Popüler Yayınlar

27 NİSAN E-BİLDİRİSİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 NİSAN E-BİLDİRİSİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2013 Pazartesi

13 Haziran’da darbeyi yazan gazeteler çöpe gitti

 
25 Şubat 2013 / CEMAL A. KALYONCU
28 Şubat’ı Başbakanlık’ta yaşayan Mehmet Bican, fiili darbeyi Amerikalılarla görüşen Tansu Çiller’in önlediğini ileri sürüyor. Darbe olacakmış gibi hazırlanan gazetelerin çöpe gittiği de rivayetler arasında.
 
‘Gazeteler manşetlerine atacak başlıkları, yazarlar köşelerinde savunacakları görüşleri telefonla Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Çevik Bir’e sormayı âdet edinecek, medya patronları istifa ettirmek için bakanların peşlerinde koşacak, büyük sermayenin sahipleri partilerinden ayrılmaları için milletvekillerine ikna turları düzenleyeceklerdir. Başta yargı olmak üzere her kesimden temsilciler, Genelkurmay’da düzenlenen irticayla ilgili brifingleri veren paşaları ayakta karşılayarak, gelecekte adına ‘postmodern darbe’ denilecek girişime alkış tutacaklardır.’

Böyle anlatıyor, 28 Şubat sürecinde medyayı, 1963’te, Akşam, Vatan ve Son Baskı gazeteleri ile gazetecilik mesleğine başlayan Mehmet Bican. Ki Bican, 1993’ten beri, Tansu Çiller DYP lideri ve başbakan olduktan iki ay sonra, onun basın müşaviri olarak yakınında bulunan bir isimdi.

Mehmet Bican, aslında, 2007 yılında, Başbakanlık Halkla İlişkiler Başkanlığı’ndan emekli olduğunda yayına hazır olmasına rağmen, zemini ve zamanı gelmediği için bekletip geçen yıl temmuz ayında, “28 Şubat’ta Devrilmek” kitabını çıkarmıştı. Kitap, o süreçte basının sadece askerlerin emrinde olmadığını da yoğun bir şekilde gözler önüne seriyordu. Bican ile medyanın 28 Şubat’taki sınavını konuştuk. Ve öğrendik ki Bican 12 Eylül darbesini Türkiye’de en erken öğrenenlerden biriydi.

-28 Şubat’ta Devrilmek kitabınızda askerlerle birlikte siyasilerin de yoğun bir şekilde medyayı kullandığını hissediyoruz. Kullanılmaya hazır bir medya var sanki. Medya bu noktaya nasıl geldi?

Refahyol iktidarını götüren kişiler, gruplar, olayların başında o dönemde medya da vardı. Türkiye’de medya bir iktidarı iktidar yaptığı gibi, götürmesini de bilir. Bunu geçmişteki tecrübelerinden Türk halkı biliyor. Biz de gazeteciler olarak biliyoruz.

Ancak 28 Şubat döneminde medyanın çok önemli bir konumu vardı. Bir tezgâhın, komplonun içinde buldu medya kendisini o tarihte. Neydi o komplo? Birtakım iç ve dış güçler, Tansu Çiller’i ve Necmettin Erbakan’ı iktidardan götürme planlamasını yapmışlardı. Bu planlama içinde medya da görevini ziyadesi ile yerine getirdi.

-Nasıl getirdi mesela?

Medyaya yardımcı olan unsurlar o tarihte harekette idi. Bunların en başında Doğu Perinçek, İşçi Partisi lideri olarak geliyordu. Onun yanında DYP’li muhalifler, milletvekilleri, üçüncüsü, bir türlü iktidar olmayı beceremeyen, ancak başbakanlık koltuğuna oturmak için büyük heves duyan Mesut Yılmaz ve onun ANAP adlı siyasi örgütü medyaya yardımcı oldular.

Örnek olarak veriyorum, İP lideri Refahyol iktidarı sürerken hiç yoktan, palavradan haberlerle ortaya çıkmasını çok iyi bildi. İşte ‘Tansu Çiller 500 milyar lirayı örtülü ödenekten götürdü’ falan diye. Kocasının uyuşturucu madde kaçakçısı olduğunu iddia etti. Çiller yalanladı bunları. Ama haberler yabancı basında yer aldı.

-Peki Perinçek bunu niye yaptı?

Perinçek oyunun bir parçasında rol alan kahramanlardan biri idi. Başka kahramanlar da vardı. Sabah’ın patronu, Milliyet’in patronu. Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne ve AB’ye girmesini istemeyen büyük patronlar vardı. Bunlar hiç üretmeden paralarını bankalara yatırıp faiz gelirleri ile geçinen insanlar. İsterler mi Avrupa’nın ileri teknolojisi ile yarışmayı? O tarihte istemiyorlardı.

-Medya bu hâle nasıl geldi peki?

O tarihe kadar karşılıksız teşvik uygulamaları vardı medyada. Çiller Sultanahmet Meydanı’nda düzenlediği mitingde kimlerin ne kadar aldığını açıklamıştı. Ve korkunç tepki aldı. Orada Sabah Grubu’nun, Milliyet Grubu’nun, büyük patronların -onlar da var-, karşılıksız teşviklerden nasıl yararlandıklarını anlattı. Özal zamanında kurulmuş, devam ediyordu o düzen. Bu muslukları kapatan Çiller’dir.

-Medya üzerine üzerine gelince o da muslukları mı kapattı?

Yok, hayır. Çiller’in kafasındaki planlamada vardı bu husus. Çünkü devlet, terörle mücadele dolayısıyla korkunç para kayıplarına uğramış. Onu bir şekilde karşılaması lazım. Onlardan biri idi bu. Bir de dünyanın neresinde var, her sene on milyonlarca doların belli kişilere peşkeş çekilmesi?

-90’lı yıllardaki gibi bir süreç medyada yaşanmış mıydı daha önce?

Böyle bir düzen sadece 28 Şubat döneminde yaşandı. Ankara temsilcilerinin Genelkurmay Başkanlığı’na telefon ederek ertesi günkü manşeti görüştüklerini ben açıklamadım, Sabah Grubu’nun patronu bizzat kendisi açıklamıştır.

-Medya patronları bakanların peşinden koşuyordu da diyorsunuz…

Tabii. Mesela DYP’li bakanlardan birkaçının Doğan Grubu tarafından istifaya zorlandığını, istifa ettirildiğini… Refahyol hükümeti kurulurken, ‘bu hükümette görev almayın’ falan diye… Benim duyumlarımdır onlar.

-Büyük sermaye sahipleri partilerinden ayrılmaları için milletvekili ikna turları yapıyor demişsiniz yine.

