Popüler Yayınlar

KUTUPLAŞMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KUTUPLAŞMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2013 Salı

Kutuplaşma demokrasiyi bozduğunda -1: Demokrasiden şüphe etmek

20 Ağustos 2013
Toplumların içindeki gerilimlerin bir zamanlar dünya savaşları çıkartan ülkeler arasındaki gerilimlerden daha yıkıcı ve zorba olduğu bir zamanda yaşıyoruz.

Üstelik bir yönetim tercihi olarak demokrasinin şiddet ve zalimlik gösterilerine sebep olduğu bir tarihsel andan geçiyor olabiliriz.

Demokrasi pratiğinden kaynaklanan bu zorluklar, dolaylı olarak ve büyük bir ironiyle otoriter hükümetin ılımlı hallerini meşru kılıyorlar.

Yıllarca “demokrasi”nin her ulus için “tüm hükümet şekilleri arasından en az kötü” olanı olduğunu varsaydıktan sonra demokrasiden şüphelenmek için bolca sebep var. Bu tespiti gönülsüzce yapmaktayız.
 
Otoriter idare biçimlerinin herkesin, özellikle de siyasete eğilimli olanların, özgürlüklerini kısıtladığına dair bir şüphe olamaz. Ayrıca her zaman olmasa da genel olarak otokrasiye sönük bir kültürel atmosfer eşlik eder.

Elizabeth dönemi İngiltere'yi düşünelim: Shakespeare ve onun çağdaşı edebiyat devleri vardı.

Geçmişte toplumun en saygı gören düşünürlerinin siyasi sorunlar için demokrasiyi suçladığı kritik dönemler olmuştur.

Batı demokrasisinin beşiği Antik Yunanistan'da Plato, Aristo ve Thucydides, Atina'yı sorumsuz ve bedeli ağır maceralara sürükleyen halk siyasetinden korkmuş, demokratik olmayan hükümet biçimlerini tercih etmişlerdir.
 
Elbette demokratik nitelikleriyle gururlanan ülkelerde bile kurulu düzenin demokrasiden korktuğu zamanlar olmuştur.

ABD'deki etkili kişiler Vietnam Savaşı'nın sonuna doğru seslerini çıkardıklarında muhafazakârlar bu sesleri demokrasinin aşırılıkları olarak yorumlamışlardı.

Bu yorumların çok bilinenlerinin birinde Samuel Huntington, Üçlü Komisyon'un yayınladığı bir makalesinde ABD'deki savaş karşıtı hareketi köpekleri huzursuz eden bir hastalığa benzetti.

İnsanların savaş ve barış gibi konuları hükümete bırakmaları gerektiğini açıkça ifade etti.
 
Sovyetler Birliği'nin çöküşünün Batı'da liberal demokrasinin otokratik sosyalizmin üzerindeki ideolojik zaferi olarak yorumlanışının ardından sadece yirmi yıl geçti.

1990'larda dünya barışı gibi amaçlar doğrudan demokrasinin yayılmasıyla eşleştirildi.

BM'nin güçlendirilmesi ya da uluslararası hukuka saygı gösterilmesi gibi reformist projeler ise rafa kaldırıldı. Avrupa ve Amerika'daki üniversitelerde “demokratik barış” teorisi ve pratiği çalışıldı.

Demokrasilerin asla birbirleriyle savaşa gitmeyeceği iddiasını belgelemeye ve açmaya çalıştılar. Eğer böyle bir tez doğrulanırsa çok ciddi politika yansımaları olacaktır.

 Daha fazla ülke “demokratik” olursa, uluslararası ilişkilerin barışçıl bölgesi genişleyecektir sonucu çıkar. 

Egemen devletler için demokrasinin bu teşvik edici getirisi Avrupa Birliği tecrübesiyle de desteklenmiş oldu.

AB hem demokrasiyi besledi hem de dünyanın en kötü savaş alanı olmuş olan bir coğrafyasında barış kültürü tesis etti.
 
11 Eylül'ün ardından Bush yönetimi “demokrasi teşvikini” ABD'nin Ortadoğu'da yürüttüğü yeni muhafazakâr dış politikanın önemli bir ayağı haline getirdi.

