (c.c.), insan hayatı için en gerekli olan şeyleri en bol ve “bedava” verir.

İnsan için olmazsa olmaz olan en hayatî ihtiyaç, havadır; Allah, onu bedava verir ve vücudumuz da onu irademiz dışında otomatik olarak teneffüs eder.

İkinci hayatî ihtiyaç, sudur; Cenab-ı Allah, onu da bedava verir. Üçüncü hayatî ihtiyaç ekmektir; o da, en düşük fiyata elde edilebilmektedir. Cenab-ı Allah, su ve ekmek ihtiyacımızı gidermeyi irademize bırakmış, fakat bizi acıktırıp susatarak bu hususlarda da irademizi cebir altına almıştır.

    İşte, tıp adına fıtrî gerçek budur ve bu gerçek, modern tıbbın, modern bilimin, bilimselliğin, medeniyetin nasıl insan ve fıtrat karşıtı olduğunu ortaya koymaya kâfidir.

Dindarlığımız ve güvensizliğimiz

Bahçeşehir Üniversitesi’nin 2012 Değerler Araştırması’nda üzerinde çok durulması gereken bir sonuç var: Halkımızın yüzde 85’i kendisini “dindar” olarak tarif ediyor, fakat yüzde 29’u Ramazan orucunu tutuyor ve 5 vakit namazını kılıyor. İnsanlarımızın birbirine güveni ise yüzde 10 civarında.

    Bu tür araştırmalardaki yanılma payları bir yana, yukarıdaki rakamlar, çok önemli üç gerçeğe işaret ediyor: (1) Din’i ve dindarlık ölçülerini bilmiyor, fakat kendimizi dindar görmek ve dindar bilinmek istiyoruz. (2) Halkımız, düşüncede ve yaşayış olarak çok büyük ölçüde lâikleşmiş durumda. (3) Bilhassa içtimaî problemlerimizin altında gerçekten dindar olmamamız yatıyor.

    İslâm, bütünüyle tamir, inşa, ıslah, nizam, intizam, emniyet ve denge dinidir. O’nun hükümleri, canı, malı, inancı ve inanca göre yaşamayı, akıl ve beden sağlığını, evlenip çoğalmayı, yani düzenli aile hayatını garanti altına alır.

Meselâ, Osmanlı Devleti’nin hem de yıkılış asırlarından olan 18. asrın başlarında İngiliz büyükelçisinin eşi olarak Edirne’de ve İstanbul’da bulunan meşhur Lady Montague olsun, birtakım Batılı seyyahlar olsun, o dönemler İstanbul’unu ve toplumumuzu tanıtırken şunları yazarlar:

“Türkler, çok dindar ve merhametlidirler. Birbirleriyle pek münakaşa etmezler. Şehirde kimse silah taşımaz. Pek az kavga ederler. Az yerler. Her sahada intizamı çok severler. Her türlü eşya makul fiyatlara satılır. İnsan, paşadan küçük bir bakkala kadar bütün Türklerin aynı okulda yetişmiş, aynı asalet mertebesine sahip büyük senyörler olduklarını zanneder. İstanbul halkı, yeryüzünün en medenî ve en dürüst halkıdır. Şehirde sokak kavgalarına, maksatsız dolaşan serserilere, bağırıp-çağıranlara, dedikoducu kadınlara, herhangi bir fuhuş belirtisine, yüz kızartacak bir harekete rastlamak mümkün değildir. Kirlilik ve kirli giyinme görülmez; hiçbir tarafta haylaz ve dilenci güruhuna tesadüf edilmez; evlere kilit vurma bilinmez. Her tarafta muhtelif içtimâî grupların birbirlerine karşılıklı saygı duydukları müşahede edilir. Dalkavukluk bilmezler. O kadar dürüst ve namusludurlar ki, başka türlü olunabileceğini düşünmediklerinden ve herkesi kendileri gibi sandıklarından aldatılırlar, ama hiçbir zaman aldatmazlar. Türklerde yalancılık, cinayet ve hilekârlık yoktur. Hayırseverlik akideleri, hayvanlara da şamildir. Camilerin saçakları altına kuşların sığınması için hususî yuvalar ve mezarların yanına kuşların su içmesi için küçük tekneler yapmak, Türk medeniyetine mahsus hususiyetlerdendir.”

