Popüler Yayınlar

İTTİHATÇILIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İTTİHATÇILIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2013 Perşembe

Sol'un ikinci aşaması - Etyen Mahçupyan

Pozitivizmin rahatlatıcılığı sol siyasetler açısından özellikle işlevsel olmuştur.
Liberalizmin, her şeyi muallakta bırakır ve değişkenliği besler gözükürken, var olan sistemi tüm içsel hiyerarşisi ile birlikte meşrulaştırması, tarihsel açıdan da bir 'donmayı' ifade etmekteydi.

Buna karşılık solcular değişimin ve geleceğin 'bilimsel' olarak bilinebilir olması ihtimaline fazlasıyla kapıldılar ve önlerine konan sosyalist reçetenin kolaycılığına sığındılar. Bu işleviyle sosyalizm solu dindarlaştırdı, solcuların afyonu oldu.

Kaba bir Batı/Doğu mukayesesi yaptığımızda, pozitivizmin egemen olduğu sol akımların 19. yüzyıl ortalarında Batı'da başlamakla birlikte bir sonraki yüzyılın ortalarından itibaren kırılmaya uğradığını, buna karşılık Doğu'da esas gücüne yirminci yüzyılın ilk yarısında kavuşup, hâlâ da bu tortuyu taşımaya devam ettiğini görüyoruz.

Batı solun liberalizmle helalleştiği, onunla 'kardeş' olduğunu keşfettiği bir anlam dünyası... Oysa Doğu, ancak liberalizmi düşmanlaştırarak yaşayabilen bir sola sahip.

Batı solu modernliğin çocuğu olduğunun ve modernliğin ancak hazmedilerek aşılabileceğinin farkında. Doğu solu ise, modernliğin kendisini sömürdüğünü düşündüğü ölçüde pre-modern bir tutuma kayan, bu meyanda modernliğin ideolojisi olduğu düşünülen liberalizmi şeytanlaştıran bir bakışa sahip.

Bu tablo Türkiye için de geçerli. Türkiye solu tipik bir 'Doğu solu' görünümünde. Bu nedenle söz konusu tıkanmayı aşmak için çaba gösterenlerin başa dönmeleri ve yeniden liberalizme bakmaları son derece anlamlı. Bir süredir Taraf gazetesinin sayfalarında önemli bir 'alan açma' faaliyeti yürüyor.

Gürbüz Özaltınlı'nın, Türkiye'de Kemalist rejime karşı çıkan laiklere 'liberal' denmesine değinen yazısının ardından, Murat Belge ve Halil Berktay konuyu Türkiye solunun tarihi ve solun Batı'daki tarihi bağlamında genişletip derinleştirdiler.

Berktay, liberalizmin milliyetçilik ve sosyalizme kıyasla, aslında bizzat bu iki ideoloji tarafından horlanma ve aşağılanmasının Türkiye'ye özgü bir olay olmadığının altını çizdi. Bu durum Rusya, Çin ve Japonya için de söz konusuydu...

Yani "sömürge değil yarı-sömürge veya bir şekilde 'geri kalmış'; dolayısıyla bir 'yetişme' sorunu peydahlamış" ülkeler. Bu 'yetişme' hamlesinin öznesi ise devlet ve devletçilikti...

Yine Berktay'ın vurguladığı üzere, Marksizm'in 'belirleyici dışsalı' liberalizmdi, çünkü bu ideoloji bir yandan işçi sınıfının sömürülmesini ve piyasanın yıkıcılığını meşrulaştırmakta, öte yandan uluslararası planda serbest ticaret yaftası altında emperyalizmin önünü açmaktaydı.

Nihayet liberalizmin siyasi sistem önermesi söz konusu sömürü düzenini imkân dahiline sokan bir çerçeveydi, çünkü Berktay'ın kelimeleriyle "cahil halkın seçimlerde aldatılması yoluyla karşı devrimin yolunu" açmakta, ya da muhtemelen devrimin daha baştan engellenmesini sağlamaktaydı.

Türkiye solunu İttihatçı geleneğin içinden okuyan Murat Belge ise, siyasi sürecin Cumhuriyet'e de sarkan bir biçimde merkeziyetçilerin liberal anlayışa yaklaşanları tasfiye etmesine dayandığını vurguladı.

 İttihatçılar için militarizm, devletçilik, korporatizm ve merkeziyetçilik "onların 'amentüsünün' nirengi noktalarını oluşturuyordu".