Demokrasinin bu şekilde desteklenmesine dair şüpheler, özellikle de 2003 Irak işgalinden sonra geniş çevrelerce paylaşılıyordu.

 ABD hükümetinin bölgede demokratikleşme aktörü olarak kendini kimselere sormadan atamış olması sertçe eleştirildi.

Demokrasi gelişimini askeri müdahaleye oturtan Amerikan yaklaşımı tüm saygınlığını yitirdi. Irak, Afganistan ve Libya'da sözde otoriterlik karşıtı müdahaleler demokrasi değil, yozlaşma, kaos ve sonu gelmeyen bir şiddet ekmiş oldu.

Bu hayal kırıklığı yaratan tecrübenin yanı sıra yabancı liderler ve dünya kamuoyu Washington'ın dünyaya en iyi meşru hükümet modelini sağladığına dair kibirli ısrarını reddetti.
 
Bu tecrübelere rağmen demokrasinin kabul edilebilir tek siyasi senaryo olarak tercih edilmesi evrensel bir kabul olarak kaldı.

Elbette tek tek vakalar incelendiğinde çok derin görüş ayrılıkları var. Demokrasiye kucak açmakla ilgili bazı kısmi istisnalar da oldu.

Örneğin Ortadoğu'da istikrar ve birlik kaynağı olarak monarşilere destek verildi. Fakat doğrudan eleştirilmediklerinde bu kralların bile yaklaşımlarının demokratik olduğu iddia edildi.

Demokrasiler vatandaşı devlet suistimalinden koruyarak, insanları seçim yoluyla milli hükümete yetki verme gücüyle donatarak, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygılı bir yönetim süreci sağlayarak saygınlıklarını korudular.
 
Ortadoğu'da son on yıldaki şu gelişmeler bu bahsedilen konuları ön plana çıkardı: İran'da teokratik demokrasiye karşı Yeşil Devrim, Türkiye'de çoğulcu demokrasinin laikler tarafından reddedilmesi ve Arap ülkelerinde özellikle de Mısır'da 2011 otoriter yönetim karşıtı ayaklanmaların ardında cereyan eden çeşitli geçiş dönemi senaryoları.

Bölgenin çektiği eziyetler Osmanlı İmparatorluğu sonrasındaki sömürgecilik, Sovyetler Birliği ile Soğuk Savaş rekabeti içinde olan bir Amerikan hegemonyasıdır.

Bunlar İsrail'in ortaya çıkışı ve yoksunlaştırılmış Filistin halkının devam eden çatışmasıyla birlikte artmıştır.

Bölgenin bu sorunları “iyi yönetim” meselesini baştan kaybedilmiş bir savaşa dönüştürmüştür. Bu en azından 2011'e kadar böyle olmuştur.

Böyle bir tarihsel arka plan karşısında “Arap Baharı” etiketi yakıştırılan demokratikleşme anının bölgede ve dünyada bu kadar heyecan yaratması doğaldır.

İki yıl sonra bu olayları Suriye, Mısır, Libya ve diğer yerlerindeki gelişmelerin ışığında duygudaşlık kurarak değerlendirmek gerekiyor.
 
Yakın zamanda bölgede tartışmalı bir fikir ortaya çıktı. Buna göre vatandaşlar hükümetin hesap vereceği son mercilerdir ve eğer hükümet kötü yönetirse, seçimleri ya da resmi kanalları beklemeden görevden alınabilir.

Bu popülist vetoyu son dönemde bu kadar tartışmalı yapan ise hükümet bürokrasisinin en gerici öğeleriyle, özellikle de silahlı kuvvetler, polis ve istihbarat ile koalisyona girme eğilimidir.

Bu tür koalisyonlar ilk bakışta tuhaf gözüküyorlar, halkın kendiliğinden ayaklanmasıyla devlet gücünün en fazla zor kullanan öğelerini bir araya getiriyorlar.

2013 Tahrir Meydanı'nda dile getirilen gerekçe sadece askeri bir darbenin 2011 devrimini kurtarabileceğiydi.

Bunu eleştirenler ise nefret edilen bir diktatöre karşı olan halkın ayaklanması ile sonra gelen yukarıdan idare edilmiş ve demokratik bir şekilde seçilmiş bir yönetimi iktidardan düşürmeyi hedefleyen hareket arasında keskin bir ayrım yapıyorlar.
 
