Popüler Yayınlar

İNSAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İNSAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2013 Perşembe

Bilimin Felsefe bilincini dışlaması

11 Eylül 2013

İlahiyat fakültelerinin müfredatında felsefe ve tarih derslerini dışarıda bırakan değişikliklerin öngörülmesi tartışma doğurdu. 

İlahiyatın kendisi, ilim olduktan ve değişik bilimleri içine aldıktan başka düşünsel yani felsefi bir disiplindir.

İlahiyat fakültelerindeki derslerin tarihi ve felsefeyi dışta bırakarak işlenmesi, konuların ele alınışında insanın dışlanması anlamına gelir.

Çünkü programına yoğun bir infiratçılıkla eğilinmiş her uzmanlık alanında insan dışlanır. Sözle olmadığı takdirde uygulama insanı dışta bırakmakla sonuçlanır.

Müfredatın değişmesi yönünde işleme konulan prosedüre, akademi dünyasından da etkili ve önemli itirazlar, yöneltilmiş karşı oylar var.

Değerli bilim adamı Prof. Dr. Durmuş Günay, açıkladığı (kısmen yazılı basına intikal ettiği gibi tüm metni önümüze gelen) görüşlerle bu konuyla ilgili heyete söylenebilecek olanları ortaya koymuş bulunuyor.

Akademi dünyasının işleyişine müdahale etmek tabii ki bize düşmez. Reform, yenilik demektir. Üniversitede yapılacak yeniliğin sonuçları akademinin çatısı altında kalmaz, kalmaması da gerekir.

Durum böyle olunca bilimsel çalışmaların bir bölümünde daha, tarihin ve felsefenin dışlanması (ki bu nihai anlamda insanın dışlanması anlamına gelir) çerçevesinde bazı görüşlerin kısaca ortaya konulması şart oldu.

İNSANI, ESTETİĞİ, FELSEFEYİ DIŞLAMAK

Estetiği ve felsefe bilincini dışlayan bir yaşama biçimi ile karşı karşıyayız. Tüketim toplumunda yaygın ilgilerin odağını sadece yaşanmış deneyimler dolduruyor, günlük yaşamın gerekleriyle baş etme çabası insanların bütün vaktini alıyor.

Ortega y Gasset'nin resim sanatında yürünen yeni yolu Sanatın İnsanı Dışlaması olarak nitelemesinin üzerinden yüz yıla yakın bir süre geçti.

Ünlü İspanyol düşünür, eşyanın resim sanatı üzerinde kurduğu egemenliğe ve bu durumun olumsuzluğuna dikkat çekmiş idi yazısında.

Günümüzde piyasaları istila eden eşya bolluğu, tercihleri boyunduruk altına alıyor ve toplumsal yaşamda insani niteliklerin görmezden gelinmesine yol açıyor.

Bu eğilim yaygınlaştı, kurumların işleyişini belirlemede etkili olacak ölçülere ulaştı.

Kurumların eliyle yürütülen programlar eskiden olduğundan daha fazla teknik proje ve prosesüs halindedir.

Bir yandan da değişik uzmanlık alanlarının kendi sınırlarını kalın çizgilerle çizerek başka konularla arasını kestiğine tanık oluyoruz.        

İnsanın bilinci, yaşadığı dönemdeki soyut ve somut biçimlenmeleri kapsar ve işleyişini bu biçimlenmeler üzerinden sürdürür.

Bu nedenle pratik akıl işlevseldir ve öncelikli rol oynar. Günlük yaşamda kavramların uygulama değeri öne çıkar.

Herkes kavramların günlük yaşamdaki uygulama değerini baz alarak işlerini yürütmenin peşindedir.

Çünkü söz konusu değeri gösteren güncel biçimlenmeyi aynı şekilde anlamakta ve kabul etmektedir.

Aynı kavrayışın paylaşılmasında insanlar arasında adeta bir ittifak vardır. İşlerin yürütülmesinde kolaylık sağlar bu kavrayış ortaklığı.

Fakat şu bir gerçektir ki, bir kavramın herhangi bir zamanda ve mahalde aldığı biçim ve taşıdığı anlam o kavramın evrensel anlamda yüklendiği değeri tamı tamına içermez.

Kavramın belli bir dönemde yüksek derecede işlevsel olması dahi onun anlamında evrenselliği yakalayacak ölçüdeki bir genişlemenin teminatını vermez.

İnsanın yaradılışından gelen ve doğasıyla ilgili her kavram özünde evrenseldir. Hepimiz özünde bütün evreni kapsayan kavramlara ve duyum parçalarına içinde bulunduğumuz koşullara göre tutunuruz.

Koşullar evrensel öz ile bağlantıların kopmasına yol açabilir. Halbuki bu bağlantıyı devamlı korumamız gerekir, aksi takdirde doğduğu koşulları yitiren bir kavram çürür ve çürütür.


İnsanların tutumlarını gözden geçirmeleri, daha uygun bir deyişle nefis muhasebesi yapmaları gerektiği gibi, içinden geçilen koşullara bakarak kavramların, ilkelerin ve yapıp etmelerimizin evrensel kavrayış karşısında daima sınanması gerekir.

Söz konusu sınamanın yeri insanın anlayışı, zihni, aklı, görgüsü, kısaca yaşam duygusudur, başlıca yollarından biri ise felsefi çabalardır, felsefi tutum ve düşünüştür.

Dini ilimlere ilişkin ilkeler ve  kavramlar söz konusu olduğunda bu sınama onun uygulamadaki anlamını, kapsayıcılık ve yaygınlık ile kavrayıştaki güvenirlik derecesini ölçme üzerinden yapılacaktır.

Felsefenin başka disiplinlerden bağımsız ve kendi tekelinde tuttuğu bir dünya yoktur, konuları varlığa ilişkin bütün alanlara uzanır ve başka bilimlerle irtibatlıdır. 

Felsefeyi ilgilendiren konuların hiçbiri insan bilincinin haricinde bir yerde şekillenmez.

Genişleme ve daralma bilincin alanında meydana gelir. Zihinsel işlem halihazırda meydana gelir, zihnin işleyişi psikolojik gelgitlerden ibaret kalmaz.

Gelgitlerin vukubulduğu esnada zihindeki geçmiş hüküm yürütmez ancak her kavramın bir tarihi ve tarihsel arkaplanı vardır.

İtikadlarımız, duyum halinde insandan insana geçen ilkeler olmak bakımından ve insan duyumu olarak arkaplana sahiptir.

Zekâ ve akıl insani ve toplumsal sorunları çözmeye yöneldiği zaman işte bu arkaplana bakarak tarihi bilginin, mantığın ve felsefenin yardımına ihtiyaç duyar.

Felsefe, yeteri kadar ilgi konusu olmuyor diye başka dünyada ve başka niteliklere sahip insanları ilgilendiren bir disiplin değildir.

Özellikle günümüzden başlayarak klasik İslam filozoflarının Maveraünnehir ve Endülüs'te yaşadığı dönemlere uzanan düşünce ekollerinin yok ya da ortada görünmüyor olmasına bakarak, bu yollarda ilerlemekten vareste tutamayız.

Olguları sırf güncel bağlantılarına (empirik duruma) bakarak, pragmatik çerçevenin içinde kalarak anlayamayız. 
     
DİNİ İLİMLER VE FELSEFE BİLİNCİ

Felsefi bilinç nasıl dışarıya açık olmak durumundaysa, insanlık içinde ve toplumsal ortamlarda, dini ilimler dahil insani ilimlerin kökenleriyle irtibatı, evrensel anlamları ile uygulamadaki kavranışlarının örtüşme derecesi daima sınanır vaziyette olmak durumundadır.

Bu çerçevedeki kavrayışa felsefe bilinci de deniliyor.

Kavramlar tarih boyunca geçirdikleri istihalelerden ve evrensel anlamının yoklanmasından koparılarak uygulandığı takdirde tek bir biçimlenme üzerinden taşlaşmaya mahkûmdur.

Kavramların kireçlenerek esnekliğini kaybetmesinin nelere mal olduğunu göreceğimiz en uzak ve en yakın model İslam tarihidir. 

En uzak diyoruz çünkü yüzlerce yıllık kireçlenmenin nedenlerini düşünmeyi unutmuşuz. En yakın diyoruz çünkü İslam tarihi bizim tarihimizdir.

Orta Asya'da yaşamış ve eserlerini Arapça olarak yazmış olan düşünürler bizim düşünürümüzdür.

Ele aldıkları meseleler bizim meselemizdir. Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd antik dünyadaki eserleri çevirip yorumlarken onları güncellemişlerdir.

Aristoteles'in Metafizik hakkında serdettiği açıklamalar, varlığın var oluşuna tek yaratıcı etrafında açıklama getiren Müslüman düşünürler için çıkış noktası ve geçit yeri olduysa bunun nedeni aynı eserin İslami kavrayış çerçevesinde güncellenmesidir.

İbni Rüşd, dini ilkeler ışığında felsefi düşüncelerin gereğini açıklamış, bu görüşleriyle onun eserinden alıntılar yapan Aquinolu Thomas için bir yol gösterici olmuştur.

Bir yanda üstünde en ince hassasiyeti gösterirken felsefi çalışmalarla kavrayış alanlarını genişletenler var; ki bunların akıl yürütmeleri tasavvuf yolunda olanlara yaramış ve İslam medeniyetinin en canlı devirlerine tekabül etmiştir, öte yanda mantıki düşünceyi iptal edip ritüeller üzerinden batıni ekolleri oluşturanlar vardır ki bir daha sökülemez ölçüde kireçlenmeye yol açmışlardır.

Seçim yapan bir kişinin iki uzak ucun göründüğü bu duruma bakması ve ders çıkarması lazımdır.

Arada asırlar süren ve nedenleri üzerinde ayrıca konuşmanın mümkün olduğu bir kesintinin bulunduğu gerçektir ancak Osmanlı dönemindeki medreselerde felsefi düşünüşün tarihselliği aleyhinde tavır alındığını söyleyemeyiz.

Medreseleri de içine alan eksikliğin çıkış noktası başka yerlerdedir. Son devirdeki (20. yüzyılın başındaki) Osmanlı uleması, tek insanın yetkinliğe ulaşması kaygısını merkeze aldıklarında da toplumsal ve siyasi konulara girdiklerinde felsefi düşünüş alanındaki açığı kapatmaya yönelik bir üslubu benimsemişlerdir.

Demokrasi kavramının yeterince toplumsallaşmadığı, bu nedenle tartışmalar denizinin üstünde şüphelerin yüzdüğü bir devirde çağdaş toplumsal kavramlara göndermede bulunmaktan geri kalmamayı isteyerek demokrasi fikri etrafında dolaştıklarında dahi son devirdeki Müslüman düşünürlerin eserlerinde tarihsel boyuttan kopmadıklarını ve güncel koşullanmalardan kaçındıklarını söyleyebiliriz.

Biz bilgi üreten ve ihraç eden bir toplum olmaktan çok ithal eden bir toplumuz.

Osmanlı tarihi, coğrafyası gibi bize özgü olduğunu herkesin kabul edeceği konularda dahi güvenilir bilgiyi üretir ve dünyaya ihraç eder durumda değiliz.

Hal böyleyken ve İslami konularda uluslararası alanda bilinmeyen kaynaklardan çıkarak dolaşıma sokulan fikirlerden  fanatizmi besleyenler yüz ağartıcı nitelikte olanları her gün daha da koyulaşan bir gölgede bırakmakta iken ilahiyat fakültelerindeki müfredatı güncel koşullanmalara teslim edecek bir değişikliğe gidilmesi vahim sonuçlara yol açacaktır.

İnsani ilimlerin başlıcası durumundaki dini kavramların evrensel ve tarihsel özünden koparılarak öğretilmesiyle düşünme alanında meydana gelecek daralmaya cevaz vermeyi üniversite kavramı ile bağdaştıramıyoruz.

Bu nitelikteki değişiklikler uygulamaya konulursa en geç bir kuşak sonra vazgeçileceği kesindir; ancak o zamana kadar ortaya çıkacak bilgi açığının ve eğitimdeki kısırlaşmanın ve her türlü toplumsal marazın nasıl giderileceğinin şimdiden düşünülmesi gerekiyor.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Ezeliyet ne demektir?


