Popüler Yayınlar

EŞİTLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EŞİTLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2013 Perşembe

LİBERALİZM NEDİR?

Liberalizm veya özgürlükçülük, bireysel özgürlüğü temel alan politika geleneği ve düşünce akımıdır.
 
Liberalizm içerisinde: insan hakları, çoğulcu demokrasi, sivil haklar, inanç özgürlüğü, eşitlik, barış, adalet, bireycilik, serbest ticaret, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve özel mülkiyet [1] gibi fikirleri barındırır. Ayrıca, ekonomik anlamda da değişim temelli bir ideolojidir.

18. yüzyılda liberal fikirlerin Aydınlanma Çağı filozofları ve iktisatçıları arasında yayılmasıyla Liberalizm ilk kez belirgin bir hareket olarak ortaya çıkar.

Onu Amerikan, Fransız ve diğer Liberal devrimler izler. Ünlü Liberal düşünür John Locke'ın devletin asli amacı olarak gördüğü birey haklarını (yaşama hakkı, özgürlük, mülkiyet) koruma görevini, devlet yerine getirmekte başarısız olması veya bizzat bu haklara kendisinin tecavüz etmesi durumunda, devlete karşı başkaldırma hakkının doğması fikri liberal devrimcilerin dayanak noktası olur.

Monarşilere karşı yapılan devrimlerin sonucu yasaların egemenliği anlayışı güçlenir, devletlerin yetkileri sınırlandırılır; yaşama, özgürlük, mülkiyet ve mutluluğa erişme haklarının herkese ait olduğu kabul edilir. 19. yüzyıl köleliğin kaldırılmasıyla ve çeşitli ülkelerde vatandaşlara eşit oy hakkı tanıyan politik eşitliğin tesis edilmesiyle kazanılacak olan eşit haklarının sonuçları için verilen mücadelelerle geçen bir dönem olur.

20. yüzyıl boyunca liberal fikirler daha da yayılır. Avrupa ve Kuzey Amerikada klasik liberalizmin az taraftar toplaması sonucu sosyal liberalizm güçlenir. [2] [n 1] 1947 yılında tüm dünyada liberal partileri kapsayan, liberal demokrasinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesini amaçlayan Liberal Enternasyonal kurulur. [n 2]

 

Doğası ve Kökenleri

 

Doğuşu

Liberalizmin kökenlerini ilk çağ'da Eski Yunan Siyasi ve İktisadi düşüncesinde bulunması olasıdır. Örneğin, İ.Ö. 5. yüzyılda sofistlerin ( Protagoras, Gorgias, Antiphon, Kallikles, Tharsymachos ve diğerleri) düşünce sistemlerinde liberal düşüncenin izleri görülebilir.

Yine İlk Çağ'da kimi düşünürler yapıtlarıyla onlardan sonraki düşünürler üzerinde etki oluşturmuş ve liberalizmin doğuşuna kaynak yaratmıştır. Örneğin, Aristo'nun Politika adlı eseri bu konuyla ilişkilendirilebilir.

Orta Çağ'da ise gerek Hristiyan gerekse İslam dünyasında kimi liberal düşünürler görülür. Örneğin Hristiyan dünyasında Saint Thomas d'Aquino ilk kez iktidarın sınırlandırılması ve özgürlüğün korunması yönünde fikirler ortaya atmıştır.

Aquino bu anlamda Anayasacılığın, iktidarın sınırlandırılması anlayışının, ilk savunucularından birisi olarak kabul edilebilir.

O dönemde Saint Paulus'un Bütün iktidar Tanrı'dan gelir sözüne karşılık, Saint Thomas, Bütün iktidar Tanrı'dan gelir, fakat halkın aracılığıyla kullanılır görüşünü savunmuştur.

Bu sözün demokrasi ve liberalizm açısından büyük değeri vardır. Yine Orta Çağ'da büyük İslam düşünürü İbn'i Haldun liberalizmin ilk habercilerindendir. İbn'i Haldun'un Mukaddime adlı eserinde liberalizmin bazı temel ilkelerine rastlanır.[3]

 

Etimolojisi ve Kullanımı

Avrupa kaynaklı, İspanyolca'dan türetilmiş bir kelime olmakla birlikte, aslı Latincedir. Kelime, önceleri İngiltere kaynaklı, ulusal olmayan politikaları ifade etmek amacıyla kötüleyici ve suçlayıcı bir anlamda kullanılmıştır.

Garip ve ilginç bir şekilde, izleyen yıllarda İspanyollar Liberal sıfatını İngiltere kaynaklı politikaların nitelendirilmesi amacıyla kullanmaya başlamış ve Lockecu anayasal monarşi ve parlementer yönetim ilkelerini savunan milletvekillerini liberales olarak adlandırmıştır.

Bir başka görüşe göre, Adam Smith, Ulusların Zenginliği'ndeki liberal ihracat ve ithalat sistemi ifadesiyle liberal kavramını ilk kullanan yazar olmuştur.

Zamanla kullanımı yaygınlaşan kavram yüzyılın ortalarına ve sonlarına doğru siyaset sözlüğüne iyice yerleşerek bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ifadesinin yerini almış ve düşünce özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ve serbest ticareti savunanların adlandırılmasında kullanılan etiket duruma dönüşmüştür. Ancak daha sonraları liberalizmin bir kavram olarak aşırı esneklik kazandığına tanık olunmuştur.

 

Önemli Tarihi Olaylar

 

Rönesans Hareketi

1508-1511 arasında Raffaello tarafından yapılan bu freskte eski Yunan'ın en ünlü düşünürleri tasvir edilmektedir.
Rönesans hareketi ile insana, topluma, bilime, sanata, dine, tarihe tüm siyasal ve sosyal olgulara bakış olarak büyük bir nitelik değişimi oluşmuştur. Avrupa açısından karanlık çağın bitişi insana ve insan aklına olan güven ile birlikte aydınlanma çağının başlamasıdır.

Avrupa açısından rönesans bir tarihsel dönüşüm, bir devrimdir. [4]

Rönesans için ekonomik, siyasal ve kültürel düzeylerde 12. yy’dan itibaren süreklilik içinde bir değişimden söz edilmesi mümkündür.

 Rönesansla birlikte gelişen yeni bir insan anlayışı ve bu anlayışa bağlı olarak vurgulanan özgürlük kavramı en önemli boyutudur. [5] Rönesansın asıl önemi özgürlük kavramı etrafında oluşan bireycilik anlayışının gelişimine temel oluşturan bir hareket olarak yeni bir insan felsefesi doğurmuş olmasıdır. [6]

Bu felsefe liberalizmin en önemli ilkeleri olan bireycilik ve özgürlük anlayışının gelişmesini katkıda bulunmuştur.

Rönesansın insan anlayışının en önemli noktası; insanın kendi eylemiyle kendini gerçekleştiren, kendi tarihini kendi yapıp ettikleriyle oluşturan bir varlık olduğu anlayışıdır.

Eski çağdaki toplumsal ve bireysel şartların içine hapsolmuş durağan insan yerine dinamik bir insan anlayışı doğmuştur. Birey artık kişisel gelişim tarihine kendisi yön verecektir.

Bu, liberalizmin tüm felsefi teorilerin kalkış noktası olan bireyin tarih sahnesine çıkışını ifade ediyordu. Rönesans ile birlikte insan birey olarak toplumdan ayrı bir varlık halinde anlaşılmaya başlanmıştır.

İnsanı cemaat, aile, veya toplumsal tabakaların önceden verili hiyerarşik ve değişmez kalıplarının dışında, ayrı bir varlık olarak anlaşılmasının kökleri atılmıştır.

İnsan aklının tek yol gösterici olduğu kabul edilmiş, insan aklının sürekli bir şekilde ileriye doğru geliştiği anlayışı sonucu akıl dışı engellerin kaldırılarak akla uygun “rasyonel” bir düzen kurmanın gerekli olması anlamında projeler ve arayışlar başlamıştır.

Liberal arayışlar ve Fransız devrimiyle özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganları bu arayışların tarihsel sonuçları olmuştur.

 

Amerikan Devrimi

John Trumbull'ın tablosu. Kongre'nin Bağımsızlk Bildirgesi üzerine çalışması..
Amerikanın keşfi tüm Avrupa ülkelerinin ilgisini bu kıta üzerine toplamıştır. İspanyol ve Portekizliler 16.y.y.ın başlarında yerli uygarlıkları altüst etmişlerdi.

Yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’nın diğer uluslarının göçmenleri ve İngilizler Amerika’da ilk sürekli yerleşim yerlerini kurdular.

İngiliz kolonilerinde ilk yasama meclisi Temmuz 1619 da kuruldu.

Bu arada efsanevi bir olay niteliğini alan küçük Myflower gemisi ile 200 İngiliz püriteni Plymouth Rock’a ayak bastı. [7]

Bu püritenler aynı yıl çoğunluk ve eşitlik esasına dayanan bir yönetim kurdular. Bu dönemde İngiltere’de 17.y.y.başlarında Cromwel olayı ile noktalanan Püritenist devrim gerçekleşmişti.

Püritenler görev dağılımı ve temsilde eşitlik, insan özgürlüğünün sınırlanmaması gerektiği düşüncelerini kıtaya yaymaktaydılar. [8]

İngiltere’de ve kıta Avrupa’sında faydacılık ve liberalizm akımlarının gelişmesi belirli ekonomik ve sosyal aşamaların sonucunda olmuştur.

Devrim sırasında Amerikan kolonilerinin ekonomik ve sosyal ilişkilerinde ağır basan kesim tarımdı. Yani Amerikan devrimine bir tarım toplumu şekil vermiştir.

Göçler kesintisiz devam ediyor, Avrupa ve İngiltere’deki mutlakiyet rejimlerinden kaçan göçmenler, kafalarında umutları ve Avrupa’daki özgürlük düşünceleri ile Amerika kıyılarından karaya çıkıyorlardı.

Artan göçlerle beraber, çeşitli koloniler arasında milliyetçilik gelişmeye başladı. İngiliz kolonileri, 13 tane idi ve her koloninin başında bir vali vardı.

Vali ile beraber koloni halkının seçtiği bir de meclis vardı. Vali ile halk meclisi devamlı çatışma halindeydi.

Yedi yıl savaşlarında bozulan bütçe için yeni ve ağır vergilerin konması, kolonileri eyleme geçirdi. İngiltere’ye karşı eylemlerin birincisi 1765’te Pul Kanunu Kongresi oldu.

5 Eylül 1774’te Pennsylvania’nın Filadelfiya kentinde toplanan ilk parlamento iki kıta kongresi yaptı.

Kongre, şu önemli kararı aldı:  

“Sömürge fermanına uygun hareket etmeyen Vali iktidarını kaybeder. Hükümetsiz koloni kendi kaderini kendi tayin eder. Koloni halkı, ayrı, özgür ve bağımsızdır”.

19 Nisan 1775’te başlayan ilk çatışmalarla Amerikan kolonileri, İngiltere’ye karşı bağımsızlık için savaşa başladı.

Bütün Amerika’yı etkileyen oradan da Avrupa’yı etkisi altına alacak olan bir beyanname ile Amerika bağımsızlık savaşını noktalanır.

Bu beyanname; siyasal liberalizmin ilk ve en önemli siyasal belgesi olarak tarihe geçmiştir.

Thomas Jefferson, John Adams, Benjamin Franklin, Robert R. Livingston ve Roger Sherman tarafından düzenlenen büyük bölümünü Thomas Jefferson'ın yazdığı “4 Temmuz 1776 Bağımsızlık Bildirgesi” dir bu beyanname.

Bildiri Avrupa’yı da etkilemiş, siyasal liberalizmin temel felsefesindeki gelişmeleri hızlandırmış, halkın özgürlük ve eşitlik taleplerini arttırmıştır.

 

Fransız Devrimi

Fransız hükümetinin resmi logosu. Fransız Devrminin sloganını görüntüler. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik. Bu aynı zamanda liberal ilkelerin tarihin akışını etkilediğinin bir kanıtıdır.
Amerikan devrimi kıta Avrupa’sını etkilemiştir. Geç de olsa Amerika’daki gelişmeler İngiltere’ye, Fransa’ya yol göstermiştir.