    Böyle bir toplumdan bugünkü az namazlı, az oruçlu, kimseye güven vermeyen, fakat yine de “dindar” bir toplum haline gelmemiz, Din’i birtakım şekilleri yerine getirmekten ibaret ve günlük işlerimize ve muamelelerimize karışmaz zannetmemizden kaynaklanmaktadır.

Yani Türkiye insanı, düşüncede ve günlük hayatında lâikleşmiştir. Kur’an, “Namaz bütün aşırılık, hayâsızlık ve kötülüklerden alıkoyar.” buyururken, ibadetlerin de yeterli manevî tesir icra etmemesinin gösterdiği üzere, Din’in kendilerinden ibaret görüldüğü şekiller de, gerektiği gibi ifa edilmemektedir. 

Din’den boşalan yere de manevî–ahlâkî–hukukî–içtimaî–iktisadî–siyasî unsurları birbirini tamamlayan bütün bir sistem koyamadık.

Koyabilmemiz de mümkün değildir; çünkü İslâm, bütün bir hayatı kuşatan ve diğer dinlerdeki bütün gerçekleri kendinde barındıran bir Din’dir; dolayısıyla, ondan çıkan veya onun içinde yoğrulmayan, başka bir dinde ve sistemde ışık bulamaz; anarşist, kanun tanımaz ve idare edilmez olur.

Diğer dinlerden çıkanlar veya onları tanımayanlar ise, hem bu dinler muharref ve mensuh, hem de belli zaman ve kavimlerle sınırlı bulundukları için başka din veya sistemlerde ışık bulabilirler.

Gerçekten Türkiye’de, İslâm dünyasında bir keşmekeşlik hâkimse ve insan kendisini pazarda aldatılmaktan, yaşadığı evde ve sokakta sürekli rahatsız edilmekten emniyette hissetmiyorsa, insanlar birbirine güvenmiyor, fakat meselâ Danimarka’da karşılıklı güven yüzde 76’yı buluyorsa, bunun başlıca sebepleri, bunlardır.

31 Mart 2013 Pazar

SEKÜLER DÜŞÜNCENİN ÇIKMAZLARI





Modern düşünce (1) kendinden öncesine atf-ı nazar etmeyerek, tek doğru bilginin rasyonalizm ve pozitivizm odaklı kendi bilgisi olduğunu iddia eder. Buna göre, fizik ve metafizik birbirinden ayrılmalıdır; insanın ölçebileceği ve üzerinde düşünebileceği alan sadece fiziktir.

Metafizik kiliseye bırakılmıştır. (Burada istidrâdî olarak o zamanki kilisenin, akla şeytan oyuncağı olarak baktığını ve hakikati aramanın, kilisenin hakikatin kendisi olduğu düşüncesine ters düştüğü fikrini belirtmekte fayda vardır.)

Mekanik kâinat görüşüne göre, kâinattaki hâdiseler sebep-netice münasebeti içinde cereyan ettiğinden anlaşılabilir ve böylece fizikî varlığın işleyiş bilgisineulaşılmış olur.

Bacon’un ‘bilimsel yöntemi’ne göre, hakikate ulaşmak ancak deneyle mümkündür; bunun hâricinde  bir yol insanoğlunu hakikate götürmez. Bu düşünce sistemine göre bilgiye giden mutlaklaştırılmış tek bir yol vardır: aklı kullanıp deney ve gözlem yaparak fizikî dünyada sebep-netice münasebetlerini bulmak.

Modernizmin temeli olan yukarıdaki düşünce, varlığın metafizik boyutunu bir kenara bırakmış ve tabiatı tahrip etmenin meşrulaşmasına kapı aralamıştır. Bu yolda insana fayda sağlayan her şey aşırı yüceltilmiş ve mubah sayılmıştır.

Aklın iki işleyişi

Bilime göre her şey bir sebebe bağlıdır. Bu sebep veya sebepler zinciri anlaşılmadan varlığın bilgisine ulaşılamaz. Varlığın metafizikî boyutunu kabul etmeyen modern bilim, varlıkta hikmet aramaz, sadece fayda eksenli sebep ve neticeyi arar. Modern düşünceye göre her fert kendi nefsine mâliktir ve hayatına aklıyla kendince bir mânâ yükler.