Evet. Tabii DYP’den 20 milletvekili gitti. Kaynakları bunların şu anda açıklanamaz ama bu, Türkiye’nin gerçeği ve bilinen bir şey. O dönemde bunlar oldu. Cumhurbaşkanı DYP’li milletvekillerini, bakanları çağırarak ‘Ayrılın, ihtilal geliyor!’ dedi.

Salim Ensarioğlu, dönemin DYP’li Bakanı, TV’de ‘13 Haziran gecesi ihtilal olacağını bana bizzat Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel söylemiştir’ diyor. Bu sadece bir itiraf. Benim bildiğim olaylar var. Başkanlık divanında konuşuluyor, grupta konuşuluyor. GİK toplantısında konuşuluyor. Ee, biz kendi aramızda konuşuyoruz, ihtilal olacak diye. Herkes 13 Haziran’da (1997) ihtilali bekliyor Türkiye’de.

-Hatta 13 Haziran, cuma gününe denk geliyor. Onun için inandırıcı bir tarih!

İhtilal olacak diye herkes panik içinde. O tarihte bir rahatsızlık geçirmiştim. Doktor tavsiyesi üzerine her akşam bir saat yürüyordum Çankaya’da. O akşam bir polis arkadaşla karşılaştım. ‘Sen ne arıyorsun burada? Herkes masalarını boşaltıyor başbakanlıkta.’ dedi. 13-14 Haziran gecesi ihtilalinden söz ediyorum. Öyle bir ihtilal havası estirilmişti ki…

-Siz pek inanmıyorsunuz. Blöf müydü onlar yani?

Darbeyi yapacak insanlar belli. Topu ile tüfeği ile silahlı kuvvetler yapacak. Ama çok iyi biliyorum ki darbeden yana değil o tarihte silahlı kuvvetler.

-Nereden bu kadar emin olabiliyorsunuz?

Çok eminim, çünkü (İsmail Hakkı) Karadayı’nın, Çevik Bir’in bu konudaki görüşlerini biliyorum. Yani bunlar benim dostum, yakınlarım falan değil ama aynı mahalde görev yapmamız dolayısıyla, ben Başbakanlık’tayım onlar karşı binada, işte gelip gidiyorlar. Çiller’le görüşüyorlar, Başbakan Erbakan’la konuşuyorlar falan. O konuşmalardan bize sızan bilgiler var.

-O ikisi yapmasa da darbeye hevesli olan başkaları var…

O konuda bir yorum yapacak durumda değilim. O günü anlatayım size. Çiller’in özel kalem müdürü Akın İstanbullu ertesi gün bana dedi ki ‘Akşam darbe olacakmış. Gazeteler de manşetlerine darbeyi koymuşlar ancak darbe olmadığı için on binlerce gazete çöpe gitmiş.’ Şimdi bu bir espri ile söylenen bir laf da olabilir. Ama içinde gerçeği ifade eden unsurlar da taşıyabilir.

Ben bunu Tansu Çiller’e sordum. ‘Efendim akşam darbe olacaktı, neden olmadı?’ diye. Tansu Çiller bu olaydan benim haberdar olmama biraz şaşırdı ve itiraf etti. ‘Darbeyi ben durdurdum’ dedi. ‘Birkaç günden beri bu darbe lafı Türkiye’de ciddi şekilde dolaşıyordu.

Ben Amerikalı yetkililerle konuştum, mesajlar gönderdim.’ Çevik Bir o tarihte biliyorsunuz Amerika’da idi. ‘Onlar Türkiye’ye yönelik mesajlar verdiler, TV’lere çıktılar. Türkiye’de demokrasinin yıkılmaması gerektiğini, parlamenter rejimin devam etmesi gerektiğini vurguladılar.

Darbe yok kardeşim’ dedi Çiller. ‘Darbe olursa da ben bunu önlemeye muktedirim. Tankın üzerine de çıkarım, önüne de yatarım’ diyordu Çiller. Karadayı Paşa, resmen Çiller’e ‘silahlı kuvvetler darbeyi düşünmüyor’ dedi.

-Zaten hiçbir zaman demez ki darbeyi düşünüyoruz diye.

‘Darbeyi Türkiye’de pompalayan bir tek adam var. O da Mesut Yılmaz’ dedi. Muhalefet döneminde sürekli olarak darbeyi pompaladı adam. Sonra Demirel aldı bayrağı. Yani bir askerî eylem olarak ele almazsanız, darbeyi Demirel yaptı.

Darbe değil midir yani? Refah Partisi ile Çiller’in DYP’si hükümet olabilecek kadar bir milletvekili sayısını toparlamış ve de bunu imza altına almış, Süleyman Bey’e götürüyor, ‘Biz bu hükümeti kuracağız’ diyor. MGK kararlarına imza atılmış. MGK kararları o tarihte uygulanıyor. Bir şey dediği yok yani askerin. Ama birileri çıkıyor ‘darbe olacak’ diyor.

-Amerika’dan onay çıksaydı darbe olmaz mıydı?

28 Şubat sürerken benim Çevik Bir’le bir görüşmem oldu. ‘Çevik Bir’le sen neden görüşüyorsun kardeşim?’ diyebilirsiniz. Çevik Bir’i ben çok yakından tanıyorum.

-Nereden geliyor tanışıklık?

Ben Ankara’da, 28. Tümen’de, istihkam taburunda, 1966’da askerlik yaparken Çevik Bir de o tarihte orada üsteğmen olarak görev yapıyordu. Yıllar geçtikten sonra onu (Kenan) Evren Paşa’nın başyaveri olarak gördüm.

Ben de TRT’de haber müdürü idim o dönemde. Evren Paşa’nın bütün iç ve dış seyahatlerine ben gittim. Çevik Paşa da o tarihte kurmay albaydı. O seyahatlerde bulunuyordu. Gazetecilerle de arası çok iyiydi Çevik Bir’in. Dolayısıyla ilişkimi hiç kesmedim.

Yani beni de o tarihte çok sever. Ardından emekli olduğunda birkaç kere İstanbul’da buluştuk, konuştuk. Çevik Paşa’nın, o dönemde bana söylediği şuydu. Silahlı kuvvetlerde Tansu Çiller’in RP ile koalisyon kurmasına karşı insanlar bulunuyor…

Şimdi diyeceksin ki subaylara ne? Hayır. Bunu sokaktaki vatandaş da söylüyor. Dolayısıyla silahlı kuvvetlerin içinde böyle insanların bulunması da çok önemli bir olay. Bunu çok safiyetle bana söylüyor.

-Ne zaman?

13 Eylül 96’da.

-Hükümet 28 Haziran’da kurulmuş.

Bana diyor ki ya çok tepki görüyor bu olay. ‘Hatta’ diyor ‘bazı yüksek rütbeli subaylar bu yüzden emekliliğini istediler. Biz kendilerini ikna ettik.

