26 Mart 2013
CENGIZ AYDOĞDU*
Allah korusun, varsa şayet böyle bir dert; bir ülke kendi kendisiyle
konuşamaz.
Yani bir milletin sözlüğünde anlam anarşisi baş gösterirse
hiçbir kelime cümle içinde koyduğunuz yerde durmaz, sizin ona biçtiğiniz
kıyafeti reddeder; artık kelimeler, anlaşma değil anlaşamama sebebidir.
Kelimelerin
anlamları üzerindeki mutabakatı kaybederseniz hiçbir konuda uzlaşmaya
varamazsınız. Çünkü yerine göre, bizatihi uzlaşma niyetinin izharı, bir
ihtilaf sebebi haline gelebilecektir.
Ülkemiz, geçen yüzyılın ikinci
yarısı ve 21. yüzyılın bu ilk yıllarını sanki böyle bir buhran ile
geçiriyor gibi. Yıllardır kelimelerimizle beraber anlamlarını da
tartışıyoruz.
Bundan neredeyse 70 yıl önce, “Türk tefekkür
hayatı, yüz seneden evvel yoluna girmez.” demişti Hoca. Hoca diyorum ya,
bu sözün söylendiği zamanlarda kelimelerin herkesin paylaştığı
anlamları vardı ve “hoca” kelimesinin anlamı da hayatın içindeki
itibarlı mevkiini henüz kaybetmemişti.
Sıfatlarının anlamını hayata
katmaya muktedir olan müstesna bazı insanlar sayesinde hocalık hâlâ bir
şeyler ifade ediyordu. Rahmetli Başgil de bu muktedir hocalardandı ve ne
dediğini biliyordu; “Dilde yok yere ihdas edilen bugünkü anarşi, en az
yüz sene sürer.” diyordu.
Bu sözler, 1946 yılında söylenmişti; o gün
için bir tahmini ifade eder gibi görünse de bugün artık gerçekleşmiş
muteber bir öngörü ve can sıkıcı bir tespittir. Hoca, bu sözleriyle
1930'larda hayata geçirilen “dil devrimi”nin sebep olduğu “anarşi”yi
kastediyor ve “Türkiye'de daha uzun süre felsefe yapılamayacağını” (Ali
Fuat Başgil, Türkçe Meselesi, syf: 52. Yağmur Yayınevi, İstanbul – 2006)
söylüyordu.
Başgil Hoca'nın bu sözleri sarf ettiği tarihten
takriben yirmi yıl sonra bir başka hoca, Hilmi Ziya Ülken de benzer bir
hükme varıyordu.
Rahmetli, “Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi” adını
verdiği eserine son söz olarak, Türk düşüncesinin geleceğiyle ilgili bir
değerlendirme yapıyor ve 1940'larda başlatılan Batı ve Doğu
düşüncesinin temel kaynaklarının tercümesi üzerinde duruyor ve bu
tercümelerin okuyucuya intikaliyle ilgili iki büyük sıkıntıdan
bahsediyordu; birincisi dil, ikincisi eserlerin yayımında muhatap alınan
idrak seviyesi... (Hilmi Ziya Ülken, Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi,
syf: 815-816. Selçuk Yayınları, Konya. Baskı: İstanbul, 1966)
Hilmi
Ziya Bey'e göre, bilhassa Batı'ya ait kaynakların Dil Kurumu'nun
“tilcik”leriyle yapılan tercümeleri, mefhum ve ıstılah engelini
aşamadığı için anlaşılamıyor ve okunmuyordu; okunsa bile, Türk
okuyucusu, aynı sebeplerden dolayı tercüme eserlerin ihtiva ettikleri
konulara nüfuz edemiyor ve satıhta kalıyordu.
Hilmi Ziya Hoca'nın
tespiti, bugün itibarıyla çok acı neticelerin o günkü sebepleri arasında
zikredilebilir; o günden bu güne, nüfuz edilemeyen ve sathında kalınan
konuların bizatihi kendileri de zihin âlemimizden çekildiler ve
ülkemizin fikir hayatı muhtevasız bir paparazzi ve Televole dünyasına
dönüştü. Düşünüp fikir üretmek bir yana, o konuları tamamen unuttuk, yok
saydık ve yokluklarına alıştık.
Şark klasikleriyle ilgili
müşkül ise, lisan kargaşasına ilave olarak sokağın idrakine hitap
endişesi ile neşredilen eserler “avamî” seviyenin üzerinde bir alaka
göremiyordu. Bir başka ifade ile dilde yapılan tasfiye ile memleketteki
ilmî seviye birbirini tayin eder hâle gelmişti.
Ülken'den neredeyse
yirmi yıl sonra, onların talebesi başka bir hoca, rahmetli Erol Güngör,
“Türkiye'de modern manada bir ilim ve fikir geleneği bulunmadığı için,
bütün mefhumlar gazetecilik seviyesinde bir muhteva kazanıyor ve herkes
tarafından öyle anlaşılıyor.” (Erol Güngör, Sosyal Meseleler ve
Aydınlar, syf: 120, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1993) sözleriyle
meselenin bir başka veçhesine işaret ediyor ama neticede mahiyet
itibarıyla diğer hocaların da işaret ettikleri yaraya parmak basıyordu.
,
Erol Bey, hocalarının haber verdiği tehlikenin gerçekleşmeye
başladığını görmenin hayfı ile mefhumların anlam ihtiyacını karşılayan
seviyenin sebep olabileceği problemleri hatırlatıyordu.
Türk
irfanının başka iklimlerden devşirdiği mefhumlara kendi lügatinden
karşılıklar bulmakta başarılı olduğu pek söylenemez.