Bu amentünün ardında doğrudan sosyalist teoriyi bulamasak da, Türkiye'deki devletçiliğin sosyalist antiemperyalizm yaklaşımı ile Osmanlı otoriter devlet geleneğini meczettiğini ve bunun modernliğin 'kenarında' kalma haliyle bütünleştiğini söylemek mümkün.

Dahası Belge'nin altını çizdiği üzere, yeni siyasi kadroların önündeki somut mesele "gayrimüslim bir burjuvanın yerine Türk-Müslüman bir burjuvazi" koymaktı ve bunun yolunun liberalizmden geçmediği açıktı.

İşin toplum psikolojisi yönünde ise liberal kelimesinin kapitalizmle bütünleşmesi ve sistemin tüm olumsuz etkilerinin böylece liberalizme yüklenmesi söz konusu olacak ve bu bakış günümüzün ulusalcılarına kadar sürecekti.

Türkiye solu, modern dünya sisteminin parçası olan, ama zihniyet bağlamında modernliğin temelini teşkil eden relativizme, dolayısıyla bireyselleşmeye ve eşdüzeyli bir toplum tahayyülüne uzak kalan bir toplumun ürünü.

Modernliğin dini kamusal alandan dışlayan bakışını sahiplenen, ama otoriter zihniyetin sınırlarını aşamayan bir bakış.

Böyle bir solun liberalizm eleştirisi epeyce kavruk ve patetik kalmaya mahkûm... Ama bu, liberalizmin çok övülesi bir ideoloji olduğu anlamına gelmiyor.

Relativist zihniyet gerçekten bir zihinsel devrim olarak toplumsallaştı ve bunu içselleştiremeyen bir sol hem insani açıdan zararlı sonuçlar üretmeye, hem de hayatın gerçekleri karşısında giderek kalıplaşmaya ve dinselleşmeye mahkûm.

Ne var ki modernliğin yetersiz kaldığı bir dünyada, modernliğin ötesine geçerek de liberalizme ve sisteme bakılabilir ve buradan bir başka sol, demokrat zihniyette bir sol çıkabilir.

Solun birinci aşamasının otoriter zihniyet içinde yaşandığını düşünürsek, demokrat zihniyetin ikinci bir aşama oluşturacağını öne sürebiliriz.

Hem belki böylece aşama kavramıyla düşünmeden edemeyen pozitivist solcularımız için de kolay bir vizyon önermiş, onları düşünmeye davet etmiş oluruz!

26 Nisan 2013 Cuma

Seküler Kürt siyasal hareketi Kemalizm'in son kalesi mi? [Yorum - Erol Göka, Mehmet Selim Bağlı]


22 Ekim 2011, Cumartesi 


Prof. Dr. Erol Göka Selçuk Üniversitesi / Mehmet Selim BAĞLI Ankara Üniversitesi   Bir süreden beri 12 Eylül 2010 anayasa referandumu ve 12 Haziran 2011 genel seçimlerinden sonra Kemalizm'in rahmetli Özal'la birlikte alt-yapısal anlamda yok olmaya yüz tutan varlığının üst-yapısal anlamda da tasfiye edildiğini ve Türkiye'nin post-Kemalist döneme geçtiğini vurguluyoruz.
 
Post-Kemalist döneme ne zaman geçildiği, tam olarak geçilip geçilmediği tartışması artık oldukça akademiktir. Önemli olan; yaşadığımız Türkiye'nin eski Türkiye olmadığının fark edilmesi ve yeni Türkiye'ye, yeni toplumsal düzene uymayan yapıların eninde sonunda tasfiye olacağı konusunda bir mutabakat sağlanmasıdır.

Elbette biz de eski ve yeni Türkiye mücadelesinin sürdüğünü, "Kemalist" dediğimiz eski Türkiye'ye ait bazı yapıların ve anlayışların devam ettiğini görüyoruz. Üstelik biz eski düzeni hep bildik mecralarda arayanlardan çok farklı düşünüyoruz. Bize göre Kemalist yapı ve paradigma, hiç umulmadık kuytuluklarda, örneğin seküler Kürt siyasal hareketinde nefes alıp vermeyi sürdürüyor. Bu yazıda bunu ortaya koymaya çalışacağız.

Ama söylediklerimizin daha iyi anlaşılması için sözümüzün başında okuyucumuza Abdullah Cevdet'in hayatını hatırlamalarını salık veririz. İttihatçılıkla başlayıp Kürt-Teali ile devam eden, sonra tek parti dostluğu ve radikal Batıcılıkla sonlanan, Türkiye'de yaşayan nesillerin ıslahı için Batı'dan damızlık adam getirme önerisi saçmalığına kadar varan bir hayat...