Kader meselesinin anlaşılamamasındaki en büyük sebep, “zaman” ve “ezel” kavramlarının birbiriyle karıştırılması ve yanlış değerlendirilmesidir.

İnsan, 


zaman ve mekân içerisinde yaşadığı için, her hadiseyi ve hakikati zaman ölçüsüne göre değerlendirmekte ve ezeli, zamanın başlangıcı zannetmekle HATA yapmaktadır.

İşte kaderi anlayamamak, 


böyle yanlış bir KIYASIN mahsulüdür.

Zaman, 


kâinatın yaratılmasıyla başlayan ve içerisinde hadiselerin cereyan ettiği soyut bir kavramdır.

Geçmiş, hâl ve gelecek olarak üçe taksim edilir. Bu taksim mahlukata göredir.

Yani asır, sene, ay, gün, dün, bugün, yarın gibi bütün kavramlar ancak yaratılmışlar için söz konusudur.

Ezel ise, 


zamanın başlangıcının evveli demek değildir. Ezelde geçmiş, hâl ve gelecek yoktur. Ezel bütün bu zamanların aynı anda görüldüğü ve bilindiği bir makamdır.

Dilerseniz şimdi, Allah’ın ezeliyet sıfatını misaller ile anlamaya çalışalım:

Misal-1:


Düz bir çizgi düşünün, bu çizgi zaman çizgisi olsun. Bu çizginin ortası ise şimdiki zaman, yani şu anda içinde bulunduğumuz an olsun. 


Bu çizginin solundaki nokta ise geçmiş zaman olsun. İşte bu noktada kâinat yaratıldı ve daha sonra ilk insan Hz. Âdem (a.s.). Ve o zamandan bugüne kadar yaratılan her şey, hâl ile geçmiş zamanın ifade edildiği bu iki nokta arasında var oldu.

Zaman çizgimizin sağındaki nokta ise gelecek zamandır. Bu nokta, kıyametinde ötesinde cennet ve cehennem hayatını içine alan sonsuzluk hayatıdır. 


Şu anda içinde bulunduğumuz hâl noktası ile gelecek zaman noktası arasında ise torunlarımız, onların torunları ve kıyamete kadar yaratılacak her şey hatta bunun da ötesinde öldükten sonra dirilme, hesaba çekilme, amellerin tartılması ve sırattan geçme gibi hadiseler var.

Ezel ise bu zaman çizgimizin, geçmiş noktasının sol tarafı değildir. İşte kaderi anlayamamamızın sebebi, ezelin burası olduğunu zannetmemiz ve ezeli, zaman çizgisi üzerinde bir yere oturtmamızdır.

Zira ezeli, burası zannettiğimizde Allah’ın yarını bilmesi için yarının gelmesi gerekecektir. İşte bu zan ve ezeliyet kavramını yanlış anlamamız ise şu soruyu sormamıza sebep olacaktır:

“Allah günahkâr olmamı yazmışsa benim suçum ne?”


Şimdi ezel kavramını, zaman çizgimizde resmettiğimizde bu sorunun ne kadar manasız bir soru olduğu anlaşılacaktır. İşte ezel bu çizginin üst kısmındaki noktadır. 


Geçmiş zamanın sol tarafı değil, bir zamansızlıktır. 

Hâl, geçmiş ve geleceği aynı anda tutan ve gören bir makamdır.

Dolayısıyla Allah bugünü gördüğü ve bildiği gibi, yarını da öbür günü de ve cennet ile cehennem hayatının yaşanacağı sonsuzluk hayatına kadar her şeyi de bugün ile birlikte görmektedir.

Allah için hâl, 


geçmiş ve gelecek gibi kavramlar yoktur. Bu kavramlar zaman ile kayıtlı olan bizler içindir.
Şimdi bu meseleyi diğer bir örnek ile inceleyelim:

Misal-2:


Şu tablo bizim zaman çizgimiz olsun. Ortası hâl yani şimdiki zaman, sol tarafı geçmiş zaman, sağ tarafı ise gelecek zaman. 


Şimdi şu zaman tablomuzun üzerine bir ayna tuttuk. Ayna, zemine yakın olduğu için sadece “hâl” aynada aksetti. 

Geçmiş ve gelecekten içine hiçbir şey girmedi. Şimdi aynayı biraz kaldıralım. Ve şu pozisyonda aynamızda hâl ile birlikte geçmiş ve geleceğinde bir bölümü aksetti. 

Aynayı biraz daha kaldırdığımızda, bir önceki pozisyonda aynada gözükmeyen geçmiş ve geleceğin bir bölümü daha onda aksetti. 

Demek aynayı kaldırdıkça, aynada gözüken zaman dilimi genişlemektedir. Şimdi aynayı en tepeye kaldıralım.

İşte bu noktada ayna hâl, geçmiş ve geleceğin tamamını içine aldı. İşte bu noktaya ezeliyet noktası denilir ki, üç zamanın tamamını aynı anda görmektir.

İşte “Allah ezelidir.” dediğimizde, Allah’ın bütün zaman ve mekânları aynı anda gördüğü, bildiği ve zaman kaydından münezzeh olduğu anlaşılır.

Misal-3:


Şimdi de ezeliyet kavramını başka bir misalde görelim. Erzurum’dan İstanbul’a doğru 3 vasıtanın yola çıktığını farz ediyoruz. 


Bu vasıtalardan bir tanesi İstanbul’a girmek üzere İzmit’te, diğeri İzmit’tekine kıyasla biraz daha geride Eskişehir’de ve 3. vasıtamızda ikisinin gerisinde Ankara’da olsun.

Şimdi bu üç vasıtaya dikkat ettiğimizde şunları görürüz: İzmit’te olan vasıtamız, Eskişehir ve Ankara’da olan araçlara kıyasla önde yani istikbaldedir. Zira onların geçeceği yollardan çoktan geçmiştir.

Eskişehir’de olan vasıtamız ise, İzmit’te olana göre geçmiştedir. Zira öndeki araç Eskişehir’den çoktan geçmiştir. Ancak Ankara’da olana kıyasla istikbaldedir. Zira daha bu araç onun mevkiine ulaşmamıştır.

Ankara’da olan vasıtamız ise diğer iki araca kıyasla da geçmiştedir. Zira bu iki araç da Ankara’yı çoktan geçmiştir.


Araçlar arasında geçmiş, gelecek gibi tabirler kullanılırken yukarıda olan ve üç vasıtayı aynı anda aydınlatan Güneş için zaman ifade eden bu tabirler kullanılmaz. 


Yani Güneş şuna göre geçmiştedir, buna göre gelecektedir, denilemez.

Çünkü Güneş bu üç vasıtayı aynı anda aydınlatmakta, ışığı ile üçünü aynı anda kuşatmaktadır.

İşte Güneş’in bu hâli, yani yerdeki vasıtalar için geçerli olan zaman kaydıyla kayıtlı olmaması ve üç zamanı aynı anda kuşatması ezeliyete misaldir.

Aynen bunun gibi, bizler de kâinatın yaratılmasıyla başlayan zaman yolunun bir noktasındayız. Bizden önce geçen her şey bize göre mazide, yani geçmişte kalmıştır.

Bugünden hatta bu andan sonraki zamanlar ve o zamanlarda yaratılacak mahluklar ise bize kıyasla istikbaldedir. Evet, şu anda bizim dedelerimiz geçmişte kaldılar.

Hâlbuki bir zaman, onların dedeleri de istikbalden torun bekliyorlardı. İşte dedelerimiz, kendi dedelerine göre istikbal olan zaman diliminde bu dünyaya uğrayıp teneffüs ederek maziye döküldükleri gibi, dedelerimize göre istikbalde olan bizler de bir gün maziye döküleceğiz. 


Ve bize göre istikbalde olan torunlarımız, hâle yani şimdiki zamana çıkacaklar.

Görüldüğü gibi, geçmiş, gelecek ve hâl gibi tabirler bizler için kullanılmaktadır. Hâlbuki her şeyi ve zamanı yaratan Allah için mazi, hâl ve istikbal gibi kavramlar yoktur.

O, misalimizdeki Güneş gibi bütün bu zamanları aynı anda ilminin ışığı ile kuşatmıştır.

O hâlde “Allah yazdı diye biz yapıyoruz.” denilemez, Zira Allah ezeliyeti ile bütün zamanları aynı anda kuşattığından bizim hür irademiz ile ne yapacağımızı bilmiş ve ne yapacaksak kader defterimize onu yazmıştır. 


Allah yazdı diye biz yapmamaktayız, bilakis biz yapacağımız için Allah yazmıştır.

Ezeliyet bahsini daha iyi kavrayabilmemiz için son bir misal daha vereceğiz.

Zira ezeliyeti anlamak, kader meselesini anlamanın anahtarıdır. Kader bahsinde bocalamanın en birinci sebebi Allah’ın ezeliyet sıfatının anlaşılamaması ve Allah’ın zaman mefhumu ile kayıtlı olduğunun zannedilmesidir.

Misal-4:


Bir şiirin tamamını bildiğiniz takdirde, sizin ilminizin, şiirin bütün mısralarına olan münasebeti aynıdır. 


Yani önceki misalde Güneş’in üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vâkıftır. 

Fakat şiirin mısraları için, kendi aralarında öncelik ve sonralık söz konusu olmaktadır.

Mesela, altıncı mısra; dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir. Siz şiirin ilk beş mısrasını yazıp altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık beşinci mısra mazide kalmış, yazılmıştır. 


Altıncı mısra ise hâlde yani şimdiki zamandadır. Onuncu mısra ise henüz istikbaldedir. Yani daha vücuda gelmemiş ve yazılmamıştır. 

Hâlbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O hâlde öncelik ve sonralık sizin ilminiz için söz konusu değildir.

Aynen bunun gibi, 19. asır ve o asırda yaşayanlar; 18. asra ve bu asırda yaşayanlara göre istikbalde, 20. asra göre ise mazidedir. 


Ancak zamandan münezzeh olan Allah için bütün bu asırlar; geçmiş, hal ve istikbal aynı anda ilim ve şuhud dairesindedir.

Demek “Allah’ın ezelî ilmi” dediğimiz kader, geçmiş zamanda yapılmış bir plan olmayıp zaman dışı bir plandır. Bütün geçmiş ve gelecek zamanları aynı anda tutan zaman üstü bir ilimdir.

O hâlde “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü son derece batıl bir sözdür. 


Zira Allah, bizim ne yapacağımızı bilmeden kader defterimizi yazmış ve bizi o yazıya göre hareket etmeğe mecbur etmiş değildir.

Bilakis, cüzi irademizle neyi tercih edecek ve hangi fiili işleyeceksek, ezeliyeti ile bilmiş ve kader defterimize yazmıştır.


Aslında mazeret olarak öne sürülen “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü temelde de yanlıştır. 


Çünkü kader defteri, Allah’ın ilminin bir tecellisidir. İlim ise zorlama sıfatı değildir. Bu yazı sadece bir beyandır.

Mesela ben şimdi şöyle bir yazı yazsam: “Siz yaklaşık 15 dakika sonra televizyonunuzu kapatacaksınız.” 


Şimdi siz 15 dakika sonra televizyonunuzu kapatsanız, diyebilir misiniz ki, “Eğer bu yazı olmasaydı ben televizyonumu kapatmazdım.” Elbette diyemezsiniz. 

Çünkü bu sadece bir yazıdır. Bir haberdir. Zorlama değildir.

Aynen bunun gibi, “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü de son derece yanlıştır. Bizlerin fiillerini Allah’ın ilmi yaratmıyor ki, ilmin unvanı olan kader defterini suçlayabilelim.


Bizim fiillerimiz Allah’ın kudretiyle yaratılmaktadır. İlmin bu yaratmada hiçbir tesiri yoktur.

O hâlde nasıl olurda biz, fiillerimizin icadında hiçbir tesiri olmayan kader defterimizi sorumlu tutabiliriz? Bu olsa olsa kişinin kendini aldatmasından başka bir şey değildir.

Zira bu sözü söyleyen kişiye deseniz ki:

“Niçin okula gidiyorsun, kaderini değiştiremezsin ki? Eğer kaderinde doktor olmak varsa, zaten olacaksın, bunun önüne geçemezsin, çalışmasan da doktor olursun. Yok eğer kaderinde doktor olmak yoksa beyhude yoruluyorsun!”

