Popüler Yayınlar

KİMLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KİMLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2013 Cuma

Kimlikler çağında kendimiz olmak mümkün mü?

İhsan Dağı
i.dagi@zaman.com.tr
Kendi kimliklerimizi alabildiğine teşhir ederken ‘öteki’ kimlikten insanlarla yaşamakta zorlanıyoruz. Türkiye de zorlanıyor, Avrupa da.

Yeni çağın temel paradokslarından birisi sanırım bu. Modern dönem insanı kimliklerini yeniden keşfediyor.

Kendimizle iç yolculuğumuzda ve etrafımızla ilişkilerimizde kimlik vazgeçilmez bir ayraç, pusula ve sığınılacak bir liman. Ne kendimizi, ne başkalarını onsuz tanımlayabiliyoruz.

Peki, ‘öteki’nin kendi kimliğiyle ilişkisini de normal, meşru ve makul görüyor muyuz? Farklılıkların daha görünür olduğu bir dünyada ‘farklı’ olanla birlikte nasıl yaşayabiliriz? Sorun, kimlikler dünyasına sıkışmış insanların ‘farklı kimlikler’le ilişkisinde düğümleniyor.

Farklı olanı normal, meşru ve doğal kabul etmeden kendi kimliğimizin de normalliğini, meşruiyetini ve doğallığını inşa edemeyiz. Farklılıkları genellikle medeniyetler düzeyinde ifade ediyoruz.

Batı medeniyeti, İslam medeniyeti, Çin medeniyeti vs. Peki, medeniyet düzeyinde bir kültürel kimlikten söz ederken ‘birey’i ne yapıyoruz?

Birey, tek bir insan, koca bir tarihsel inşa sürecine ve kurumlarına sahip devasa bir medeniyet parantezinde kendini nasıl özgürleştirecek, kendileştirecek, özgünleştirecek?

Demek istediğim şudur ki, kimlikler meşru, normal ve doğaldır, ancak kimlik siyasetinin labirentlerinde ‘birey’i, yani kendimizi kaybetme riski de var.

Ayrıca her kültür kendi içinde farklı kültürel kimlikler ve de ‘farklılıklar’ taşıyan bireyler barındırır. Bunlara yönelik olarak ‘kimlikler’ ne diyor?

Onların özgürlüğünü ve özgünlüğünü tanıyor mu? Baskın tek medeniyet karşısında diğer medeniyet ve kültür çevrelerine yaşam alanı açmak için kullanılan ‘çok kültürlülük’ kavramını medeniyet-kültür düzeyinin alt katmanlarına da çekmek zorundayız ki baskın medeniyet karşısında özgürleşen diğer medeniyetler içinde kalan ama kendi medeniyeti içinde de özgünlük ve özgürlük talebi olanlara yaşam alanı açabilelim.

Her medeniyet çevresi kendi başına değerlidir, her kimlik saygındır ama medeniyetler ve kimlikler kendi ‘alt unsurlarına’ değer yüklemedikçe, onları saygın bulmadıkça bir tür zorlayıcı kültür hegemonları olarak meşruiyetlerini kaybederler.

Baskın medeniyet-kültür çevrelerine karşı farklılık talep eden bir medeniyet, farklılık talep eden ‘kendi mensupları’nın farklılıklarını ‘tanımıyorsa’ kendi talebinin zeminini de imha etmiş olur.

Bütün bunları dün katıldığım bir konferans çağrıştırdı; Hacettepe Üniversitesi’nin Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği “Avrupa’da Göç, İslam ve Çokkültürlülük” konferansı. Konu, Avrupa ve çokkültürlülük olunca İslamofobiden ırkçılığa, Avrupa’da Türklerin ve Müslümanların karşılaştığı sorunlar gündeme geldi.

En ilginç konuşmalardan birini BM Özel Raportörü Doudou Diene yaptı. Diene, Avrupalı Müslümanların yakınmak yerine İslamofobi’ye karşı yeni bir dil geliştirmeleri gerektiğini söylüyor; ‘ideoloji yerine etik, teoloji yerine insan hakları’ ekseninde yeni bir paradigmaya ihtiyaç var.

Bu, son derece anlamlı bir pozitif siyaset biçimi. İslamofobi, ırkçılık veya ayrımcılığa karşı Müslümanların Avrupa’da verecekleri mücadelede ‘insan hakları’ dili ve zemini kadar etkili olabilecek ne var ki?