Abdullah Cevdet'in hayatı, sağlam bir geleneğe, milletinin değerlerine bağlı olmayan bir şahsiyetin neler yapabileceği ve sonunda nerede konuklayacağının görülmesi açısından çok öğretici. Abdullah Cevdet'in silüetini zihnimizin bir köşesinde tutarak devam edelim:

Kemalist paradigma ve yapının var olma mücadelesinde en önemli direnç noktası, artık ne asker-sivil bürokratik oligarşi ne de CHP'dir. Hem CHP'nin hem de asker-sivil bürokrasinin post-Kemalist döneme ayak uydurmaya, kendilerini en azından söylem bazında yeniden organize etmeye çalıştıkları inkâr edilemez.

Nitekim CHP'nin son seçim kampanyası ile eski Genelkurmay Başkanı'nın özeleştiri ya da itiraz olarak görülen değerlendirmelerine bakıldığında, bu tespitlerimizin yerindeliği görülecektir. Hem paradigma açısından hem de kurumsal olarak Türkiye'de Kemalizm'i yeniden üretmek, bir tür neo-Kemalizm'e hayatiyet kazandırmak için açıkça çabalayanlar var ama artık onlar kendi çalıp söyleyen marjinal bir topluluk.

Agonik [can çekişen] konumdaki eski düzeni suni teneffüs yaptırarak hayatta tutmaya çalışan asıl güç, tam bir eski düzen organizasyonuna ve zihniyetine sahip olan seküler Kürt siyasal hareketi olarak karşımıza çıkıyor. Tarihsel bir ironi söz konusu; eski düzenin bir komplikasyonu olan seküler Kürt siyasal hareketi, şimdi onun halen varlığını sürdüren tek sosyolojik ve siyasal direnç noktası...

Seküler Kürt siyasal hareketi, geleneksel Kürt lider ve önderlerinin başlattığı bir hareket değildi. Bu hareketin başlangıcında sosyolojik tabanı, aşiret yapısına ya da Kürtlerin alt ve orta sınıflarına dayanmıyordu. Bir grup üniversite öğrencisinin başlattığı bu hareket, paradigma açısından Kemalizm'le aynı referanslara sahipti. Her şeyden önce tıpkı Kemalizm gibi modernist ve pozitivistti ve bunun sonucu olarak gelenek ve tarihle kavgalıydı.

Dar bir elit kesimin önderliğinde yeni bir ulus inşasını esas alan Kürt siyasal hareketi, İttihat Terakki'nin Kürt kanadı olarak değerlendirilecek kadar mücadele ettiği yapı ve paradigmayla benzerlik göstermektedir. Ernest Gellner'in belirttiği gibi yeni bir etnik ulus inşası için onu "köklerinden kopartmayı" esas alan seküler Kürt siyasal hareketi, başta din ve örf olmak üzere geçmişe ve köklere ait her şeyle kavgalı olarak yola koyulmuştu.

Nasıl 1930'lar sonrası CHP'si ve "Kadro hareketi" zamanın despotik ideolojilerinden ilham almışsa, seküler Kürt siyasal hareketi de tepeden tırnağa Marksist-Leninist ideolojiyi benimsiyordu. Kaynakları gelenek değil, dışarıdaki modaydı.

Emre Kongar, Kemalizm'in Kurtuluş Savaşı'nı yeni bir ulus yaratmak amacıyla araç olarak kullandığını belirtiyor. "Millet iradesi" ve "hâkimiyet-i milliye" kavramlarının da var olan geleneksel otorite ve kurumsal yapıya karşı kullanılan söylem olduğunu ayrıntılı olarak izah ediyor.

Seküler Kürt siyasal hareketinin ideolojisi, tam da bu verilerden hareketle bir Kürt ulusu ve liderliği oluşturma arzusuyla motive oluyor, taklitçilikten ibaret bir yöntemle sözüm ona bir önderlik etrafında yeni bir tarih, dil, düşünce ve yaşam biçimine sahip ulus inşa etmeye çalışıyor.

Modernist, Batıcı ve seküler bir paradigmayı esas alan Kürt siyasal hareketi, en genel anlamda yüz yıl öncesinin rasyonel-aydınlanmacılığını esas alıyor. Tepeden inmeci ve seçkinci bir parti ve örgüt eliyle, ulusalcı projesini dayattığı toplumu değiştirip-dönüştürmeye çalışıyor.

Nitekim Kongar'a göre Kemalizm de CHP, ordu ve bürokrasi aracılığıyla toplumu değiştirmeyi hedeflemişti. Yani 1930-40'larda CHP'nin tüm Türkiye düzeyinde yapmaya çalıştığının aynısını seküler Kürt siyasal hareketi, 1980'lerden beri Kürtler üzerinde uygulamaya kalkıyor.