Çiller TSK’ya bir söz verdi.’ ‘Türkiye’nin seçimden sonra istikrarlı bir hükümet kurabilmesi için Erbakan’la ortaklık kurmamız şart. Bakın bazı formüller denendi. Olmadı. Ben Refah grubuyla ittifak hâlindeyim.

Protokolümüzü de hazırladık. Bu grubu kuracağız. Siz bana güvenin.’ diyor bir konuşma içinde Çiller, askerlere. Yani güvence veriyor.

Çevik Paşa’nın ifadelerini söylüyorum size. Bunu bana Çevik Bir ifade ediyor. Yani böyle bir sohbet arasında diyor ki ‘Bizim ihtilal falan yapmaya niyetimiz yok.’

Ama Türkiye’de herkes darbe bekliyor, Çiller döneminde. Yani Çiller başbakan olduktan sonra muhaliflerle çatışması oldu. Çiller’in uygulamalarından şikayetçi olan DYP içindeki muhalifler Hüsamettin Cindoruk’u yine Süleyman Bey’in bir operasyonu ile başbakan yapmak istiyorlardı.

Ve darbe korkusu salmaya başladılar Türkiye’ye. Bu, Mesut Yılmaz’ın da işine geldi. O da çünkü DYP’li muhaliflerle hükümet kuracaktı.

‘SHP’den, CHP’den ayrılın, bu (Murat) Karayalçın’la, Deniz Baykal’la falanla filanla gitmez, DYP-ANAP ortaklığı kurulsun’ diyenlerin ortaya döktüğü bir formüldü bu. Ve ‘bugün darbe olacak, 3 gün sonra darbe olacak’ diye Tansu Hanım’ın üzerine gidiyorlardı, daha o zaman.

-28 Şubat’ta Devrilmek kitabının 2003-04’te yayımlanması söz konusu oldu mu? Öyle bir şey duydum…

Kitabı ben çok önce bitirdim. 2007’de emekli olduğumda kitaplar elimde vardı. Ve işte zamanı gelsin, yayımlarım falan diye bakıyordum meseleye.

-Neden bu kadar geç kaldı peki?

28 Şubat güncelliğini hiç yitirmedi. Komisyon kuruldu. O tarihte yayınevi ‘basalım bunu’  dedi.

-Kitaba koymadığınız veya kitaptan çıkardığınız şeyler var mı?

Yazmışsınız 600 sayfa olmuş. Tabii ki bir bölümünü çıkarıyorsunuz. Şimdi onları söyleyemem size, yani yazılmamış şeyler. Mesela Tansu Çiller’in çevresi, dostları, efendim benim çevrem, konuşmalar bilmem neler yani.

-2007’de emekli oldunuz…

Ben Tayyip Bey’le de çalıştım. Halkla ilişkiler başkanıydım, onun başbakanlığı sürecinde.

-O zaman bu 27 Nisan’ı da yaşadınız orada?

Tabii.

-Onlarla ilgili ayrı kitap mı yazacaksınız?

(Gülüyor) Şimdi 12 Eylül’ü yazıyorum. Sanıyorum 12 Eylül’de çıkacak. Çünkü ben 12 Eylül’de TRT’de nöbetçi müdürdüm. O günü, O Gece başlığı altında yazmaya başladım. Evren Paşa’yı yazıyorum.

-O gece ne oldu? Darbeden en son kimin haberi oldu!

İlk önce benim haberim oldu. Saat 18.30 civarında. TRT’de o gün de ihtilal olacak diye konuşuluyordu. Herkes Türkiye’de darbeleri bekliyor yani; bugün ihtilal olacak, yarın ihtilal diye.

Millî Savunma Bakanlığı’na bakan bir gazeteci arkadaşımız vardı, Tevfik Fikret Dinçer diye. Silahlı kuvvetlerdeki kişilerle arası çok iyiydi. Ben nöbetçi haber müdürüydüm TRT’de.

Tevfik geldi, saat 18 sıralarında. ‘Bu akşam ihtilal var. Çok önemli bir kaynak bana iletti’ dedi. Evren Paşa, ‘Tefo’ diye çağırıyordu Tevfik’i. Yani bu kadar da samimi idi askerlerle. ‘Bu gece darbe var ama kimseye söyleme’ dedi. Ben söylemedim.

-Hiç kimseye söylemediniz…

Söylemedim.

-Pişman mısınız?

Yok. Sonra akşam 9-9.30 sıralarında Doğan Kasaroğlu, TRT Genel Müdürü, bana telefon etti. Genelkurmay’dan telefon ettiğini söylemiyor bana ama.

Bazı bilgiler verdi. İşte radyolar yarın şu saatte açılsın, bu saatte açılsın diye. Silahlı kuvvetler, çünkü bildiri yayımlayacak saat 4’te. Ben anladım vaziyeti.

O da bana söylemedi. Ben de ona söylemedim. Çünkü komutanlar ona Genelkurmay’da ‘İhtilal olacağını sakın kimseye söyleme. Ama bu tedbirleri TRT alsın’ demişler.

-Sizi askerlerin yanından, Genelkurmay’dan arıyor.

Sonra öğrendik tabii, o an söylemiyor. Oraya götürmüşler onları, TRT genel müdürü olarak. Sonra saat galiba 10.30 sıralarında bir denizci albay, birkaç kişi ile birlikte bizi enterne ettiler.

Haber dairesi başkanının odasına soktular. Oradaki konuşmalarımız var. Sonra bültenleri nasıl hazırlayacağımız yolunda talimatlar aldık. Gece yarısından sonra tanklar yola çıkınca TRT’nin etrafını çevirdiler. Şimdi olay bu.

-Enterne edilirken direnen oldu mu?

Yok, hayır.

-Darbe beklenen bir şey olduğu için mi?

Bana ‘Kim buranın sahibi?’ dediler. ‘Ben Mehmet Bican efendim, nöbetçi müdürüm.’ ‘Arkadaşları toplayın, herkes, odacı dâhil’ dediler.

-Siyasilerle yakınlığınız var mıydı? Ecevit’in haberi olduğunu düşünüyor musunuz bundan?

Ecevit’in haberi olmuştu tabii. Ve hatta, daha sonra kitaplardan edindiğim bilgi o gece Genelkurmay’ı aramış onlar. Tabii böyle bir şey olmadığını öğrenmişler.

Ama saat 1-2’den sonra herkesin haberi oldu. Bir de yani haberi olsa ne olacak? Süleyman Bey’in haberi oldu, ne oldu yani! O da biliyordu. Yapılacak bir şey yok ki. Süleyman Bey ‘Benim ikinci bir ordum yok ki’ dedi.

-Medyamız bizim niye böyle? Asıl soru bu ama… Neyse dönelim 27 Nisan’a. O gece neler oldu?