Böylece modern dönemde Müslümanlarla Avrupa-Batı arasında kurulan ilişki de tersine çevrilebilir.

‘Avrupa’yı kendi silahıyla vurmak’tan söz etmiyorum, Avrupalı Müslümanların Avrupa demokrasisini, insan hakları rejimini ve hukuk devleti nosyonu ırkçı ve İslamofobiklerin yıkıcı baskılarından kurtarmaya katkıda bulunabileceklerini ifade ediyorum.

Çünkü Avrupa’da yükselen ırkçılık ve İslamofobi, sadece Müslümanları değil Avrupa demokrasisini de tehdit ediyor.

Müslümanlar neden ‘doğru yolu gösterici’ bir rol oynamasınlar ki? Bu ise kimliklerimiz kadar bireyselliklerimizle de var olmayı gerektiriyor.

http://www.zaman.com.tr/ihsan-dagi/kimlikler-caginda-kendimiz-olmak-mumkun-mu_2077113.html
 

28 Mart 2013 Perşembe

ANAYASADA BİR VATANDAŞ


26 Mart 2013


Kişilerin kendilerini istedikleri gibi tanımlamaları bir insanlık hakkıdır. 

Dinlerini, mezheplerini, dillerini, soylarını, etnik kimliklerini vb., kendi algılarına göre dile getirirler, daha doğrusu, getirebilmelidirler.

Bu alanda açık veya gizli bir mücadele süregelmekte. Her ulus-devlet kimlik alanında bir birlik oluşturmaya çalışırken kültürel farklılıkları da bastırmaya çalışır.

Özellikle ulus devletlerin kuruluş dönemlerinde asimilasyon politikaları uygulanır. Bu alanda bazen başarı sağlanır bazen sağlanmaz. Örneğin, Bosnalılar, Arnavutlar ve Gürcüler Türk olur ama Kürtler Türkiyeli olmayı tercih eder.

Yukarıdaki paragrafta bir yanlış var. Yazının devamını okumadan önce bu yanlışı hele bir bulmaya çalışın; bakalım başaracak mısınız! … Bulamadınızsa bir ipucu vereyim: yanlış, kasıtlı yaptığım bir genellemedir. Şimdi buldunuz mu? …

Yukarıda sıraladığım etnik gruplar genellemesi yanlıştır. Milliyetçi anlayış insanları böyle gruplara ayırır ve o grupların insanlarını “aynı” kabul eder.

Bir etnik grup içinde sonsuz farklılaşmaların olabileceği görmezlikten gelinir. Mesela “Rumlar kendilerine Türk der mi?” diye sorarız. Oysa kimileri diyebilir, kimileri milli bir duyarlılık yüzünden demez. Kimileri belli bir yaştan sonra fikir değiştirir.

Kimileri ise soruyu bile anlamaz; onların derdi geçim olabilir. Kimileri yalancıktan söyler, vb. Her vatandaşın kendi kimliğini Türk veya Türkiyeli olarak belirleme hakkı tabii ki vardır. Bu seçimi meşrulaştırmaya, haklı göstermeye, “ispat” etmeye de mecbur değildir.

Nasıl ki inancımızın “doğru” olduğunu kanıtlamaya mecbur olmadığımız gibi. Haktır bu, yasaların ve uluslararası antlaşmaların sağladığı, uluslararası mahkemelerin ve kurumların tanıdığı ve koruması gerektiği bir hak.

Bu alanda devletin rolü ve toplumun tutumu ne olmalı? En sık görülen tutum, bin dereden su getirerek “milli birliği” korumaya çalışırken farklılıkları kabul etmemektir. Oysa farklılıkları görmezlikten gelen riskli yolun gerilime de neden olduğunu artık biliyoruz.

Başka bir yol, anlayış göstermek ve bir uzlaşmayı sağlamaya çalışmaktır. Bu ikinci yolun pek çok parametresi var. Biri de kimlik. Son yıllarda öneriler duyuluyor! Oysa ne devletin, ne aydınların, ne hukukun, ne de başka birilerinin bu alanda söz sahibi ve hele karar verici olması doğru değildir.

Kimlik inançtan farksızdır. Bir algıdır. Bu yüzden insanlara dayatılması yanlıştır. Ve daha önemlisi masa başı kararları yararlı değildir, hatta zararlı olabilir.