Aynı aklın tecessümü

Kemalizm'in ve seküler Kürt siyasal hareketinin bu benzerliği, sadece "savaşan güçlerin benzeşmesi"nin kaçınılmaz bir sonucundan ziyade iki farklı tarih ve coğrafyadaki aynı aklın tecessümüdür. Baasçılık'ın Araplara, Kemalizm'in Türkiye'deki tüm kesimlere yaptığının aynısını 20. yüzyılın sonlarında seküler Kürt siyasal hareketi, Kürtlere yapmaya çalışmaktadır.

Peki, seküler Kürt siyasal hareketinin Kemalizm'e benzerliğini kabul etsek bile, onun Kemalizm'in son kalesi olduğunu, Kemalizm'in değirmenine su taşıdığını nereden çıkarıyoruz? Bu soruyu soranlara söyleyeceklerimiz şunlardır: Seküler Kürt hareketi, söylem bazında farklı olsa da paradigma ve kurumsal anlamda Kemalizm'i yeniden üretmeye çalışıyor.

Bununla da kalmayıp oluşturduğu terör-tedhiş ve duygusal kırılma nedeniyle de post-Kemalist döneme geçişi, yeni Türkiye'nin kurulmasını zorlaştırıyor. Başta güvenlik endişeleri olmak üzere militarizme kaynaklık eden toplumsal psikolojiyi her an diri tutarak demokratik bilincin yükselmesine engel oluyor.

Nitekim 1980'lerde sosyo-ekonomik altyapısını kaybetmeye çalışan Kemalizm'in üst yapısal anlamda tasfiyesinin 30 yıl sürmesi, Doğu ve Güneydoğu'da devam eden sürekli çatışma sayesinde mümkün olmuştur. Bunun en açık kanıtı, askerî bürokrasinin artan terörle birlikte siyasal sistem üzerinde güç kazanmasıdır.

Yanlış duymadınız, seküler Kürt hareketi ve onun sürekli odun attığı şiddet ocağı olmasaydı, Türkiye çok daha erken demokratikleşirdi; asker-sivil bürokrasi kendisine hiçbir şekilde meşru bir zemin bulamazdı.

Seküler Kürt siyasi hareketinin siyasi partisi BDP'nin son kongresinde en dikkat çekici olan husus, post-Kemalist dönemde Kemalist paradigma ve yapıyı aynen korumadaki ısrarlarıydı.

Dile getirilenlerdeki "Kürt" kavramı yerine "Türk" kavramını koyduğumuzda CHP'nin 1930 ve 40'lardaki söylemlerine ne ölçüde benzerlik gösterdiğini görmek şaşırtıcı olmasa gerekir. Evet, Kemalizm tasfiye edildi ama seküler Kürt siyasal hareketi Kürtler nezdinde doğrudan Türkiye'nin geneli nezdinde de dolaylı olarak Kemalizm'i sürdürmek için inat ediyor.

Bunun için tarihle, toplumla, dinle, gelenekle kavga çıkartıyor ama en önemlisi zamanın ruhuyla ters düşüyor ve anakronik bir paradigma ve yapıyla yoluna devam ediyor. BDP, TBMM'yi boykot ederek ve Diyarbakır'ı merkez alarak giderek Türkiye'den koparken, aslında duygu birliğini yok etmeye ve birlikte yaşama arzusunu bitirmeye çalışıyor.

PKK'nın artırdığı terör ve tedhiş ise Türkiye'de güvenlik bürokrasisini tekrar öne çıkartıyor ve sivilleşmenin gecikmesine neden oluyor. Artan terör ve tedhişin bir Kürt-Türk çatışmasına dönüşmesi ve iki etnik unsur arasında başlayacak bir iç savaşın ön hazırlıkları yapılırken aslında iç savaş pahasına Kemalizm'i sürdürmeye niyetli olanlar gözlerden kaçmıyor.

Zaten bu saatten sonra Kemalizm, hem doğu hem de batıda ancak bir iç savaş ortamında yeniden dirilebilir. Unutulmamalıdır ki, Kemalizm, Kemal Tahir'in işaret ettiği gibi, içeriye ve dışarıya karşı verilen veya verilmiş gibi gösterilen bir savaş sonucu üretilen yani bir savaş dönemi ideolojisidir.

Ustalık döneminde AK Parti hükümetinin baş etmesi gereken en önemli husus, ülkenin iç savaş ortamına sürüklenmesini önlemektir. Bunun için hükümetin dışarıdan destek vereceği Kürtlerden ve Türklerden sözü değerli/sözünün karşılığı olanlardan oluşan bir "Sağduyu Platformu"nun hayata geçirilmesi, acil bir görev olarak duruyor.