Oysa hakikatte akıl iki şekilde işler. Akıl, nefsin bir oyuncağı veya kalbin bir fakültesidir. Dolayısıyla ya nefsiyle düşünen veya kalbiyle akleden insan vardır. Birinci durumda, herkesin kendi heva ve hevesine göre akletmesi sebebiyle, içtimaî hayatta bir kaos ortamının oluşacağı muhakkaktır. Fakat modern felsefe yanlış bakış açısı ile bu fikri bütün âlem için geneller ve kâinatı bir kaos ortamı olarak tasavvur eder. Bu kaos ortamında ise, mücadele vardır ve kuvvetli olan ayakta kalır.

Bu yüzden, Frederic Nietzsche ‘iyi’nin gücü elde etmek olduğunu iddia etmiş ve halkı soylular (kuvvetliler) ve sıradan insanlar olmak üzere ikiye ayırmıştı. Bu anlayışa göre maddî olarak aciz olanlar kendilerini tatmin etmek için, maddî gerçeklerden sıyrılıp kendilerine başka istinad noktası ararlar. Dolayısıyla mânevî arayış, fizikî dünyaya karşı kuvvet yetirememe hâlinden (acziyetten) kaynaklanır. Hakikatte ise, acziyet dini tanımamanın tetiklediği bir durum mudur, yoksa mânevî arayış veya dine yönelmenin bir sebebi midir?

İnsanın acziyeti

Hayat sahiplerinin en mükemmeli olan insan kendine mâlik değildir aslında. Bir örnekle açıklayacak olursak, bir miktar para askerin kendisine aitse, onda her türlü tasarruf hakkına sahiptir. Fakat devlet tarafından kullanılmak üzere ona verilmişse, asker onu ancak belli bir daire içinde kullanabilir.

Yani o paranın mutlak mâliki değildir. Aynen bunun gibi insan da kendine, bedenine mutlak mâlik değildir. Zîrâ bedenini her zaman istediği gibi kullanamaz. Bazen hasta olur, kolunu kaldırmak ister; ama kaldıramaz. Hattâ ölmek istemediği hâlde ölmesi bile, onun bedenine mutlak mâlik olmadığını gösterir.

İnsan, iptal-i akıl ve hisse uğramamışsa başkalarının elemleri ile müteellim olduğundan dünya kendisine umûmî bir matemhane gibi gözükür. Ayrıca, her nefse bir mâlikiyet veren modern insanın gözünde de âlem vahşetin hâkim olduğu bir yerdir. Zîrâ, Sartre’ın da dediği gibi, “İnsanoğlu ne yapacağını bilmez hâlde dünyaya bırakılmış, kendi başına kalmıştır.”

Bu bakışa göre, her yerde zâlimlerin velveleleri, mazlumların vaveylaları duyulmaktadır. Dinden kat-ı nazar eden modern görüşün bu çarpıklığı insanın kalbine, ruhuna elemler yüklemiş, ona acziyet hediye etmiştir. Acziyetten kasıt, insanın fizikî dünyada öğrendiklerine karşılık enfüste bir istinad noktası bulamaması ve ruhen aciz duruma düşmesi hâlidir.

‘Âlemde daima mücadele hâkimdir.’ tasavvuru da tamamen yanlış bir bakış açısına dayanır. “Güneş ve kamerin nebatat ve hayvanatın imdadına; hayvanatın (ve bitkilerin), insanların imdadına yetiştirilmeleri; gıda maddelerinin, meyvelerin; besin zerrelerinin beden hücrelerinin beslenmesine vesile olmaları”(2) âlemdeki yardımlaşmanın ne kadar zahir olduğunu gösteren işaretlerden sadece biridir.

Öyle ki kâinattaki herhangi bir sebebin eksikliği çok büyük zararlara netice verebilmektedir. Örneğin azot çevriminde nitrat bakterilerinin olmamasını düşünelim. Bu durumda bitkiler azotu kullanamayacak, metabolizmaları sarsılacak, fotosentez duracak, havada oksijen azalıp aşırı karbondioksit birikecek ve yeryüzü insanlar için yaşanmaz bir hâl alacaktır. Bunun gibi, kâinattaki küçük büyük bütün dengeler, yardımlaşmanın hüküm sürdüğünü gösterir.

Sebeplerin yeri ve mâhiyeti

Bunun yanı sıra, bütün hâdiseleri neticelere bağlamak, kâinatta mutlak fâil olarak esbabı görmek, modern felsefenin müteal olandan mahrum olmasının bir neticesidir. Bediüzzaman Hazretleri esbabın tesirini, “Esbab-ı maddiye yalnız terkip eder, toplar.