Fakat Amerika devriminden daha etkili olarak 1789’da Fransa’da bir devrim yaşanmıştır. Fransız Devriminin etkisinin büyüklüğü savunduğu fikirlerin daha hızlı yayılma imkanına sahip olmasıydı.

Devrim eski düzeni yıkıp yeni bir düzen ortaya çıkardı. Yeni düzenin sözcülüğünü “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi” üstlenecekti. Feodal düzenden doğan sosyal hukuki ayrıcalıklar ortadan kaldırıldı. Angarya kaldırıldı ve toprak mülkiyeti sınırlandırıldı.

Tüm insanlar yasalar önünde eşit kabul edildi. İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisi kapsamı bakımından evrensel, ifadesi bakımından soyut, inançları bakımından iyimserdi. [9]

Fransız Devriminin doğurduğu İnsan Hakları Bildirisi liberalizmin savunduğu temel ilkeler açısından destekleyici bir belgedir. Bu belge ile liberalizm hedeflerini gerçekleştirmek için dev bir adım atmıştır.

İnsan ve Yurttaşlık hakları Bildirisi Ulusal Meclis tarafından 26 Ağustos 1789’da kabul edildi.

Hazırlanacak olan anayasanın başlangıç kısmına insan haklarını ve özgürlüklerini açıklayan bir bildirinin konması zorunlu görülmüştür:  

“toplumların uğradıkları felaketlerin ve yönetimlerin bozulmasının tek nedeni insan haklarının bilinmemesi, unutulması ya da hor görülmesidir”

şeklinde bir başlangıç konmuştur. İyi bir anayasanın ancak insan haklarına dayanması ve onu koruması gerektiği belirtilir.

Bu bildiri yeni çağın siyasal ilkelerini belirlerken aynı zamanda da eski düzenin ayrıcalıklarına dayanan bozulmaya açık sosyal, siyasal yapısını yıkıyordu.

Bildiri ister koruyucu ister cezalandırıcı olsun herkesin yasa önünde eşit sayılacağı ilkesini açıklıyor ve eski düzenin ayrıcalıklara dayanan yapısını yıkıyordu.
Fransız devrimi sırasında elinde üç renkli bayrağı tutan birinin tasviri.

Yasa önünde eşit sayılan yurttaşların yeteneklerine göre her türlü kamu görevi , rütbe ve mevkilere eşit olarak kabul edilebilecekleri ilan ediliyordu. Bu ilan eski düzeni temelinden yıkmaktaydı.

Keyfi tutuklamaları ve cezaları yasaklayan bildiri eski düzenin keyfi yönetimine son veriyordu.

Konuşma, yazma ve yayın özgürlüğünü getiren bildiri eski düzenin sansürcü sistemini yıkıyordu.

Vergi koymayı ulusun ya da ulusun temsilcilerinin iradesine bağlayarak eski düzenin keyfi vergileme sistemine, keyfi el koymalarına son veriyor, vergide adalet ve eşitlik ilkesini getiriyordu.

Bildiri , eski düzenin Katolik kilise örgütünün insanları vicdanları üzerinde kurduğu tekeli yıkıyor, dini inanç özgürlüğünü getiriyordu.

Kimse inançları nedeniyle ki bunlar dini inanç olsa bile rahatsız edilmeyecektir ilkesini savunuyordu.

Bildiri, liberalizmin temel ilkelerini bu şekilde dile getirirken çağdaş hukuk anlayışını da liberalizmle örtüştürüyordu.

Devletin, siyasal toplumun ve iktidarın varlık nedeni insanların sahip olduğu haklarının ve özgürlüklerinin korunmasıdır.

Devlet, iktidar ve toplumun yararı için kurulmuştur.

Bildiri giriş bölümünde insan haklarının evrensel olduğunu belirtiyor ve insan haklarının doğal haklar olduğunu söylüyordu.

Doğal haklar insanın sırf insan olmasından dolayı sahip olduğu haklardır ve insanın dışında hiç bir güçten ve iktidardan kaynaklanmaz.

İnsan hakları devredilmez. İnsanlar kendi istekleri ile dahi bu haklardan vazgeçemezler.

Bu haklar zaman aşımına uğramaz, kutsaldır, ihlal edilemezler. Devletin amacı da insanların bu kutsal haklarını korumaktır. İnsanların bu doğal hakları; özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnmedir. [10]

 Fransız Devriminin getirdiği ilkeler liberal düşünürlerin teorilerini yansıtıyordu ve kendisinden sonra gelecek düşünürlere de cesaret veriyor, yol gösteriyordu.

 

Klasik ve Modern

 

Klasik Liberaller

Klasik liberalizm, bireysel özgürlük üzerine kurulu ve bu özgürlüklerin korunmasıyla sınırlandırılmış, topluma yüksek oranda avantaj sağlayacak bazı hizmetleri sunan bir devletin olması, geriye kalan tüm fonksiyonların düşürülerek serbest piyasa tarafından karşılanması gerektiğini savunan ideojidir.

Klasik liberaller laissez faire ekonomi politikalarını savunur, iktisadi özgürlükler ve piyasa ekonomisini vurgular, devletin görev alanının genişletilmesine karşı çıkar.

klasik liberalizm üzerinden yola çıkan ve günümüzde bu düşüncenin daha uç şekli olarak kabul edilen fikirleri savunanlar kendilerini Liberteryen olarak adlandırılır.

 

Modern Liberaller

Sosyal liberalizm veya liberal sol, liberalizm'in sosyal adalet içermesi gerektiğini savunan siyasi ideolojidir.

Sosyal liberalizm, sivil hakların genişletilmesi, sosyal güvenlik, sosyal sınıflar ara­sındaki iktisadi dengesizliklerin giderilme­si, iktisaden zayıf durumda bulunan sosyal sınıfların diğer sosyal sınıflara karşı korun­ması, çalışanların ya­şadıkları toplum içinde insan onuruna yaraşır bir asgari hayat standardına kavuş­malarını sağlayacak şekilde milli hasıladan pay almalarını;

sabit gelirli tüketicilerin büyük üretici firmalara karşı korunması, vergi yü­künün dar gelirlilerden yüksek gelirlilere doğru kaydırılması, küçük üreticilerin bü­yük üreticiler karşısında korunması;

eğitim, sağlık, altyapı ve çevrenin korunmasıyla ilgili hizmetlerin devlet tarafından yapılması vb. gibi amaçları içinde barındırır.

Sosyal liberaller, tüm insanlar için sosyal eşitliğe inanırlar; ırk, cinsiyet vs. gibi konularda ayrımcılıkla mücadele eder. Sosyal liberal düşünceler ile partiler merkez veya merkez sol olarak kabul edilir. [n 3] Sosyal liberalizm terimi genellikle "modern liberalizm" olarak da ifade edilir.

 

Temel Fikirler

 

Bireycilik


Bireycilik başlıca iki türde anlamı bünyesinde barındırır. Bunlardan ilki toplumun, toplumsal düzenin ve toplumsal yapıların ancak bunların kurucu unsuru veya temel birimleri olan bireylerden, onların davranışları doğrultusunda açıklanabileceğini savunur.

Başka bir anlatımla, liberalizmin bireyciliği onun toplumsal olanın varlığını reddettiği anlamına gelmez; yalnızca toplumsal gerçeğin bireysel elementleriyle açıklanabileceğini söyler.[11]

İkinci olarak, liberalizm ahlâki veya normatif anlamda da bireycidir. Normatif bireycilik her bir bireyin ayrı bir değer olduğunun kabul edilmesini ifade eder.

Her bir birey kendisi için yaşamı neyin değerli kıldığına ancak kendisi karar verebilir.

Bu çerçevede, bir soyutlama olarak toplumun onu oluşturan bireylerinkinden ayrı bir varlığı, iradesi ve amaçları yoktur.

Bireylere bağımsız bir değer olarak saygı göstermek gereği onların her birinin ahlâki bir statüye sahip olmalarından kaynaklanır.

Ahlâki bir değer olarak bireycilik, bireysel insanların kendi potansiyellerini geliştirebilecekleri ve değerlerini belirleyip gerçekleştirebilecekleri bir alanın varlığına gereksinim gösterir.

 Kendini geliştirme ancak bireysel olarak başarılabilir.
Özgürlük bireysel bir durumu belirtir, özgürlüğün öznesi herhangi bir toplu varlık biçimi (toplum, ulus, grup, cemaat vs.) değil, yalnızca ve her zaman birey olarak insandır.

Dolayısıyla, liberallerin “özgür toplum” sözüyle belirttikleri, genellikle, özgür bireylerden oluşan ve özgürlüğü güvenceleyen kurumlarla donatılmış olan bir toplumdur.

Liberal kuramda özgürlük esas olarak politik bir değerdir. Politik anlamda özgürlük siyasi baskıdan korunmuşluk durumunu belirtir.

 

Hoşgörü

Hoşgörü, insanların onaylamadıkları davranışlara ya da eylemlere müdahele etmemeleri gerektiği inancıdır.

Bu inancın iki temel niteliği bulunur: belirli bir davranışın onaylanmaması ve kişilerin kendi görüşlerini başkalarına dayatmalarının reddedilmesi.

Ahlaki açıdan ikna etmek, muhakemede bulunmak ya da argümanlar ileri sürmek gibi bazı müdahele biçimleri meşru olabilir, ancak baskı yapmak ya da güç kullanmak değildir.

Hoşgörü bireysel özgürlüğe bağlılığın önemli ifadelerinden biridir. Bireysel özgürlüğü olduğu bir yerde insanlar, pek çok insanın görüşünden gayet farklı olsa bile, iyi yaşama dair kendi görüşlerini takip edebilirler.

Bireyler bağımsız, yani kendi yaşamları ve içinde bulundukları koşullar üzerinde kontrol sahibi olabilmelidirler.

 

Özerklik

Özerkliğin farklı anlamları vardır. Mesela William Galston özerklikten kendini yönetmeyi kastetmektedir.

Liberal özerklik çok kere kendinin, başkalarının ve toplumsal pratiklerin devamlı olarak akılcı incelemeden geçirilmesiyle ilişkilendirilmiştir.[12]

Andrew Mason da buna benzer şekilde, özerkliğin kendi kendini yönetme veya kendi yazgısını kararlaştırmayla ilgili olduğunu belirtmekte ve bunun akıl tarafından yönetilmek ve başkalarının iradesinden bağımsız olmak (kendisi tarafından yönetilmek) gibi iki unsuru bulunduğunu belirtmektedir. Bu ikinci unsurla ilgili başlıca özerklik anlayışları ise “bağımsız düşünceli” olmak ve “eleştirel-düşünme” yeteneğidir.[13]

Susan Mendus ise özerkliği, Kantçı bir tarzda, kişinin kendisi için belirlediği bir yasaya itaat etmesi olarak tanımlamaktadır. Bu tanımın da üç unsuru vardır:
  • Özerk kişi eylemde bulunabilecek bir konumda olmalıdır; yani, işkence veya ceza tehdidi gibi dış etkenlerin zorlaması altında olmamalıdır.
  • Özerk kişinin eylemlerini istekleri yönetmemelidir veya kişi ussallığını baltalayacak güçlü etkenlerin baskısıyla hareket etmemelidir. Özetle özerk kişi akılcı, özgür bir seçici olmalıdır.
  • Özerk birey uyacağı yasayı kendisi yaratmalı veya koymalıdır. Başkalarının zor kullanılarak yaptırılan eylemlerinden bağımsız olmanın yanında, onların iradesinden de bağımsız olmalıdır. Onun için, üzerinde düşünüp taşınmadan geleneğe veya günün pratiğine uyan kişinin doğru anlamda özerk olduğu söylenemez, çünkü onun iradesi çevresindekilerin iradesi tarafından belirlenmektedir. Özerkliğin bu anlatımı kişinin yalnızca (zordan, sınırlandırmadan ve tehditten özgür olma gibi) standart negatif özgürlükleri değil, fakat aynı zamanda toplumsal törenin ve geleneklerin boğucu sınırlarının ötesine geçip özgür olmayı da gerektirmektedir.[14]
Kısaca özerklik fikri kişinin seçimlerinin dışsal etkenler tarafından belirlenmemesini, kendi gerçek iradesinin sonucu olması gerektiğini savlar.