Devlet bu kimlik alanından uzak durmalıdır; insanların hissiyatına karışmamalıdır. Devlet ve kurumları, din konusunda olduğu gibi kimlik konusunda da, vatandaşların karşısında, inançları ne olursa olsun eşit mesafede bulunmalıdır.

Nasıl devlet ile din işleri birbirinden ayrılmışsa, devlet ile kimlikler de ayrılmalıdır. Yirmi yıl kadar önce şunları yazmıştım: “Kimlik sorunu daha pratik, yani uygulanabilecek ve Türk halkı tarafından kabul edilebilecek önerilerle daha sağlıklı kılınabilir.

Temel ilke olarak, bu kimlik sonunda ne olacaksa, “herkesin aynı biçimde” kabul etmeye “zorlandığı” bir kimlik olmamalıdır. “Sentez” anlayışının arkasında zorlayıcı “birlik” anlayışı, tarihsel bir gelenekten süregelen merkezi yönetim anlayışı duruyor gibidir.

Biri Müslümanlığına, başka biri Hıristiyanlığına sarılamaz mı, biri Orta Asya'dan gelen atasına başka biri ise Bosnalı olan atasına saygı gösteremez mi? Ortak birleştirici öğenin dil olmasına da gerek yoktur.

Yeter ki, her yurttaşa bu özgürlük dünyasını gerçek ve olanaklı kılan bir toplum, bir ülke, bir devlet, bir vatan olsun.” (Bu yazı önce Mart 1995'te Toplumsal Tarih'te yayınlandı, sonra da Mayıs 1995'te Türkiye Günlüğü'nde iktibas edildi.)

Mantık, bilim ve araştırma yordamı ile “uygun ve doğru” bir milli veya etnik kimlik düşünebilir hatta hayal edebiliriz.

Bunu önerebiliriz de. Ama bu “hayali” anayasaya koymak, yasalaştırmak ve toplumun bütünü için geçerli bir “doğruya” dönüştürmek başka dönemlerin pratiklerini çağrıştırır; bu toplum mühendisliğidir. Böyle bir yasa, yeni bir dayatma olur.

Kimliğin “ne olduğu” saptanırsa, kendini farklı hisseden ve ifade eden dışlanmış olacak. Hatta belki yasayı çiğneyen birine de dönüşebilir. “Senin temel kimliğin şudur” dedik mi, bu görüşü kabul edenlerle etmeyenler diye iki grup oluşmuş olacak.

Zaten şu andaki durum da budur, dayatmaların sancıları yaşanıyor. Pozitivist, baskıcı rejimlerde olduğu gibi onlara “doğruyu” öğretmek görevi kime düşecek? Birileri kendi kimliklerinde ısrar ederlerse ne olacak?

Bu çıkmazları kaçınmanın yolu, kimlik konusunu mesele etmemektir. Esas olan devletin kucaklayıcı olması, dışlayıcı olmamasıdır. Anayasada “T.C. vatandaşları yasa karşısında eşittir” gibi bir madde herkesin hakkını korur.

Tabii bu konuda siyasi irade varsa ve toplumsal mutabakat sağlanmışsa. Devlet lafta değil özünde kucaklayıcı ise vatandaşlar da o kucağa sığınır. Ama bu arada her birimiz kendine başka bir isim, başka bir kimlik de yakıştırarak. Ama bunun bir zararı var mı ki!

Kaldı ki her kimlik beyanı konjonktüre ve konuşana göre çok farklı mesajlar, anlamlar ve imalar içerir. Bir Türk'ün “Türkiyeli” iddiası milliyetçiliği aşma olarak okunurken, bir Kürt'ün ağzında bir milliliğin ifadesi olabilir.

Yani beğenilmeyen bir ideolojinin aşılması bir kelime seçimi meselesi değildir. Nasıl ki Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük arayışları kendi sorunlarını doğurmuşsa.

Şerif Mardin eski bir yazısında (Cumhuriyet devrinde Volk İslamı, 1986) Türkiye aydınlarının halk kültürünü pek araştırmadıklarını yazmıştı. Bu eksikliği “ümmet strüktürünün ideolojik bir yapı olarak hâlâ etkisini sürdürmesi olarak izah edilebilir.” demişti.