Kendilerinde olmayanı hiçten yoktan yapamadıkları, bütün ehl-i aklın yanında musaddaktır.”(3) şeklinde özetler. Herhangi bir neticeye bakıldığında onda derin bir şuur, aşkın bir ilim ve kudret gibi sıfatlar görülür. Bu sıfatlara sahip olmayan sebepler o neticenin de asıl fâili olamaz. Bununla birlikte, her sebep mümkinattandır, varlığı ile yokluğu müsavidir.

Dolayısıyla her sebep başka bir sebebe, o da bir başka sebebe dayanır. Tıpkı iki ayaklı sandalyelerin ayakta durabilmesi için birbirlerine dayanması gerektiği gibi. Fakat neticede bu silsilenin de ayakta durabilmesi için kendilerinden (mümkinat nevinden) olmayan bir Vacibü’l-Vücud’a bir Musebbebü’l-Esbab’a ihtiyaç vardır.(4) Esbabın en gelişmiş olanı durumundaki insan en ufak bir şeyi yoktan var edemiyorsa, diğer hiçbir esbab hakiki fâil olamaz.

Netice itibariyle, modern bilime göre düşünen insan, salt akılla ve tecrübî metotla fizikî dünyanın bilgisini elde etmeye çalışırken, en küçük daireden en büyük daireye her şeyi sebeplere bağlar. Bir hücreden başlayıp kâinata çıkan bilim adamı keşfettiği mükemmel dengeleri esbaba isnad ettiği için, herhangi bir sebebin de bu mükemmel dengeyi alt üst edebileceğini düşünür. Zîrâ yıkmak, yapmaktan çok daha kolaydır. Böylece modern bilim adamı sırtına çok büyük bir yük yükler. İlim yolunda keşfettiği ve sebeplere dayandırdığı her şey bir müddet sonra ona korku vermeye başlar. İlmi artık ona acziyet vermiştir. Bu acziyet içerisinde bir istinad noktası arar. Bu bazen kendi nefsi (enesi), bazen teknoloji, bazen de tabiat olur.

Görüldüğü gibi, metafiziği fizikten ayırıp her şeyi sebeplere bağlayan mekanik dünya görüşünün; her nefse bir mâlikiyet veren, âlemde kaos tasavvur eden ve mücadeleyi kazanmanın yegane yolunu da kuvvet olarak gören modern anlayışın iddia ettiğinin aksine, dine yönelme acziyetten değil, acziyet dini tanımamaktan kaynaklanır.

Dipnotlar

1. Ali Bulaç, Din ve Modernizm, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2006, s.15.
2. Bediüzzaman Said Nursi, Nurun İlk Kapısı, İstanbul: Sözler Yayıncılık, 2004.
3. Bediüzzaman Said Nursi, Asâ-yı Musa, İstanbul, Yeni Asya Yayıncılık, 2005, s.273.
4. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, İzmir, Nil Yayınları, 2006, s.14.

Kaynaklar

- Nursi, Bediüzzaman Said. Asâ-yı Musa, İstanbul,Yeni Asya Yayıncılık, 2005.
- Nursi, Bediüzzaman Said. Nurun İlk Kapısı, İstanbul, Sözler Yayıncılık, 2004.
- Gülen, Fethullah. Günler Baharı Soluklarken, İstanbul, Nil Yayınları, 2004.
- Bulaç, Ali. Din ve Modernizm, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Bulaç, Ali. Bilgi Neyi Bilmektir, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2005.
- Bulaç, Ali. İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe Vahiy-Akıl İlişkisi, İstanbul: Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Bulaç, Ali. Tarihe Kutsala Hayata Dönüş, İstanbul: Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Ünal, Ali. “Modern Sosyolojik Yaklaşım ve Müslümanlar”.

18 Mart 2013 Pazartesi

BAHARI KIŞ VURDU - Ali Ünal

Cenab-ı Allah’ın iki kanunlar–kaideler bütününden biri, kâinatta ve hayat için geçerli İlâhî kanunlarından ibaret Şeriat-ı Fıtriye; diğeri, bu Şeriat-ı Fıtriye’nin tercümesi mahiyetindeki İslâm’dır.