 

Çoğulculuk ve Tarafsızlık

Liberalizm toplumsal ve siyasi tasarımı açısından bakıldığında çoğulcu bir teoridir.

Charles Larmore’a göre,[15] liberalizm, nihai önemdeki meseleler hakkındaki görüş farklılıklarımıza rağmen, birlikte yaşamanın zora başvurmayan bir yolunu bulabileceğimize ilişkin umudumuzu simgeler.

Ona göre, hayatı neyin yaşanmaya değer kıldığı konusundaki farklı görüşlerimizi koruyarak öz bir ahlakilik açısından anlaşmaya varabiliriz.

Liberalizm başlangıçta insan aklının özgür kullanımı yoluyla ahlâki ve siyasi konularda doğrunun bulunabileceği inancının baskın etkisi altında kalmışsa da, zamanla toplumsal bilimlerdeki gelişmeler ahlâk ve toplumsal düzen konularında akla uygun olarak farklı sonuçlara ulaşılabildiğini, başka bir anlatımla, “aklın yolu”nun hiç de “bir” olmadığını' göstermiştir.

Farklı kültürler arasında olduğu kadar, her bir kültürün kendi içinde de durum böyledir.

Belli bir toplumda aynı anda farklı iyi anlayışlarının var olduğu anlamına gelen bu durum liberaller arasında daha ölçülü bir akılcılığı yeşertmiştir.

Bu durum ayrıca kimi liberalleri göreceliğe ve “değer kuşkuculuğu”na yaklaştırmıştır.

 

Öz-Sahiplik

John Locke’un “öz-sahiplik” düşünce liberalizmin temellerinden biridir. Locke’un başkalarına zarar vermenin yasak olduğuna ilişkin inancı onun her bir bireyin “onun kendi kişisi üstünde bir mülkiyete” sahip olduğuna ilişkin daha temel inancından kaynaklanır.

Başka bir anlatımla, bireyler kendilerinin sahibidirler. Bu, her bireyin bedeni üstündeki bütün kullanım haklarına sahip olduğu anlamına gelir.

Ayrıca, yapmak istediğimiz her şey için harici malların kullanımına da ihtiyacımız olduğundan, Locke bunlar üzerinde de bir şekilde mülkiyet edinebilmemiz gerektiğini düşünmüştür.

Bunun da olağan yolu, sahip olduğumuz emeğimizi bu harici mallara katmaktır.

Böylece onları mülk edinmiş oluruz. Ancak, Locke’a göre, harici malları özel mülk haline getirebilmenin bir sınırı vardır.

“Lockecu şart” denen bu sınıra göre, sahiplenmenin meşru olması için geriye “başkalarının ortak kullanımı için yeterli miktarda ve iyi durumda” bırakılmış olmalıdır.

 

 İlkeler

 

Bireycilik

Bireycilik, bireyin özgürlüğüne büyük ağırlık veren ve genellikle kendine yeterli, kendini yönlendiren, görece özgür bireyi ya da benliği vurgulayan siyaset ve toplum felsefesidir.

Bireycilik, her şeyden önce insanlığın toplumsal birliklerden değil, bireylerden oluştuğu düşüncesine dayanır.

Otoriteye ve birey üzerinde özellikle devlet tarafından uygulanan her türlü denetime karşı çıkar.

Ayrıca "ilerleme"ye inanır, ilerlemenin bir aracı olarak da bireye farklı olma hakkı tanınır. Bireyin varlığı sınıf, halk gibi bütünlerden daha gerçektir.

Birey toplumun, her türlü kurum ve yapının üstündedir, herhangi bir toplumsal bütünden daha fazla ahlaki değere sahiptir.

Bireyler bir ideal uğruna eritilemez, tercihleri kimilerinin kamusal dediği genel ve soyut şeyler için yok sayılamaz. Her birey önemlidir, her birey saygıya değerdir.

Bireye dayanmayan ve bireysel istek ve iradeden kaynaklanmayan her türlü toplumsal bütün liberalizm için en büyük tehdittir.

 

Özgürlük

Locke, sınırlı devlet projesine henüz devletin ortaya çıkmadığı bir doğa durumu tasavvuru ile başlar.

Doğa durumunda her bireyin Tanrı tarafından bahşedilmiş, devredilemez, elden alınamaz nitelikte olan hakları vardır.

Locke, bunların hayat, özgürlük ve mülkiyet hakları olduğunu belirtmiş ve tamamını genel mülkiyet hakları altında toplamıştır.

Devletin olmadığı bu durumda bireyler arası ilişkilere düzen veren bir doğa yasası vardır.

Doğa yasasının kuralları akıl yolu ile bulunabilir. Doğa yasası, her bireye kendisinin ve başkalarının mülkiyetini hak tanımaz kişilere karşı savunma ödevini yükler.

Bireyler, saldırganları cezalandırma hakkına sahiptir. Ancak, sadece hakkı yenenler tazminat alma hakkına sahiptirler.

Bir taraftan, hak tanımaz kişilerin tecavüzlerini daha etkin bir şekilde önlemek, diğer taraftan da bireylerin özellikle kendi haklarına tecavüz edenleri cezalandırmak ve zararlarını tazmin ettirmek hususunda hakkaniyet ölçülerinin dışına taşabilmeleri ihtimalinin önüne geçebilmek için, bireyler bir sosyal sözleşme ile devleti tesis ederler.

Bunu yaparken bireyler, kendilerini savunma hakları saklı kalmak kaydıyla, doğa durumunda sahip oldukları doğa yasasını çiğneyenleri cezalandırma hakkını tamamen siyasal otoriteye devrederler.

Böylelikle siyasal itaatin temeline de bireylerin rızası yerleştirilmiş olur.

Ancak, bireylerin siyasal otoritenin yönetimi altına kendilerini sokmaları anlamında gösterdikleri bu rıza, koşulsuz bir teslimiyet de değildir.

Devletin, asli amacı olan birey haklarını korumak görevini yerine getirmekte başarısız olması veya bizatihi bu haklara kendisinin tecavüz etmesi halinde, bireyler açısından sözleşme hükümsüz sayılıp, devlete karşı başkaldırma hakkı doğar.

Locke ile benzer sonuçlara, Locke’tan farklı bir yol izleyerek ulaşan bir başka liberal düşünür David Hume’dur.

Locke’un insan haklarının tespiti ve bu hakları koruyacak olan siyasal iktidarın oluşturulması sürecinde izlediği rasyonalist metoda Hume’un düşüncesinde rastlanmaz.

Hume, bireylerin akıl yoluyla bulunabilecek tabii haklarının olduğu ve bu hakları korumak üzere bir sözleşmeyle devletin oluşturulduğu fikrini reddeder.

Hume’a göre tıpkı diğer sosyal kurumlar gibi, mülkiyet kurumu ve devlet kurumu da tarihsel tecrübe içinde kendiliğinden ortaya çıkmış ve fayda sağladığı için de muhafaza edilmiştir.

Mülkiyet kurumu, insan ihtiyaçlarının en iyi şekilde karşılanmasına hizmet eder.

Bu nedenle mülkiyetin istikrarı, rıza ile transfer edilebilmesi ve bireylerin birbirlerine karşı verdikleri sözlerin tutulması toplumsal varoluşun sürdürülebilmesi için büyük önem taşır.

Devletin sağladığı en temel fayda ise toplumsal düzen ve adaletin sağlanmasıdır. Bu kurumun olmadığı bir ortamda kendilerini ve yakınlarını öncelikli olarak düşünmeye yatkın, kısa vadeli çıkarlarını uzun vadeli çıkarlarına tercih etmeye eğilimli olan bireyler, kıtlığın olduğu bir dünyada birbirlerinin mülkiyet haklarına tecavüz ederek birbirleriyle boğaz boğaza geleceklerdir.

Toplumsal birlikte varoluşun sağladığı faydaları devam ettirebilmek için, bu türden adaletsizliklerin önüne geçilmesi gerekir. Bu yüzden devlet kurumuna ihtiyaç vardır. [16]

Hem sosyal sözleşme geleneğinin liberal temsilcilerinden Locke’un düşüncesi, hem de evrimci-rasyonalizm olarak nitelendirilen düşünce geleneğinin öncüsü Hume’un düşüncesi, klasik liberalizm olarak adlandırılan liberal gelenek içerisinde yer alır.

Bu geleneğin 20. yüzyıldaki önde gelen takipçileri arasında Friedrich von Hayek, Ludwig von Mises, Milton Friedman ve Robert Nozick gibi düşünürler yer almaktadır.

Bu düşünürlerin en temel ortak noktaları, bireyin özgürlüğüne atfettikleri önemde bulunmaktadır.

Mack ve Gaus’a göre, klasik liberaller için bireysel özgürlük, merkezi siyasi ve yasal normu oluşturmaktadır.

Klasik liberaller, klasik demokrasi teorisyenlerinin ileri sürdüğü gibi özgürlüğün ancak kamusal alanda aktif katılımla gerçekleşebileceği düşüncesinde değildirler.

Bilakis, onlar bireysel özgürlüğe karşı en büyük tehlikenin siyasal alandaki sınırlandırılmamış güçten gelebileceği endişesini taşırlar.

Onların özgürlük anlayışı, B. Constant’ın ayrımıyla modern özgürlük anlayışıdır ve ancak müdahaleden korunma anlamında bireyin özgür olabileceğini ifade eder.

20. yüzyılın önde gelen liberal filozoflarından Isaiah Berlin’in kavramlaştırmasıyla, klasik liberal ve liberteryenler “negatif özgürlük” anlayışına sahiptirler.

Negatif özgürlük anlayışı, bireyi başkalarına zarar vermeyen kendi tercihleri konusunda serbest bırakmak dışında ikinci kişilere hiç bir pozitif yükümlülük yüklemez .

Bu çerçevede, “bireysel özgürlük, bireyin diğer bireylerden meşru olarak talep edebileceği tek şeydir. Ancak, geniş liberal gelenek içerisinde yer alan tüm düşünürler, özgürlüğün bu negatif yorumuna bağlı kalmazlar.

Nitekim, daha 19. yüzyılda Thomas Hill Green, bireylerin dışarıdan bir baskıya maruz bırakılmamalarının onların gerçekten özgür oldukları anlamına gelmediğini ifade etmiştir.

Green’e göre, bireylerin özgür addedilebilmesi için onların kişisel potansiyellerini gerçekleştirme doğrultusunda diledikleri şeyleri yapabilmeye muktedir olmaları da gerekir.

Green için özgürlük ‘yapmaya ya da zevk almaya değer bir şeyi yapmak veya zevk almak hususunda olumlu bir güç ya da yeterliliktir.’

Dolayısıyla, insanın gerçekten özgür olabilmesi için, yalnızca ona bu imkânı sağlayan hukuksal bir çerçevenin bulunması yeterli değildir.

Aynı zamanda fiili olanaklardan, toplumun ürettiği mal ve hizmetlerden pay almalı ve bireyin gücü ortak refaha katkıda bulunacak ölçüde artmalıdır.

Basit bir örnekle açıklarsak, bireyin kişisel gelişimine katkıda bulunabilecek olan seyahat özgürlüğüne gerçek anlamda sahip olabilmesi için onun seyahat etmek istemesi halinde engellenmemesi yetmeyip, bilet alabilecek maddi imkânlara da sahip olması gerekir.

Bu bağlamda, Green topluma bireyi refah devleti benzeri pozitif destekler sağlayarak özgürleştirme misyonunu yükler.

Literatürde bu yaklaşım pozitif özgürlük anlayışı olarak nitelenmektedir.
Pozitif özgürlük anlayışının bir diğer kavramlaştırması I. Berlin’de görülür. Berlin’e göre insan ben’i yüksek ben ve alçak ben olarak ikiye ayrılmıştır.

Özgürlük, yüksek ideallerin hizmetinde olan yüksek ben’in, tam tersi istikametteki alçak ben’e hakim olması ve insanın alçak ben’in yansımaları olan basit çıkarlar peşinde koşması yerine, yüksek ben’in alçak ben’i kontrol altına alması ve insanın yüksek ben’den kaynaklanan yüce ideallerin buyruğunda olmasıdır.