Arap ayaklanmaları
 
2011 yılında Arap dünyasındaki büyük isyan hareketleri Tunus ve Mısır'da nispeten kansız zaferler kazanan ve diğer yerlerde de otoriter idarenin temellerini sarsan otoriterlik karşıtı cesur halkçı hareketler olarak takdir gördüler.

Demokrasi, Batılı uzmanların otoriter olmayan herhangi bir idare biçimini benimsemeyeceği iddia edilen bir bölgede tekrar ilerlemeye başlamıştı. Batılı uzmanlar bu tespitten, petrol aktıkça, İsrail güvende oldukça ve radikal eğilimler kontrol altında tutuldukça pek rahatsız da olmuyorlardı.

Arap siyasi kültürü siyasi pasiflik ve yozlaşmış elitlerin hâkim olduğu ve askeri bir devlet tarafından desteklendikleri bir ortam olarak görülüyor ve Oryantalleştiren bir bakış açısından yorumlanıyordu. Arkaplanda eğer insanlar kendi tercihlerini belirtebilirlerse sonuç İran tarzı İslamcılığın yayılması olabilir korkusu bulunuyordu. 
 
Yalnızca iki sene sonra sadece Arap dünyasında değil tüm dünyada demokrasinin işlerliği hakkında ciddi şüpheler yaratan kasvetli bir siyasi ortam olması dünya hakkında iyi şeyler söylemiyor.

Siyasi kültürün içinde meşruiyet ve yönetim krizlerine yol açan derin siyasi ayrışma hatları olduğu ve bu krizlerin ancak bir ihtimalle kaba güç kullanımı ile idare edilebileceği anlaşıldı.

Bu çatışmalar bir dizi ülkede etkin ve insancıl hükümetlerin kurulma ihtimalini yok ediyor.
 
Mısır'da askerin 3 Temmuz'da yönetimi devralmasının ardından yaşanan dramatik ve kanlı olaylar bu gerçekleri küresel siyasi bilinçte öne çıkardı.

Fakat Mısır çatışan dini, etnik ve siyasi güçleri “kazanan her şeyi alır” mücadelesinde birbirleriyle çarpıştıran kutuplaşma krizlerinin zehirli sonuçlarını yaşayan tek ülke değil. Irak, her gün Sünni ve Şiiler arasında mezhep çatışmasından kaynaklanan şiddeti yaşıyor.

Bu da Amerika'nın ülkeyi diktatörlükten kurtarmak için giriştiği haçlı seferinin ve on yıllık işgalin ardından ne kadar başarısız olduğunu ortaya koyuyor.

ABD, demokrasi getirmek yerine kaos, iç savaş tehdidi ve ülkeyi ancak otoriter bir rejimin barışa ulaştırabileceği inancını yerleştirdi.

Türkiye de 11 yıllık sıra dışı AKP başarısına ve periyodik olarak seçmen tarafından desteklenen dinamik liderliğe rağmen devam eden kutuplaşmanın istikrarsızlaştıran etkisini yaşamakta.

AKP başarıları arasında siyasi kurumları güçlendirmek, silahlı kuvvetleri zayıflatmak, ekonomiyi iyileştirmek ve ülkenin uluslararası konumunu geliştirmek sayılabilir. Kutuplaşma bir Ortadoğu sorunu olarak ele alınmamalıdır.

ABD'de iki siyasi parti arasında vatandaşlarına insancıl bir biçimde hizmet eden ya milli fayda için çalışan hükümeti maziye gömecek derecede kutuplaştırıcı bir mücadele mevcut.

Elbette Amerika'daki bu demokratik kazanımlarını eriten eğilim Wall Street'in her şeyi parayla alakalı kılan hesaplarından ve 11 Eylül'de de kaynaklanmaktadır.

11 Eylül hâlâ hükümeti kendi vatandaşları dâhil herkesi her yerde potansiyel terörizm şüphelisi olarak görmesini gerektiren bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır.

Kutuplaştırmanın doğası çeşitli ve karmaşıktır, içinde bulunduğu bağlamı yansıtır.