Ya da şöyle desek: 


“Niçin dükkânını açıyorsun ki, kaderinde bugün kazanmak varsa, o zaten sana gelir, dükkânını açmasan da olur. Yok eğer kaderinde bugün kazanmak yoksa dükkânını açsan da kazanamazsın, kaderini değiştirecek değilsin ya!”

Eğer ona bunları söylesek; kaderini değiştiremeyeceğini, bu yüzden okula gitmemesini ve dükkânını açmamasını tavsiye etsek, hemen savunmasını yapar ve der ki:

“Sen çalışacaksın ki, Allah versin.” Ama iş farzları eda etmeğe ya da haramlardan kaçmaya geldi mi, hemen kadere sığınır, teslimiyetçi olur, suçu kadere yükler. Bu kişinin kendisini aldatması değildir de nedir?

Hâlbuki ezeliyet bahsinde gördük ki, Allah bizi hiçbir günaha zorlamıyor. Sadece, zamanları ve mekânları kuşatan ilmiyle bizim ne yapacağımızı biliyor ve kader defterimize yazıyor.

Acaba günahımızı kadere yüklememize sebep olan ve “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” dedirten şey:

Ne yapacağımızı Allah’ın ezeliyeti ile bilmesi mi?


Yani, eğer Allah bizim ne yapacağımızı bilmeseydi biz mesul olurduk da, bildiği için mesul olmayacak mıyız?

Günahını kadere yükleyen insan ne istediğine bir baksın! Ve bundan utansın!

Buraya kadar verdiğimiz misaller ile Allah’ın ezeliyetini anlamaya çalıştık. Ancak şu unutulmamalıdır ki, verdiğimiz bütün misaller, sadece akılların anlamaktan âciz kaldığı bir hakikati yakınlaştırmak için küçük birer dürbündür.

Yoksa akıllar, nasıl ki Allah’ın kudretinin ve azametinin büyüklüğünü hakkıyla anlamaktan âcizdir; aynen bunun gibi, Allah’ın ezeliyetini ve bütün zaman ve mekânlara ilminin aynı anda münasebetini de tam idrakten âcizdir.

Ancak şu sönük dürbünler bile, “Allah kaderimi böyle yazmış, benim suçum ne?” sözünün ne kadar batıl olduğunu anlatmakta ve meselenin tam anlamıyla anlaşılmasını sağlamaktadır.

Allah’ın ezeliyeti ile birlikte “İlmin maluma tabi olduğu” kaidesi de anlaşılınca göreceksiniz, kader hakkında cevapsız zannedilen bütün sorular, birden cevaplarını nasıl bulacaklar.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

İnsan ve zaman [ Yorum - Dr. İlhami Fındıkçı ]


1 Ocak 2011


Ayrılmaz bir sarmalın sonsuzluğundayız. Öyle bir sarmal ki zamanın içinde insan, insanın içinde zaman.
Kendi menziline yol alan insanın aklıdır zamana kıymet veren. Zira zamanı yoksa insanın, hayatın ve aklın da anlamı yok. Böylece yaşam ekseninde birbirine açılan iki kapı misali: İnsan ve zaman. 

Zaman gemisi, bağrında taşır insanları. Her günün limanından yeni yolcular alır. Bazılarını artık taşıyamaz da bırakıverir aniden. 


Zira bir yolculuktur hayat, zamanın engin zemininde. Bazı yolcular için uzun, kimilerine de kısa gelir hayat yolculuğu. Akıp gittiğine üzülürüz ya zamanın, aslında akıp giden biziz. Yani ki bir deryanın sıfırına belki de hiçliğe akan biziz. 

Zaman, hayattır, harekettir, engin sonsuzluğun ölçüsü, İlahi bir lütfun ispatıdır. Varlıklar âlemini taşıyan yegâne zemindir. Yıllar, aylar, haftalar, günler, saatler, dakikalar, saniyeler... Hepsi değerini bilmek için zamanın. Kendimizi bildiğimizden beri hayatımızın yegâne yol göstericisi değil mi saatlerimiz? 


Bilmem ki kıymetini anladık mı zamanın ve bağrındaki insanın. Mesela vadesi dolmuşun bir dakikasının maliyeti nedir bilir misiniz? Ya geriye götürmek mümkün müdür o anda yaşananları? 


Ömrümüzün bir yılının son günlerinde ve yeni yılın ilk gününde bir kez daha anlıyoruz ki biz zamana mecburuz ama o değil. Gelen, yaşayan ve giden biziz. 


Bizim için sınırlıdır, sonludur ama kendi için sonsuzdur zaman. Dolayısıyla kıymetine binaen parçalara ayırdığımız zamanın her kilometre taşında durup düşünmek gerekmez mi? Beden kefenlenip toprak ile buluşmadan, ruh kanatlanıp semalara uçmadan "nereden gelip nereye gidiyoruz"un muhasebesi gerekmez mi? 

"Sabah doğup akşam ölenler" 


Gelin biraz muhasebesini yapalım zamanımızın. Bir çiğ damlasından katreye dönen, ardından çiçeğe duran insan için her yaşta muhasebe gereklidir. Yaşı, yolun yarısını geçenler için bu daha da önemlidir. Zaman düzlemindeki hayatımızın karelerini nasıl doldurduğumuza sorularla kafa yoralım. 


Yaşamımızın bugüne kadarki kısmının odağında ne var mesela? 


Neyin uğrunda koşuyor, kime çalışıyor, neler için kavga ediyoruz? Yani ki ne için var olduğumuzu düşünüyor ve bu uğurda yaşıyoruz? 

Bize İlahi bir kudretten hazır olarak verilmiş olan yirmi dört altını, nasıl harcıyoruz bir günde? 

Sonra ertesi günkü altınları ya diğerlerini nereye, kime, niye harcıyoruz? Mademki hayat, ölümden çalınan küçük bir zaman dilimidir. Bu sınırlı zamanın sınırlı aşkının odağında oturan nedir? 

Omurgalaşmış bir amacı yoksa hayatın ve bu omurgaya götüren alt amaçları yoksa yaşamın, sonbahar rüzgârlarına kapılan yapraklar gibi sürüklenir insan. 


Sürüklenir de tuzaklarına düşmekten yakalayamaz gerçek zamanı. Şeyh Edebali'nin benzetmesiyle "sabah doğup akşam ölenler" sınıfının sıradan bir üyesi olur insan. Oysaki bir kısa ömre, ömürler sığdıranlar var. 

Zamanı doğru kullandığı için yüzyılları, bin yılları aşıp bugüne, ışık tutanlar var. Zamanın içindeki rolleri ile insanı ve insanlığı çoğaltanlar var. 

Bir de kendine meftun, bireysel amaçları ile insanları ve insanlığı eksiltenler, yaşam alanlarını daraltanlar var. Acaba biz hangi gruptayız? 

Sizinle neler güzelleşiyor hayatta? 


Hayatın bir anlamı da insanın kendini ifade etmesidir ya, o halde kendimizi ifadenin muhasebesinde durumumuz nedir? Mesela duruşunuz ne anlatıyor? 


Nasıl bir renk, ses ve ışık veriyorsunuz zamanın derinliklerine? Sözlere gerek kalmadan ne söylüyor bedeniniz? Sizden dış âleme, dış âlemden size neler akıyor? Hayatınız, kendi doğrularınızın sözcülüğüne mi tanık? 

Yoksa tüm zamanlarınızı süsleyen hoşgörünüz, insanları, insanlığı hatta canlıları ve dahi cansızları kapsayacak enginlikte mi? 

Kendinizi ifade sırasında sesiniz mi yüksek yoksa sözleriniz mi mesela? Dedikodu, malumat, bilgi hangisi süslüyor konuşmalarımızı? 

Yoksa kaotik bir zaman düzleminde mekân tutup durmadan ifade kırılmaları mı yaşıyorsunuz? Ananız, babanız, eşiniz, çocuklarınız, kardeşleriniz, arkadaşlarınız, siz varsınız diye mutlular mı acaba? 

Yoksa ifadeleriniz giderek tek renkli, tek merkezli, monoton ve gerçeklerden uzak, sanal bir dünyanın uydusu mu oluyor? 

Sahi siz ne kadar gelişiyorsunuz? Hangi Çin'deki bilgiyi alıp kendinize mal ettiniz? Sizinle neler değişiyor, düzeliyor, güzelleşiyor hayatta? Siz varsınız diye hangi taşlar yerinden oynuyor? 


Zaman çizgisinden kaymanızla neler değişir bu gök kubbede? Kimler karanlıkta kalır sizin ışığınız söndüğünde? Hiç değilse her an kendinizden yeni anlamlar yeni çıkarımlar yapabiliyor musunuz? Yoksa amaçsız değişmeye alabildiğince odaklanan sanal algınız, özünüze mi köreliyor? 

Zamanın rüzgârlarıyla dalgalanan ömrünüzün bayrağı nerede dalgalanıyor, neleri haykırıyor? Hangi rolleri, değerleri, ilkeleri, olmazsa olmazları barındırıyor? Sakın ki mala odaklanan can gözünüz, gönül gözünüzü köreltmiş olmasın. 


Ağlar mısınız mesela kimi zaman? Maddi bir kaybınız olmadan mesela bir karıncanın ölümü yaşartır mı gözlerinizi? Yoksa gözyaşlarını kayıp edenlerden misiniz? Necip Fazıl üstadın, "Ağlayın su yükselsin, belki kurtarır gemileri" deyişinin neresindesiniz? 


Akıp giden zaman gibi akıp giden hayatı okumanın neresindesiniz? 

Unutmayın ki; her yılın sonu gibi her ömrün de sonu var. Fark şudur ki; yılın sonunu biliyoruz ama ömrünkini bilmiyoruz. Belki yılın sonundan önce, belki de sonra. Hatırlayın ki zaman daraldı.

28 Nisan 2013 Pazar

İnsanlığa dair bir şerh: Onur

28 Nisan 2013
Bir inanç sistemi ve yaşam rehberi sunan din ve öğretiler, insanı yüceltmeyi odağa alan bir dünya tasavvuru ortaya koymaktadırlar. 

Ferdî olgunluk ve bütünlüğün erdemli bir toplumun en önemli bileşenlerinden olduğu vurgusu, diğer koşullarla birlikte kutsal mesajların toplumsal düzenin korunması bakımından ilkesel bir tavrı olduğunu göstermektedir.

İnsanı dahil olduğu maddî çevreyle olduğu kadar metafiziksel anlamıyla da kuşatan bir bütünlükle ele alan İslam'ın vahyî bilgisi, her türlü insanlık durumunu bu bütünlük içinde anlamlandırmaya izin vermektedir.

Bu bilgi/inanç eksenli kavrayış hem toplumsal durumun yarattığı hem de insanın kendi içindeki zenginliğini anlamlandıracak ilkesel ve sabit bir zemine kaynaklık eder. İnsanı ‘eşref-i mahlukat', ‘Allah'ın halifesi' nitelendirmeleri ekseninde bir değerle donatan İslam açısından insan ile içine doğduğu ve kendini saran en dar çevreden en geniş toplumsal daireye kadar tüm varlık arasında ‘iyiliği emr, kötülükten nehy' temelinde bir bağlılık söz konusudur.

İnsan ile toplum; insan ile evren birbirinden kopuk yaşam hücreleri olarak kabul edilmemektedir. Böyle bir perspektifle çok zorlanmadan insana saygı insanlığa saygıyla, insan onuru insanlık onuruyla bütünleşme/özdeşleşme olanağı bulmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın düzenlediği Kutlu Doğum Haftası'nın ‘Hz. Peygamber ve İnsan Onuru' başlıklı etkinlik teması kayda değer bir insanî sorun üzerinde yeniden düşünmek için bir fırsat sunmakta.

Haftanın açılış programında, insanın doğal olarak ya da sonradan içinde gezdiği ve kendi hikâyesini yaşadığı süreçleri ikincil öneme düşüren ‘insan olmaklığın', insan için en temel değer olduğu fikri işleniyordu.

Hz. Peygamber odaklı ‘onur' teması İlahî muradın insanî olanla kesişebileceğini göstermesi bakımından önemli bir tercih.