Özgürlüğün bu pozitif yorumuna bağlı kalan liberaller, “modern liberaller” olarak isimlendirilir.

Modern liberaller arasında John Rawls, Ronald Dworkin ve Will Kymlicka gibi düşünürler yer almaktadır.

Modern liberallere göre, bireylerin, kendi iyi hayat anlayışlarını oluşturabilmeleri için onların dış baskıdan korunmaları (negatif özgürlük) yetmez; bireyler aynı zamanda imkânlarla (pozitif özgürlük) da donatılmalıdırlar.

 

Serbest Girişim

Serbest girişim, mal ve hizmetlerin gönüllü mübadelesine dayanan ekonomik bir sistemdir.

Bu sistemde insanlar nerede çalışacaklarına, nereye yatırım yapacaklarına, emeklerinin ürünlerini nasıl harcayacaklarına ya da saklayacaklarına ve kimlerle ticaret yapacaklarına kendileri karar verirler ve böylece ekonomik ilişkilerini kendileri tayin ederler.

İnsanlar serbest girişim toplumunda bu kararları almakta serbesttirler, çünkü kanunî yapı mülk edinmelerine, (emekleri dahil) sahip oldukları şeyleri mübadele etmelerine ve kanunen bağlayıcı sözleşmeler yapmalarına izin verir.

Bu kanunî idare, bireylerin ticarî işlerini yürütmek için yasal birliktelikler kurarak ortak faydaları için işbirliği yapmalarına izin verir.

Buna şirketler, ortaklıklar ve kâr amacı gütmeyen örgütler kurmak da dahildir.

Devlet, insanların mülklerini koruma ve onları yaptıkları sözleşmeleri yerine getirmeye zorlama rolünü üstlenir; böylece insanlar birbirleriyle güven içinde ticaret yapabilirler. [17]

 

Sivil Toplum

Aile, kilise, spor ve müzik kulüpleri, yardım dernekleri gibi birey ve devlet arasında yer alan ve gönüllü olarak kurulan bütün örgütler sivil toplumu oluşturur.

Sivil toplum düşüncesi medeniyetin bir ürünüdür.

Alexis de Tocqueville'nin birlikte yaşama sanatı olarak adlandırdığı şey, hedeflerine ulaşmak amacıyla tanımadıkları kişiler ile işbirliği yapan insanların modern uygulamalarının bir sonucudur.

 İşbölümünün ve insanların kendi mülklerini belirli amaçları için kullanabildikleri kanuna dayalı toplumların ortaya çıkışı ile, birlikte yaşama sanatı insanların arasında barışın ve refahın temeli haline gelmiştir. Bu nedenle sivil toplum anlayışı liberalizmden ayrı tutulamaz.

Sivil toplum teorisi, özgürlüğün olduğu durumda insanlara adil kısıtlamaların uygulanmadığını ve birbirleriyle ortaklaşa hareket etmekle her kişinin kendi içinde bulunduğu koşulları geliştirdiğini bize hatırlatmaktadır.

Constant kadim ve modern dönemlerdeki iki farklı özgürlük tipini ana hatlarıyla açıkladığı bir konuşmasında, modern dünyanın bir buluşu olarak insanın en önemli özgürlüğünün, yönetime katılma özgürlüğünden ziyade, bir kişinin bir diğeriyle birliktelik kurması olduğunu ileri sürmüştür.

 

Sınırlı Devlet

Sınırlandırılmamış, kurallara bağlanmamış bir devlet insanın özgürlüğüne yönelmiş en büyük tehdittir.

Liberal devlet, vatandaşlar üzerinde sonsuz otoriteye sahip olan, onlardan ayrı ve onlara üstün bir varlık olan devlet değildir.

Devletin görevi, sivil hakları uyruklarının her biri için tarafsız bir şekilde yerine getirerek güvence altına almaktır. Toplum sözleşmelerinin amacı devleti sınırlama ve kurallara bağlamaya yöneliktir.

 

Eşitlik

Eşitlik, insanların aynı ya da eşit muamele görmesi ilkesidir. Eşitlik hakkındaki tartışma, insanlara aynı şekilde davranmanın hangi durumlarda doğru ve yanlış olduğuyla ilgilidir.

En az beş farklı türden eşitlik tanımlanabilir: ahlaki eşitlik, kanun önünde eşitlik, politik eşitlik, fırsat eşitliği ve gelir eşitliği. Bunların ilk üçü arzulanır türden eşitliklerdir.

Dördüncüsü, fırsat eşitliği liberaller arasında tartışmalı bir konudur, gelir eşitliğinin kabulü ise bahsi geçen konunun içeriği ve neyi ima ettiğiyle ilgilidir.
Dünya tarihin çoğu boyunca, eşitlik bir ahlak prensibi olarak görmezden gelinmiş ya da kavranması mümkün olmayan ve gerçeklikle uyuşmayan bir şey olarak görülmüştür.

İnsanların farklı bir şekilde, örneğin baronlar ve köylüler için farklı yasaların olması gibi, muamele görmesi olağan sayılmıştır.

19. yüzyıl, köleliğin kaldırılmasıyla ve tüm vatandaşlara eşit oy hakkı tanıyan politik eşitliğin tesis edilmesiyle kazanılacak olan eşit haklarının sonuçları için verilen mücadelelerle geçen bir dönem olmuştur.

Bununla birlikte, pek çok ülkede kadınlar oy verme hakkını 20. yüzyılın başlarına kadar elde edememişlerdir. Güney Afrikada yapılan ırk ayrımında zenciler ve farklı ırktan olanlar politik ve mülkiyete ilişkin haklardan mahrum bırakılmışlardır. [18]

 

Barış

Barış, özgürlük ve adaletle birlikte liberal medeniyetin en büyük değerlerinden biridir. Barışın pasifizm ile yani güç kullanımın reddedilmesi ile karıştırılmaması gerekir.

Ülkeler arasındaki belirli bir duruma işaret etmekle birlikte, pasifizm her ne pahasına olursa olsun uygulanması gereken bir barış politikası değildir.

Özgürlük veya adalete değer verildiği gibi barışa da değer verilir, çünkü barış tek başına bir amaç olmaktan ziyade insanların kendi yaşamlarını yönlendirmesine izin verir.

Barış düşüncesinin gücü, milletler arasında savaş olmaması sayesinde insanlığı edineceği maddi, kültürel ve manevi yararlarda yatmaktadır.

Barışın insanlara faydaları hakkındaki bu modern düşünce eski düzenin elitlerince bir sapkınlık olarak görüldü.

Aydınlanmanın büyük düşünürlerinden biri olan David Hume, uluslararası ilişkileri bir ülkenin kazancının zorunu olarak diğerininkinin kaybını oluşturduğu negatif toplamlı bir oyun olarak kabul eden geleneksel akla çatıyordu: "sadece bir insan olarak değil, aynı zamanda bir İngiliz uyduğu olarak da Almanya, İspanya, İtalya ve hatta Fransanın ticaretinin gelişmesi için dua ediyorum." Bu şekilde Hume'un politikası Britanya'nın geleneksel düşmanlarıyla bile ticareti tavsiye ediyordu. Çünkü ticaret ve mübadele, düşmanı dosta çevirecek güce sahipti. [19]

 

Faydalı Makaleler

 

Dış bağlantılar

 

Notlar

  1. ^ Sosyal liberalizm özellikle 1929 Ekonomik Buhranından sonra hızla yükselişe geçmiştir.
  2. ^ Liberal Enternasyonale üye ülkeler listesine buradan ulaşılabilir. Türkiye'de Liberal Enternasyonale üye siyasi parti bulunmamaktadır.
  3. ^ Türkiye'de herhangi bir liberal örgütle ilişkili ya da üye konumunda bulunan, sosyal liberal politikaları birincil öncelik olarak benimsemiş siyasi parti bulunmamaktadır.

 

Dipnotlar

  1. ^ Nigel Ashford “Özgür Toplumun İlkeleri”, Liberte yayınları
  2. ^ Liberalism in America: A Note for Europeans by Arthur Schlesinger, Jr. (1956) from: The Politics of Hope (Boston: Riverside Press, 1962).

    « Liberalism in the U.S. usage has little in common with the word as used in the politics of any other country, save possibly Britain.  »


  3. ^ Liberal doktrinin doğuşu ile ilgili olarak bkz: Ayferi Göze, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, İstanbul, Beta Basım Yayım Dağıtım, 1986, s. 153-226; Yayla, a.g.e., s. 25-135
  4. ^ Çotuksöken, Betül: “Ortaçağ ve Rönesans Üzerine Kimi Bilgiler”, Gergedan, sayı 13.
  5. ^ Ağaoğulları, M. Ali - Köker, Levent: (1991a) İmparatorluktan Tanrı Devletine, İmge Yayınları, Ankara
  6. ^ Kılıçbay, M.Ali: “Bir İtalyan İcadı: Rönesans ve Doğunun Olanaksız/ Olanaklı Rönesansı”,Gergedan, Sayı 13 .
  7. ^ Tunaya, Tarık Zafer: (1969) Siyasi Müesseseler ve Anayasa Hukuku, Suphi Garan Matbaası, İstanbul.
  8. ^ Ateş, Toktamış: (1994) Demokrasi, Ümit Yayıncılık, İsanbul,.
  9. ^ Akın, İlhan: (1968) Temel Hak ve Özgürlükler, sayfa 36 İ.Ü.Yayınları,İstanbul.
  10. ^ Göze, Ayferi: (1987) Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Beta Yayınları, İstanbul. .
  11. ^ Yayla, Atillâ, Liberalizm (Ankara: Liberte, 2. b., 1998).
  12. ^ Galston, William A. (1995), “Two Concepts of Liberalism”, Ethics, 105 (April), ss. 516-534.
  13. ^ Mason, Andrew D. (1990), “Autonomy, Liberalism and State Neutrality”, The Philosophical Review, Vol. 40 No. 160, ss. 433-452.
  14. ^ Mendus, Susan (1987), “Liberty and Autonomy”, Proceedings of Aristotelian Society,
  15. ^ Larmore, Charles (1990), “Political Liberalism”, Political Theory, Vol. 18 No. 3 (August), ss. 339-360.
  16. ^ Yayla 1992: 46-63
  17. ^ Nigel Ashford “Özgür Toplumun İlkeleri”, Liberte yayınları, sayfa 43,44
  18. ^ Nigel Ashford “Özgür Toplumun İlkeleri”, Liberte yayınları, sayfa 33,34,135
  19. ^ Nigel Ashford “Özgür Toplumun İlkeleri”, Liberte yayınları, sayfa 89,91

21 Nisan 2013 Pazar

ÇÖZÜM SÜRECİNDE NASIL YAKLAŞMALIYIZ?

21 Nisan 2013
          Türkiye, yaklaşık 30 yıldır devam eden ve uluslararası güçler tarafından kullanılan terörün ve terör siyasetinin mağduru olmuştur. 

Devam eden bu kirli oyun neticesinde, binlerce insanımız hayatını kaybetmiş, yüz milyonlarca dolarlık kaynağımız heba olmuştur.

Bununla birlikte Türkiye, milletimizin basireti ve taşıdığı medeniyet bilinci sayesinde bir iç savaşa sürüklenmemiş ve bu yöndeki her türlü zorlama ve çabaya karşı direnmiştir.

Gelinen nokta itibarıyla yıllardır süren bu kirli oyunu bozmak Türkiye'nin akil insanlarının boynunun borcu olmuştur.

Dolayısıyla konu hakkında beyanda bulunan herkesi, insanlarımızı kamplaştırmaktan kaçınmaya davet etmeliyiz.

Hiç kimse ortamı germemeli ve konuyu sulandırmamalıdır. Herkes sorunu çözmek için samimi gayret göstermelidir.

Çözüm süreci adı altında başlatılan inisiyatifle kamuoyunda barış ve esenliğin tesis edilmesine yönelik daha şimdiden olumlu bir hava meydana gelmiştir.

Başbakan'ımız, gerçekten de sorunu çözmek için samimi gayret göstermekte, varlığımızı ve geleceğimizi ilgilendiren bu konuyu bir siyasi risk veya siyasi rant olarak görmediğini ısrarla vurgulamaktadır.