Mısır ya da Türkiye'de olduğu gibi din ve laiklik ekseninde bir ayrım etrafında toplumsal olarak kurulabilir. Irak'ta gördüğümüz gibi bir din içindeki ayrımlara dair olabilir.

Sınıflar, etnisiteler ve siyasi partiler arasında da olabilir. Tarihin somutluğu içerisinde her bir kutuplaşma vakası kendi koşullarıyla var olur.

Çoğunlukla azınlıkların ayrımcılık ve marjinalleşmeye dair korkularını, sınıf savaşını, etnik ve dini rekabeti (Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkında olduğu gibi) yansıtabilir. Ayrıca Ortadoğu'da kutuplaşma sadece bir iç mesele değildir.

Kutuplaşma aynı zamanda güçlü dış aktörler tarafından yönlendirilmektedir ve bunun boyutlarını bilmek mümkün değildir.

Geçtiğimiz ay Kahire'deki gösteriler sırasında hem Mursi karşıtı hem de Mursi yanlısı göstericilerin Amerika karşıtı sloganlar atması çok şey anlatır.
 
Mısır ve Türkiye
 
Mısır ve Türkiye'de kutuplaşma şartları birbirinden çok farklı olsa da ortak bir paydaya sahipler.

İkisinde de İslami yönelimli siyasi güçler yıllarca marjinalleştirildikten ve Mısır örneğinde zorbalıkla bastırıldıktan sonra toplumun gölgelerinden sıyrılıp çıktılar.

İki ülkede de silahlı güçler devletin Batı'nın stratejik çıkarlarına ve neoliberal iktisadi çıkarlarına hizmet eden laik elitlerin kontrolünde kalmasında önemli bir rol oynadılar.

Şimdiye kadar periyodik mahkemelere ve davalara rağmen Türkiye modernite bulmacasını Mısır'a göre çok daha ikna olarak çözmüşe benziyor.
           
İki ülkede de seçimlerin getirdiği siyaset yerlerinden edilmiş laik elitlerin kabul edemediği radikal iktidar değişiklikleri getirdi.

İki ülkenin muhalif güçleri yıllarca iktidarda kaldıktan sonra kendilerini birden demokratik araçlarla iktidarı kaybetmiş buldular.

Üstelik gelecek seçimlerde siyasi hâkimiyetlerini yeniden kazanma ihtimalleri de yoktu.

İktidarı ve nüfuzlarını eskiden ezilen ve sömürülen kesimlere kaybetmişlerdi. İktidardan düşenler yeni rollerini kabullenmekte zorlandılar.

Özellikle de değerlerini modernite karşıtı buldukları ve özgürlükle özdeşleştirdiklerini hayat biçimlerini tehdit ettiklerine inandıkları toplumsal kesimlerden daha aşağı bir statüde olmakta zorlandılar. Acı bir biçimde şikâyet ettiler, dinamik bir biçimde örgütlendiler ve mobilize oldular.

Siyasi çoğunluğun kararını mümkün olan her yolla geri çevirmeye çalıştılar. Demokrasi dışı yolları kullanmak herkese olmasa da çoğuna tek siyasi seçenek gibi gözüktü.

Fakat bu öyle yapılmalıydı ki vatandaşın devlete karşı “demokratik” haykırışı gibi olmalıydı. Elbette devlet de kutuplaşma travmasına katkıda bulundu.

Seçilmiş yönetim fazla tepki verebiliyor, en kötü durum senaryoları üzerinden hareket ediyor, muhalefetin şikâyetlerini ele alırken paranoyak bir stil kullanıyor ve güvensizlik ve düşmanlığın artmasına katkıda bulunuyor.

Medya ise ya çatışmanın dramasını vurgulamak için ya da kendisi de çoğu zaman taraf tuttuğundan “biz” veya “onlar” tercihinin tek çözüm olduğu kaderci bir atmosfer yaratıyor.

Bu da aslında kaybedenlerin her zaman yönetim süreçlerinde taraf oldukları demokrasinin karşıtı olarak, “geriye dönüş olmayan” bir savaş zihniyetini ortaya çıkarıyor.