Aslında kavram Batı doğumlu ve o dünyanın ‘dünya görüşü' göz ardı edilerek benzer sözcüklerle eşleştirmek çok kolay değil. Diğer yandan son zamanlarda özellikle İslam dünyasının yaşadığı dramlar karşısında atılacak çığlığın Batılı muhataplarında daha anlamlı akisler yaratacak olma ihtimali de vardır.

Sadece son yüzyılın acıları ve tüm bunların bedelini yaşamıyla, yerinden yurdundan edilmeyle ödeyen, en nihayet bazen tarih bile olmayacak acıtıcı hikâyelerini toprağın örttüğü insanların hatıraları henüz dimağlarımızı zorlayacak kadar eskide kalmadı.

Yok saymanın zor olduğu cürümlerin günahını devletlere veya iktidarlara yükleyerek telafi uğraşına girmek nispeten daha kolay. Ve yapay da olsa vicdanî bir sükun getirebiliyor.

Böylesi soyut ve sahipsiz bir gerçeklikten insana düşen kısmını çıkarabilmek ise oldukça zor. Hele bir de fayda-işlevsellik  ekseni, insan hayatında değer alanlarına kadar önemli bir ölçü olarak tutunmaya çalışırken, “karşılıksız ve adeta ‘öylesine' yüklenme hevesini ilham edecek kaynak neresidir?” sorusu daha  çok anlam kazanıyor.

‘Onur'dan yola çıkılarak kurulacak insanî tabloyu daha ‘içeriden' membalardan besleyip derinleştirmek mümkün. Örneğin çoğu zaman ‘edep', ‘haya', anlamlarında da kullanılan iffet'in geleneksel ahlak dünyasında bu kadarla kalmayan bir derinliği var.

Kavram, İslam ahlakçılarının kemal yolundaki insanın nefsini tanıma ve melekelerini keşf etme yolculuğundaki işaretlerden birisi olarak takip ettikleri bir arınma katmanına tekabül etmektedir.

Adalet, şecaat ve hikmet; iffetle birlikte olgunluğa erebilmesi için kişinin adanması gereken en temel vasıflardır. Anılan özellikleriyle erdem insanın içkin tecrübeleri kadar ‘dışarıdaki' daha çetrefil engeller karşısında takınacağı insanî/ahlakî bir tavrın alametleri olarak okunabilir.

Batılı dünyanın bireyci yaklaşımlarının yön verdiği bir evren anlayışıyla Müslüman geleneğinin onura dair birikimini aynı bağlamda bir güncelliğe taşımanın güçlüğü ortadadır.

Dinî bir nitelendirme olarak; insanın müdahaleci bir tanımlamaya izin vermeyen varlık ve kimlik beyanlarını kendi bilgi-değer ölçüsünce saygın bulan, yanı sıra kişiyi ve onun çıplak varlığını başlı başına ham bir değer olarak dikkate alan kavram, her şeyden önce insanın bütünselliğine gönderme yapmaktadır.

Varlığının fiziksel bakımdan olduğu gibi duygusal, manevi parçalanmaya karşı da emniyete alınmasının önemi, insanın çevreyle ilişkisinde de benzer bir tutarlılık talebini beraberinde getirmektedir.

Nebevi perspektif 'insan için kendi yaptığından başkasının olmaması' düsturu ile kişiyi bilinçli eylemlerinin sorumlusu yaparken, tercihe dayalı olarak faaliyet göstermediği sahayı 'amel' dışı saymamaktadır.

Kişi başına düşmesi umulan uhrevî lütuflar, sayısız seçenekler içinde talep edilen- terk edilen dengesinin ancak en zayıf bir miyarı mertebesinde değer bulmaktadır.

İlahi hitabın muhatapları, gönüllü katkılarla bereketlendirilmemiş asgari ölçülere itibar ederek yalnızca görev ifa etmiş olmaktan dolayı haklı olarak yerinirler.

Bu türden bir fazladan vermenin modern literatür içinde en fazla ‘hediye' diye adlandırıldığını ve bunun bile karşılıklılık imalarıyla dolu olduğunu hatırlamak yeterlidir.

Tüm bunlar vahyi işaretlerin ideal görüntüleri sayılmakla birlikte Müslümanların gündelik gerçekliğine aynı kıvam ve netlikle, hatta istenen ölçülerde yansımış olduğu söylenemez.

Zira öncelikle Müslüman âleminin kendi referanslarıyla sahih irtibatı ve Batı dünyasıyla  yine kendi sabitelerini ihmal etmeden kuracağı insanlık zemini konularında zihnî bir berraklığa ulaştığını söylemek zordur.

Toplumsallığın en patolojik sayılabilecek formlarının dahi deneyimlendiği hissine kapıldığımız kürenin son asrındaki hastalıklarına ve insanlığa yönelik suçlara karşı Müslüman dünyanın çareler sunmakta beklenenin altında kaldığı bilinmektedir.

Dahası hayata yansıyan siyasetin insanlık onuruna değen ahlakî normlarla açılan mesafesi politik pragmatizmin kriterleriyle rahatlıkla meşru bir izah bulabilmektedir.

Halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerdeki yönetimlerin ise benzer sicillerden masun olduğunu söylemek imkânsızdır. Aslında insana ve onun şarta bağlanamayan kişisel dokunulmazlıklarına yönelik saldırı ya da tacizler şaşırtıcı ölçüde yeni olgular değildir.

Yeni olan sosyal psikolojinin müsait ikliminde çabucak emilebilen tasarım ürünü doğallıklar içine yedirilmiş itibarsızlaştırma tekniklerinin yanı sıra olanca aleniyetiyle işletilen kaba yöntemleriyle yok saymaktan fiilî işgal ve öldürmeye kadar giden bir imha kararlılığının insanlıkta yarattığı şaşkınlık ve anomalinin insanlığın idrak kaybını katmerleştirici etkisidir.

Böylesi köklü dönüşümlerin açtığı derin fay hatlarında insanlığın kayıplarının telafisinde onurdan yola çıkan bir bakış açısı içerdiği kadar dışladığı temalara nispetini de çekinmeden belirlemelidir.

Örneğin insanlık adına erdem arayışı ile çoğu zaman ‘onur' yerine ve eş anlamda kullanılan ‘gurur'la hesaplaşmak arasındaki ilintiyi görmezden gelen bir ‘insan onuru' söylemi,  bu konuda yapılacak bir muhasebenin yüz yüze gelmesi zor kimi yanlarını gölgelemek anlamına gelecektir.

*Aksaray Üniversitesi Öğretim Görevlisi

22 Nisan 2013 Pazartesi

Toplumsal izolasyon ve yalnızlığın erken ölümlere etkisi var mı?

Başlıkta okuduğunuz ve fazla izaha ihtiyacı olmayan iki hususun hangisinin fert hayatı açısından daha zararlı olduğunu düşünüyorsunuz?

Bu soruya herkes kendi bilgi, tecrübe ve akıl yürütmeleriyle bir cevap verebilir.

Geçenlerde dünyaca ünlü bir Amerikan gazetesinde bununla alakalı bir haber yayımlandı. Haber İngiltere’de 6 bin 500 kişi üzerinde ilmi usullere göre yapılmış ve 10 yıl süren istatistiki bir araştırma ile Utah ve Şikago üniversitelerinde yapılan çalışmalara dayanıyordu.

Sonucu hemen söyleyeyim:

“Yalnızlık insana acı veriyor ama toplumsal izolasyon insanı öldürüyor.”

Yalnızlık da, toplumsal hayattan kendini soyutlama da aslında dünya karşısında bir tavır, bir duruş, bir pozisyon alış demek.

Biri diğerinin sebebi veya sonucu değil ama insanı ölüme götüren yolda ‘öyle gibi’ gözüken ve mutlak manada birbirlerini etkileyen, tetikleyen iki sonuç bu.

Pekâlâ nedir insanın koskoca dünyadan ayrılıp küçük dünyasının içine kapanmasının sebebi veya sebepleri? Hukuk diliyle ifade edecek olursak suçlu kim? Ortada bir veya birden fazla suçlu var.

2004 yıllarına dayanan ilk araştırma sonuçlarına göre ilk sebep fakirlik ve sağlık problemleri. Bu iki sebeple  başta aile fertleri olmak üzere akraba ve arkadaş çevresiyle ilişkisini kesen mutsuz kişilerin akranlarına nispetle daha kısa yaşadıkları tespit edilmiş.

Söz konusu iki sebebin iyileştirilmesi ve tamamıyla kontrol altında, belli bir program dahilinde yapılan arkadaş, akraba ve dost çevresi ile kurulan ilişkiler söz konusu kişilerin hayata daha olumlu bakıp hayatın içine girmelerini ve daha uzun yaşamalarını netice vermiş.

Bu iki husus bana hadis-i şeriflerde zikredilen iki ayrı hakikati hatırlattı. İlki, Efendimiz’in (sas) fakirlikten Allah’a sığınması ve onu “neredeyse küfür olacaktı” nitelemesi ile anlatması.

İkincisi ise yine Efendimiz’in (sas) her daim Allah’tan sağlık, sıhhat ve afiyet dilemesi.

Suçlu: Teknoloji

Gelelim Utah ve Şikago’daki çalışmalara; bu çalışmalar yine aynı sonuçların elde edildiği çalışmalar ama bu defa sebep değişik.

Londra’dakine nispetle daha yeni ve farklı bir açıdan hadiseye yaklaşan bu çalışmaların bulduğu suçlu; teknoloji.

Hani şu dünyayı avucumuzun içine koyup bizi gerçek manada dünyalı yaptığına inandığımız teknoloji. Yanlış değil bu cümle.

Gerçekten “akıllı telefon” dedikleri teknoloji dünyayı avucumuzun içine koydu. Anında dünyanın neresinde ne olup bittiğini öğrenmek istediğimiz ölçüde bize veren ve bu açıdan bizi dünyalı yapan, uzakları yakın eden buluş.

Belki de asırlar önce bazı filozofların “dünya vatandaşlığı” kehanetinin bir başka şekilde gerçekleşmiş hali. Onlar bunu siyasi bağlamda söylüyorlardı, hadise kültürel alanda gerçekleşti.

Ama bu buluş aynı zamanda bizi kendi küçük dünyamıza hapseden, zaten çekirdek haline gelen ailemizi daha da parçalayan, eş-dost, akraba-arkadaş çevresinden önce fiziki ardından manevi bağlamda koparmakta.

Öyle ki aynı evin veya arabanın içinde ailenin her bir ferdi elinde akıllı telefonlar, tablet bilgisayarlarla kendi dünyasını yaşıyor.

Hakikat bu olmakla beraber söz konusu bu çalışmanın bizlere aktardığı ilginç bir sonuç daha var ki; bu sonuç bana çok ilginç geldi.

Araştırmaya göre neredeyse hiç kimse bu gerçeği kabullenmiyor ya da kabullenmek istemiyor.

“Facebook, Twitter, e-mail, TV vs. yakın çevremle birebir münasebet içine girmeme engel oldu” demiyor, diyemiyor.

Bu itirafı yapamayınca yalnızlık ve toplumsal hayattan izole olmanın hızı artıyor ve sonuç ölümün çabuklaşması.

Pekâlâ önerileri ne uzmanların? Şaka gibi gelecek belki size ama söyledikleri şeyler çok basit;

“Konuşacağınız bir arkadaşınız olsun; öğle yemeği yiyin beraber; yürüyüşe çıkın”.

Ardından da ilave ediyorlar; “Uzun vadede çok büyük faydasını göreceksiniz”.

Pekâlâ neden “şaka gibi gelecek belki size” dedim. Şaka gibi zira tedavi yöntemi ya da çözüm olarak sunulan bu öneriler son tahlilde insani varlığımızı, insan oluşumuzu, canlı veya cansız sair varlıklardan farkımızı idrakle doğru orantılı şeyler.

Farklı bir dille ifade edecek olursam aslında dünya görüşümüz ve onu belirleyen ya da etkileyen inançla doğru orantılı şeyler.

Bugün insanoğlu olarak bizler evet teknoloji üretiyoruz; üretiyoruz ama ürettiğimiz bu teknoloji bizi insani varlığımızdan uzaklaştırıyor. Fıtrî çizginin dışına atıyor.