Çünkü biliyoruz ki; bundan böyle bir kişinin ölmesinden daha büyük risk yoktur. Aynı şekilde, tüm muhalefet partilerinin de bu konuyu asla bir siyasi rant elde etme aracı olarak görmemesini temenni ederiz.

Aslında “çözüm süreci”, yüzyıllardır birlikte barış içinde yaşamış aynı inancın, medeniyetin çocuklarının, Selahaddin Eyyubi'nin, Kılıçaslan'ın torunlarının arasına sokulmaya çalışılan fitnenin etkilerini ortadan kaldırma çabasından başka bir şey değildir.

Zira ortada birbirleri ile iç savaş yapmış iki farklı halkın barış masasına oturması gibi bir durum söz konusu değildir.

Nitekim barış ve esenliğin teminine ilişkin atılan adımların halk tarafından desteklenmesi de bunun en bariz göstergesidir.

Bununla birlikte meselenin genel geçer kabuller, kamplaşmalar, zıtlaşmalar yerine; iyi niyet, feraset ve kararlılıkla ele alınması önem arz etmekte; meseleye kardeşlik, bütünleşme ve geniş ölçekli bir medeniyet perspektifi içerisinde yaklaşılması gerekmektedir.


Daha fazla kardeşlik 

Kardeşlik yeryüzünde hem ilk kavganın başlangıcıdır hem de kavgayı önleyecek en kuvvetli ilişkidir. Fakat “kardeşlik bağı” tek başına herhangi bir kavgayı, sorunu çözecek, ortadan kaldıracak bir özelliğe de sahip değildir.

Barışın sağlanması, ancak kardeşler arasında adaleti tesis edecek bir medeniyet perspektifi ile mümkündür. Hepimiz aynı medeniyetin vârisleri, aynı inancın ve ortak coğrafyanın çocuklarıyız.

Kadim bir medeniyetin ve bir cihan devletinin mirasına sahibiz ve bu mirası hep birlikte yaşıyoruz. Irkçılığın her türlüsüne karşıyız.

Zira bu milletin inancı, tarihi ve medeniyet değerleri içerisinde ırkçılık ile, herhangi bir grubun ve/veya ırkın diğerine karşı tekebbürü asla yer bulamamıştır.

Bununla birlikte ne yazık ki, gerek Türkiye gerekse İran, Irak ve Suriye, şimdiye kadar Kürt meselesini kendi içinde eşit kardeşliğe dayalı bir formülle çözememiş, bu nedenle de darmadağın edilen bu coğrafyanın çocukları en temel sorunların çözümü için uluslararası camianın güvencesi ve değerlerine ihtiyaç duyar hale gelmiştir.

Hâlbuki ‘uluslararası camia' kamuflajı altında bugüne kadar bölgeye yapılan her türlü müdahale, binlerce masum insanın ölümüne neden olmuş; yüz binlerce insan yurdundan olmuş, hatta kendi vatanında mülteci konumuna düşmüş; arzu edilen özgürlük ve demokrasiye bu şekilde erişmek mümkün olmamıştır.

Bu coğrafyada yaşayan hiçbir topluluğun, bir diğerinin acısı üzerinden huzur bulamadığı tarihi bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Onun için çözüm sürecinde daha fazla kardeşlik temel ilke olmak zorundadır.

Her şeyden önce Türk'ün, Kürt'ün ve tüm insanların Rabb'i, Doğu'nun ve Batı'nın hâkimi olan Allah'ın kulları olarak, kimsenin diğerine üstün olmadığı eşit yurttaşlar olduğumuzu bilerek konuya yaklaşmalıyız.
  
Gönüllü birliktelik
 
Bu ülkenin insanları Türkler, Kürtler ve diğer etnik kökenden insanlar 2013 yılında gökten paraşütle inerek bu topraklara gelmemiştir.

Birbirimizi yeni tanıyor değiliz. Bu coğrafyada bin yılı aşkın bir süredir aynı yurdun insanları, aynı medeniyetin mensupları, aynı inancın bağlıları olarak kardeşçe barış içinde yaşıyoruz.

Kıyamete kadar da gönüllü birlikteliğimizi sürdüreceğiz. Çünkü biliyoruz ki; hepimiz Âdem'in soyundanız, İbrahim'in ahfadıyız, Muhammed'in ümmetindeniz.
 
Çok uzak değil, İkinci Dünya Savaşı'nda Avrupa devletleri karşılıklı olarak on milyonlarca insan öldürdüler. Ancak günümüzde bu ülkeler AB projesi ile kendi aralarında bir birlik oluşturmayı başardılar.

20. yüzyılın başında paramparça durumdaki Avrupa ülkeleri, AB projesiyle entegrasyonunu sağlamıştır. Buna karşılık, bizim coğrafyamız, Türkiye ve bölge ülkeleri yıllardır emperyalizmin bölgeye yüklediği etnik milliyetçiliklerin kıskacından kurtulamamıştır.

Dün icat edilen etnik milliyetçilikler, bugün başkaları tarafından “yeni milliyetçilikler” kışkırtılarak tekrarlanmaktadır.

Ancak, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nın dayattığı model, artık bölgede sürdürülemez hal almıştır. Tunus'ta başlayıp Mısır, Libya, Yemen ve Suriye'ye sıçrayan ve tüm coğrafyamızı etkisi altına alan Arap Baharı, eski Ortadoğu'ya özgü sistemin artık bölgede yürümeyeceğinin en bariz kanıtıdır.

Artık Türküyle, Kürt'üyle, Arap'ı ve Fars'ıyla bölge halkları; Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadıkları işgal ve acıları, kardeş kavgalarını tekrar yaşamayı istememektedir.

Terör sorunu, ancak rızaya dayalı kardeşlik birlik ve gönüllü birliktelik çerçevesinde çözülebilir. Türkiye, bu bölgeyi bölüp parçalamak isteyen güçlerin ayrıştırıcı politikalarının değil, bütünleştirici politikaların öncüsü olmalıdır.

Bu anlamda Türkiye'nin görevi, elbette ki sadece ülkemizde değil, bölgemizde ve geniş coğrafyamızda daha fazla bütünleşmeye öncü olmaktır.

Bütün bunları Türkiye'nin tek başına yapması elbette mümkün değildir. Bu nedenle konuya bir bölge politikası olarak bakılmalıdır.

Bölgeyi etnik-dini-mezhebi farklılıklar üzerinden parçalayıp yönetmek isteyen emperyal güçlerin yıllardır uyguladıkları politikalar esasen bugün yaşanan bölünmüşlük, adaletsizlik ve demokrasi eksikliğinin temel nedenlerindendir.

Halkların gönüllü birlikteliği fikri etrafında gerçekleşecek bir bütünleşme anlayışı hem terör sorununun hem de bölgesel diğer sorunların çözümüne büyük katkı sağlayacaktır.

Dolayısıyla bütünleşme ve birlik olmadan bu bölgeye ve ülkemize huzur gelemeyeceği açıktır. Onun için çözüm sürecinde gönüllü birliktelik esas alınmalıdır.

Bu bağlamda; herkesin kendisi olarak kalabileceği, bireysel ve kültürel haklarına sahip olacağı, kültürünü geliştirebileceği, güvende olacağı, karnının doyacağı, onuru ile kendisinin ve aile bireylerinin geçimini sağlayabileceği, haksızlığa uğrayanın hakkının kendisine teslim edileceğinden emin olacağı, insanların kendi yöneticilerini kendi hür iradeleri ile seçebileceği şartların herkes için en güzel şekilde sağlanması gereklidir.

Medeniyet perspektifi/geniş ölçekli bir vizyon 

Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorunlar bütünlükçü bir yaklaşımla ele alınmalı, terör meselesinin çözümünde nihai olarak uygarlığın ilk filizlendiği, bir dizi parlak medeniyetin vatanı ve aynı zamanda farklı medeniyet dünyaları arasında asırlarca köprü olagelmiş bu bölgenin emsalsiz tarihsel miras ve birikiminden yararlanılmalıdır.

Bölge halklarının beslendiği bu zengin tarihsel/kültürel mirasın çoğul karakterinden, katılımcı, eşitlikçi ve özgürlükçü değerler damıtılarak, önlerine dikilmeye çalışılan kaotik ve karanlık geleceğe meydan okunabilir.

Bu sadece bu bölge için değil, bütün bir insanlık için yeni bir umuttur. Bunun için de her şeyden önce yeni bir medeniyet perspektifine ihtiyaç vardır. Eşitlik, merhamet ve adalete dayanan bir medeniyet…
   
Bu medeniyet anlayışının Ortadoğu'da ve hatta dünyada barışı sağlayacak temel kriterleri bulunmaktadır. Herkesin dilediği gibi inanma ve inandığını ifade edebilme anlamında tam bir inanç, düşünce özgürlüğü.

 Sadece inancın ve düşüncenin serbest olması da yeterli değildir. İnanç ve/veya düşünce dışa vurulmuyorsa bir manası yoktur.

Dolayısıyla inandığını başkalarına teklif edebilme ve inandığı şekilde örgütlenebilme; örgütlenme özgürlüğü de gereklidir.

Herkesin inancı, dilini, dinini, kültürünü öğrenebilme, öğretebilme veya istediği şekilde eğitimini alabilme anlamında eğitim hakkı ve özgürlüğü sağlanmalıdır.

İnsanların dilediği şekilde seyahat edebilmesi ve tam manası ile serbest dolaşım hakkı da şarttır. Yine herkes dilediği şekilde serbest ticaret yapabilmelidir.

İçinde bulunduğumuz karmaşık coğrafyada bizim medeniyetimizin değerlerinin, etkin olduğu dönemlerde nasıl bir barış ve huzur ortamını sağladığı açıktır.

Örneğin Osmanlı yönetimi, Filistin topraklarında 400 yılı aşkın bir süre din, mezhep, meşrep ve etnik kökenleri farklı onlarca toplumsal grubu, birlikte barış içinde yukarıda ifade edilen özgürlükleri sağlayarak yaşatabilmeyi başarmıştır.

Bölgede etkili olan geniş, örgütlü ve örgütsüz kesimlerin, manevi önderlerin ve makul halk çoğunluğunun görüşleri çözüm sürecinde ihmal edilmemelidir.

Halkımızın terörle yaralanmış ma'şeri vicdanı ve Kürt vatandaşlarımızın masum talepleri arasında çelişki oluşturulmamalı ve toplumun makul ekseriyetinin kabul edeceği bir yöntem bulunmalıdır.

Ayrıca, Hakkâri'nin, Diyarbakır'ın, Ankara'nın, İzmir'in problemlerinin çözümü sadece buraların problemlerinin çözümü olarak görülmemelidir. Yaşanan olaylar, Türkiye'ye tarihi misyonunu hatırlatmaktadır.

Türkiye'nin önünde bir imkân açılmaktadır. Bu anlamda Türkiye Kudüs'ün, Şam'ın, Kerkük'ün, Musul'un, Batum'un, Bakü'nün meselesini kendi meselesi olarak görmedikçe asla kendi sorunlarını da çözemeyecektir.

Artık bambaşka kavramları olan bir medeniyet söylemine ihtiyaç vardır. Temel kavramları insaf, kardeşlik, eşitlik, adalet, hak, hukuk, paylaşma, alın teri, vicdan, merhamet, onur gibi kavramlar olan bambaşka bir medeniyet.

Çözüm sürecinde, işte, en çok da bu temel kavramlar üzerinden, barış ve insanlığın diliyle konuşmaya ihtiyacımız var.

İnanıyoruz ki aklıselim galip gelecek; Türkiye, ayaklarına bağlanan ağır prangalardan kurtulacak, yeniden güçlü ve büyük Türkiye olma yolunda adımlarını hızlandıracaktır.


*Prof. Dr., AK Parti Genel Başkan Yardımcısı

http://www.zaman.com.tr/yorum_cozum-surecine-nasil-yaklasmaliyiz_2080824.html
 

11 Nisan 2013 Perşembe

'Çoklu Türkiye' ve Yeni Anayasa

12 Ekim 2012

TESEV, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, meslek odaları, dernekler ve platformlar tarafından çeşitli yöntemlerle elde edilmiş verilerden hareketle yaptığı çalışmada değişik başlıklar altında ortaya kapsamlı öneriler çıkarmıştır.