Ve şöyle devam etmiştir: “Ümmet dünya görüşünün Cumhuriyet aydınlarına tevarüs etmiş olan şekli sosyal hakikatlerin basit hakikatler olduğu fikridir.” Bence de, kimlik olayı formüllerle çözülmeyecek kadar karmaşıktır. İnanç gibi. İnsanları bırakalım kendilerini nasıl isterlerse ifade etsinler.

 “Biz” -aydınlar, yöneticiler– belli bir mesafeden “onları” dinleyelim. Zorlamalar olmazsa zamanla toplumlar bu farklı seslere alışırlar, bazen farklılık renklilik sağlar, bazen kendiliğinden yeni sentezler oluşur. Gelecekte egemen kimliklerin ne olacağını şimdiden kim kestirebilir ki!

h.millas@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yorum_anayasada-bir-vatandas_2069747.html

1 Mart 2013 Cuma

RUH, NEFS, CAN, VİCDAN, NEFES, EGO, DUYGU, KARAKTER, KİMLİK KAVRAMLARI

Ruh, nefs, can, nefes, ego (benlik, kendilik), duygu, karakter, kimlik kavramlarını açıklayabilir misiniz? Bunların birbiriyle ilişkisi nedir?

Ruh; kendisine haricî bir vücut giydirilen, başına şuur takılan, alem-i emirden gelen, mahiyeti bizce meçhul bir kanun-u emrîdir. Diğer bir ifadeyle: “Ruh zîhayat, zîşuur, nuranî, vücud-u haricî giydirilmiş, câmi', hakikatdar, külliyet kesbetmeye müstaid bir kanunu emrîdir.”(Sözler/29. söz/2. maksad).

Ruh, irade sıfatının hakim olduğu emir aleminden gelen bir komut ve emirdir veya bir kanundur. Bu emir ve kanuna da kudret sıfatı harici bir vücut ve ceset vererek onu somut ve görünür hale getirmiştir. Aynı zamanda başına da şuur takarak hem harici vücudu olan hem de başında şuuru olan bir kanun olmuştur.

İnsan mahiyetinin aslı ve esası ruhtur. Ruh bütün hasse ve duyguların efendisi ve yaşam kaynağıdır. Ceset, ruh ile varlığını devam ettirir ve ona tabidir. Ruhsuz ceset olamaz, ama cesetsiz ruh olabilir. Ruh basittir, bölünmez, parçalanmaz, eskimez, pörsümez, ölmez, dağılmaz, yaşlanmaz; ceset ise sayılan vasıfların tam aksidir.

Vicdan; vicdan ise insanın fıtratına derç edilmiş olan, doğuştan gelen hakikatlerin bir miyarıdır. Vicdan bir nevi insanın iç aleminin mizanlarını kalbe gönderen bir iç kanaldır. Bu iki kanaldan gelen veriler ve malumatlar kalp denilen latifede depolanır ve kalp bu verilere göre gelişir ve şekillenir. Vicdan hak ve hakikatlerin hissedilmesini sağlayan ve insana ihtar eden bir mekanizmadır. Vicdan, manevi alemlerin esası ve haritası konumundadır. Hakikatlerin uçlarının odak noktası olan bir aynadır. Hem ahlaki değerlerin hem de doğruluğun ana üssü gibidir. İnsan yanılsa bile vicdan yanılmaz.

Can; Türkçe bir sözcük olup RUH manasında kullanılır. Ayrıca ruh ve can kelimeleri -metafor bir unvan olarak- biyolojik canlılık manasında da kullanılır.

Nefs; terim olarak insanın bedenine bağlı arzu ve isteklerin kaynağı olan bir mekanizmadır. Yeme-içme-evlenme arzusu gibi hayatî önem taşıyan duygular yanında, hırsızlık yapmak, adam öldürmek, içki içmek gibi kötü arzuların da barındığı bir mekanizmadır. Duygusal tarafı fazla olduğu için kötü arzulara da rehberlik etmekte ve bu açıdan “Nefs-i emmare=Kötüyü emreden nefis” unvanını almaktadır. Nefsin kötü taraflarını törpülemek, onu mutmainne mertebesine/ilahî mesajların doğruluğu konusunda -tereddütsüz iman edip- itminan mertebesine çıkarmak için, İslamî terbiye rahlesinde pedagojik formasyonu kazanmak gerekir.

