Popüler Yayınlar

ETYEN MAHÇUPYAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ETYEN MAHÇUPYAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2013 Perşembe

Solculuk ve Kürt siyaseti - Etyen Mahçupyan

Cumhuriyet'in tek adam kültünü yücelten otokratik karakteri, sadece vesayete dayanan bir rejim yaratmadı, söz konusu vesayet sayesinde kendine özgü bir aydın cemaati de üretti.

Cumhuriyet'in aydınları devlet sorumluluğu taşıyan, yönetime şükran duygusu içinde insanlardı. Tek parti dönemi, bu dar grubun kalıpçılığı içinde yaşandı. Ancak asıl ilginç durum bunun sonrasında...

Çünkü çok partili, nisbeten özgürleşmiş demokratik süreçle birlikte, doğal olarak o zamana kadar dışlanmış olan kesimin kendi aydınları ile siyasete damga vurması beklenirdi. Ama öyle olmadı.

Laiklik ve onun Kemalist versiyonunun ima ettiği pozitivizm, dindarları entelektüel hayatın dışında, bir tür 'gelişememiş' beyinler olarak tanımlıyordu ve İslami kesimin de bu algıyı değiştirecek itici ve taşıyıcı düşünürleri hiçbir zaman olmadı.

Düşünür olarak çıkanlar ancak kendi sosyolojik ve kimliksel çevrelerinin içinde etkili oldular, dilleri evrenselleşemedi, dünyayla bağ kuramadılar ve sıradan insana hitap eden hikmetler serdetmekle kaldılar.

Bu durum laik kesimdeki aydın kadroların özgüvenini daha da pekiştirdi. Dünya filozoflarını 'bilenler', çağın gereklerini kavrayanlar, yaşanan anı aşan analizler ve öngörüler yapanlar kendileriydi...

Öte yandan Kemalizm sınırlı ve sığ bir ideolojiydi. Oysa entelektüel dünya sol bakışın heyecan verici tartışmalarını yaşıyordu...

Böylece laik kesim kendi içinden sol bir aydın muhalefeti çıkardı. Gerçi bu solun bir ucu her zaman Kemalizm'e dokundu ve laikliğin kamusal alanda dışladığı kimliklerin 'aydın' olma hakkı tasavvur dışı kaldı.

Entelektüel açıdan hem iktidarın hem de muhalefetin aynı sosyolojik/kültürel kimliğe sıkışması, solculuğu İslami 'tehlike' karşısında Kemalizm'e yakınlaştırırken, ancak bu 'tehlikenin' olmadığı zamanlarda özgürlükçü kıldı.

Kısacası solculuk, birkaç bireysel tavır dışında, Kemalist laikliği yadırgamak bir yana 'son kertede' doğru buldu.

Kemalizm'in devletçiliğini ise sosyalizan ve daha geniş olarak anti-kapitalist bir anlayışın içinde eritebildi.

Tek sorun milliyetçilikle nasıl baş edileceğiydi ve şaşırtıcı olmayan bir biçimde, milliyetçiliği destekleyen ve ona karşı çıkan iki tür sol ortaya çıktı.

 Bugün bunlardan birincisine ulusalcılık deniyor. Laik, milliyetçi ve devletçi bir sol...

Diğer kanat her üç alanda da farklı bir tutum izliyor: Başörtüsüne özgürlük verilmesini istemesiyle laiklikten, katılımcılığı savunmasıyla devletçilikten ve Kürt kimliğinin haklarını desteklemesiyle milliyetçilikten uzaklaşıyor.

Ancak solculuk sadece bir tutum değil, aynı zamanda bir varoluş hali. Başka bir ifadeyle kişiye kimlik sağlayan bir nitelik...

İnsanlar önce düşünüp, sonra bu düşüncenin ne kadar sol olduğunu sorgulamıyorlar. Aksine solun nasıl düşünmesi gerektiğinden hareketle pozisyon alıyorlar.

Bu ise ideolojik çerçevesi olan bir cemaatleşmeyi ima ediyor. Çünkü solun açık bir ikilemi var:

Ülkenin asıl muhalifleri onlar değil... Üstelik laiklik sayesinde iktidarın bizzat parçası ve tarafı durumundalar. Ama kendi farklılıklarını da bir şekilde anlamlı kılmak ve aktörleşmek istiyorlar.