Olması gereken, İlahi iradenin durun dediği yerin çok ama çok uzağına götürüyor. Teknoloji düşmanlığı olarak algılanmasın bunlar.

Bunları yazarken bile teknolojinin nimetlerinden istifade ediyoruz. Hayır, kastettiğim gaye ile vesilenin, amaç ile ‘araç’ın birbirine karıştırılması. ‘Araç’ın amaç haline getirilmesi.

İnsanı yeniden kazanmak

İnsanı yeniden üretmek zorundayız. Onu yeniden kazanmak ve hayata kazandırmak zorundayız. İnsan kendi varlığını toplumsal bir zeminde gerçekleştirir.

Yaradan böyle dilemiş zira. İnsanlığın İftihar Tablosu, “İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır” diye anlatmış bu fıtrî ve külli hakikati bize.

Hasta ziyaretinden cenazeyi teşyi etmeye, muhtaç olanların maddi manevi yardımına koşmadan dargınları barıştırmaya uzanan, neresinden bakarsanız bakın günlük 24 saatinin istirahat zamanları hariç her dakikası, her saniyesini ve her salisesini insanların içinde insanlarla birlikte geçirmiş; tasavvufi ifadesiyle halvet’i değil celvet’i tercih etmiştir.

Sonuç; insana sadece insan olduğu için değer veren bir zihniyeti yeniden ikameye ciddi ihtiyacımız var. Yunus diliyle “yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoşgören” ve onun imdadına koşan bir yaklaşıma.
 
Tahmini istatistiklere göre 2025 yılında dünyada 8,5 milyar insan yaşayacakmış. Hindistan 2 milyarlık nüfusla Çin’i geçecekmiş.

Şimdilerde yüzde 32 olan şehirlerde yaşama oranı 2025’te yüzde 57’ye yükselecekmiş vs. İnsan kendi küçücük dünyasında sevgiye, saygıya hasret bir biçimde tek başına olduktan sonra dünya nüfusu 8,5 milyar olsa ne olur, olmasa ne olur?

21 Nisan 2013 Pazar

İNSANIN VE ZAMANIN BÜTÜNLÜĞÜ

Geçmiş yaşanır, sonra da yaşanan yeni zamanlarda yeniden düşünülür. Vaktiyle düşünerek yaşamış olsanız bile böyledir. 

Çünkü yeni yaşanan zamanlar geçmişe yeni açılar ve ışıklar getirir. Ama düşünmeden yaşamak yolundaysanız, zamanlar sizin için bir şey ifade etmez. 

Bir sayfa dolar, onu çevirip kapatırsınız; yeni sayfaya yeniden (sıfırdan) başlarsınız, bir gün gelir defter biter; siz son sayfaya yeniden başlamışken!

Unutmamak, hatırlamak değildir. Hâfızanızda vardır, ama sizi hiç meşgul etmez. Hiç açılmayan bir albüm gibi, tavan arasındaki eşya gibi, varlığı bilginiz dahilindedir ama ilginiz dahilinde değildir.

Buna unutmak demeyelim de, hatırlanmayı ihmal etmek, istememek diyelim. Böyle yaşayan insanlar çok var. Halleri de bazılarına güçlülük gibi görünür. Duyarsızlığı güçlülükle karıştıranlar çoktur.

Ben ilkokul çağını bile zaman zaman düşünürüm. Kendi çocukluğunu hatırlamadan şimdiki çocukları nasıl anlayacaksın ki?

“Herkes hâfızasından şikâyet eder, muhâkemesinden şikâyet eden yoktur” sözünü severim. Öyledir ama, aması var! Bizim hatırlama ihmallerimizin çoğu, hâfızamızla değil, muhâkememizle ilgilidir. Düşünmediğimizi hatırlama ihtiyacı da hissetmeyiz.

Geçenlerde internette bir arkadaşımın sözlerine rastladım. Benim ortaokul numaramı söylüyor! 49’u görünce bir hoş oldum. Beni severdi ve bu hatırlayış da onunla ilgili. Sevenler hatırlar.

İlkokul üçüncü sınıf öğrencisine on kıt’a İstiklâl Marşı’nı ezberletiyorlar. Bu kadar yanlış bir şey olur mu?

Bakarak okuyabilse, o yeter. Şühedâ, cüdâ, nâmahrem, cerihâ, rûh-u mücerred, izmihlâl, … bunları ve aynı seviyedeki kelimeleri üniversite öğrencileri biliyor mu ki? Ezberletmek ne kazandıracak? Neyi ne zaman nasıl yapacağımızı bilmiyoruz. Çünkü yaşadığımız o çağlarımızı düşünerek hatırlamıyoruz.

Tekâmülü attık, gelişme diyoruz. “Kötü gelişmeler oldu” cümlesindeki “gelişme” tekâmülün karşılığı mıdır? İkisinin de ayrı kullanım yerleri vardır. Tekamül’ü biliyoruz ama unuttuk.

Ezberletmek öğretmek değildir. Zorlanırsa İngilizce bir metni de ezberler insan. Bir faydası olur mu? “Düz yazıdaki uyak nedir?” diye soruyorlar! Kafiyeyi unutturmuş seciyi öğretmeye çalışıyor! Onu bilmese de olur!

Herkes “nema” diyor, “nemâ” yerine. Nemâ getirene de “nâmi” denir. Uzatmasız haliyle “nema” ne çirkin. Ünlü siyaset adamları “fâsit daire” yerine “fasit daire” diyor.

Bizâtihî’yi “bizzat” yerine kullanıyorlar. “Vak’a” diyen spikere rastlamadım hiç; hepsi “vâkâ” diyor. Notlar alıp sonra vazgeçiyorum, saymakla bitmez… Unutanlar öğrenmeyenlerden daha çok.

Edebiyat hocamız Hilmi Soykut Bey derdi ki: “Aslında hiçbir şiir ezberlenmez. Sadece bazı mısralar, beyitler hatırda tutulur.”

Doğrusu da bu. İki kıt’alık (okunan) İstiklâl Marşı’nın ezberlenmesi ayrıdır ve gereklidir. Ama on kıt’anın değil. O iki kıt’a bile, söylemeye başlayınca canlanır insanda.

Hayatın, fıtratın normali budur. Ezberletmeyin, şiir okumayı öğretin. Şiir okumak, yazmak gibi bir sanattır. Öyle bağıra çağıra değil!

Bugünü yaşarken, bugünün şartları ve ihtiyaçları açısından geçmişimizi de hatırlayıp düşünmek durumundayız. Aksi halde bugünü de yarını da, düşünerek yaşayamayız.

Zamanın ve hayatın bütünlüğünü kavramadan düşüncenin ufku açılmaz. Kendimizle yüzleşmenin aslı, kendi bütünlüğümüzün gerçekliğini bilmektir.

Bu bilgi düşünceyle bilinç haline dönüştüğünde, zamanın ruhu ile de tanışırız. Zaman parçalanmaz, o da bir bütünlük içinde akar ve onun da ruhu bütünlüğünde okunur.

Bugün çok önemlidir, ama bu bütünlükler içinde önemlidir. Düşündürerek ve sevdirerek öğretemediklerimiz tabii ki unutulacaktı. Hatıralar da kelimeler de.

 http://www.zaman.com.tr/ahmet-selim/insanin-ve-zamanin-butunlugu_2080832.html

14 Nisan 2013 Pazar

A be epimiz Çingeneyiz

A. Turan Alkan
t.alkan@zaman.com.tr
Biyolojik evrim teorisinin sahihliği hakkında fikir yürütmeyeceğim fakat zihnî evrim, daha doğrusu tekâmülün gerekliliği hakkında hiç tereddüt etmiyorum. 

Biz insan soyu, tabiatımızda yerleşik duran (verili) kötülüklere karşı tekâmül geçirmek zorundayız. 

Bazıları buna eğitim diyorlar, eğitim kavramı beni kesmiyor; şuna "kemâlât" desek daha doğru olur. Eğitim, -tâbiri hoş görünüz- harddiske kaydettiğimiz şeylerdir, kemâlât ise işlemcinin niteliğini ve veri işleme kalitesini imâ eder.

Benim anladığım şekliyle İslâm (Ed-Dîn), tabiatımızda yerleşik duran kötülükleri ezip aşmamızı, kötülükten iyiliğe terfî etmemizi, tekâmülümüzü esas tutar. İslâm, insanın kalitesini, niteliğini yükseltir; niceliğe yüklediğimiz onca mânâ ve eylem (ibâdet, muamelât); niteliğimizi, yani insan olma vasfımızı yükseltmek içindir.

Irkçı temayüller, temellük hırsı, bozgunculuk, müzevirlik, yalancılık tabiatımızdaki yerleşik kötülüklerden ve biz onları aşabildiğimiz kadarıyla Müslüman olabiliyor veya yarı yollarda kalıp gidiyoruz.

Kâmil olmak sadece Müslümanların değil, herkesin erdem vazifesi; sadece Müslüman'a tanınmış bir imtiyaz değil. Dinlerin va'zettiği ahlâk, neticede tabiatındaki vahşinin haykırışına kulak tıkayan, kendi tabiatını aşıp ehlîleştiren insanı yüceltmeyi hedefliyor.

Size bir tekerlemeden bahsedeceğim; bunu bana okulda öğretmediler, sokakta, mahallede duydum; şöyleydi: "Çingene cik cik/ Torbası güççük/ Bir dilim ekmek/ Kapı kapı gezmek". Her tekerleme gibi bir de basit nağmeyle söyleniyor.

Hani hep deriz ya, "Bizim kültürümüzde ırkçı saplantılar yoktur vesaire" diye; galiba kendimizi kandırıyoruz: Türkçe'de Arap kelimesinin, Kürt kelimesinin, Rum, Ermeni, Kızılbaş gibi kelimelerin mânâlarını kötülüğün acı rengine boyanarak tüketildiğine dair bir hayli örnek gösterebilirim.

Başka dillerde, başka kültürlerde de böyle ırkçı eğilimler vardır, olabilir; doğru olan bu kötülük eğilimleriyle mücadele etmek ve vahşet katından insan katına yükselmektir. Yükselmek, yani adam olmak.

İnsan katına çıkınca aslımızı-neslimizi inkâr etmeniz gerekmiyor fakat, aslen "ne idüğünüzü" üstünlük alâmeti gibi, faikiyyet nişânesi bir bayrak gibi elâlemin alnının çatına çatına dalgalandırmanız da gerekmiyor.
Türk olmak ne peşinen iftihar edilecek, ne de utanılacak bir sıfat; aynen Çingene olmak gibi.

Bir Türk, bir Çingene, bir Kürt veya bir Rum, yapıp ettikleriyle, daha doğrusu insan olmak katına yükselmek için gösterdiği emekle, alın teriyle değerlendirilebilir ancak.

Ve bu ülkede saçmalamak sadece Türklerin inhisarında değil; herkesin saçmalama, dolayısıyla sırf saçmaladığından ötürü eleştirilme, ayıplanma istihkakı var.

İçimizden bazıları, kendilerince bıçak kemiğe dayanınca, "Defol Çingene.., sen sus bir kere Alevi.., zaten Ermeni dölü değil misin?.." yollu iltihap kusuyorlar ortalığa. Bu sözlerin çirkinliği şurada; sanki o âna kadar âlicenablığından ötürü farklıların varlığına tahammül etmiş de...

Aramıza karışmış bölücüleri kolay teşhis eder, çabucak ayıklarız fakat sıradan, mâsum insanların zihnine pek tabii bir kanaatmiş gibi yer tutmuş o kötü değer hükümleriyle mücadele etmek lâzım.

Faşizmi toplumların başına belâ eden şey, sıradan insanların tabii düşüncesiymiş gibi yaygın, tehlikesiz bir sûrete bürünebilmesidir. Faşizmin kâbusu ne idüğü düşünülmeden benimsenen orta malı hükümlere sinebildiği zaman açığa çıkıyor.

Selendilili mâkul insanlar; içinizden pek azı bu işe karışmış olabilir ama bu ayıba sessiz kalmayınız; kalmayalım; komşularınıza sahip çıkınız.

O yüzden diyorum ki, -yaraya tuz basar gibi-, "A be epimiz Çingeneyiz epten!"

12 Nisan 2013 Cuma

Hangi insanlar evlenmesin?