Nefes; canlılığın en bariz alameti olan havayı teneffüs etmek, oksijen alıp karbondioksit vermek manasında nefes alıp-vermek anlamına gelir. Bunun için “her bir nefes alıp-vermede Allah’a iki kere şükretmek gerekir” denilmiştir.

Ego; Kişinin öz benliği manasına gelen batılı bir kavramdır.  Bizim literatürümüzde  bu kavram “Ene/Enaniyet” olarak geçer. Aslında “benlik” duygusu, normal şartlarda kişinin insanlık onuruna yakışan bir konumda olduğunu ifade eder.

Fakat aşırı güvenmekten kaynaklanan benlik duygusu, aşırısı anormal bir renge bürünür, kişinin gerçek kişiliğinin, benliğinin ötesinde hayalî ve yapmacık bir kişiliği karakterize eder. Bu ise, ciddiyet, samimiyet, dürüstlük gibi güzel duyguları altüst edip ciddiyetsiz, samimiyetsiz, ikiyüzlü bir sahtecilik olduğundan insanı aldatan, gurura sevk eden, hakiki kişiliğin sınırını taşan, haddini aşan bir uçurma mahiyetindedir.

Duygu; insanın cismanî tarafının bir özelliği olan, sevgi, saygı, kin, nefret gibi hissiyatı seslendirdiği olgulardır. Bunların en bariz karakterleri, akıbeti düşünmemek, kör gibi hareket etmek, mevcut lezzetin peşini bırakmamak, at gözlüğünü takmışçasına haz duyduğu yolun dışında bir alternatife yer vermemek gibi fevrî hareketlerdir.

Karakter; kişinin dışa yansıyan bütün/veya ağırlıklı tutum ve davranışlarının iç alemindeki parametresidir. Son zamanlarda iş dünyasında yeni bir kavram olarak ortaya çıkan “toplam kalite” diye bir şey vardır. Yani, insanın başarı ölçüsü, sadece iş yerinde gösterdiği performansa bağlı olmayıp, aynı zamanda, evinde, iş çevresinde, arkadaşlarıyla olan ilişkilerinde, sosyal faaliyetlerinde gösterdiği başarının toplamından oluşan bir kalite söz konusudur. 

Bunun gibi, ahlakî cephesiyle, kişinin her alanda gösterdiği performans, onun karakteridir. Parametresi toplam kaliteyi gösteren kimsenin karakteri, mükemmeldir, güzeldir. Bu toplam kalitede kusurlar varsa karakterde zafiyet var demektir. Hayatın büyük çoğunluğu itibariyle kötü bir yekün/toplam kalitesizlik varsa, bu kişi karaktersizdir, denilir.

Bediüzzaman hazretlerinin aşağıdaki sözleri de “toplam kalite” çerçevesinde değerlendirilebilir:

“Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan irade, zihin, his, latife-i Rabbaniye, herbirinin bir gayat-ül gayatı var: İradenin ibadetullahtır. Zihnin marifetullahtır. Hissin muhabbetullahtır. Latifenin müşahedetullahtır. Takva denilen ibadet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat şunları hem tenmiye, hem tehzib, hem bu gayat-ül gayata sevkeder.”(Hutbe-i Şamiye/2. zeyl/2. kısım).

Allah’ın insana verdiği her özelliğin mutlaka kullanım alanları vardır. Örneğin iradesini, Allah’a ibadet etmede; Zihnini, Allah’ı tanımada; hissiyatını Allah’ı sevmede; latifesini de her şeyde Allah’ın varlığını ve birliğini görmede kullanmalıdır

Kimlik, kişinin dışa yansıttığı karakter dolayısıyla kazandığı kişilik adıdır.  Tabii ki burada sözkonusu ettiğimiz kimlik, ahlakî değerler bakımından şahsiyet üzerinde durulan bir değerlendirmedir.

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, bu kavramlar arasında yakın veya uzak bir ilişki söz konusudur. Bütün bu hasletlerin bire bir yakın ilişkide bulundukları unsur ruhtur. Ruh olmazsa, hayat olmaz, hayat olmazsa bu hasletlerin, fenomenlerin hiç birisi olmaz..


http://www.sorularlaislamiyet.org/qna/148150/ruh-nefs-can-nefes-ego-benlik-kendilik-duygu-karakter-kimlik-kavramlarini-aciklayabilir-misiniz-bunlarin-birbiriyle-iliskisi-nedir.html   web sayfasından alınmıştır.