Sistemin adaletine dair inanç sarsıldığında demokrasi iyi yönetimi yaratamıyor.
 
*Prof., Princeton Üniversitesi. Richard Falk, bu yazıyı Zaman için kaleme almıştır.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Diyaloğun peşinde: Kutuplaşma yerine melezleşme

19 Temmuz 2013


Gezi sonrası dönem etkileşim adına bir fırsat da içeriyor. Küçümseyici bakışlara rağmen seküler ve dindar gençlik arasında diyalog imkânı oluşuyor.

İletişimci potansiyelin İslam'la ilgili bir yönünün olması çoğunlukla göz ardı edildi.

Belki de bu yön sadece kendilerine antikapitalist Müslümanlar diyen grubun ideolojisine indirgendi. Hâlbuki mesele bu kadar basit değildi.

Kimliğini makro-siyasi biçimde görmeyen Müslümanlar da vardı, başörtülü gençler de oradaydı, başörtülü entelektüeller de. Gündelik hayat içinde sosyal barışa giden bir yol inşa etmek istiyorsak diyalojik unsurları ortaya çıkarmak gerekiyor.

Performatif eylem süreçsel ve tekrarlayıcıdır. İslamcılık hareketi Türkiye'de 80'li yıllardan bu yana zaten tüketim karşıtı, çevreci ve anti-kapitalist öğeler taşıyan bir hareket olmuştu.

Bu türden konular eskiden de İslami entelektüellerin yazdığı eleştirilerde geniş yer bulurdu. Hatta bazı İslami entelektüeller Batı'daki modernite karşıtı yazarlardan hacimli aktarımlar yapardı.

İslami hareket AVM'leri tüketim tapınakları diyerek eleştirirdi. Öte yandan Ali Şeriati, Marksist İslamcı gibi anlatılırdı. Bilgi ve Hikmet dergisinde Medine Vesikası üzerine dosyalar hazırlanırdı.

Sosyalist “Birikim” çevresiyle İslamcılar aynı masalar etrafında paneller düzenlerdi. Bugün aynı rezonansın çıkması niye insanlara çok görülüyor?

Gezi'deki Müslümanlar niye bölücülükle suçlanıyor acaba? Unutmamak lazım, onlar bir teşkilat değil, güç aygıtlarından yoksun bir sosyal hareket. Üstelik bölücülük suçlaması yapanlar kendi başörtüsü mücadelelerini unutmuş durumda. Halbuki bugün suçlamaya değil toleransın diline ve el uzatmaya ihtiyaç var.  
                                                                         
GEZİ’DEKİ MÜSLÜMANLAR VE GEÇMİŞ

Gezi ruhuna giren Müslümanlar basitçe ideolojik ya da sınıfsal bir grup değildi. Yoksul Müslümanlar olmadıkları gibi yeni zengin üst sınıf Müslümanların çocukları da değiller.

Genç, eğitimli, çoğunlukla orta sınıftan Müslüman gençler ve neoliberalizmi İslami bir dille eleştirebilen kültürel sermayeye sahipler.

Kısacası onlar da AKP döneminin gençleri. Demokrasiyi tatmışlar. İktidarın kendilerine ne vaat ettiğini soruyorlar. Tüketim ve meta fetişizmi dışında sistemin gençlere sunabileceği şeyleri merak ediyorlar.

Bu durumda Gezi'de diren Gramsci sesinin bulunduğu kültürel ortamda İslami kimliği taşıyan gençlerin de bulunmaları gayet anlaşılır değil mi? İslami harekette zaten anti-sistemik, anti-hegemonik bir duruş vardı.

Mızraksız İlmihal adlı romanın yazarı Mehmet Efe'nin de kendini Gezi'nin ortasında bulması son derece tabii değil mi? “Norma uygun dindarlar” diyerek küçümseme yapanlar ayıp ettiler.

Zira norm, güç sahibinin elindeki değer ölçütüne denir. Oradaki genç Müslümanlar İslami hareketin ekonomik globalizme asimile olmadığını göstermek istiyorlar.