Dışarıdan gelen bu
mefhumları ve karşılaştığımız yeni toplumsal meselelere verebileceğimiz
adları, kendi lügatimizden kelimelerle ifade etsek bile bu kelimelerin
mana ve muhtevalarının şümulü üzerinde ittifak edemediğimizi, kültür
hayatımızda her gün tekrarlanan anlam buhranlarıyla reddedilemeyecek
şekilde görüyoruz.
Milliyetçilik ve ulusalcılık gibi, memleketimiz için
sıcaklığı el'an devam eden neredeyse hayatî bir konuyu, anlamları
üzerinde mutabık kaldığımız bir terminolojiyle konuşmanın imkânsıza
yakın güçlükler ihtiva ettiğini acıyla fark ediyoruz.
Memleketimizde
sadece milliyetçilik değil, diğer pek çok millî meselenin üzerinde
konuşabilme imkanlarının merhum Başgil'in işaret ettiği “anarşi”nin
gölgesinde kaldığını artık biliyoruz.
Bu anarşi, Başgil'in işaret ettiği
tarihten çok önceleri, taa Tanzimat devirlerinde başladı; “dil
devrimi”, meseleyi iyice içinden çıkılmaz hâle getirdi. Türk irfanı,
karşılaştığı fikrî, zihnî, fizikî, içtimaî hiçbir mefhuma üzerinde bütün
münevverlerinin mutabık kalacağı bir isim ve anlam kazandıramadı.
Bu
cümleden olmak üzere, mesela, millet, milliyet, kavim, ulus, ulusal,
küresel, devlet, milli devlet, ulus devlet, milliyetçilik, ulusalcılık
gibi “olgu”ları da, ya kendi mefhumlarımızla karşılayamadık ya da
mefhumlar ve anlamları üzerinde ittifak edemedik. Sözgelimi “nation”
mefhumunu, önce kavim, sonra millet, sonra da ulus ile karşıladık.
Ne
var ki, bu üç kelimeyi de mana ve muhtevası ile bir mefhum olarak inşa
edemediğimiz gibi üzerinde anlaşamadığımız hâlde keyfî bir tutumla
tasarruf etmeye devam ettik.
Birimizin millet diye başladığı bir
cümleyi bir başkamız ulus diye anlıyor; milliyetçilik tartışmaları,
kavmiyetçilik veya ulusalcılık girdabında anlamını şaşırmış bir hâlde
kaybolup gidiyordu, hâlâ da öyle.
Hiçbir milli lisanda, zihniyet ve
dünya görüşüne hatta meşrebe göre anlam farklılığı arz eden bir dil
anlayışı ve bizdekine benzer bir lügat karmaşası yaşanmamıştır.
Dünyanın
hiçbir lügatinde bir kelimenin anlamı, bizdeki gibi insanların kafa
yapısına göre değişmez; elbette küçük farklılıklar bulunabilir ama
anlamı tamamen değiştirecek hatta zıddına kaydıracak kadar “mânâ
ihtilafı” olmaz, olamaz.
Olursa orada herhangi bir fikir ifade
edilemez; bir fikir alış-verişi mümkün olamaz. Hatta kamuoyu diye bir
şeyin varlığından söz edilemez. Ama biliyoruz ki, bütün bu
imkânsızlıklar, bizim ülkemizde mümkün olabiliyor.
Lakin bu imkânsız
mümkünlerin ortaya çıkardığı “gaile”yi milletimiz, o emsalsiz irfanı ile
neredeyse bir asırdır telafi etmeye çalışıyor. Dünyada, kendi okumuş
evlatlarının eksiğini, sonsuz bir hoşgörü ile telafi etmeye kararlı,
bizim milletimizden başka bir millet de herhâlde yoktur.
Türk
milleti neredeyse yüz elli yıldır kendi münevverinin yanlışını
düzeltmekle meşgul. Ne var ki, “kamus”ta yapılan yanlışları, ancak milli
irfandan beslenen, gerçekten milli ve gerçekten münevver bir bakış
açısı düzeltebilir.
Milletin o sahada yapabileceği şey, münevverin inşa
ettiği mefhumun üzerine sokağın havasının sinmesini sağlamaktır. Sokağın
havası sinerse mefhum millileşir ve ondan sonra o mefhumlarla milli
irfan inşasına katkı sağlanır.
Mefhum, milletin irfanına, izanına yakın
bir yerde inşa edilirse sokak benimser, aksi hâlde reddeder. Ancak
ülkemizde durum biraz farklı; sanki sokak da bir kıymet takdiri bozgunu
yaşıyor gibi. Başlangıçta münevverde görülen zihnî kargaşa artık sokağa
da intikal etmiş durumda.
Milli irfanın lügatinin noteri diyebileceğimiz
kamuoyu, bugün itibarıyla “sözlük buhranı” yaşamaktadır. Milletimiz
elbette bu gaileyi de aşacaktır; zira Türkçe, “Kur'anî belkemiği” ile bu
toprakları bize vatan kılan dildir. Ve eserini savunacaktır.
Son
siyasi tartışmalar bize gösterdi ki, bu “anlam ihtilafı”nı ve “sözlük
buhranı”nı halletmeden hiçbir ciddi meselemizi, meselenin haysiyetine
uygun bir seviyede konuşamayacağız.
Çünkü konuşmak için bir şey söylemek
ve bir şey anlamak gerekir; bu ise ancak ortak bir lügatle mümkündür.
Lügatimizin içine düşen bu derin ihtilaf halledilmez ise, konuştuğumuz
bu dil, bir anlaşma aracı değil, bir ihtilaf sebebi olmaya devam
edecektir.
*Vali
http://www.zaman.com.tr/yorum_sozluk-buhrani_2069746.html