 TESEV'in talep etmesi nedeniyle bu önerileri değerlendirerek ve Yeni Anayasa Platformu (YAP) çatısında yapılan çalışmalardan yararlanarak bazı başlıklar için madde teklifi yapmaya çalışacağım.

Anayasanın felsefesi ve başlangıç metni

Değerlendirme: Anayasaların felsefeleri genellikle anayasaların başlangıç metninde yer alır. Kimi ülke anayasaları başlangıç metnine yer vermemiştir.

Ancak özellikle bir iç çatışmadan çıkmış, toplumsal ve siyasal barışı hedefleyen ülkelerde anayasanın felsefesini, ruhunu açıklayan başlangıç metinleri bulunur.

Kanaatimce, yeni anayasada iç çatışmalardan ve gerilimlerden çıkmamızın temelini oluşturacak, demokrasi ve özgürlüklere vurgu yapacak bir başlangıç metni aynı zamanda öfke ve intikam duygularını aşacak bir işlev görecektir.

Anayasanın yeni felsefesinin katılımcı ve çoğulcu demokratik değerlere dayanması, insan onurunu ve insanın kendini özgürce ifade edebilmesini öngörmesi, özgürlük, eşitlik, adalet gibi kadim temeller üzerinden temellendirilmesi, farklılıkların barış içinde var olmasının zeminini oluşturması, yoksulluğun ve yoksunluğun aşılması bakımından sosyal adalet değerine vurgu yapılması gibi öneriler ağırlık kazanmaktadır.

Söz konusu önerilerden anayasanın yeni felsefesi kapsamında devletin yeniden tanımlanması zaruri bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır.

    Metin teklifi: Türkiye coğrafyasında yaşayan çeşitli dinsel, etnik ve kültürel farklılıklara sahip yurttaşlar tarihten gelen barış içinde özgürce bir arada yaşama arzu ve iradesini tekrar ederek ve yenileyerek toplumsal bir mutabakata varmışlardır.

Bu toplumsal mutabakat, insanların doğuştan var olan özgürlüklerini kullanabilmelerini sağlamak, sosyal adaleti gerçekleştirmek, her koşulda farklılıkları korumak ve farklılıklarla birlikte bir arada barış içinde çoğulcu, katılımcı ve şeffaf bir toplumda yaşamak isteği yönündeki iradesini; devletin ise bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerine ve tercihlerine saygılı olmak ve kullanılabilmelerini sağlamak, bireyin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmek ve yoksulluğu aşmak için hukuk içinde hareket etmek üzere oluşturulmuş, işleyişi ve yetkileri denetim ve denge sistemine göre konumlandırılmış bir aygıt olduğu düşüncesini temel alır.

Bireylerin ve toplumun katkılarıyla hazırlanan, olağan bir meclis tarafından kabul edilen ve halk tarafından onaylanıp, yürürlüğe giren bu anayasa; bireylerin ve toplumun hizmetinde olması gereken devletin yönetim biçiminin, özgürlük ve barış içinde yaşamanın ilkelerinin gösterildiği örnek bir metin olarak küresel demokrasi idealine yönelik bir çabaya da katkı sunacak tarihsel bir açılımın başlangıç noktasını oluşturacaktır.

Devletin nitelikleri

Değerlendirme: Önerilerde, bu konuda değişmez maddeler olmaması, ancak mevcut Anayasa'nın 2. maddesindeki Cumhuriyet'in nitelikleri düzenlemesinden sadece demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti ibaresinin korunup, bu niteliklere açıklık getirecek eklemeler yapılması hususu ağırlık kazanmaktadır.

Ayrıca mevcut Anayasa'nın 3. maddesinde değişmez olarak kabul edilen Türkçenin tek resmi dil olması düzenlemesinin aynen kalmasını önerenler olduğu gibi, bölgelerde ihtiyaca göre Türkçenin dışında birden çok dil kullanılabileceğine, bu konuda Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı'nın uygulanması gerektiğine ilişkin öneriler de bulunmaktadır.

Madde teklifi: Türkiye Cumhuriyeti, hak ve özgürlükleri, katılımcılığı ve çoğulculuğu esas alacak şekilde demokratik, din ve vicdan özgürlüğünü ve her türlü inanca karşı eşit mesafede durmayı esas alacak şekilde laik, yoksulluğu ve yoksunluğu aşmayı ve eşitliği sağlamayı esas alacak şekilde sosyal, adil yargılanmayı, adaleti ve insan onuruna saygıyı esas alacak şekilde hukuk devletidir.

Dil ve kültür

Madde teklifi: Türkiye coğrafyasında Türkçenin yanı sıra bölgesel ihtiyaçlara göre birden çok resmi dil kullanılabilir. Devlet, bölgesel ve azınlık dilleri ile kültürleri korur ve gelişmelerini destekler.

Egemenlik

Değerlendirme: Öneriler arasında egemenlik ve iktidar kavramlarının kullanılması konusunda fikir ayrılığı olduğu, ancak iktidar ya da egemenliğin üç erk tarafından kullanılacağının açıkça belirtilmesinin kabul gördüğü anlaşılmaktadır. Kanaatimce, bu konunun madde olarak düzenlenmesinde iktidar kullanımının bölgesel ve yerel vurgusunu yapmak gerekmektedir.

Madde teklifi: İktidarın kaynağı halktır. Halk, bu iktidarı yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır. Yasama ve yürütme erklerine ilişkin yetkiler ülkesel ve bölgesel düzeyde paylaşılır.

Vatandaşlık

Değerlendirme: Önerilerde, vatandaşlık tanımının hiçbir etnik vurgu yapılmadan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı üzerinden yapılması görüşü ağırlık kazanmıştır. Kanaatimce, bu konuda bir tanıma ihtiyaç duymamak gerekir.

Türkiye coğrafyasında yaşayan herkes, insan olarak hak ve özgürlüklerden ve hukuk güvencesinden yararlanacaktır. Anayasada özne herkes, insan ya da birey olacaktır. Vatandaşlık hukuku ise anayasal ilkelere uygun olarak kanunla düzenlenecektir.

Hak ve özgürlüklerin korunması

Değerlendirme: Önerilerden, anayasanın özgürlükçü bir değere dayanması, hak ve özgürlüklerin dünyadaki değişimler sonucu vicdanî ret hakkı, sığınma hakkı, beslenme hakkı gibi hakları da içine alacak şekilde genişlemesi yönündeki düşüncenin ağırlık kazandığı anlaşılmaktadır.

Yine özgürlüklerin sınırlanması konusunda genel sınırlamalardan kaçınılması ve özel sınırlamalarda ise evrensel ölçütlerin kullanılması düşüncesi de önemli ölçüde kabul görmüştür. Hak ve özgürlüklerin anayasada belirtilmesinin yanı sıra özgürlüklerle ilgili şu düzenlemenin bulunması gerektiği kanısındayım.

Madde teklifi: İnsanlar özgür doğarlar. Özgürlükler doğuştan sahip olunanlar ile birlikte sonradan edinilenleri ve tercihleri de kapsar. Bu alan devletin tasarrufuna kapalıdır. Tüm erkleri ile birlikte devletin temel görevi, hiçbir ayrımcılığa başvurmaksızın bu özgürlüklere saygı duymak ve kullanılması için önlemler almaktır. Başkalarına yönelik şiddete teşvik ve tahrik, ırkçılık ve nefret söylemi devletin koruma önlemleri almasını gerektirir.

Eşitlik ve devletin anlamı

Değerlendirme: Önerilerden anayasanın fırsat eşitliğini de gözeterek birey-toplum ekseninde eşitlikçi ve sosyal bir değere dayanması ve devletin bunu sağlayacak şekilde anlamlandırılması gereği ortaya çıkmıştır.

Madde teklifi: Hukuk içinde hareket etmesi gereken siyasi ve idari yapı, bireyin ve toplumun tüm kesimlerinin hak ve özgürlüklerini kullanmalarını sağlamak, huzur ve refahını gerçekleştirmek, yoksulluğu ve yoksunluğu aşmak ve ayrımcılığı ortadan kaldırmakla görevlidir.

Anayasanın teminatı

Madde teklifi: Anayasa, sosyal adaletin gerçekleşmesini, sosyal, ekonomik ve kültürel hakların kullanılmasını, çevrenin korunmasını ve açık toplumu garanti altına alır, ayrımcılığı reddeder.

Merkez-bölge yetki paylaşımı

Değerlendirme: Çeşitli başlıklar altında toplanan önerilerden önemli bir kısmının, yetkilerin toplandığı merkezî yapıdan adem-i merkeziyetçi bir yapıya geçilmesi yönünde olduğu görülmektedir. Adem-i merkeziyetçi eğilimin belediyelerin yetkilerinin artırılmasından daha fazla bir şeyi ifade ettiği açıktır.

Nitekim bazı önerilerde merkezin yetkilerinin azaltılması ve yerelde meclislerin oluşturulması gereği açıkça belirtilmektedir. Merkezle belediyeler arasındaki boşluğu merkezden bölgelere aktarılacak yetki aktarımı sonucu oluşacak bölge parlamentoları ve hükümetleri dolduracaktır.

Demokrasinin gerçekleşebilmesinin, merkezdeki yetkinin dağıtılması ve bölgedeki halkın kararlara katılabilmesi ile mümkün olabileceği açıktır. Sivil birey de ancak bu şekilde sağlanacak bir katılımcılıkla ortaya çıkabilir. Avrupa bölgeler Avrupa'sıdır.

İspanya'da 17 özerk bölge, İtalya'da 5 özerk bölge, Yunanistan'da 1 özerk bölge, Portekiz'de adalarda özerk bölge, Fransa'da özel statülü Korsika bölgesi mevcuttur. Birleşik Krallık'ta Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda özerk bölgelerdir. Yarı federatif yapılar oluşmuştur.

Diğer ülkeler ise federatif yapılar kurmuşlardır. Rusya'da da 21 otonom bölge bulunmaktadır. Bu bölgelerin kendi parlamentoları ve hükümetleri vardır.

Dünyada demokrasi ile yönetilen ülkeler arasında Türkiye gibi tamamen merkezden yönetilen, saf üniter, kararların tek merkezden alındığı ve rant dağıtım merkezi gibi çalışan bir rejim bulunmamaktadır. Böyle bir rejim kuşkusuz otoriter bir rejimdir.

Bu nedenle yargı dışında yasama ve yürütme yetkileri merkezdeki parlamento ve hükümet ile bölgelerdeki parlamentolar ve hükümetler arasında paylaşılacaktır.

Madde teklifi: Siyasi birliği temsil eden ve güvence altına alan ve tüm toplumsal farklılıkların dayanışmasıyla birlikte demokratik bir niteliğe sahip olması gereken cumhuriyet, yetki devrini bölgesel ihtiyaçlara göre ve demokrasinin güçlendirilmesine yönelik olarak tanır ve gerçekleştirilmesini kolaylaştırır.

Dış güvenlik ve ulusal savunma, dış politika, yargı, vatandaşlık, gümrük rejimi, devlet maliyesi ve sosyal güvenlik konularında yetki merkeze ait olup; kentleşme, konut planlaması, bölgesel ulaşım, tarım, ormancılık, balıkçılık, bölgesel ekonomik kalkınma, yerel fuarlar, sağlık, eğitim ve kolluk başta olmak üzere diğer yetkiler bölgelere aittir. Bölgeler yetkilerini kullanırken mali özerkliğe sahiptirler.

Anayasal kurum ve kuruluşlar

Değerlendirme: Önerilerden, bazı kurumların tamamen kaldırılması, bazı kurumlara ise anayasada yer verilmeyip kanunla düzenleme yapılması böylece yeni anayasada bürokratik kurum ve kuruluşlara yer verilmemesi hususunda büyük ölçüde mutabakat olduğu anlaşılmaktadır.

Bu mutabakatın önemli olduğunu düşünüyorum. Demokratik ve özgürlükçü niteliği ile ilkesel bir çerçeve çizen bir anayasada bürokratik kurumların yer almasına gerek bulunmamaktadır. İhtiyaç hissedilen kurum anayasal ilkeler çerçevesinde kanunla düzenlenebilir.