Valla istersen 28 Şubat’ta bırakalım.

-27 Nisan’ı biraz açalım.

Açmayalım, açmayalım. Ben o tarihte emekliyim artık.

-27 Nisan gecesi ne oldu mesela?

Bilmiyorum.

-12 Eylül’de ‘darbe yapmıyorsunuz’ diye askere mektup yazan, kitapta ismini vermediğiniz kimdi? ‘Çiller’in en yakın genel başkan yardımcısı, kurmaylardan biri’ dediğiniz kişi?

Onu söylemem size. Demirel’in bir bakanı, onun adamlarından biri. Şu anda o mektup askerî tarih kurumunun arşivindedir.

-Yazan hayatta mı?

Hayatta. Çok yaşlandı tabii, yani 73-74 yaşlarında. Ama aktif siyaseti bırakmış vaziyette.

-Nereli?

Karadenizli.

-28 Şubat süreci yargılanıyor. Çevik Bir içeride, Karadayı dışarıda.

Çevik Bir’in de dışarıda olmasını arzuluyorum. Herhangi bir suçunun olduğunu da kabul etmiyorum.

-O süreci yaşamış birisi olarak…

Evet.

-O süreç ne kadar sıkıntılı idi sizin için?

Çok sıkıntılıydı. O sıkıntılı dönemi ayrıldıktan sonra da yaşadım. Çiller’le birlikte bizi de yok etmeye çalıştılar. Çünkü biz Çiller’in yakın ekibindendik.

-Kim yok etmeye çalıştı?

Şimdi ben gazeteciyim. En azından bu meslekte devam edebilirdim. Bakın şimdi 65 yaşındayım ve dışarıdayım.

-Bu kitaptan sonra imkânı yok zaten. Dokundurmadığınız medya grubu yok.

O zaman bütün medya grupları ile benim iyi ilişkilerim vardı. Bana iş teklif edebilirlerdi, çalışabilirdim, değil mi? Ama kimseye de bir kırgınlığım yok.

Burada Türkiye’nin sorunları söz konusu olduğu için medyadan, medyanın yanlışlıklarından, kendi yanlışlıklarımızdan söz ediyorum.

Tansu Çiller’i, kocasını, çocuklarını eleştiriyorum kitaplarımda. Yani ben parçalandım, Çiller lime lime edilirken ben dışarıda kaldım diye bir şeyim yok benim. Bu saatten sonra zaten artık bir şey olmaz.

Mehmet Bican kimdir?

Şeyh Mehmet Bican ve Envar-ül Aşıkin gibi kitapları olan Ahmet Bican Efendi’nin torunlarından Mehmet Bican’ın ailesi aslen Kafkasyalı, fakat aile zamanla Gümülcine’ye yerleşmiş.

1944 yılında Balıkesir’de doğan Mehmet Bican, 1963’te, Akşam, Vatan ve Son Baskı gazeteleri ile gazetecilik mesleğine başladı. Gençlik Hareketleri adlı bir kitap yazan Bican, 1969’da, TRT’ye muhabir olarak girdi, haber müdürlüğüne kadar yükseldi.

12 Eylül 1980 gecesi TRT’de nöbetçi haber müdürü olduğundan darbeyi en erken haber alanlardan biriydi. 1982-84 arasında Tercüman’da, 89 yılına kadar da Anadolu Ajansı’nda haber müdürlüğü yapan Bican, sonraki süreçlerde AA Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinde de bulundu.

90’da, yeni teşkil edilen RTÜK’te görev aldı. Yıldırım Akbulut’un daveti ile, solcu kimliğine rağmen Başbakanlık Basın Müşavirliği’ne getirildi. Mesut Yılmaz’la yıldızı barışmayınca kendisini Millî Savunma Bakanlığı’nda buldu.

Süleyman Demirel başbakan olarak gelince, o da başbakanlığa döndü. 1993’te SHP’li Erman Şahin’in danışmanlığını yaptı. Aynı yıl Çiller’in basın müşaviri oldu. Refahyol’dan sonra, Cumhurbaşkanı Demirel, hükümet kurma görevini Mesut Yılmaz’a verince, Bican bu sefer Tarım Bakanlığı’nda uzman olarak görevlendirildi.

Danıştay kararı ile geldiği görevinden ertesi gün Orman Bakanlığı’nda vazife verildi kendisine. Bülent Ecevit’in 1999’da başbakan olması ile tekrar koltuğuna kavuşan Bican, Başbakanlık Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı’ndan 2007’de emekli oldu.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile Afganistan Savaşı’nı izleyen, TRT’de Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği de yapmış Bican, TRT eski haber spikerlerinden Gülen Bican ile evlidir.

26 Nisan 2013 Cuma

27 Nisan: Demokrasinin direkten döndüğü gün

22 Nisan 2013 / CEMAL A. KALYONCU
Seçilmiş meşru iktidara kurulmuş kumpaslardan biri de 27 Nisan bildirisiydi. Bir sürecin temel taşlarından olan bildiri, ilk defa bir hükümetin karşı koyması ile savuşturuldu. 3 savcılık dolaşan 27 Nisan dosyası ise şimdi Genelkurmay Askeri Savcılığı’nda…
Bir gazetenin Ankara temsilcisi, o günün akşamında, ikidir, makam aracıyla Genelkurmay Karargâhı’nın önünden geçme ihtiyacı hissetmişti. Karargâhta ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.

Onun öncesinde savunma muhabirini görevlendirmiş ancak bir netice elde edememişti.

Kendisi de emekli asker olan Ankara temsilcisini tedirgin eden, haber kaynağından gelen “Genelkurmay’daki çalışmaların bitmediği, komuta katındaki ışıkların yandığı ve bir çalışmanın olduğu” bilgisiydi. Muvazzaf devre arkadaşları da bu bilgiyi teyit ediyordu:

“Komutanın karargâhta olduğunu ve çalıştığını belirttiler.”

Kaynakları, komutanın bir bildiri yayımlayacağını da ifade ediyorlardı. Türkiye Gazetesi Ankara Temsilcisi Nuri Elibol, o gece kuvvetle muhtemel Karargâh kaynaklı bir hareketlenmenin olacağını düşünüyordu.

27 Nisan e-bildirisi, o akşam, gece yarısına az bir süre kala böyle çıkmıştı ortaya. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın haberdar olur olmaz bildiriye ilk tepkisi ise, yakın çevresinden öğrendiğimize göre, “Gerekirse tankların üzerine çıkarım.” şeklinde olmuştu.

Sadece 27 Nisan’da değil, Ankara o günlerde sürekli istim üzerindeydi zaten. AK Parti cephesinde, o süreçteki bütün beyanatlar, ortalıkta dolaşan rivayetler partinin ve Erdoğan’ın şahsını hedef alan ağır bir psikolojik harbin parçası olarak görülüyordu.