Kısacası solculuk, aktivizme dayanan bir grup siyaseti olarak somutlaşıyor.
Söz konusu aktörleşme bir siyasi dile, gündelik anlamda aktivizmi taşıyacak bir ideolojik zemine muhtaç.

Bunu bugünlerde otoriter laiklikten uzaklaşarak yapmak işlevsel değil, çünkü iktidarda AKP var ve sol bu iktidara karşı olmak 'zorunda'.

İdeolojik zeminin devletçilikten uzaklaşarak üretilmesi de mümkün değil, çünkü bu ancak sınıfsal bir mücadele içinde anlamlı olabilirdi ve öyle bir ortam yok...

Geriye milliyetçilik kalıyor ve üstelik o sorunun sahibi olan Kürtler muhalefet bile olmakta zorlanıyorlar. Dolayısıyla Kürt meselesi solculuk açısından münbit bir toprağı ifade ediyor.

Mağdura sahip çıkan, onun adına konuşan, bu sayede devlete ve hükümete mesafe alan, böylece siyasi kimlikleşme yaşayan bir solculuk, halen son derece popüler.

Ne var ki kendisini anlamlı kılacak siyaset arama eğilimi, 'özgürlükçü solun' en güçlü olduğu addedilen ilkesel yönünü giderek tahrip etmekte.

Çünkü söz konusu ilkelerin en önemlisi şiddete karşı olma. Nitekim Kürt meselesinde devlet eleştirisinin dayanağı da bu.

Ayrıca bu soldan kime sorsak, bize barış yanlısı ve şiddet karşıtı olduğunu, şiddetin siyaset ve barış yolunu tıkadığını söyleyecektir. Ne var ki Kürt meselesinin somutuna geldiğimizde tablo muğlaklaşıyor.

Çünkü Kürt siyasetinin şiddet tercihi karşısında konum almak, sola siyaset alanı bırakmıyor, bizzat solcunun kendisini anlamsızlaştırıyor.

Eğer solculuk demokratlığın içinden üretilebilseydi, böyle bir açmaza girilmez, alınan konum siyasi kimliği yaralamazdı.

Ama solun geçmişinde laiklik ve pozitivizm var... Oradan çıkacak bir cemaatçiliğin demokrat olması ise neredeyse imkânsız.

Sol ve toplum - Etyen Mahçupyan

Klasik sol literatürde toplum önemli bir yer tutar. 

Sınıfların üzerinde yoğunlaşılması, toplumun hangi kesiminin ilerici olduğunu göstererek siyasetin çizgisini belirlemesi açısından önemlidir.

Ama sol bir analiz toplumun diğer sınıflarını görmezden gelmez, aksine o kesimin niçin yenilgiye mahkum olduğunu kuramsallaştırarak açıklar.

Böyle bakıldığında toplumla irdeleme ve yönlendirme amaçlı ilişki kurmayan bir hareketin sol birikimle bağı da kuşkuludur.

Ama öte yandan sol çok kolaylıkla mücadeleden vazgeçip kabuğuna çekilen bir yaklaşımı ima eder. Çünkü devletin apaçık ve mutlak olarak toplumdan bağımsız ele alınabileceği durumlar hariç, muhatap alınan toplumun sistemle organik bir bütünleşme içinde olduğu açıktır.

Ayrıca ne ilerici ne de gerici sınıfların kendi içinde yeknesak olmadıkları, bu çeşitliliğin sömürü hesaplamalarını epeyce biçimsel hale getirdiği de bellidir.

Diğer bir deyişle sol, toplumu kuramın ışığı altında kesip biçer, böler ve bütünleştirir. Böylece idealize edilmiş bütünsellikler üreterek, bunlara toplumsal aktör muamelesi yapar. Oysa ortada bir amaç ve yöntem birlikteliği yoktur...

Bu durum solun en parlak dönemlerinin niçin büyük çatışma süreçleri olduğunu açıklar. Çünkü bu dönemler toplumların gerçekten de tahkim edilmiş gruplara bölünmesini ifade eder ve grup içi farklılaşmaları ikincil kılar.

Bugün Türkiye'de sol için Kürt meselesinin cazibesi budur... Devlet karşısında Kürt olmanın, farklı Kürtlerin varlığı gerçeğini anlamsızlaştırdığı bir çatışma durumu...

Dolayısıyla sol bu 'esas' çatışmanın yükselmesine, dolayısıyla şiddet kullanımına taraftır. Ahlaki açıdan şiddetin kınanması ile siyasetin şiddetten beslenmesi bir çelişki gibi algılanmaz, çünkü 'şiddet' kategorik olarak sistemin, 'ötekinin' niteliğidir.