YÖK, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi gibi kurumların tamamen kaldırılması yönünde mutabakat vardır. YAŞ, Devlet Denetleme Kurulu, RTÜK, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, merkezi ve idari kuruluşların anayasada yer almaması, ihtiyaç hissedilenlerin kanunla düzenlenmesi hususunda da mutabakat sağlanmıştır.

Milli Güvenlik Kurulu'nun anayasadan çıkartılarak kanunla dar kadrolu Dış Güvenlik Kurulu oluşturulması, askerî mahkemelerin ve disiplin mahkemelerinin anayasal organlar olmaktan çıkartılıp, askerî suçlarla sınırlı olmak üzere kanunla düzenlenmeleri, Genelkurmay Başkanlığı'nın MSB'ye bağlanması mutabakata varılan noktalardır.

Diyanet İşleri Başkanlığı bakımından yapılan bazı öneriler bu kurumun laiklik ilkesini ihlal etmesi ve dini araçsallaştırması açısından kaldırılması gerektiği yönündedir. Ben de bu öneriye katılıyorum. Bu kurumla ilgili diğer öneri ise anayasal organ olmaktan çıkartılıp kanunla özerk bir yapıya kavuşturulmasıdır.

Sonuç

Toplanan önerilerden çıkan sonuç çok önemlidir. Bu öneriler demokratik, özgürlükçü, yeni ve sivil bir anayasa yapma yönündeki ağırlıklı iradeyi yansıtmaktadır.

Türkiye bu nitelikte bir anayasa yapmakla her alandaki gelişmesine büyük bir ivme kazandıracak ve anayasa metniyle küresel bir demokrasi ideali için de katkıda bulunmuş olacaktır.

Bu tarihi fırsat kaçırılmadan halkın bu yöndeki değişim isteğini değerlendirip, çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü bir paradigmayı somutlaştırıp, farklılıklarla birlikte barış içinde yaşanabilecek “Çoklu Türkiye”ye geçilmelidir. Tarihi kurucu görev halkla birlikte Parlamento'ya düşmektedir.

 * Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-dr-umit-kardas-coklu-turkiye-ve-yeni-anayasa_2001658.html

29 Mart 2013 Cuma

HANGİ EŞİTLİK?


9 Eylül 2011
Eşitlik siyasi söylemin temel ancak tek ve mütecanis olmayan kavramlarından biri.

Değişik türleri var; siyasi, ahlaki, hukuki ve maddi (ekonomik) eşitlik gibi.

Bütün insanların, insan olmak sebebiyle, dili, dini, cinsiyeti, deri rengi ne olursa olsun eşit değerde olduğunu öngören ahlaki eşitlik artık sorgusuz sualsiz kabul gören ve savunulan bir ilke.

Ahlaki eşitlikle iç içe geçen hukuki eşitlik, hem, özellikleri ne olursa olsun bütün insanların, hem de yönetenlerle yönetilenlerin aynı hukuk kurallarına tabi olması anlamına geliyor.

Politik eşitlikse, (yaş, akıl sağlığı yerinde olma vs. gibi) bazı genel şartları karşılayan bütün vatandaşların aynı siyasi haklara (yönetime katılma ve yönetimi denetleme, seçme ve seçilme, kamu görevi alabilme) sahip olması demek.

Ahlaki, hukuki ve politik eşitliğin bir anda ve kolay kazanılmadığı malum. İnsanlık tarihi, kölelerin insan sayılmadığı (ahlaki eşitsizlik), aristokratların ve iktidar sahiplerinin ayrı (ve imtiyazlı) kurallara tabi tutulduğu (hukuki eşitsizlik) ve sadece bir aile, sınıf veya ırka mensup kimselerin yönetme/yönetime katılma hakkına sahip olduğu (siyasi eşitsizlik) yerler ve dönemlerin hikâyeleriyle dolu.

Eşitlik kavramı zaman içinde çok boyutluluğa ulaşmış olmasına rağmen, eşitlikle ilgili tartışmaların çoğu maddi/mali eşitlik etrafında dönmekte.

Bunun bir sebebi eşitliğin yukarıda sayılan türlerinin varlığının veri alınmasıysa, diğeri, maddi eşitsizliğin yol açabildiği duyguların –kıskanma, imrenme, gıpta, haset, kin– insanların davranışları üzerinde büyük tesirler icra eden faktörler arasında önemli bir yer işgal etmesidir.

Eşitliğin ahlâkî, hukukî ve politik türlerinin haklılaştırılmasıyla ilgili önemli bir problem yok. Ancak, bunu aynı rahatlıkla maddi eşitlik için söylemek zor.

Maddi eşitlik geçerli bir ahlaki idealse, eşitsizliğin tipik yansımalarının ahlaki olarak kınanması gerekir. Bu durumda hiç kimse, ahlaki bakımdan yanlış yerde durmaksızın, bir başka kimseden daha iyi durumda olamaz. Birinin bir evi varken diğeri iki evi elinde tutamaz.

Birinin basit bir aracı varken diğerinin lüks bir araca sahip olması düşünülemez. Biri bin lira gelire sahipken diğerinin on bin lira gelirinin olması ahlaken doğru kabul edilemez.

Maddî eşitliği temel alan toplumsal yapılanmalarda bütün bu somut eşitsizlik tezahürlerinin ortadan kaldırılması istenir. Bu tür toplumlarda eşitsizliğin her toplumda yol açabileceği yukarıda sayılan duygular daha şiddetli şekilde boy gösterir.

Başka bir deyişle, maddi eşitliğin bir resmî politik ilke haline getirilmesi ve popüler kültür aracılığıyla devamlı topluma pompalanması gıpta, kıskançlık, haset hislerini besler.

Bu tespiti doğrulayan birçok örnek var. Sovyetler Birliği'nde eşitsizliğin her tür ve alandaki görünümü Sovyet vatandaşları arasında şiddetli kıskançlıklara yol açtı, birçok beşeri problem yarattı.

İhbar, karalama gibi faaliyetleri, hırsızlık gibi kriminal eylemleri patlattı. İnsanların ortalama karakterini bozdu. Reform süreci başlayınca da bir şey değişmedi.

Kârın kötü bir şey olduğu yolundaki resmî öğretiyle yıllarca beyinleri yıkanmış olan Sovyet vatandaşları, sınırlı özel girişimler veya kooperatifler yoluyla maddi durumunu ortalama Sovyet insanınınkinden daha iyi hale getirenlere öfke ve düşmanlıkla baktı.

Sovyet Rusya çok fakir bir ülkeydi, ya zengin olsaydı, eşitlik politikası nasıl bir toplumsal ortama yol açardı? Sovyet tarzı eşitlik anlayış ve uygulamasının zaten fakirliğin en büyük kaynağı olduğu gerçeğini bir tarafa bırakıp, İsveç örneğine bakalım.

Son yıllara kadar İsveç'e bütün dünyada gıptayla bakıldı. İsveç, hayat standartlarının hayli yüksek olduğu ve eşitlik idealine Batı dünyasında en çok yaklaşmış ülkeydi. Bu insani ilişkileri nasıl etkiledi?

İsveç'te eşitliğe daha fazla yaklaşıldıkça İsveç'in daha ahenkli, daha sıcak bir ülke haline gelmediğini; kıskançlık, şüphe ve kabalığın azalmayıp arttığını gösteren azımsanmayacak sayıda araştırma var.

Eşitlik politikasının toplumsal yansıması 

Gerek güncel ve tarihî örneklere dayanarak, gerekse aklımızı ve mantığımızı kullanarak, maddi eşitliği resmî devlet politikası haline getirecek ülkelerde insani ilişkilerin kötüleşeceğini ve otoriteryenizm tehlikesinin artacağını söyleyebiliriz.

Eşitlikçilik, insanların eşit olmasını ister, ama insanlar gerçekte eşit (aynı, özdeş) değildir. İnsanlar zevkler, kabiliyetler, talepler, çalışkanlık, nezaket ve benzeri bakımlardan birbirinden farklıdır, yani eşitsizdir.

Bu doğal bir haldir. Farklılık, kaçınılmaz olarak, maddi bakımdan da eşitsizlik yaratır. Ayda 2000 lira kazanan (ve varsayalım ki her bakımdan eşit görünen) iki kişi arasında, tasarruf yapma (veya harcama) eğilimi (zaman tercihi) bakımından bir kat farklılık olsa, yirmi yıl içinde biri diğerinin iki katı mali güce sahip hale gelir.

Yirmi yıl sonra, kanun müdahalesiyle bu kişileri eşitlesek, yani, fazlası olanın varlığının yarısını alıp diğerine versek, ikinci yirmi yıl sonunda muhtemelen aradaki fark ikiye katlanır.

Politik güç (devlet) eşitlik idealini gerçekleştirme hedefiyle yola çıktığında doğacak kötülükler iyiliklerden daha fazla olur.

Devletin ya milyonlarca insan arasındaki milyarlarca eşitlik/eşitsizlik ilişkisini her an takip ederek eşitlik adına müdahale etmesi, ki bu imkânsızdır, ya da (işçi, köylü, esnaf vb. gibi) genel kategoriler oluşturup bireysel ihtiyaç ve kabiliyetleri bastıran grup politikaları izlemesi gerekir, ki yapılan genelde budur.

Her iki durumda da devletin elinde toplanan yetkilerin ve topluma müdahale araçlarının bireysel özgürlüğe ve müşevviklere zarar verecek ölçüde artması ve kullanılması kaçınılmazdır.

Devletin önündeki bir diğer yol, bireylerin davranışlarını doğrudan değil dolaylı olarak kısıtlamak ve böylece eşitsizliğin doğmasını önlemeye çalışmaktır.

Mesela, devlet tek tip ev ve tek model araba yapılmasına izin verirse, eşitsizlik tezahürlerinin belirme alanlarını önemli ölçüde budamış olur. Ancak, bu tür politikaların, mutlaka, (en belirgini fakirlik olmak üzere) niyetlenmemiş yan sonuçları olacak ve eşitsizlik başka biçimlerde yine tezahür edecektir.

Peki, demokratik siyaset içinde eşitliği hiç gözetmemeli miyiz? Bu, herhalde mümkün olamaz. Her toplumda eşitliğe yönelik beklenti ve talepler oluşabilir.

Yapılması gereken, maddi eşitliği diğer eşitliklerle aynı kaba koymamak, temel siyasi ilke haline getirmemek ve özgür ve müreffeh bir toplumun yan ürünü olarak algılamaktır.

Liberal kapitalist ülkelerin tecrübeleri ülkeler zenginleştikçe eşitsizliğin azalabileceğini ve daha kolay tahammül edilebilir hale gelebileceğini gösteriyor.

a.yayla@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-atilla-yayla-hangi-esitlik_1177927.html
 

18 Mart 2013 Pazartesi

EŞİTLİKÇİLİK

Eşitlikçilik ve egaliteryanizm her sosyal ve politik alanda eşitlik isteyen egaliter yani eşit(lik)çi düşünce biçimi. Çağdaş bağlamda özellikle ırk, etnisite, cinsiyet, ve cinsel yönelim bağlamında eşitliğe dair vurgular içerir. Bu yüzden eşitlikçilik, cinsiyet eşitlik, cinsel eşitlik ve/veya ırk eşitliği vb. olarak da tanımlanabilir. Bu görüşe göre toplum renk ve cinsiyet farklılıklarını önemsemeyen bir konumda olmalıdır.
Bu görüş genellikle herhangi bir ideolojiden veya politik düşünceden bağımsız olarak ele alınır. Feminizmle bütünleşmeden kadın haklarını destekler ya da ırkçılığı ekonomik yahut politik düzeyde ele alan görüşlerle bir tutmadan ırk ayrımına karşı çıkar.

Eşitlik

Eşitlik, belirli bir sistemdeki farklı grupların hukuksal açıdan eşitliği anlamına gelmektedir. Hümanizm ve aydınlanma düşüncesinden beslenir ve insan onurunun özüdür. Özgürlük ve Fransız Devrimi’nin bir getirisi olan kardeşliğin yanı sıra; devlet nezdinde sosyal sınıfların eşitliği olarak açıklanabilir.
Avrupa’da kadının devlet nezdindeki eşitliği, ancak yirminci yüzyılda kadına seçme ve seçilme hakkı veren yasanın uygulanmasına dayanır.