Hatta Başbakan’ın o zamanki danışmanlarından birinin ifadesine göre kâbus, gerginlik o boyutta idi ki, Hitchcock filmi gibi bir şeydi.’ Ona göre bir tarafta gözünü karartmış başbakan, diğer tarafta korkutmak için giderek gerilimi tırmandıran stratejisiyle diğer ‘taraf’ vardı.

O dönemde ciddiye alınmayacak şeyler değildi bunlar. “Çünkü Başbakan’ın siyasi hayatına ve canına kasteden şeyler vardı.” Bütün gerilimlerin hedefindeki Başbakan, bu yüzden olacak, meydan konuşmalarında ‘kefen’ kelimelerini eksik etmiyordu.

Erdoğan, Darbe Araştırma Komisyonu’nda o sürecin gerilimini şu sözlerle dışa vurmuştu: “2007 yılında 16 Nisan’da adaylık başvurularının başlamasıyla start alan Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşanan olaylar, Türk demokrasi tarihine hem utanç hem de ibret vesikası olarak kazınmıştır.”





Peki, o günlere nasıl mı gelinmişti? Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu; Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanı seçilmesi sırasında hiç aranmayan bir ‘hukuk’ icat etmiş, Meclis’te 367 milletvekilinin bulunmasının şart olduğunu ortaya atmıştı.

Kanadoğlu’nun 28 Aralık 2006’da heybesinden çıkardığı fikrin amacı, 16 Mayıs 2007 tarihinde görev süresi dolacak Cumhurbaşkanı Sezer’in yerine Köşk’e çıkacak yeni ismin ‘karşı taraftan biri’ olmasını engellemekti.


2007’de olacakların şifresi

Kanadoğlu’nun icadı, barikatlardan sadece biriydi. Sürecin başlangıcını biraz daha geriye, 17 Mayıs 2006’da, Türkiye’de kaos oluşturmak üzere Danıştay’a yapılan saldırıya kadar götürmek de mümkündü.

Ondan bir iki hafta daha geriye, mayıs ayı başına geri döndüğümüzde, 2007 yılı dâhil, yaşanacakların ipucu apaçık ortadaydı neredeyse.

Orada ne mi olmuştu? İlhan Selçuk, 2006 yılının mayıs ayı başında, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le bir görüşme yapmış ve 8 Mayıs 2006 tarihli imzasız başyazısını o görüşmeye ayırmıştı.

Köşede, dikkatli gözler tarafından kayıt altına alındığında, Türkiye’nin geleceğine dair çok net ipuçları vardı. Selçuk, aynen şunları yazmıştı: “2007’ye doğru Türkiye Cumhuriyeti büyük bir sınav yaşayacak ve gerilimden geçecek gibi görünüyor.”

Ancak, Ertuğrul Özkök, Selçuk’un yazısının yeterince dikkat çekmediğini düşünmüş olacak ki, bir gün sonra yazıyı Hürriyet’teki gündemine taşıyacaktı: “Cumhurbaşkanı Sezer, Erdoğan veya Arınç’ın Çankaya’ya çıkmasının önünü kesecek bazı girişimlerde mi bulunacak? (…)

Cumhurbaşkanı Sezer ile İlhan Selçuk’un baş başa görüşmesinde nelerin konuşulduğunu doğrusu çok merak ediyorum. AKP kanadına tavsiyem şu: İlhan Selçuk’un dünkü yazısını ve benim bugünkü yazımı kesip bir kenara koysunlar. O üstü kapalı sözlerin şifreleri, 2007 Mayıs’ına yaklaşıldıkça tek tek açılacak.”

Bu yazı kadar isabetli başka bir yazı var mıydı süreçle ilgili, bilmiyoruz. Ama 27 Nisan bildirisi ile muhtıraya dönüşen o süreçte, Selçuk ve Özkök’ün bahsettiğinden azı değil fazlası yaşanmıştı.



‘Son kale’ Cumhurbaşkanlığı’nın da ‘kaptırılmaması’ içindi bütün bunlar. Ana muhalefet partisi CHP’nin lideri Deniz Baykal da, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce başlatmıştı kampanyasını.

Görünürde, cumhurbaşkanı adayı olacak kişinin eşinin başörtüsü, yani yaşam tarzı üzerine kurulmuştu kampanya. Çankaya’ya AK Partili birinin, özellikle de Erdoğan, Gül ve Arınç üçlüsünden birinin çıkmaması içindi bütün bunlar. Bir sonraki adımda hedef, AK Parti’yi kapatmak olacaktı.

Erdoğan’ın aynı danışmanına göre Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi siyasi kâbus yılıydı. Bunun çeşitli sacayakları vardı: “Birisi siyasi ayağı, öbürü sokak ayağıydı, diğeri ise işe adli unsurları da katan bir ayaktı. Sonrasında hazırlığı yapılmakta olan kapatma davası vardı. Bütün bunlar biraz da ona aslında zemin hazırlayan nitelik taşıyorlardı.”

Sokağa baktığımızda 16 Mayıs’taki Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD), 2 Nisan’da İzmir’de Bayrak Mitingi tertiplemişti.



Üniversiteler de bu sürecin hizmetine amade idi. Mitingden bir gün sonra, Fatih Hilmioğlu’nun rektör olduğu İnönü Üniversitesi, öğrenciler ADD’nin Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi Ankara’da düzenleyeceği mitinge katılabilsin diye sınavları erteleme kararı almıştı.

Baykal ise patenti Kanadoğlu’nda olan 367 fikrini sahiplenerek, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bu sayıya erişilmemesi hâlinde Anayasa Mahkemesi’ne gideceklerini söylüyordu.

10 Nisan’daki MGK’da Cumhurbaşkanı Sezer, gündem dışı mevzu gündeme getirip, ‘irticai akımların güçlendiğine’ vurgu yapma ihtiyacı hissetmişti nedense. Taşlar döşeniyordu anlaşılan. Hudson Enstitüsü Türkiye uzmanı Zeyno Baran’ı da unutmamak gerekiyordu.

Baran’ın, Newsweek Dergisi’nde, 2006’nın son günlerinde çıkan makalesine göre “Türkiye’de 2007’de darbe olma şansı yüzde 50.” idi. 



O süreçte yeni çıkmaya başlamış Nokta Dergisi, 5 Nisan tarihli sayısında, Genelkurmay’ın 2004 yılında sivil toplum kuruluşları ile ilgili yaptığı ‘işbirliği’ planını kapağına taşımıştı.

Dergi, karanlık odakların sivil görünümlü eylemlerini deşifre ediyordu. O dönemde sadece tertipleyenlerin bildiği sır, Genelkurmay’ın, daha sonra 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği belgelerle deşifre olacaktı: Bindirilmiş kıtalarla yapılan Cumhuriyet Mitingleri, doğal ‘halk hareketi’ değildi.