BDP'nin Meclis'e girme kararı ve yeni anayasa için uzlaşma çabaları elbette yeni Türkiye'nin elbirliğiyle kurulması umutlarımızı artırıyor ancak seküler Kürt siyasal hareketinin Kemalizm'le ideolojik benzerliği her zaman teyakkuzda olmamızı, gelenekle, tarihle barışık, Kürt halkının gerçekliğine dayalı yeni bir projemizin de olmasını gerektiriyor.

Seküler Kürt siyasal hareketini düşünürken, onunla savaşırken, tartışırken, uzlaşırken hep Abdullah Cevdet'in hayatı hatırımızda tutulmalıdır.

11 Mart 2013 Pazartesi

EY İTTİHATÇILIK RUHU! - Yalçın ÇETINKAYA

Yıl l9l3. Aylardan ocak.. mevsim kış, malûm. Fakat baharı andırır lâtif ve güneşli bir gün yaşanıyor Istanbul'da. Ilık güneşi gören ahali, pürneşe sokaklarda.Bir süvari, gösterişli beyaz atına binerek, iki adamıyla birlikte şimdiki Cumhuriyet gazetesinin olduğu yerden Sadâret binasına ( Başbakanlığa) doğru yola çıktı. Bâbıâlî, belki de en hareketli günlerinden birini yaşıyordu. 
 
Ikindi vakti Sadâret binasının önünde büyük bir kalabalık toplanmış, tehlil ve tekbir sesleriyle yeri göğü inletiyordu. Grup, Bâbıâlî'ye inen yola döner dönmez, Nâfıa Vekâleti'nin merdivenleri üzerine çıkıp nümâyişi yönlendiren Ömer Naci, kalabalığı biraz daha galeyana getirmek için avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı : "Vatandaşlar. Hükümet Edirne' yi Bulgar¹a terk ediyor. 

Şu anda içeride notalar imzalanıyor. Ittihat Terakkî buna asla müsaade etmeyecektir. (...) Işte, hürriyet mücahidi Enver Bey de Bâbıâlî'ye doğru yürüyor !.."

Süvari, Enver Paşa' dan başkası değildi. Az sonra nümâyişçilerin tezahüratı altında gösterişli beyaz atından inerek Yakup Cemil, Mümtaz, Sapancalı Hakkı, Mustafa Necip, kardeşi Nuri , amcası Halil beyler ve Talat Paşa ile birlikte Enver, paldır küldür Sadâret binasına daldı. 


 Çıkan silahlı çatışmada, Harbiye Nazırı Nazım Paşa da dahil, birçok insan öldürüldü. Enver ve Talat Paşalar, toplantı halindeki Sadrâzam Kamil Paşa'nın odasına destursuz girerek, Sadrâzam'dan zorla istifasını
istediler. Yaşlı Sadrâzam, elleri titreyerek; "Ciheti askeriyeden vuku bulan talep üzerine" diye başlayan istifa mektubunu yazdı ve Enver' e uzattı. Enver ve Talat, "Ciheti askeriyeden" ifadesinin yanına "...ve ahaliden" ibaresini yazdırmayı da ihmal etmediler. Işlem tamamdı. Enver mektubu cebine koydu ve sarayın yolunu tuttu.

DARBELER DÖNEMI

Bu, bir askeri darbeydi. Böylece Bâbıâlî baskınıyla birlikte tek parti iktidarı da başlamış, Osmanlı' nın yıkılma süreci hızlanmış, Ittihatçılık ruhu devletin bütün birimlerine sızmıştı. "Ittihat Terakkî " imzasını taşıyan Bâbıâlî baskını, Türk siyasi hayatında darbecilik geleneğini de başlatmış oluyordu. 


Cumhuriyet tarihi içerisinde l960, l97l ve l980 yıllarında gerçekleştirilen askeri darbelerin niteliği, Bâbıâlî baskınından pek farklı değildir. Tıpkı Enver ve Talat Paşaların, Kâmil Paşa' nın "Ciheti askeriyeden vuku bulan talep üzerine..." şeklinde başlayan istifa mektubuna "..ve ahâliden" notunu düşmeleri gibi, darbeci generaller l960 yılından bu yana gerçekleşen üç askeri darbeye de "halkın isteği üzerine" ifadesini eklediler. Fakat işin tuhaf yanı, ortada halk yoktu. 