Hangi insanlar evlenmesin’i ‘Hangi insanlar evlensin?’ şeklinde de okuyabilirsiniz. Takdir size kalmış. Fakat yazının sonunda hangi kategoride yer aldığınızı kendinize sormayı unutmayın.

Sevmeyi bilmeyenler evlenmesin. Çünkü sevgi, insani bir duygudur. İlk ışığı insanın kalbinde Allah yaksa da o ışığın alev alıp parıl parıl parlaması insanın iradesi ile olur.

İradi cehd ve gayretle elde edilecek bu sevgidir, evlilik binasının temeli, duvarı, harcı, çatısı. Siz hiç temelsiz, duvarsız, harçsız, çatısız ev gördünüz mu?

Saygı nedir bilmeyenler evlenmesin. Çünkü saygı evlilikle aranan huzurun olmazsa olmazıdır. Ayrıca saygı sevgi ile birlikte olursa bir mana ifade eder. Eşler arasında sevgisiz saygı riya, saygısız sevgi de koca bir yalandan ibarettir.

Ümit etmeyi, ümitle bugüne ve yarına bakmayı bilmeyenler evlenmesin. Çünkü ümit, evlilikte bir hazinedir. Ümitsiz insan, hayata bugün penceresinden bakan, hayatı sadece bugünden hatta yaşadığı an’dan ibaret gören insandır. Halbuki evlilik uzun soluklu bir maratondur.

Bugün kötü olan ya da kötü gözüken nice şeyler vardır ki yarın iyi olabilir. “Her şerde bir hayır vardır” özdeyişini hatırlayın. “Sizin şer gördüğünüz nice şeyler vardır ki hayır, hayır gördüğünüz şeyler de şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” ayeti kime, ne anlatıyor bir düşünsenize!
Sabır bir kenz-i mahfi, özür dilemek erdemdir.

Sabretmeyi bilmeyenler evlenmesin. Çünkü sabır, hamları kemale erdiren bir ateştir. Bu ateşi çıplak eliyle tutmaya hazır olmayanlar evliliğe de hazır değildir. Sabır, evli çiftin ömür boyu ihtiyaç duyacağı, her gün kapısını çalıp dilencilik yapacağı, susuzluğunu gidermek için deniz suyu içen insan misali ‘daha yok mu” diye sesleneceği bir kenz-i mahfidir.

Özür dilemesini bilmeyenler evlenmesin. Çünkü özür insan olan insan için bir eksik, bir kusur değil aksine erdemdir, fazilettir.

Özür dilemeyi erdem görme, insanı sürekli tetikte tutar, hata yapmamaya sevk eder. Aksi bir hal, “ben mükemmel bir insanım” iddiasını içinde barındıran çiğ bir tavırdır.

Böyleleri hiçbir zaman kendi hatalarını görmez. Hatanın görülmediği yerde ise hatadan dönme olmaz ve gün gelir hatalar zinciri fasit bir daireye sokar o yuvayı.

Sonuçta testi kırılır, huzursuzlukla başlayan süreç boşanmaya uzar ve Allah muhafaza günümüzde çok örneğini gördüğümüz gibi karısını öldüren kocalar, kocasını bıçaklayan kadınlar alır başını gider.

Böylesi ailelerden müteşekkil toplum kendini N.Fazıl’ın ifadesiyle ‘cinnet müstatili’ içine salmış deli bir toplumdur.

Ağlamasını bilmeyenler evlenmesin. Kocalar ne “kadındır ağlar”, “kadının gözyaşları silahıdır” ne de kadınlar “erkek adam ağlamaz” desin.

Çünkü gözyaşı haneyi cennetnümun çemenzara döndürecek olan sihirli bir iksirdir. Ağlamayı unuttuk biz bütün bir toplum olarak.

Onun için teklif-i mâlâyutâk yapmayacak ve ceyhun gibi akıtın gözyaşlarınızı demeyeceğim ama hiç olmazsa damlatın; pınarınız kurumasın.

Gülmesini bilmeyenler evlenmesin. Çünkü gülme, ağlamayı tamamlayan bir unsurdur. Bu ikisi bir bütünün iki eşit yarısından ibarettir. Gülme ve ağlama, hayat ve ölüm gibidir.

Biri olmadan diğeri, diğeri olmadan berikinin kadr ü kıymeti bilinmez. Öyleyse, bozmayın Yaratıcının kainata koyduğu bu dengeyi.

Affetmeyi bilmeyenler evlenmesin. Çünkü affetmemek, affedememek öfkelerin birikmesini, onların kin ve nefrete dönüşmesini netice verir.

Eşini affetmeyen, affedemeyen insan, zamanla kine ve nefrete dönüşen bu öfkesi ile onu düşmanlaştırır, hatta şeytanlaştırır. Adı üzerinde düşman ve şeytan. İnsan hiç düşmanıyla, şeytanıyla aynı yastığa baş koyar mı?

Çok şeyler sıralayabilirim; ama bununla bitireceğim; kanaat etmesini bilmeyenler evlenmesin. Çünkü kanaat iki yüz adamın ancak anahtarlarını taşıyabildiği Karun’un bile kapısında dilencilik yapacağı büyük bir hazinedir. Evlilikle kurulan yuvanın kıyamete kadar devamı ancak böyle bir hazineye sahip olmakla mümkündür .

Uzun sözün kısası; insan olan insanlar evlensin ve unutulmasın hayvanlar çiftleşir, insanlar ise evlenir.

 http://www.zaman.com.tr/ahmet-kurucan/hangi-insanlar-evlenmesin_2076811.html

11 Nisan 2013 Perşembe

Uzaklığı aşma ve yakın olana kavuşma - Ahmet Kurucan

20 Ağustos 2011
İman gibi bir ortak paydası olan insanlar bir ve beraber olmak için başka ortak paydalara ihtiyaç duyar mı? 

İslamî öğretiler, duymaması gerektiğini söylüyor; çünkü İslam, dil, ırk, cins vs. gibi insanı insandan ayıran bütün özellikleri iman potası altında eritiyor. 

Eritmemiş olsaydı, kabile mensubiyetinden mesleğe kadar uzanan farklılıkları gerektiğinde yıllar süren savaş sebebi yapan Arap cahiliyesinden ebedlere kadar insanlara örnek olacak asr-ı saadet toplumu çıkar mıydı? Dünün bedevi Arapları Bediüzzaman Hazretleri'nin yaklaşımı ile bütün insanlığa medeniyeti öğretecek muallim seviyesine yükselir miydi?

İyi ama böylesi bir inanca ve mirasa sahip olan biz günümüz Müslümanları, bu hakikatin ne derece farkındayız; hangi seviyede bu öğretileri hayatımıza taşıyoruz? Cevap; maalesef menfi. İster devletler, ister cemaatler, isterse fertler hangi seviyede meseleyi ele alırsanız alın, netice değişmiyor. Her üç seviyede bazı istisnaların varlığı maalesef genel manzarayı ve menfi dediğimiz neticeyi değiştirmiyor.

İşte yine ders halkasındayız ve işte yine her ne zaman bu mesele açıldığında söz ummanında yüzmeye duran Hocaefendi var karşımızda. Neden? Çünkü bu mesele hem Müslümanların, hem Müslümanlığın hem de insanlığın bugün ve yarınki kaderini alakadar eden ciddi ve büyük bir mesele.

Hocaefendi ise bu büyük derdi dert edinmiş dertli bir insan. Dertli de 'söyleyen' olduğuna göre, o konuşmayacak da kim konuşacak? Şöyle bir teşbih ile de yaklaşabiliriz buna; Hocaefendi bu derde âşık olmuş iflah olmaz bir âşık. Mâşukunu görünce âşığın dilinin bağı çözülüyor ve söz ummanlarının içine iradî olarak dalıyor.

Önce vakıayı tespitle işe başladı. Rasyonel adımlar atabilmek için şart bu türlü bir başlangıç. Fiilî durumu baz alacak ve ona göre tedaviye tasaddi edeceksiniz zira. "Benim tekye ve zaviyelerde yetiştiğim dönemlerde birbirlerini çekememezlikler vardı tarikatlar arasında. Hissî rekabet oluşmuştu kendi aralarında nasıl olduysa. Üstad o dönemde böylesi bir rekabet alanı içine girmemiş. Girseydi, tarikat dairelerinin dışında yerini alan yüzde 80'e ulaşamazdı. Girseydi, birbirleri ile çatışan taraflardan biri olur ve yol yürüyemez, mesafe kat edemezdi."

Bir arkadaş devreye girdi: "Haydi öyleyse hep hayırlara koşun, yarışın.", "İşte yarışanlar bunun için yarışsınlar." ayetlerini hatırlattı. Aslında mevzu netti; çünkü ayetler hayırda yarışı emrediyordu yoksa hayırda yarışırken birbirinize rekabet edin, haset edin, düşman olun demiyordu.

Ama yarışın tabiatı rekabeti gerektiriyorsa -ki gerektiriyor- bu rekabeti nasıl aşmalı? Şahsen sorunun bu eksende sorulduğunu düşündüm. Hocaefendi de tamamlanmayan sorudan bunu anlamıştı; çünkü cevap bu istikametteydi. Dedi ki: "Tenafüsün (yarışın) bir ucu hasede dayanır.

Bence tenafüsü şöyle anlamak lazım; bakın bu iman ve Kur'an hizmetinde bulunan arkadaşlarımız, kardeşlerimiz Allah'ın rızasını kazanacak işler yaptılar. Bizim bunlardan ayrı kalmamız, cüda düşmemiz doğru olmaz. Madem onlar yapıyor biz de yapalım. Eğer böyle düşünür, inanır ve çalışırsanız hem hasetlere girmez, hem de yaptığınız işlerde bereket bulursunuz."

Sonra İzmir'li yıllarda yaşadığı bir hatırasını anlattı. Bornova'da yatsı namazlarında yaptığı irticali soru-cevap sohbetlerinin birinde bir başka camianın şeyhinin yapmış olduğu hizmetleri anlatmış ve hakkında hüsn-ü şahadette bulunmuş.

Hocaefendi'yi yakından tanıyanlar için çok sıradan, adiyattan bir şey bu; çünkü hayatının her bir döneminde İslam'a küçücük dahi olsa hizmeti geçmiş herkesi ayakta alkışlayan, gıyaplarında söz ettirmeyen bir insan o. Kaldı ki bir camianın şeyhi olacak ve aleyhinde konuşacak; imkânsız bir şey bu.

Camide 500 km'lik bir mesafeden arkadaşların teşvikiyle vaaz ve sohbeti dinlemeye gelmiş ve konuşulan şeyhin camiasına mensup bir mürid varmış. Hayretler içinde dinlemiş cevabı. Çünkü "Hocaefendi şeyhimizi sevmez, aleyhinde konuşur" türünden şeyler duymuş daha önce başkalarından.

Aradan bir hayli zaman geçmiş; ikinci bir gelişinde İzmir'e, benzer bir hadise daha yaşanmış yine aynı camide. Kutuya atılan soruların rastgele seçilerek cevaplandığı bu sohbet, o müritte şu kanaati oluşturmuş: "Bu bana yönelik bir mizansen olamaz.

Sorular rastgele; cevap aynı cevap, benim o camiaya mensup olduğumu bilen yok; bu sohbete geldiğimi bilen yok; binlerce insan arasında bir ferdim. Demek ki bu yaklaşım Hocaefendi'nin gerçek düşüncesi; samimi hissiyatı." Sonra o gün bugün maddî-manevî desteklerini esirgememiş.

Yıllar sonra kendisine bizzat bu işin kahramanı tarafından anlatılan bu hatırayı anlattıktan sonra dedi ki Hocaefendi: "Ne olur dine, imana hizmet eden o kardeşlerinizin hizmetlerini takdir etseniz? Ne olur onları sevdiğinizi gıyaplarında ifade etseniz? Riya değildir bu, süm'a değildir. Aksine Efendimiz'in beyanı ile teşvik edilen bir davranıştır. İşte delili; Efendimiz'in huzurunda bir münasebetle arkadaşını sevdiğini söyleyen sahabiye Efendimiz, 'Git bunu onun yüzüne ifade et.' buyuruyor."