Nokta Dergisi, bu tarihî ifşaatının bedelini 13 Nisan’da baskına uğrayıp, ardından kapatılmakla ödeyecekti.
Ve 12 Nisan’da Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Karargâh’ta düzenlediği basın açıklamasında, henüz belli olmayan cumhurbaşkanı adayı veya adaylarına karşı Türkiye’yi geren o meşhur çıkışını yapmıştı:

“Cumhurbaşkanı, cumhuriyete sözde değil, özde bağlı olmalı.”

16 Nisan’da başlayacak Cumhurbaşkanlığı adaylık süreci yaklaştıkça, askerin sonuç alma isteği depreşiyordu anlaşılan. Büyükanıt’ın konuşmasından iki gün sonra, ADD’nin Ankara Tandoğan’da Cumhuriyet Mitingi vardı. Mitingin sloganı da hiç şaşırtıcı değildi: “Çankaya laiktir, laik kalacak.”

Aynı gün Cumhurbaşkanı Sezer, Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmada ‘rejimin hiçbir dönem bu kadar tehdit altında olmadığı’ vurgusuyla, rolünü yerine getiriyordu. Yine o günlerde, bugün Ergenekon’dan yargılanan Şener Eruygur, ‘muhatabı algılarsa, yeni mitinglere gerek kalmaz’ diyerek, tehditvari uyarıyordu.

Bu arada merkez sağda da DYP ve ANAP liderleri Mehmet Ağar ile Erkan Mumcu, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortak hareket edeceklerini duyuruyordu kamuoyuna. Hatta Mumcu, istediği anayasa değişikliklerinin olması şartıyla AK Parti’ye destek de verecekti.

Psikolojik harp açıklamaları

19 Nisan’a gelindiğinde Malatya’da Zirve Yayınevi’nden sansasyonel bir haber geldi. Biri Alman 3 Hıristiyan boğazları kesilerek katledilmişti. Zirve Katliamı olarak görülen dava, sonraki süreçte Ergenekon soruşturması kapsamına alınacaktı.

Aynı gün Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, tekrar konuşma ihtiyacı hissederek, 12 Nisan’daki açıklamasına vurgu yapıp “Türk toplumu mesajını aldı. Anlamayanın algılama sorunu vardır.” diyecekti. Cumhurbaşkanlığı seçim takviminin sona yaklaşması sebebiyle AK Parti üzerindeki baskı artıyordu.

22 Nisan’da Ersönmez Yarbay, AK Parti’den ilk cumhurbaşkanı adayı olarak ortaya çıktı. Başbakan Erdoğan ise 24 Nisan 2007’de, AK Parti’nin cumhurbaşkanı adayını Abdullah Gül olarak açıkladı. Seçim takvimi ilerliyordu.

27 Nisan Cuma günü, ilk tur seçimleri yapılacaktı. Ağar, daha öncekinin aksine Genel Kurul’a girmeme kararı aldıklarını açıkladığında saat 14’ü gösteriyordu. Mumcu ise saat 15’i beklemişti, Meclis’e girmeme kararını açıklamak için. Parti merkezinde bazı milletvekillerinin odalarda kilitlendiği bile gündeme gelmişti.

Ağar ve Mumcu’nun Cumhurbaşkanlığı seçimlerine neden katılmadıkları hep merak edildi. Eski genelkurmay başkanlarından devreye girenlerin olduğu söylendi sürekli. Sonraki günlerde mahkemelere ulaşan veya Ergenekon sanıklarından elde edilen bazı bilgi-belge ve dokümanlar, bu karanlık süreçlere de ışık tutacaktı.

Mesela Ergenekon sanığı emekli Albay Levent Göktaş’ın ofisinde ele geçirilen 51 No’lu DVD’de yer alan ve Genelkurmay İstihbarat Şube Müdürü Albay Turgut Ak imzalı ‘gizli’ ibareli belgede, o dönem Kara Kuvvetleri Komutanı olan İlker Başbuğ’un, danışmanı Nuran Yıldız’ı parti liderlerine göndererek seçim sürecini yönettiği öne sürülüyordu.

CHP, DYP ve ANAP’a Meclis’e girmemeleri yönünde talimat verildiği anlaşılan belgede, Başbuğ’un, ANAP lideri Mumcu’ya “Anayasa Mahkemesi ile konuştuk, AKP’yi kapatacaklar. Erdoğan, Gül ya da Arınç’tan biri seçilirse TSK müdahale edecek. Yeni oluşum sözü veriyoruz.” mesajı ilettiği anlatılıyordu. Mumcu ise Yıldız ile böyle bir görüşme yapmadığını savunacaktı.

CHP, DYP ve ANAP’ın katılmadığı ilk tur oylamada 361 milletvekili genel kurula geldi. 3 oy geçersiz, bir de boş oy vardı. Sabih Kanadoğlu’nun göle çaldığı maya tutmuştu. Baykal da sonuçları Anayasa Mahkemesi’ne götürdü, aynı gün.

Başbakan Erdoğan, yıllar sonra, iktidarda kendisini en çok etkileyen iki olaydan birinin 367 olayı olduğunu söyleyecekti. Diğeri de ‘411 el kaosa kalktı hadisesiydi. Hürriyet gazetesi, başörtüsüne üniversitelerde serbesti getiren değişikliğe onay veren 411 milletvekili için uygun görmüştü bu manşeti.
27 Nisan 2007 günü böylesi bir gündemle sona erecekti.

Fakat başta gazetelerin Ankara temsilcileri ile savunma muhabirleri bir hareketlilik içinde idi.

Kimi önceden almıştı bilgiyi.
Türkiye Gazetesi Ankara Temsilcisi emekli asker Nuri Elibol, muvazzaf devre arkadaşlarından edindiği bilgi ışığında Başbakan’ın siyasi danışmanlarına ulaştı önce: “Onlara ‘komutanlar ayrılmamışlar, çalışıyorlarmış, ben buradan bir açıklama bekliyorum‘ dedim.”

“Sizin bir bilginiz, haberiniz var mı?” diye de sorar muhataplarına. Hayır, onlar bilgi sahibi değildir. Bunun üzerine Elibol, “Genelkurmay’da akşam saat 8’den sonra kimse bulunmaz.

Ama burada hâlâ bir çalışma devam ediyor. Ve ayrıca buradaki haber kaynaklarım komutanın bir bildiri yayımlayacağını filan söylüyorlar.” diye ilave eder.

Aldığı cevap, “Eğer böyle bir şey olsa bunu gündüz saatlerinde, gazeteler baskıya girmeden yaparlardı.” olur.