Hele l960 yılındaki askeri darbe, Harbiyeliler ve subayların planladıkları ve Batıcı aydınlar tarafından da açıkça desteklenen bir darbe idi. Menderes'in idam fetvasını bile, içinde Cumhuriyet gazetesi eski yazarlarından Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun da bulunduğu Ittihatçı profesörler vermişti hatırlanacağı gibi. l960 darbesi, tam bir "Ittihatçı darbesi" idi. 

Bu arada o dönemin bazı hızlı gazetecilerinin de darbede hissesi olduğunu söylemekte yarar var. Cumhuriyet ve Ankara'da yayınlanmakta olan Ulus gazeteleri, darbecilere açıkça arka çıkıyordu. Hatta Metin Toker ve Altan Öymen gibi gazetecilerin , gazetecilik görevlerinin yanısıra darbe işleriyle de uğraştıklarını, yaşayanlar bilir. Bugün de Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet gibi gazetelerin resmi devlet ideolojisinden yana tavırlarıyla Ittihat Terakkîci tanımına uyduklarını söyleyebiliriz. Hele Cumhuriyet gazetesi ve yazarlarının tepeden tırnağa Ittihatçı oldukları herkesçe malum. Bu yayın organları ve onların önde gelen yazar-çizer takımı "fanatik/radikal Kemalist" bir çizgi tutturarak, pekala Ittihatçı eğilimlerini ortaya koymaktadırlar.

BU HALK ADAM EDILMELI !.

Her şeyi halktan daha iyi bildiklerine inandıkları için Ittihat Terakkî'nin en önemli hedefi, halkı eğitip adam etmek. Halk, Ittihatçıların gözünde cahil bir "yığın" sadece. Onu böylesine cahil yapan en önemli unsur, sahip olduğu dini ve geleneksel değerler idi. Ittihatçıların "halkı eğitip adam etmek" ten anladıkları şey, çağdışı kabul ettikleri değerlerden arındırarak, halka daha Batılı ve çağdaş bir kimlik kazandırmak. Tek parti döneminden beri uygulanan politikalar hep bu yönde oldu. Ezan Türkçeleştirildi, Kur'an kursları kapatıldı. Türkiye halkının gelenekleri ile olan bütün irtibatı kesilmeye çalışıldı.



Ittihat Terakkî ruhu, Batılılaşmacı / modernleşmeci Türkiye Cumhuriyeti devletinin iliklerine kadar işlemiştir. Halkı adam etmenin yanısıra, ekonomide ve siyasette devletçilik, milliyetçilik, anti demokratik tavırlar, militarist, totaliter ve otoriter karakter, tek tip vatandaş, tek tip politik eğilim fikri bugünkü sisteme Ittihat Terakkî'den miras kalmıştır. Birçok tarihçi, Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu bunalımın temelinde Ittihat Terakkî düşüncesinin yattığında hemfikir. Nitekim tarihçi Kemal Kahraman da, içinde yaşadığımız ortamda Ittihat Terakkî kültürünün kalıntılarının büyük ölçüde hissedildiğini belirtiyor. Kahraman'a göre Meclis'te Ittihat Terakkî ölçülerine uymayan parti ve eğilimlere hala meşrû gözüyle bakılamıyor.



l960, Türkiye'de özellikle Ittihatçılar için en parlak yıllardan biri. Mümtaz Soysal ve Doğan Avcıoğlu önderliğinde kurulan Yön Hareketi, bir anlamda Ittihat Terakkî anlayışının sivil örgütlenme biçimiydi denebilir. Nitekim bu hareketin yayın organı olan YÖN dergisi; asker, sivil bürokrat ve aydınlardan oluşan 30 bin okuyucu bulmuştu kendisine. 


YÖN Hareketi'ni bir anlamda Türk Baasçılığı olarak yorumlamak da mümkün. Ittihat Terakkî düşüncesiyle tamamen örtüşen; milliyetçi, ekonomide merkezi planlamadan yana, resmi devlet ideolojisini benimsemiş, üçüncü dünyacı bir siyasi karakteri vardı bu hareketin. YÖN Bildirisi imzacılarından Birleşik Sosyalist Partisi lideri Sadun Aren, bir haftalık dergiye yaptığı açıklamada, Yön Hareketi'nin sonraları anti demokratik bir nitelik kazandığını ve Nasır tipi bir sosyalizmi esas aldığını söylüyordu. Nitekim Mümtaz Soysal, sosyal demokrasiyi yeterli bulmadığını ve sosyalizme daha yakın olduğunu ifade ediyor.