Ayrıca Bakınız

Kadın hakları
Türkiye’de kadın hakları
Kadın-Erkek Eşitliği

İlgili Bağlantılar

http://www.tbmm.gov.tr/anayasa.htm

Kaynak Yayınlar

Kadın ve Eşitlik, J. Mitchel/A.Oakley, Pencere Yayınları
Sınırlı Ayrımcılık Yasağından Genel Eşitlik İlkesine, Şennur Ağırbaşlı, Seçkin Yayıncılık,2009
Hem Eşitlik Hem Özgürlük, Hayri Kozanoğlu, İthaki Yayınları, 2006

9 Mart 2013 Cumartesi

TEZATLARIYLA ROUSSEAU - Dr. Numan SARIYAZI

Medeniyet tarihçileri, Aydınlanma olarak isimlendirilen 18. yüzyıl hareketiyle başlayan sürecin Avrupa’da Fransız İhtilali’ni de içine alan bir yenilenme/yenileşme zinciri doğurduğunu kabul ederler. Bu süreçle birlikte, bilhassa Hristiyan Avrupa’da, genel olarak Avrupa etrafındaki ülkelerde ciddi mânâda çalkalanmalar olmuş, sosyal hâdiseler patlak vermiştir.

Fakat Aydınlanma esasen skolâstik ve dogmatik Hristiyanlığa karşı ortaya çıkmışken, sanki bütün insanlığın aydınlanması imiş gibi takdim edilmiştir/edilmektedir. Hareketin bir ‘aydınlanma’ olarak isimlendirilmesinin altında, önceki asırlarda kilisenin fikrî, içtimaî ve ekonomik hayatı içinden çıkılmaz bir karanlığa sürüklemesi yatmaktadır.

Aydınlanma yüzyılının önemli şahsiyetlerinden kabul edilen Jean-Jacques Rousseau (1712-1778), Avrupa’da neşet etmiş pek çok fikir adamı gibi söyledikleriyle yaptıkları arasında uçurumlar olan bir isimdir. Savunduğu ve insanlığa çözüm diye takdim ettiği fikirlerine tam zıt bir hayat sürdüğü hemen herkesçe bilinmektedir. Küçük çocukların haklarından dem vururken, kendi çocuklarını o dönemde pek moda olduğu üzere, yetimhaneye terk etmekten çekinmemiştir.

Döneminde ve günümüzde eğitimciliğinden söz edilirken, kendi eğitim hayatının ancak 12 yaşına kadar sürdüğü görülmektedir. Yine insanın özünde var olduğuna inandığı iyilik duygusunu yazılarının temeline yerleştirirken, kendi hayatında insanlarla sık sık kavga eden ve çekişen bir şahsiyet olduğu dikkatlerden kaçmamaktadır.

Söz Rousseau’nun yazarlığına geldiğinde ise, şaşırtıcı bir gerçek karşımıza çıkmaktadır: Bu, 37 yaşına kadar onun müzik eserlerinden başka bir şey yazmamış olmasıdır.1 Çocukluğu, dönemin karışıklıklarına paralel olarak anne-baba sevgisi görmeden, gençliği de türlü çalkantılarla daha çok bir gezgin olarak geçmiştir. Bu durum bazı münekkitler tarafından bir zenginlik sayılsa da, kayda değer bir eğitim vetiresinden yoksun olarak geçen yıllar Rousseau’nun şuuraltı müktesebatında sağlam bir ahlâkî temelin teşkiline izin vermemiştir.

Buna yoksulluk ve içtimaî açıdan kıymetsizlik hissi gibi unsurların eklenmesiyle, kendisinde ağır basan düşüncenin ‘topluma ve İlâhî iradeye isyan duygusu’ olduğu görülmektedir. Düşüncesi: “Madem, güçlü her zaman haklıdır, öyleyse yapılacak şey, her zaman güçlü olmaya bakmaktır.” 2 şeklindedir.

Rousseau ileriki yıllarda politika ve düşünce çevreleriyle tanışmıştır. Dijon Akademisi’nin düzenlediği, ‘Sanat ve bilimlerdeki gelişmeler ahlâkî değerlerin saflaşmasına mı yoksa bozulmasına mı yol açmıştır?’ konulu bir yarışma için yazdığı Sanatlar ve Bilimler Üzerine Konuşmalar (Discours sur les sciences et les arts) başlıklı denemesinin birinci olması ile adını fikir çevrelerinde duyurmuştur. Rousseau’nun medeniyet tarihçileri tarafından dikkate alınması, geliştirdiği ‘soylu-masum vahşi’ yaklaşımı sebebiyle olmuştur.

Bu yaklaşıma göre hakiki fazilete sahip olan yegâne insan, medeniyet dairesi içine girmemiş olan iptidaî vahşi insandır. Aynı iddiaya göre toprağın işlenmesi ve metallerin hayata girmesiyle beraber insanlığın hayatına iş bölümü ve mülkiyet duygusu girmiş; buna paralel olarak, toplumlar gittikçe insanlığını yitirdiği bir vetireye mahkûm olmuştur; bu mahkûmiyetten kurtuluş da görünmemektedir. İnsanlar zengin-fakir diye ayrılmışlar, içtimaî hayatla gelen kanunlar da bu ayrılığı iyice sağlamlaştırmıştır. Bu gidişle varılacak nihai nokta, ancak ve ancak bir despotizmdir. 3

Bu iddialarla birlikte sosyolojide ‘kültür-tabiat tezadı’ şeklinde bir mefhum ortaya çıkmıştır. Buna göre insan tabiattan uzaklaşıp toplum hâlinde yaşamanın bir semeresi olan kültürün tesir sahasına girdikçe aslî/fıtrî vasıflarını yitirmiş ve yitirmektedir. Bu tezlerini seslendirdiği kitabını kendisine gönderdiği için Rousseau’ya teşekkür eden Voltaire’in 30 Ağustos 1755 tarihli ünlü mektubundaki ifadeler insana atfedilen değer açısından ne kadar mânidardır: “Bizi yeniden hayvan yapmayı istemek için bunca zekâ şimdiye kadar hiç kullanılmamıştı; eserinizi okuyup bitirince insanın içinden dört ayak üzerinde yürümek isteği geliyor.” 4

Ona atfedilen, Fransız İhtilâli’nin ve daha sonra Küba Komünist İhtilâli’nin fikrî alt yapısının temel sloganı olan ‘Liberté, Égalité, Fraternité’ (Hürriyet, Eşitlik, Kardeşlik) hayali de, tesiri günümüze kadar uzanan içi kof sloganlardan biri olarak tarihe geçmiştir. Zîrâ kendisi toplu hâlde yaşamanın merkezine çıkar ve menfaat duygusunu yerleştirmektedir: “Bütün çıkarların anlaştığı bazı noktalar olmasaydı, hiçbir toplum var olmazdı. İşte toplum bu ortak çıkar açısından yönetilmelidir.” 5

Rousseau sözünü ettiği ‘soylu vahşi’nin tabiatın elinden çıkmış olması gerektiğini düşünerek, insanı, kimi hayvanlardan daha zayıf, kimi hayvanlardan daha az çevik, ama bir bütün olarak alındığında, yapısı hepsinden daha uygun ve elverişli bir hayvan olarak6 görmektedir. Bu yaklaşıma paralel olarak, Rousseau insanın dünyaya gelmesinde İlâhî İrade’nin tasarrufunu hiçe sayarak neredeyse ateizme varan bir çizgiye ulaşmaktadır: “Her insan hür ve kendi kendisinin efendisi olarak dünyaya geldiği için, her ne bahane olursa olsun, hiç kimse onu isteği dışında buyruk altına alamaz.” 7

Öte yandan, insanın kültürle ve topluluk hâlinde yaşamayla birlikte faziletlerini yitirmesi meselesi de hayli su götürür bir yaklaşımdır. Zîrâ ‘bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için’8 ve ‘ancak ve ancak Yaratan’ına kulluk etsin’9 diye gönderilmiş olan insan, daha dünyaya geldiği ilk anlardan itibaren bir anne-babanın ilgi ve şefkatine muhtaç yaratılmıştır. Ki bu durum onun zaten bütün ömrünü şu veya bu şekilde diğer insanlarla birlikte geçireceğinin Öteler Ötesi’nde takdir edildiğinin en önemli işaretidir.

Diğer bir ifadeyle, insan zaten tabiatı itibariyle topluluk hâlinde ömür sürmeye muhtaç ve memur olarak dünyaya gönderilmektedir. İnsanın bir topluluk içinde ömür sürmesini elzem kılan diğer önemli unsur ise, onun fıtratına dercedilmiş olan Rabbanî lâtifelerin ve Esma cilvesinin tecelli edeceği yegâne mevkiin içtimaî hayat olmasıdır. İnsanın fıtratına yerleştirilmiş cömertlik, merhamet, şefkat, yardımlaşma; kudsî bir dava etrafında bir araya gelerek işbirliğine gitme gibi vasıfların hayat bulması ancak topluluk hâlinde yaşamaya bağlıdır. Bu sebepledir ki, Efendiler Efendisi’nin (sas) mübarek varlığıyla bizlere ulaştırılan Vahy-i Kudsî, Rıza-i İlâhî’ye vasıl olabilme cehdinde ‘Halk içinde Hak’la’ olabilmeyi nazara vermektedir.

Öyle anlaşılıyor ki, Rousseau da, muasırları ve sonradan gelen benzerleri -Hume, Voltaire, Nietzche, Darwin, Marx, Freud, Camus- gibi, Hristiyanlığın iflâsının ilân edildiği ve hararetle yerine ne konulacağının araştırıldığı 18. ve 19.yüzyıllarda heyecan ve hislerin ön plânda olduğu görüşler serdetmiştir. Rousseau’nun İçtimaî Mukavele (Social Contract) isimli kitabında Hristiyanlığa getirdiği tarif ve atfettiği vasıflar dönemin din anlayışını özetler gibidir: “İsa bu şartlar altında gelip yeryüzünde din krallığını kurdu.

Bu, din sistemini politik sistemden ayırarak devleti tek güç olmaktan çıkardı. Ve Hristiyan milletleri durmadan alt-üst eden iç bölünmelere yol açtı.” 10 “Hristiyanlık bütünüyle ruhanî bir dindir, öbür dünya işleriyle uğraşır; Hristiyan’ın yurdu bu dünyada değildir. Gerçi ödevini yapar, ama gösterdiği özenin başarısına veya başarısızlığına hiç mi hiç bakmadan yapar onu.” 11

Diğerleri gibi Rousseau’nun fikirlerine de, içinde neşet ettiği dönemin hercümerci içinde belli bir değer atfedilmiştir. Sonradan gelenler, başkalarına yaptıkları gibi Rousseau’nun fikirlerini de allayıp pullayarak kendilerince kullanacakları şekil ve terkiplerde her dönemde yeniden sunmuş ve sunmaktadır. Rousseau, içinde neşet ettiği zaman ve topluluğa bir isyan haykırışı olması itibariyle ibret alınacak tarihî bir figürden öte bir şey değildir.

Gelmiş-geçmiş binlerce insandan biri olarak, insana ve birlikte yaşamaya dair bir şeyler söylerken, vahyin ‘insanı ve kâinatı anlatma’ adına beyan ettiklerini görememesi sebebiyle -insanları aydınlatmak şöyle dursun- isyana, ateizme ve nihilizme sürüklediği yüz milyonların vebaliyle bu dünya misafirhanesinden göçüp gitmiştir.

Dipnotlar

1. http://www.kirjasto.sci.fi/rousse.htm

2. J.J.Rousseau, Toplum Sözleşmesi, çev. Vedat Günyol, Adam Yay., 1994, İst., s. 17.

3. Aynı yer.

4. Rousseau, J.J., İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, çev. Rasih Nuri İleri, Say yay., İst., 1995, s. 39.

5. Toplum Sözleşmesi, s. 35

6. İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı s. 82.

7. Toplum Sözleşmesi s. 122

8. Risale-i Nur Külliyatı, 23. Söz, Dördüncü Nokta.

9. Zariyat Sûresi, 56.

10. Toplum Sözleşmesi s. 149

11. Toplum Sözleşmesi s. 154

 http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/tezatlariyla-rousseau.html     internet sayfasından alınmıştır.