Güçlülerin arasına yerleşme hevesine girmeyen dindar aydınların manifestosu da kendilerine destek oluyor. Buna rağmen Taksim'de namaz kılmalarını, kandil simiti vermelerini, kandil gecesi orada içki içilmemesini bir çeşni unsuru gibi anlatıp küçümsemek anlaşılır gibi değil.

Üstelik bazıları İslamcılığın 80'li yıllardaki anti-hegemonik özelliğini yakinen bildikleri halde, yani hareketin içinden geldikleri halde aynı küçümsemeyi yapıyorlar.

Bu epey vefasızlık. Kutuplaştırıcı analizler yapmak yerine Gezi sayesinde farklı kesimler arasında oluşan melez etkileşimin tezahürlerini 3 gerçek fenomen dahilinde ele alabiliriz: Yer Sofrası, Başörtüsüzlerin İmza Metni ve Öteki Y Kuşağı.

Beyoğlu Belediyesi Ramazan'ın ilk günü çadır veya çadır içindeki sıra sistemi yerine hem de bu sefer Taksim meydanının ortasına müstakil yemek masaları yerleştirdi.

Şık sandalyelerin çevrelediği masaların üstüne beyaz örtüler ve kırmızı şeritler konuldu. Meydanı birden açık hava restoranı haline getiren, geleneksel olmayan ve sınıfsal çağrışımlar sunan bir düzenleme yapıldı.

Son derece modernist bir mekânın ortasına yine modern görünümlü bir yemek düzeneği yerleştirerek (otel iftarlarını çağrıştırmasıyla yanıbaşındaki the Marmara'nın uzantısı gibi), aslında mekanın sekülarist dokusunu bozmayan, hatta o dokuyu pekiştiren hijyenik ve tümüyle anti-politik ya da merkez-politik bir ortam tesis edildi. Fakat “Yeryüzü Sofrası” denilen cadde iftarı daha farklıydı.

Karton kutularda sıkıca paketlenmiş menü yerine evden getirilmiş sofra örtüleri, ev yapımı yemekler vardı.   

BEYOĞLU VE RAMAZAN VE YERYÜZÜ SOFRASI

İstiklal Caddesi neredeyse hiçbir İslami unsur içermeyen, tamamen dünyevî faaliyetlere açılan, eğlence pratiklerine imkân tanıyan bir kamusal alan.

Buna rağmen İslami bir fiil, yani akşam ezanıyla birlikte oruç açmak, iftar etmek ve bunu İstiklal Caddesi'nin ortasında Galatasaray'a kadar uzanan yer sofrası üzerinde yapmak, mekânın son derece dünyevî, sekülarist dokusunu bozan, diyalojik bir eylem olarak kendini gösterdi.

DJ kutusu başında konser veren Mercan Dede'nin birdenbire ney üflemeye başlamasıyla, mekânın din-dışı atmosferini seyreltmesine benzeyen bir iletişim dili tesis edildi.

Tarihçiler araştırsın ama Beyoğlu, Beyoğlu olalı böyle İslami bir ritüele şahit olmamıştır. Özellikle akşam ezanıyla kitlesel bir oruç açma pratiğine, bu caddeboyu yer sofrasına tanık olmamıştır.

Oraya iftar sofrası sermek melezleştirici dâhiyane bir dini anlatıdır. Sofraya oruçsuz oturmayı kendine yediremediği için hayatında ilk defa oruç tuttuğunu söyleyen olmuş.

Alevi de ateist de yeryüzü sofrasına oturmuş. Bu kadar eleştirecek ne var? Gezi vakasıyla birlikte farklı kesimler arasında iletişim ve etkileşim potansiyelinin açığa çıktığını anlatmak istiyorum.

Buna dair bir başka kanıt 57 başörtüsüz kadının başörtülüler için imza kampanyası başlatması oldu. Şu zamana kadar 10.000 imza toplandı.

Gezide, forumlarda yan yana gelen başörtülü ve başörtüsüz kadınlar birbirlerini daha yakından dinleme ve iletişim kurma fırsatı buldular.

Bu yakın kültürel temas birbirlerinin dertleriyle dertlenmelerine yoğunluk kazandırdı. Başörtüsüz kadınların imza kampanyası bu saikle başladı. Orada ortak yaşam alanlarına bakınca birbirleriyle daha fazla empati kurabildiler.