Ittihat Terakkî, günümüz siyaset sahnesinde çeşitli kılıklarda dolaşıyor artık. Eskiden Ittihat Terakki'yi sadece CHP temsil ederdi. Ama şimdi CHP ve onun günümüzdeki versiyonları olan SHP, yeni CHP ve DSP kadar DYP, MHP ve liberal ANAP da Ittihat Terakkî'yi rahatça canlandırabiliyor. Öyle ki Mesut Yılmaz'ı gördükçe "Tam bir Ittihatçı" diye düşünüyor insan. Hele Enver Paşa'nın Almanya ile dostluğu düşünülecek olursa! Hatırlanacağı gibi merhum Turgut Özal da Mesut Yılmaz'ı, "Statükocu, resmi ideolojiden yana" diye eleştirmişti. Nitekim, CHP Milletvekili Ali Dinçer, her partide Ittihatçı zihniyete sahip politikacılar olduğunu ifade ediyor. Dinçer'e göre Ittihat Terakkî zihniyetini tek bir kalıba dökmek mümkün değil.



Birbirinden çok farklı eğilimleri yansıtan DYP ve SHP, l99l yılında biraraya gelerek bir koalisyon hükümeti kurmuşlardı. Bugün de sürmekte olan bu koalisyon, kimi çevreler tarafından Ittihat Terakkî koalisyonu olarak nitelendirilmişti. Gerçekten de, Demirel –Inönü koalisyonu, Türkiye'ye resmi devlet ideolojisinin ağır bastığı bir ülke görünümü kazandırmıştı. Demirel'in Cumhurbaşkanlığına "terfi" etmesi ve Inönü'nün parti genel başkanlığından çekilmesi nedeniyle, Tansu Çiller ve Murat Karayalçın'ın temsil ettiği koalisyon, resmi devlet ideolojisini sağlama alan, insan hak ve özgürlüklerini biraz daha kısıtlayan yeni uygulamalar gerçekleştiriyor. 


Örneğin, geçtiğimiz günlerde Adalet Komisyonu'nda kabul edilen Terörle Mücadele Kanun Tasarısı, yeni bir terör tanımı geliştirerek özgürlüklere sınır getirdi, birtakım sivil örgütlerin faaliyetlerini de engelledi. Gerekçe çoktan hazırdı: "Devletin ülke ve milletiyle bölünmez bütünlüğü tehdit altında." Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Tansu Çiller ve tasarıyı hazırlayan SHP, TMKT'nin Meclis'te onaylanmasını istiyor. 

Bu yasa onaylanırsa eğer, Özal döneminde kaldırılan l63. madde, bir başka başlık altında uygulamaya konulacak, tarihi kurumlar olan Vakıflar bile terör suçlusu sayılabilecek, bu kurumların faaliyetleri sınırlandırılacak, yeni vakıf kurulması önlenecek. Tek parti faşizmini andıran bu kanun tasarısı, Ittihat–Terakki' nin iktidarda olduğunun göstergesi.

NEO ITTIHATÇILAR

Insanlık yeni bir aşamaya ulaştı. Demokrasi, insanlığın büyük bir kısmı tarafından önemseniyor. Iletişim teknolojisi öylesine gelişti ki, dünya Marshall Mc Luhan'ın deyimiyle tam bir 'Global köy' haline geldi, halklar birbirini tanımaya, birbirine yakınlaşmaya başladı. Ekonomide ve siyasette devletçilik ilkesi, neredeyse Rusya tarafından bile terkediliyor. 


2l. yüzyıla yaklaştığımız şu yıllarda resmi devlet ideolojileri, tarihin çöplüğüne atılıyor. Anti demokratik uygulamalar,artık Baas türü rejimlerin yaşadığı ülkelerde görülüyor. Insan hak ve özgürlükleri, değer kazanıyor. Dünyadaki bütün bu gelişmelere ayak uyduramayan, 'Ulusal onur' adına Türkiye'nin geleceğini tehlikeye atan bir kesim var Türkiye'de. Bu kesim, bugün de Ittihat ve Terakkî düşünceleriyle techiz edilmiş,
hiçbir politik ve kültürel vizyonu olmayan bir kesim. Tabir câizse, l9. yüzyıl ile 2l. yüzyıl arasına sıkışıp kalmış ve kendilerini geleceğe taşımaları da mümkün görünmüyor. Çünkü referanslarını Ittihat Terakkî'ye yapan totaliter bir rejimin cebine girip geleceğe ulaşabilmek kolay değil.