Bundan dolayı Kur’ân’da “Her bakımdan doğru ve sağlam din İslâm” için “fıtrat” tabiri kullanılır (Rûm Sûresi/30: 30). Bu sebepledir ki, İslâm’a bakarak kâinat hadiselerini, kâinat hadiselerine bakarak İslâm’ı ve insanlık tarihini rahatlıkla okuyabiliriz.

Meselâ, yeryüzünde çukurlarla yükseltiler genellikle birbirine paraleldir; aynı şekilde, hak ve hidayeti temsil edenlerle bâtıl ve dalâleti temsil edenlerin yükseklik ve tersi yönde çukurluğu gibi, hak ve hidayet temsilcilerinin rehberi ile bâtıl ve dalâleti temsil edenlerin önderi, yükseklik ve çukurluk bakımından birbirine simetriktir; yani biri ne kadar yüksekse, diğeri o kadar çukurdur.

Yine, insan kalbinde hem meleğin ilham merkezi hem de şeytanın üfleme noktası bulunduğu gibi, yeryüzünde en mukaddes merkez olan Kâbe ve Mescid-i Haram ile şeytanın Mina’daki üssü, Harem denilen aynı bölgededir.

Kış, baharın girişinden sonra takvimlere de geçmiş kocamış soğuklarıyla (berdü’l-acûz) son bir hamlede bulunur; artık bu hamle, onun ölümüdür; yaz da, bu son hamleyi sonbahar girince pastırma sıcaklarıyla yapar.

Bunun gibi, ölecek hasta genellikle bir “son iyilik” yaşar; iyileşecek hasta ise iyileşmeden önce ağırlaşır. Tarihte de, toplumların hayatında da aynı vâkıalar yaşanır.

Yine, aydınlık, karanlığın en fazla yoğunlaştığı noktada başlar; Cenab-ı Allah, peygamberleri, hak ve hidayetin rehber tebliğcilerini bâtıl ve dalâletin tam merkezine gönderir. Kur’ân, bunların hikmetini şöyle açıklar:

Sizden önce geçenlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntı ve mihnetler, öyle çetin zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, başlarında bulunan rasûl ve beraberindeki iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Bilin ki, (artık bu noktada) Allah’ın yardımı yakındır.

(Bakara Sûresi/2: 214) Yoksa siz, Allah, içinizdeki cihad edenleri ayırt edip ortaya çıkarmadan, bir de sabredenleri ayırt edip ortaya çıkarmadan hepiniz hemen Cennet’e girivereceğinizi mi sanıyordunuz?

(Âl-i İmran Sûresi/3: 142) Öylesi günler ki, Biz onları, Allah’ın gerçekten iman etmiş bulunanları ortaya çıkarması ve sizden (hakka ve imanın hakikatine) birtakım şahitler edinmesi için insanlar arasında döndürür dururuz...

Ayrıca, Allah, (fert fert içlerindeki yanlış duygu, düşünce ve nifak tortularını arıtarak, toplum planında ise içlerindeki münafıkları ortaya çıkararak) mü’minleri tertemiz yapması ve kâfirleri derece derece imha etmesi içindir de.

 (Âl-i İmran Sûresi/3: 140–141) Yoksa siz, Allah içinizde (O’nun yolunda) cihad edenlerle, Allah’tan, Rasûlü’nden ve mü’minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri ve bunlardan başkasından yardım beklentisi içinde olmayanları iyice ortaya çıkarmadan kendi halinize bırakılacağınızı mı sanıyordunuz?

(Tevbe Sûresi/9: 16) Allah, mü’minleri, murdarı temizden ayırıncaya kadar içinde bulunduğunuz halde bırakacak değildir.

(Âl-i İmran Sûresi/3: 179) İnsanlar, sadece “inandık” demekle kendi hallerine bırakılacak ve (çok çeşitli yollarla) imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı sandılar? Şurası bir gerçek ki Biz, onlardan önce yaşayan ve iman ikrarında bulunan herkesi denedik. Denedik ki Allah, ikrarında sâdık olanları ortaya çıkardığı gibi, yalancı olanları da ortaya çıkarsın.

 (Ankebût Sûresi/29: 2–3) Görmüyor musunuz, yine yoldaki baharı kış vurdu; demek ki, bahar yakındır. 
ali.unal@zaman.com.tr
 http://www.zaman.com.tr/ali-unal/bahari-kis-vurdu_2066499.html       internet sayfasından alınmıştır.