Üçüncü melez etkileşim kanıtı ise Yeni Şafak'tan Murat Menteş'in bazı üniversite öğrencisi başörtülü kızlarla yaptığı görüşmelerden geliyor.

Kendilerini “Biz de Y Kuşağındanız” diye tanımlayan gençler, yeni tartışmalarda kendilerinden niye bahsedilmediğini sorgulamışlar.

Gezi Gençliğinin “Yaşam tarzımıza, mahremiyetimize, onurumuza dokunmayın” demesi Başörtülü Y kuşağı üyelerinin “Bunlar tam da bizim isteklerimiz” demesine yol açmış.

Üniversiteli gençler, “Medyadan, ülkeden dışlanıyoruz. Gençlik denince kimsenin aklına gelmiyoruz. Sizin bile!” demişler. Röportajları inceledikçe Gezi gençliğine yönelttikleri eleştiriler olduğunu da görüyorsunuz.

Ama aynı gençlik ile ne kadar ortak yanları olduğu da anlaşılıyor. “Gezi eylemine katılmak dahil, yaptığım hiçbir işte başörtülü olarak anılmak istemiyorum” demiş öğrencilerden biri.

Gezi sonrasında bu ortaklıklar ses kazanıyor, başörtülü olanla olmayan arasındaki mesafe azalıyor. İmza kampanyası için “Eyvallah güzel bir jest…” “Başörtüsüne özgürlük için gerekli yasal düzenleme hâlâ yapılmadı” demişler. Öteki Y Kuşağından bu gençlerin diğer ifadeleri şöyle:

“Başörtülü yazarlar da tüm başörtülüleri temsil etmez. Bunu neden kimse anlamıyor…”

“Gökdelenler ve betonlaşma İslam şehri İstanbul'un ruhuna ve dokusuna zarar veriyor. Çamlıca'da cami yerine ağacı tercih ederim. Ağaç da cami kadar İslami”

Seküler ve dindar gençlik arasındaki etkileşim ve söylemsel pratik Gezi vasıtasıyla artmış gibi görünüyor. Kendilerini Y Kuşağının mensubu olarak gören dindar gençlerin Gezi ruhuyla birlikte söyleyebilecek çok sözleri olduğu açık.

Türkiye çoğulculuğun, sevgi ve saygının, sosyal barışın dilini arıyor. Gezi hareketinin nüvesine izin verilirse laik-dindar kutuplaşması azalabilir.

İktidar iki fay hattında Kürt ve Alevi açılımı yaptığı gibi siyasi retorik planında Laik açılımı da yapabilir. Türkiye'nin üçüncü fay hattını (dindar-laik ikiliğini) ihmal etmek doğru olmaz.

Gençleri mutlak biçimde politize olmuş bir temsil yerine özgürlük talepleriyle iletişim kuran toplumsal bir desen gibi görmek gerekiyor.

Farklı kesimler arasındaki etkileşim kanalını ortaya çıkarmaya çalışmak toplumsal hoşgörü ve barışı mümkün kılacak bir yaklaşım içeriyor.

*Doç. Dr., Süleyman Şah Üniversitesi

14 Nisan 2013 Pazar

SİYASET DIŞI ÇÖZÜMSÜZLÜK

Mümtaz'er Türköne


Siyasetle yatıp kalkanların düştükleri sistematik hata, herkesin kendileri gibi siyasetle yoğun olarak ilgilendiklerini zannetmeleridir. 
Halbuki toplumun kahir ekseriyeti için siyaset alt sıralarda yer alan bir meşgaledir. Kural olarak insanlar canları yandığı zaman siyasette çözüm ararlar. Sorun çoksa siyaset çoğalır.

Biri çözüm bulmuşsa can yakan sorunların da pek anlamı kalmaz. Anlamı kalmayınca asıl sorun dışında ne varsa ortaya dökülür. Biriken hesaplar görülür. Asıl sorundan boşalan yere sempatilere ve antipatilere dökülen duygular dolmaya başlar.

Türkiye, en temel sorununu çözerken manzara bu. Üç aydır şiddet yok. Tekrar başlayacağına dair bir endişe de kalmadı. Şiddet geri kalan sorunların tamamını baskı altında tuttu.