Neo Ittihatçılar, bugün bile resmi devlet ideolojisini savunuyorlar ve "radikal Kemalist" bir retoriğe sahipler. Halkın seçtiği milletvekillerini Meclis'ten uzaklaştırmak, onları cezalandırmak, RP gibi bir partiyi kapatmakla tehdit etmek, inanan ve düşünen insanları yargısız tutuklayıp cezaevine koymak, inancından dolayı örtünen insanları üniversiteye sokmamak, Cumhuriyet bayramlarında "şarkıcı promosyonlu" mitingler düzenleyip insanlara "Kahrolsun şeriat" sloganları attırmak, gazetelerin manşetlerine inanan insanlarla ilgili asılsız haberler yazarak onları polise ihbar edip tutuklatmak... 


Tipik "Ittihatçı davranış bozuklukları" nın bir sonucu. Aksiyon'a açıklamalarda bulunan Vehbi Dinçerler'e göre, Ittihat Terakkî düşüncesi, Türkiye'yi kaosa sürüklemekten başka hiçbir işe yaramaz. BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'na göre ise Ittihat Terakkî zihniyeti, bizi bir kimliksizliğe sürükledi.


Ittihatçı kadrolar bir hayli kabarık. Neo Ittihatçı kabul edebileceğimiz birçok isimden önde gelen bazıları şunlar olabilir: Oktay Ekşi, Ilhan Selçuk, Refik Erduran, Emin Çölaşan, Ali Sirmen, Melih Cevdet Anday, Zülfü Livaneli, Yaşar Kemal, Altan Öymen, Metin Toker, Taha Akyol, Bedri Baykam, Hikmet Çetinkaya, Uğur Mumcu, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Ismet Giritli, Melih Aşık, Alev Coşkun, Oktay Akbal, Berin Nadi, Mümtaz Soysal, Erdal Inönü, Murat Karayalçın, Fikri Sağlar, Deniz Baykal, Bülent Ecevit, Uluç Gürkan, Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden, DGM Başsavcısı Nusret Demiral, Nevzat Ayaz, Hayri Kozakçıoğlu, Bedrettin Dalan, Coşkun Kırca, Kaya Erdem, Mükerrem Taşçıoğlu, Toktamış Ateş... 


Bunun yanısıra isimleri burada zikredilemeyecek kadar çok sayıda gazeteci, yazar, sanatçı, politikacı ve bürokrat, "Neo Ittihatçı" olarak isimlendirilebilirler. Cumhuriyet gazetesi, zaten tam kadro "Neo Ittihatçı" !
Yıl l994. Kapkara bir Ittihat Terakkî bulutunun bir türlü gitmek bilmediği, kışı andıran uzun bir "siyasal mevsim" yaşanıyor Türkiye'de. 


"Her gecenin bir sabahı, her kışın bir yazı var" demiş eskiler.

Cengiz ÇANDAR


Resmi devlet ideolojisini temsil edenler, Ittihat Terakkici...

Ittihat Terakki'nin siyasi çizgisi, bugün, "resmi devlet ideolojisi" diye nitelediğimiz zihniyetten farklı değildir. Bir başka deyimle, bugün, kim "resmi devlet ideolojisi"ni temsil ediyorsa, Ittihat Terakki'nin bugünkü uzantısıdır diyebiliriz.


Askeri darbeler ve devlette göze çarpan "totaliter" ve "militarist" özellikler arasında doğrudan bir ilişki olması gerekir. Zira, Ittihat Terakki'nin, iktidara yürüyüş ve ele geçirme biçimi "darbe"ye ve "darbede askeri unsurların kullanımına" dayanmıştır. Dolayısıyla, askeri darbe geleneğinden söz edeceksek, bunun ucunu Ittihat Terakki'de arayabiliriz.


Ittihat Teraki, "halaskar zabitan" anlayışını yerleştirdiği için, devletin temellerinde bu "harç" önemli bir etken olmuştur. O anlamda, devlet damgasının bulunduğu bütün kurumlarda ve bu arada basında, "Ittihat Terakkici" yan, ister istemez, bulunur.


Tekrar vurgulamak gerekirse, Ittihat Terakkicilikle, "resmi devlet ideolojisi" savunuculuğu veya temsilciliğini, bugün eş anlamlı saymak icap diyor Bu çerçevede, Ittihat Terakki'nin bugünkü devamını, CHP ve SHP ile sınırlandırmak doğru olmaz. Iktidar sahiplerinin tümü ve bu arada onlara dayanak teşkil eden Türkeş gibi unsurları da "çağdaş Ittihatçılar" zümresi içinde mütalâa etmek uygun olur...


17 Aralık 1994 / YALÇIN ÇETINKAYA 
   
http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-357-26-ey-ittihatcilik-ruhu.html     internet sayfasından alınmıştır.