Yazının başlığına 'uzaklığı aşma, yakın olana kavuşma' dedim. İman ortak paydası etrafında toplanan Müslümanlar dünyanın neresinde olursa olsunlar birbirleri ile o kadar yakınlar ki, karşılıklı sevgileri, münasebetleri ile bu yakınlığı daha yakın hale getirecekken, aksine uzaklaşıyorlar.

İradî veya gayri iradî davranışlarımız nedeniyle bizzat kendimizin sebebiyet verdiği bu uzaklığı aşmamız ve zaten yakın olana kavuşmamız şart.

Yapılan hizmetlerde bereket bulmak buna bağlı. Muvaffak olmak buna bağlı. Sahabe-i kiram misali buhranlar içinde kıvranan Müslüman dünyasına ve bütün insanlığa huzuru ve saadet iklimleri üfleme, medeniyet hocalığı yapma buna bağlı.

Çokları, 'şimdi biz yapıyoruz ama karşılığını göremiyoruz' diyecek belki. Görmesek de yapmak lazım. Mahlûk görmese de Hâlık görüyor zira.

Bu dünyanın bir de ukbasının olduğu, Hz. Muhammed'in (sas) kaptanlığını yaptığı gemide yerlerini alan yolcular olduğumuz gerçeği hiçbir zaman unutulmamalı. Meşreb sevgisi bizi taassuba sürüklememeli.

"İnhisar-ı fikir tahabbübü nefisten gelir" diyor Hocaefendi. Siz bu cümleyi isterseniz "inhisar-ı meşreb tahabbübü nefisten gelir" diye okuyun. Yanlış, kim yaparsa yanlıştır. Yanlışı müdafaa etme belki yanlıştan daha büyük bir yanlıştır. Yanlışı müdafaa için harcayacağı enerjiyi onu düzeltmeye harcasın.

Bir hadis:

"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki; sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız."

Başka söze hacet var mı?

9 Nisan 2013 Salı

İnsana saygı, değerlerine de saygıyı gerektirir

Ahmed Şahin



Kırık Testi’den sızan sohbetlerden derlediğim “insana saygı hassasiyeti”ni birlikte bir daha okuyalım.

Bakalım, Hz. Kur’an, muhatabımız olan insana saygıyı nasıl bir önemle emrediyor, kaba üslupla itici değil de, nezaketli üslupla çekici olmamızı ne incelikte dikkatimize sunuyor bir daha görelim. Birlikte okuyoruz Hocaefendi’nin “insana saygı hassasiyeti” açıklamalarını:

      *******  

   -“Bizim inancımıza göre Cenâb-ı Hak, her bir insanın mahiyetine iyilik adına bir kısım nüveler, çekirdekler koymuştur. Bu yönüyle her bir insan, potansiyel olarak, Cenâb-ı Hakk’ın, adına yemin ettiği eşref-i mahlûk bir varlıktır!. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Mübîn’de;

-“And olsun ki biz, insanı çok kerim (şerefli) yarattık.” buyuruyor. (İsra Sûresi, 17/70)
Başka bir âyet-i kerimede de;

-“İnsanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattık.” deniliyor. (Tin Sûresi, 95/4)

Dikkat edildiğinde görüleceği üzere, âyet-i kerimelerde şerefli ve ahsen-i takvime mazhar olarak yaratıldığı ifade buyrulan ve üzerine yemin edilen bu varlık, önce “mü’min!” değil, sadece “insan!”dır!... Evet, insan!..
-Demek ki her bir insan, potansiyel olarak bu yüce şerefi taşıyan değerli bir varlıktır!

İşte biz bu değerli varlığa da, benimsediği kendi değerlerine de saygı duyarız. Çünkü bir insanın doğru olduğuna inandığı değerle, o insanı birbirinden ayıramazsınız.

-Eğer siz bir insanın benimsediği değerlere saygılı davranmıyorsanız, o da sizin değerlerinize saygı duymayacak, sizin tahkirinize tahkirle karşılık verecektir. Bunun müsebbibi de, sizin ona karşı saygısızlığınız olacaktır!

- Öyle ise insana saygı, o insanın kendi doğrularına da saygıyı gerektirmektedir. İşte bu saygıyı Kur’an-ı Kerim, şu ifadelerle emreder:

-“Onların (bir kısım insanların) Allah’tan başka edindikleri tanrılarına sebbetmeyin, hakarette bulunmayın ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp (sizin inandığınız) Allah’a sebbetmesin, saygısızlıkta bulunmasınlar!..” (En’am Sûresi, 6/108) Görüldüğü üzere İlâhî Kelam, sarih bir şekilde, açık bir emirle insanların Allah’tan başkasına ilah deyip el açtıkları, yalvarıp yakardıkları ikon ve putlarına dahi sebbetmeyi yasaklıyor!
Ayetteki “sebbetme” dilimize aktarıldığında, ilk akla gelen mânâsı itibarıyla “galiz tabirlerle hakarette bulunma, sövüp sayma” şeklindeki sözlerdir.

-Bundan dolayı, bir mü’min olarak bizim, ister semavî bir din, isterse din şeklinde ortaya çıkan bir organizasyon etrafında bir araya gelmiş insanların inançlarına karşı sebbetme manasına gelebilecek yakışıksız ve münasebetsiz söz söylememiz, onlara karşı saygısızlıkta bulunmamız düşünülemez! Ayetlerin sebbetmeyi yasaklamasına rağmen Müslüman böyle bir saygısızlıkta bulunamaz!

-İşte bu mülahazalarla hangi düşüncede olursa olsun insana saygı duygusunu içimizde sürekli şekilde geliştirme ve güçlendirme peşinde olmalı, neticede her türlü şart altında sinemizin muhatap olduğumuz herkese açık olduğunu gösterebilmeli, İslam’ın telkin ettiği terbiye ve nezaketimizi her halükarda muhataplarımıza fiilen gösterme görevimizi yerine getirmede ihmale düşmemeliyiz!...

-Dinimizin, bizim gibi düşünmeyen insana karşı saygı emri bu açıklık ve netlikte olunca, diyebiliriz ki, muhataplarımız satanist veya Zerdüşt bile olsa, kanaatimce, onların şeytana tapma gibi tasvip etmemizin mümkün olmadığı düşüncelerini dahi getirip yüzlerine çarpar bir tarzda ifade etmek doğru değildir ve bu tavır, onların da bizim doğrularımızı dinleme duygusunu yok eden bir üslûp hatası olur. Onların da bize aynı üslupta mukabele etme hatasına sebep olur.

-Müslüman’dan beklenen ise, münasebetleri geren üslup hatası değil, saygıyı sürdüren üslup savabıdır. Birlik beraberliğe sebep olan barış üslubudur!.

-Öyle ise, herkes kendi tutum ve tavrına bir bakmalıdır. Ortamı geren üslup hatasından yana mı, saygıyı sürdüren üslup savabından tarafa mı dil kullanıyor bir muhasebe yapmalıdır. Yapmalıdır... Çünkü İslam’ın insana saygı emirleri ve kucaklaştırıcı gerekçeleri açıkça meydanda.. Artık  gösterilmesi gereken saygı hassasiyetinin takdiri, sorumluluk sahiplerinin idrak ve izanlarına kalmıştır!”

Burada bizim cümlemiz:

-Fatebiru ya ülil ebsar!.saygının önemini düşünün ey basiret sahipleri!

 http://www.zaman.com.tr/ahmet-sahin/insana-saygi-degerlerine-de-saygiyi-gerektirir_2075612.html

17 Mart 2013 Pazar

İNSAN VE TOPRAK

Dr. M. Selim Arık
 
Toprak, bütün kâinatların ve hususiyle de yerkürenin en değerli unsuru, en sihirli maddesidir.. ve hava-su-ziya bir mânâda onunla kâimdirler ve onun için vardırlar. Onun bu öneminden ötürüdür ki, bağrında biz ve bizimle alâkalı milyonlarca varlığın neşet edip geliştiği bu mütevazi fakat semaları aşkın unsurun, Kur’ân-ı Kerim’de sık sık üzerinde durulur.. âdeta bütün göklere denk tutulur.. mebdeimiz olarak tebcil edilir.. ukbâya ulaştıran bir köprü, bir liman, bir rampa olarak da hep dikkatlerimize sunulur.

Kısaca İnsanın Yaratılışı:

Peygamberimiz, الناَّسُ بَنوُ آدَمَ وَآدَمُ مِنْ تُراَبٍ “İnsanlar, Âdem oğullarıdır (Âdem’den türemiştir). Âdem ise topraktan yaratılmıştır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/534.) buyurmuşlardır. Bu hadiste, insanın Hz. Âdem’den, Âdem’in ise topraktan yaratıldığı açıkça belirtilmektedir. Kur’ân-ı Kerim’e bakıldığında insanın yaratılışı; toprak, nutfe, alaka ve mudga şeklinde sıralanmakta, (Bkz.: Hac Sûresi, 22/5; Rûm Sûresi, 30/20.) sonra da “insanın neslini nutfeden, hakir bir sudan ürediği” (Bkz.: Secde Sûresi, 32/ 8) haber verilmektedir. 
 
Nitekim her insanın oluşumu, alınan besinler yoluyla toprağa dayanmaktadır. Çünkü hayatın temel unsuru olan kan besinlerden, besinler de doğrudan veya dolaylı olarak topraktan gelmektedir. Şu hâlde sadece ilk insan değil, diğer bütün insanların varlığının aslı da toprak ve sudur. 
 
Hz. Âdem’in yaratılışı ile ilgili âyetler, meseleyi kaderî plandan, yaratılışın değişik safhalarına kadar merhale merhale öyle ele alır ki, ceninin anne karnında geçirdiği safhaları da Kur’ân’da açıkça okunabilmektedir. Kur’ân-ı Kerim, her insanın, annenin rahminde, yumurtanın sperm tarafından döllenmesinden bir insan hâlini alışına kadar geçirdiği safhaların yanısıra, bunun öncesini ve ilk insanın menşeini bazen bir arada, bazen ayrı ayrı anlatır. 
 
Hem ilk insanın yaratılışında, hem de daha sonraki bütün insanların yaratılışında maddî planda ilk merhale toprak (türab); ikincisi, balçık gibi yumuşak, yapışkan çamur (tîn) ve bundan alınıp süzülmüş bir öz (sülâletün min tîn); üçüncüsü, insan iskeleti hâline getirilen siyah, kokuşmaya müheyya, bir şekle konmuş ve kendisine bir yol, hedef tayin edilmiş balçık (hame-i mesnun); dördüncüsü, tın tın öten, pişirilmiş, kurutulmuş balçıktır (salsâl). 
 
Bunlar, insanın teşekkül merhalelerini ima etmektedir ki, benzer bir süreç, anne karnında da yaşanır. Toprağın bir mineral veya protein çorbası hâline getirilmesinde şüphesiz su da çok ehemmiyetli bir unsurdur. Kur’ân, bu karışımı, “Kasem olsun, Biz insanı süzülmüş bir çamur veya bir hülasadan yarattık.” (Mü’minûn Sûresi, 23/12) âyetiyle açıklar ki, “Biz, her canlı nesneyi sudan yarattık.” (Enbiyâ Sûresi, 21/30) âyeti de suyun bu ehemmiyetini vurgulamaktadır. Su ve toprağın ayrı ayrı muhtevalarıyla yaptığı izdivaç, ayrı bir merhaleyi teşkil etse gerektir. 
 
Bunlardan sonra şekillenme ve bir surete ulaşma faslı gelir. Kur’ân buna, “Andolsun Biz, insanı bir kara çamur ve şekillenmiş bir balçıktan yarattık.” (Hicr Sûresi, 15/26) âyetiyle işaret eder. Bunu müteakip, tam bir düzenleme (tesviye), bütünüyle dengeli hâle koyma mertebesi söz konusudur ki, onu da Kur’ân-ı Kerim, “Ben onu düzenleyip insan şekline koyduğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman, derhal onun için (inkıyad) secdesine kapanın.” (Hicr Sûresi, 15/29) âyetiyle nazara verir. 
 