Biriken bütün hesaplar adeta elektrik süpürgesinin torbasının patlaması gibi ortalığa döküldü. Ama bu sadece bir başlangıç. Sular dalgalanmadan durulmaz.

Taşlar yerli yerine oturduğu zaman daha soğukkanlı iş görmeye başlayacağız. Kamuoyu araştırmaları çözüme desteğin yavaş yavaş arttığını gösteriyor.

Farklı araştırma şirketlerinin verdiği rakamlar ortak bir noktada buluşuyor. Bugün için % 58-60  civarında bir destek görünüyor.

Gündeme göre bu oranın dalgalı bir seyir izleyeceğini ve en nihaî noktada % 70 bandına yerleşeceğini düşünüyorum. O zaman geri kalan kemik % 30’a kafa yormamız lazım. Bu % 30 neden çözüme karşı direniyor?

Sorunun cevabı doğrudan meselenin kendi içinde değil.  % 70 - % 30 oranı, gündeme hangi konu girerse girsin değişmesi pek mümkün olmayan bir kutuplaşmayı yansıtıyor.

Türkiye’nin AB’ye girmesi gibi faydası tartışmadan hali bir referandum söz konusu olsa % 30’luk direnç devam eder. Terör sorununun çözümü için atılan adımlar, aynı direncin tahkimatını pekiştiriyor.

Karşı çıkanlarla konuşuyorum: Çok ateşli ve ısrarlı bir dirençleri var. Ama çözüme değil, hükümete ve aynı çerçevenin içine yerleştirdikleri başka konulara itiraz ediyorlar.

Çözümün gündeme gelmesi, bu toplu itirazların ifade edilmesi için bir vesileye dönüşmüş. Bu vesile ile eteklerindeki taşları döküyorlar.

Konuşulan, tartışılan şey Türkiye’nin yaşadıkları ve geldiği nokta değil. Geçmişin sağlam bir muhasebesi ve alternatifler bu tartışmalarda yer almıyor. Çözüm, şikâyetleri dile getirmenin bir aracına dönüşüyor.

Benim neslim gibi kimliğini ve kişiliğini sert siyasî kutuplaşmalar içinde edinenler, bu tutumu yakından bilirler. Siyasi gündemler sadece siyasî duruşa cephane oluşturmak içindir.

Siyasi tutumları belirleyen toplumun veya ülkenin genel yararı değil, siyasî safların sınırlarıdır. Sorunlar için rasyonel çözüm arayışları, ancak o sınırlar içinde mümkündür.

Bu alışkanlıktan bugün için ne çıkar? Sınırları değiştirmeden tutumlar değişmeyecektir. Siyasî tavırları belirleyen sınırlar safları tutmakta zorlanacak ve siyasi kimlikler yeniden şekillenecektir.

Her siyasî kanadın kendi mensubuna biçtiği elbisenin dar gelmeye başladığı bir aşamadır bu. Türkiye çözümü bulurken, siyasi kimlikleri de varoluşsal sorunlarla karşı karşıya bırakıyor.

Herkesin kendi kimliğini şu veya bu şekilde sorgulamak zorunda kalacağı bir aynanın önünde resmi geçit yapıyoruz. Tarihte bu tür değişimler bıçak sırtında ilerler.  % 70 - % 30 denklemi ise dönüşümün kaçınılmazlığını göstermek için yeterli.

Siyaset dışı çözümsüzlüğün üstesinden, siyaset dışı çarelerle gelmek mümkündür. Toplumdaki kutuplaşma çok sert değil. Üstelik çözüm doğal mecrasında kutuplaşmayı daha da yumuşatacak.

Sert çatışmalar safları sıklaştırır, mevzileri tahkim eder. Yumuşama ise özgürleşmeye, farklılaşmaya ve ortak paydaları çoğaltmaya hizmet eder.


Türkiye’nin yumuşamaya ihtiyacı var. Bu yumuşamanın en temel dinamiği ise çözümün kendisi. İlave destek ise, siyaset dışı kaynaklardan geliyor. Siyaset dışı çözümsüzlüğün çaresi her türlü siyaset dışı çözüm olmalı. 

m.turkone@zaman.com.tr