27 Nisan gecesinin Başbakan ve çalışma ekibi açısından ise sıra dışı olan tek yanı vardır.

O da erken sayılabilecek bir saatte, gece 11’de istirahata çekilmiş olmalarıdır.

Normalde 1’den evvel eve girmeyen Başbakan’ın, çoğu tekzip edilmiş ve malzeme olarak Kutlu Doğum Haftası faaliyetlerini konu alan 27 Nisan e-bildirisinden, internete konmadan da birkaç dakika önce haberi olmuştur.

Partiden ve hükümetten konuşması gerekenlerle konuşur. Abdullah Gül onlardan biridir. Erdoğan, bu telefon trafiğinin ardından istirahate çekilir. Şimdi Kültür Bakanı olan Başbakan’ın danışmanlığını yapmış Ömer Çelik’in söylediğine göre, Erdoğan ile Gül, “sonu idam olsa bile bildiriye direnme” kararı almıştır.

Erdoğan’a göre, bildiri içerik olarak askerin haddini aştığını gösterse de muhtıra değildir. Bildirinin hedef bakanlarından olan Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik bildiriden sonra Büyükanıt ile görüşür. Büyükanıt, bildiriyi ‘muhtıra’ diye savunmayınca o da muhtıra demekten vazgeçer.

Siyaset bilimci Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne ise “Hükümet, 27 Nisan e-bildirisinde yer alan tehditlere karşı koydu ve talepleri yerine getirmedi. Muhtıra olamadığı için muhtıra tabirini kullanmıyor.” diyor.

Fakat medyanın gözünde olay bir muhtıraydı. AK Parti kurmaylarına göre medyanın olayı muhtıraya dönüştürmesi de oyunun bir parçası idi.

Medya, korku efekti katmaya başlamıştı bildiriye. Askerin istediği de buydu zaten. Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla, AK Parti kurmayları cevabi metni hazırlamak üzere Dışişleri Konutu’nda bir araya gelmişti.

İlk katılımcılar arasında Abdullah Gül, Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Hüseyin Çelik, Ömer Çelik, Ali Babacan gibi isimleri saymak mümkündü. Ömer Çelik, bir açıklamada, Dışişleri Konutu’na araçların girip çıkmasına rağmen basından kimsenin o civarda bulunmamasını “Ankara’da herkes darbeyi satın almıştı.” diye yorumlamıştı.

28 Nisan bir milat

Erdoğan o gece Büyükanıt’a ulaşmaya çalıştı. Ulaşamayınca da üstelemedi. Sabah başbakanlık konutunda çalışmalar devam etti. 7–8 civarında ismin katılımı ile asıl metin çalışmaları gerçekleşti.

Zamanla bu sayı 15-20’ye kadar yükseldi. Başbakan, nihayetinde metni heyete hem cümle cümle okudu hem de metin üzerinde nihai müdahalelerini yaptı.

Akif Beki tarafından bilgisayarda oluşturulan metnin kamuoyu ile ne şekilde paylaşılacağı da istişare ile belirlendi. ‘Çocukla çocuk olmayalım’ diyen de, Genelkurmay internet üzerinden verdi biz de aynı yolla cevaplayalım’ diyen de vardı.

Hatta parti adına cevap verilsin görüşü gündeme geldiyse de bunlar ısrarla dillendirilen görüşler değildi. Sonunda hükümet adına cevap verilmesi karlaştırıldı. Ve saat 15.15’te Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Türk siyasi tarihinde ilk olacak cevap metni ile kamuoyunun karşısına çıktı.

Bu arada, hükümetin karşı bildirisine rağmen, medya kendi havasında idi. Siyasi iktidarın dik duruşu hiç dikkate alınmamıştı. Oktay Ekşi’den Ertuğrul Özkök’e, Yılmaz Özdil’den Tufan Türenç’e hepsi bildik düşünce kalıplarından şaşmıyordu.

Hepsi de askerin tavrının demokratik bir ülkeye yakışır olduğuna inançlarını koruyordu, nedense. Yılmaz Özdil Sabah’taki yazısında “Hâlâ deniyor ki, bundan sonraki adım ne olur? Bundan sonraki adım, tank olur. Gücüm var diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır.” diyebiliyordu.

Emin Çölaşan, güya halka tercüman oluyordu: “Asker devreye girdi; 27 Nisan sürecini başlatıp milyonlarca insanımızı rahatlattı.” “Anayasa Mahkemesi 367 kararını onaylamazsa ülke çatışmaya gider.” diyen, Deniz Baykal’dan başkası değildi.

Türenç’e, bugün için neler düşündüğüne dair birkaç soru yöneltecektik ama geri dönüş yapmamayı yeğleyenlerdendi; tıpkı eski ODTÜ Rektörü Ural Akbulut gibi. İlker Başbuğ’un gayriresmî iletişim danışmanına adı çıkan imaj ve iletişim hocası Doç Dr. Nuran Yıldız ise cevap vermişti ama hiçbir medyaya görüş vermediğini belirtmek için.

Hâlbuki Başbakan Erdoğan’ın, Darbe Komisyonu’na söylediği “27 Nisan bildirisi sonrasında yaşananlar, Türkiye’de samimi ve kararlı bir sivil irade bulunması hâlinde, demokrasiye yönelik tehlikelerin demokratik sistemin kendi dinamikleri ile bertaraf edilebileceğini göstermiştir.” sözleri bir gerçeğe işaret ediyordu.

27 Nisan bildirisini ekranlarda ilk duyuran gazeteci Metehan Demir, karşı cevabın da hükümetin en önemli icraatı olduğunu söylüyordu.

“Bana sorarsanız da Başbakan 27 Nisan’ı benden öğrendi derim. Akşam saat 8–8.30 dolaylarında hem basın müşaviri olan Akif Beki’yi hem de siyasi danışmanını aradım. ‘Böyle bir duyum aldım, sizin haberiniz var mı?’ dediğimde, ‘Haberimiz yok.’ dediler.

Herhâlde Akif Beki de dönüp ilgililerle paylaşmıştır.” diye o günü anlatan Nuri Elibol, hükümetin cevabını şöyle değerlendiriyordu: “Eğer karşı cevap verilmeseydi bugün ne Ergenekon ne Balyoz soruşturmasını yapabilirdik. Ne de Türkiye’deki değişim dönüşümü gerçekleştirebilirdik.

O çıkışın tarihî bir milat olduğunu düşünüyorum.” Türköne’ye göre de “27 Nisan, 28 Şubat mantığını takip eden bir vesayet hamlesiydi. Hükümetin karşı cevabıyla, askerin siyasetteki mevcudiyetinin şişirilmiş bir balon olduğu ortaya çıktı. Bu yüzden önemli bir dönüm noktası.”

27 Nisan bildirisi konusunda pek konuşmayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 27 Nisan benzeri olayların eski Türkiye’de, geçmişte kaldığını söylüyordu.