Bu son safha ile artık kâinatta, manâsının yanında maddesi, ruhu ve onunla içli-dışlı bedeni, fizikî mükemmeliyeti ölçüsünde metafizik derinlikleriyle yepyeni bir varlık olmuştur. İnsan, bu seviyeye geleceği âna kadar, bu kelimelerle anlatılan gerçek manâ ve muhteva ne olursa olsun, şu safhalardan geçmiştir: Toprak, çamur, süzülmüş çamur, yapışkan çamur, bir şekle bağlanan siyah balçık, sertleşmiş balçık ve Allah’ın (celle celâluhu), İlâhî ruhla serfiraz halifesi eşref-i mahlûk. 
 
Hz. Âdem ve Hz. Havva ile mucizevî bir yaratılışla başlayan insanoğlunun dünyayı teşrif etmesi, sebeplerin Allah’ın icraatına perde olma fonksiyonuyla artık sıradan bir hâdiseymiş gibi sürüp gelmiştir. Şu hâlde insanların isteyip dilemesi ve Allah’ın (celle celâluhu) yaratmasıyla sürüp giden yeryüzündeki insan hayatıyla hedeflenen asıl gaye, Yüce Yaratıcı’yı bilip O’na kullukta bulunmaktır. 
 
Bir başka hadiste yaratılış ile alâkalı “Allah (c.c.) Âdem’i yeryüzünün bütün cüzlerinden almış olduğu bir avuç topraktan yarattı. Âdem’in oğulları da yeryüzünün kısımlarına göre meydana geldi. Dolayısıyla onlardan bir bölümü (görünüş itibariyle) kızıldır, bir bölümü beyazdır, bir bölümü siyahtır, bir bölümü bu renklerin arasındadır (karışıktır). (Huy olarak) da bazıları uysaldır, bazıları haşindir (serttir), bazıları habis (kötü kalbli) ve bazıları da hoştur (iyi kalblidir).” (Ebû Dâvûd, Sünnet 17) şeklinde insanların fizikî ve ruhî yapısı belirtilerek, ilk yaratılışı ile ilgili bazı fıtrî özellikler anlatılmaktadır. 
 
Görüldüğü gibi toprak, bütün kâinatın ve hususiyle de yerkürenin en değerli unsuru, en sihirli maddesidir. Hava-su-ışık bir manada onunla kaimdirler ve onun için vardırlar. Dolayısıyla toprak, yağmur ve ışık ile verimli hâle geldiği gibi, insan da hayatını iman ve İslâm suyuyla yararlı hâle getirebilir.

Toprak ve İnsan Karakterleri

Toprak hayat bakımından o kadar büyülü bir muhteva ve iç yapıya sahiptir ki, o, bu iç ve dış zenginlikleriyle her zaman yekpare bir canlı kabul edilebileceği gibi, onun bir kimyahane, bir fizik araştırma merkezi, bir canlı biyoloji laboratuarı olduğunu söylemek de mümkündür. 
 
Evet, toprak; hava ve ziyanın nokta-i iltisaki (karışım noktası), bunların insana yararlı şekilde ulaştırılmasının regülatürü ve santralı, nihayet her şeyi insanın hesabına faydalı hale getiren ve istifadesine sunan bir istihale fabrikasıdır. Yeryüzünün temel unsurlarından sayılan gazlar, ateşler, ilk tekamül merhalesini topraklaşarak idrak etmiş ve ona inkılapla tabiî miraçlarını tamamlamışlardır. 
 
Bu süreç sonunda, insana uzanan yol da yine toprakla başlamış, toprakla bitmiş ve toprak üstü bir hâl alarak semavîleşmiştir. (Bkz. M. Fethullah Gülen, Yeşeren Düşünceler, s. 183-189) Peygamberimiz insanların yaratılışlarını fıtrî olarak üçe ayırıp toprak ve yağmur ile mukayese yaparak şöyle bir temsil getirmektedir: “Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidayet ve ilim (İslâm) bol yağmura benzer. 
 
Bu yağmur bazen öyle bir toprağa düşer ki onun bir kısmı suyu kabul eder de çayır ile bol ot bitirir. Bir kısmı da kurak olur, suyu üstünde tutar da Allah insanları onunla faydalandırır. Ondan hem kendileri içerler hem hayvanlarını sularlar ve ekin ekerler. Bu yağmur bir başka toprağa isabet eder ki düz ve kaypaktır. Ne suyu üstünde tutar ne de çayır bitirir. 
 
Allah’ın dinini anlayıp da Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği (İslâm’dan, hidayet ve ilimden) faydalanan ve bunu bilip başkalarına bildiren kimsenin misali ile bu güzellikleri duyduğu hâlde, kibirlenerek başını bile kaldırmayan ve beni tanımayan kişinin hâli buradaki toprağa benzer." (Buhari, İlim 20) Bu temsilde görüldüğü üzere, toprak fayda bakımından üçe ayrıldığı gibi, insanlar da yararlı olup olmama açısından üç grupta mütalaa edilir.

1. Kendisine ve başkalarına faydalı olanlar. Bunlar kendisine söyleneni kabul ettiği gibi, öğrendikleriyle başkalarına da faydalı olanlardır.

2. Yalnız başkalarına faydalı olabilenler. Bunlar öğrendiklerini anlamayan veya yapamayan, fakat başkalarının yapmasına ve anlamasına yardımcı, vesile olanlardır.


3. Hiç kimseye faydası olmayanlar. Bunlar anlama, anlatma ve yaşama kabiliyetinden mahrum olanlardır ki ne kendilerine ne de çevrelerine faydası olmayan kişilerdir.

Peygamberimiz “Benim ümmetim yağmur gibidir. Önü mü, sonu mu hayırlıdır bilinmez.” (Tirmizi, Emsal 6) şeklindeki teşbihiyle, ümmet-i Muhammed’in yağmur gibi devamlı bereketli ve faydalı olmasını arzu ettiği görülmektedir. Çünkü yağmur, toprak için hayattır. 
 
Nasıl ki su, toprağın cinsine göre bazen önünde, bazen sonunda mahsule daha faydalı olursa insan da zamana ve zemine göre hareket ve hizmet kabiliyetini geliştirmesini bilen faydalı bir varlık olabilmelidir. Faydalı ve faydalanılan insanın en önemli özelliği ise hayatını vahiy yağmuru ile bereketlendiren yani Kur’ân ve Sünnet’i anlayan ve anlatan kimselerdir. 
 
Peygamberimiz yine bir başka hadislerinde “İnsanlar üç gruptur ya sâlim; günahlardan uzak ve selamette, ya gânim; yaptığı hayırlı amellerden dolayı manen kârlı ve kazançlı veya şâcib; dünyevî ve uhrevi yönden zararda olanlardır.” (Suyutî, el-Fethu’l-Kebir, 3/266) buyurarak, insanın maddeten ve manen dünyadaki ahvâlini tasvir etmektedir. 
 
Şu hâlde verimli toprak gibi günü kârla bitiren insan, ilimden ve hidayetten nasibini alan ve aldıklarını olduğu gibi gelecek nesillere aktaran kimse demektir. Dolayısıyla insan, yukarıdaki hangi sınıfa dahil olduğunu kendisi belirlemelidir. Şu da unutulmamalıdır ki bitki ve ağacın yeşermesi ve meyve vermesi toprağın kabiliyetine/özelliklerine bağlıdır. 
 
Nitekim gülü yetiştiren bakımlı toprak olduğu gibi, dikeni bitiren de bakımsız topraktır. Demek ki insan, bakımlı ve verimli toprak gibi meyve, gül ve çiçek yetiştirebilmeli, dikenli bitkiler bitiren çorak toprak durumuna düşmemelidir.

İnsan ve Toprak Münasebeti

İlmin kapısı kabul edilen Hz. Ali’nin lakabına “toprağın babası” anlamında “Ebû Türâb” denilir. Bereket ve bolluk anlamında “elin toprak olsun” manasına gelen “teribet yedâke” deyimi, hadislerde hayır dua anlamında kullanılmaktadır. 
 
Zira toprak, tarih boyunca devamlı bolluğu, bereketi ve verimi temsil etmiştir. Dinî açıdan toprağın bir başka özelliği ise, su bulunmadığı zaman abdest yerine kaim olan teyemmüm için temizlik kaynağı olmasıdır. Bu zaviyeden toprak, maddeten ve manen insanı temizleyen bir unsurdur. 
 
Dolayısıyla insan toprak gibi temiz, alçak gönüllü, mütevazı, üretken, cömert ve faydalı işlerin menbaı (anası) hâline gelebilmedir. İnsanın ruhî yapısında bulunan mala ve toprağa karşı olan hırs ve meyil inkâr edilemez. Hatta insanlar arasındaki çoğu husumetler mal ve toprak sebebiyle meydana geldiği görülmektedir. Çünkü insanın en çok sevdiği şey maldır; mal canın yongasıdır denilmiştir. 
 
Fakat insan onu Allah rızası için harcayabilirse dünya ve ahirette karşılığını bereket ve sevap olarak bulacaktır. Bu da onun (inancındaki) kararlığının, istikamet sahibi oluşunun, iyi niyetinin ve samimiyetinin en güçlü delilidir. Nitekim Allah Teala “Mallarını Allah rızasını dileyerek ve içlerinden gelerek harcayanların misali, tatlı bir yamaçta bulunan, üzerine bolca yağmur yağan, bu sebeple ürününü iki misli veren bir bahçedir.” (Bakara Sûresi, 2/265) buyurarak, malî fedakârlık yapabilenlerin mükafatı toprak ve su misali ile anlatılmaktadır. 
 
Zira insanda mala karşı hırs olduğundan infakta bulunması zor bir iştir. “İnsanoğluna iki vadi dolusu altın verilse bir üçüncüsünü ister. Fakat insanoğlunun gözünü ancak toprak doyurur.” (Buhari, Rikak 10) şeklindeki hadis, insanın fıtrî yapısındaki hırsı anlatmaktadır. Ancak insan, dünyaya karşı olan hırsını, ahiret nimetleri ve cennet için tercih edebilse menfaat kavgaları olamayacaktır. Bu da sağlam iman ve itikada bağlıdır. O halde imanlı insan, dünyayı “ahiretin tarlası” hükmünde gören ve ahiret için manevî hazırlık yapan kişi demektir.

Sonuç

Yerküre âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Tevazu ve mahviyet gibi insanı en yüce hedefe ulaştıran yolların işaretleri topraktır. Hatta toprak, en yüksek göklerden o gökleri Yaratan’a daha kestirme bir yoldur. 
 
Zira toprak kâinatta Cenab-ı Hakk’ın rububiyetinin tezahürüne, sonsuz kudretinin baş döndüren faaliyetlerine ve Hayy u Kayyum (hayatı veren ve onu devam ettiren) isimlerinin tecellisine en uygun, en müsait bir zemindir. Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın rahmet arşı su üstünde olduğu gibi, hayat ve ihya (hayatı verme) arşı toprak üstündedir. 
 
Toprak maddeten sert ve zeminde bulunmasına rağmen, hayatın ve rızkın menbaı olması yönüyle manen her şeyin üstündedir. Yağmur, toprak için nasıl hayat kaynağı ise, toprak da insan için bir hayat ve memât unsurudur. Zira insan toprakla başlamış, toprakla yaşamış ve toprağa girecektir. 
 
Kur’ân bu hususu “Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine oraya döneceksiniz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.” (Tâhâ Sûresi, 20/55) âyetiyle açıkça beyan etmektedir. O hâlde toprağa girmek demek yok olmak değil, bilakis tohum gibi yeni bir hayata, ahirete başlangıç demektir. Şu hâlde, çorak topraklıktan kurtulup verimli hale gelen insan, cennete ehil olan insan demektir. 
 
Bu da insanın Rabbini öğrenmesine, tanımasına ve tanıtmasına bağlıdır. Bu liyakat ise kişinin vahiy yağmuru ile beslenmesi nisbetinde tezahür eder. Çünkü vahyin menbaı olan İslâm, insan fıtratına en uygun besleyici gıdaları gönderen bir hazinenin kaynağıdır. 
 
Bu takdirde mükerrem insan, yaratılışına en uygun hareket eden kişi demektir. Davranış ölçüsü ise vahiy yağmuru şeklinde inen Kur’ân ve Sünnet’i özümsemedir. Dolayısıyla mutlu ve kârlı insan olmada en önemli kıstas, beslendiği ve faydalandığı İslâmî güzelliklerden verimli toprak gibi başkalarına da istifade ettirebilmedir.

msarik@yeniumit.com.tr