Muhtıra veya bildiri bitti ise de 28 Nisan’da hükümetin verdiği karşı cevaba rağmen vesayetçi güçler geri çekilmemişti aslında. 27 Nisan’dan sonra da bu eylemleri hız kesmemişti. 29 Nisan’da ADD’nin Çağlayan’daki Cumhuriyet Mitingi’nin ardından mayıs ayında Manisa, Çanakkale ve İzmir mitingleri tertiplenmişti. 


Meydanlarda bunlar olurken Anayasa Mahkemesi 1 Mayıs’ta CHP’nin başvurusunu kabul etti; böylece 367 efsanesi gerçek oldu. Bu vesileyle yenilenen Cumhurbaşkanlığı seçimi ilk turunda 367 şartı sağlanamayınca Gül, adaylıktan çekildi. Bu şartlar altında tıkanan Meclis’te AK Parti, 22 Temmuz 2007 tarihini erken seçim günü olarak belirledi.

Genelkurmay Başkanlığı’nın İrtica ile Mücadele Eylem Planı davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği belgelerde gün yüzüne çıkan bilgilere göre, TSK, 27 Nisan ve sonrasında da faaliyetlerine hiç ara vermemişti. 


O yılın haziran ayında, hükümetin sınır ötesi operasyon için gerekli tezkereyi uzatıp uzatmayacağı tartışmaları yapılırken 8 Haziran 2007 gecesi, Genelkurmay’ın internet sitesine bir açıklama konuldu. Açıklamanın içeriği şaşırtıcı idi. O sıralarda meydana gelen terör hadiseleri kullanılmak isteniyor ve açıklamada “TSK’nın beklentisi; terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksi göstermesidir.” deniliyordu.

Yeni hedef AK Parti’yi kapatmak

 
Mesajı alanlar da 7 Temmuz’da Ankara Tandoğan’da ‘Teröre Karşı Birlik Mitingi’nde buluştu. Tuncay Özkan gibi isim yapmış ulusalcıların bu mitingle hedefi yine AK Parti hükümetiydi. Çünkü daha cumhurbaşkanı seçimi gerçekleşmiş değildi. Belgelerde, o süreçte gerçekleştirilen mitingler analize tabi tutularak terör ile Cumhuriyet Mitingleri kıyaslanıyordu. Sonuç, Cumhuriyet Mitingleri kadar parlak değildi. Kitleler miting için örgütlendirilememişti.


ADD, ÇYDD (Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği), Sivil Toplum Kuruluşları Birliği, Tüm Öğretim Üyeleri Derneği, Emekli Subaylar Derneği gibi 50’en fazla kitle örgütü Cumhuriyet Mitingleri başta olmak üzere organizasyonlarda hep başrollerde oldu bu dönemde. Bu arada, 12 Haziran’da, Ümraniye’de bir gecekonduya yapılan operasyonla Ergenekon diye adlandırılacak dev yapıyla ilgili ipin ucundan tutulacaktı, yine o günlerde.


22 Temmuz seçimlerinde AK Parti yüzde 46,7 ile tekrar iktidar oldu. CHP yüzde 20,8 ve MHP de yüzde 14,3 ile Meclis’e girdi. Uğruna Türkiye’nin bir yılı heba edilen, barikatlar kurulan Cumhurbaşkanlığı koltuğuna, MHP’nin de Meclis’e girmesiyle üçüncü tur oylamada Abdullah Gül oturdu. 


Erdoğan da yeni kabinesini kurmuş ve böylece zorlu bir süreç geride kalmış düşünülüyordu. Ancak bu sefer başka bir hadise ile Türkiye gündemi meşgul edilecekti. Hedefte AK Parti’yi kapatma davası vardı.


Yeni döneme komutanlar Cumhurbaşkanı Gül’ü protesto ederek başladılar, yemin töreni ve davetlerine katılmadılar. Katılsa da tavırlarını hep koydular.
Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra ara vermeden belirli çevrelerde AK Parti’yi kapatma davası konuşulmaya başlanmıştı. 


Prof. Dr. Erhan Nalçacı, “Kanımızın son damlasına kadar savunacağız”, Türkan Saylan, “Bu ülkede bizim istemediğimiz bir şeyin olması mümkün değildir”, Ulusal Sanayici ve İşadamları (USİAD) Genel Sekreteri Birol Başaran, “Hukuk dışına çıkılacak günler geliyor.” 

Ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, hazırladığı iddianameyi 14 Mart 2008’de Anayasa Mahkemesi’ne sundu. AK Parti ‘laikliğe aykırı fiillerin odağı’ hâline gelmişti Başsavcı’ya göre. Ya da 51 No’lu DVD’deki iddia gerçeğe dönüşecekti.


Tüm Türkiye hatta dünyanın gözü kulağı Anayasa Mahkemesi’nin kararına kilitlenmişti. 30 Temmuz 2008’de açıklanan Mahkeme’nin kararına göre, 6 ‘evet’e karşı 5 oyla AK Parti kapatılmaktan kurtulmuştu. Nitelikli çoğunluk bulunamamıştı ve suçlusu da bu değişikliği gerçekleştiren Bülent Ecevit’ti.
Fakat süreçlere hep bir yenisi ekleniyordu. 


Taraf gazetesinin 12 Haziran 2009 tarihinde yayımladığı İrtica ile Mücadele Eylem Planı, aktörlerin ne kadar aktif olduklarının da göstergesi idi aslında. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile başlamamıştı süreç. 

Özden Örnek günlükleri başta olmak üzere ortaya çıkan belgeler de bunu gösteriyordu. Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven ve Balyoz darbe planları son 10 yılda Türkiye’nin ne tür badireler atlattığının da belgeleri idi. 

Ve nihayet 12 Eylül 2010’daki referandum sonuçları, darbe yapanların artık yargılanabileceğine işaret ediyordu. Kenan Evren, Çevik Bir, İlker Başbuğ, yargı önünde dertlerini anlatmakla meşguldü. 

Referandumdan bir sene önce, 2009’da katıldığı bir TV programında 27 Nisan bildirisini ‘ben yazdım ve hazırladığım için pişman değilim’ diyen eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın, Başbakan Erdoğan’ın, ‘27 Nisan bir muhtıra değil’ açıklamasına dört elle sarılması başka nasıl açıklanabilir ki! 

Adalet Platformu Başkanı Adem Çevik’in yaptığı suç duyurusu üzerine başlatılan soruşturmada, suç mahalli Ankara olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verildi. Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Kemal Çetin de dosyayı ‘görevsizlik kararıyla’ Genelkurmay Askerî Savcılığı’na gönderdi. Dosya şimdi Askerî Savcı Mustafa Başer’in elinde ve açık…