Bu yaklaşımın en kritik özelliği gerçek toplumun teoriye göre hareket etmesi, teori içinde anlam bulması beklentisidir.

Gerçeklik buna uymadığı ölçüde hayal kırıklıklarının yaşanması ve kabuğuna çekilme dönemlerinin gelmesi beklenir ve nitekim dünya deneyimleri bunun yığınla örneğini sunar.

Ancak asıl mesele toplumsal dinamiği böylesine önemseyen bir ideolojik tutumun, nihayette toplumla bağ kuramayacak hale gelmesi, toplumu ancak sınıfsallaştırarak veya cemaatleştirerek benimseyebilmesi ve sonuçta topluma bir bütün olarak yabancılaşmasıdır.

Solun tarihi bize toplumla ilişki kurmak üzere heveslenen ama başarısız kalan eylemcileri örnek verirken, aslında solu aklar da...

Toplum henüz yeterince bilinçlenmemiştir, doğanın yasalarını kavramakta acizdir... Dolayısıyla bir kerteden sonra toplumla ilişki kurmayan solcuyu da anlayışla karşılarız.

Aslında ilişki kurmak isteyen ama toplumun zaafları nedeniyle ilişki kuramayan solculara sempati duyarız. Oysa bu yüzeysel durumun altında başka bir gerçeklik yatar:

Sol toplumla ilişki kurmayı sağlayan bir ideolojiye sahip olmadığı için bu bağı kuramamaktadır. İdeoloji geçmişten geleceğe tüm gerçekliği kavradığı ölçüde, ideolojiye hakim olan solcu da 'bilen' durumundadır.

Dolayısıyla toplumla ilişki aslında bir külfet, bir fedakarlıktır, çünkü solcuyu kendisinden daha az bilinçli birileri ile karşı karşıya getirir.

Bunun anlamı solcunun topluma anlamak üzere değil, ne olduğu zaten belli olan toplumu kendi mensuplarına tanıtmak üzere yaklaşmasıdır. Kısacası sol toplumla ilişki kurmayı araçsallaştırdığı ölçüde, onunla ilişki kuramaz.

Otoriter zihniyet bu noktada net bir biçimde açığa çıkar: Solcu kişi kendisini sıradan insanlar karşısında kategorik bir üstünlük içinde bulur ve bu üstünlüğünün karşılığını siyaseten alma hakkına sahip olduğunu düşünür.

Yabancılaşmayı kaçınılmaz kılan bu tutum, Türkiye'de ilave bir unsur sayesinde çok daha pekişmiş ve toplumdan kopukluğu vahim bir noktaya sürüklemiştir:

Solcunun kendisini üstün görmesinin nedeni, gerekli zihinsel dönüşümü gerçekleştirmiş ve özgürleşmiş olduğuna inanmasıdır.

Bu bağlamda laiklik bir kamusal alan düzenlemesi değil, kimlik üreten ve iktidar alanı yaratan bir nitelik haline gelir ve Türkiye'deki solun başlıca kurucu unsurlarından birini oluşturur.

Hele sınıfsal açıdan geri olan toplumsal kesimlerin, bir de ayrıca zihniyet olarak geri olduğu teşhisi yapılmışsa solcunun toplumla ilişki kurmak için neredeyse hiçbir nedeni kalmaz.

Bu geri kesimin çoğunluk olduğu bir ülkede solun topluma yabancılaşması ve marjinalleşmesi neredeyse bir 'kader' olarak algılanır ve bu durum mağduriyeti artırdığı gibi, apolitik konumda sıkışıp kalmış olmayı da 'bilimsel' olarak açıklar.

Türkiye'deki sol kendisini ta baştan itibaren, genel olarak toplumdan ve özel olarak İslami kesimden hem bilişsel hem de kültürel olarak üstün gördü.

 Bunun bizatihi otoriter bir tavır olduğu ve sistemin içerdiği şiddeti mümkün kıldığı idrak edilmedi. Mücadele edilen devlete gerçekte ideolojik payandalık yapıldığı anlaşılmadı.

Değiştirilmesi gereken gerçeklik, böylece solu kendisine uydururken, sol müesses nizamın elinde araçsallaştı. Bu nedenle bugün 1 Mayıs'ın devrimcisi ile devletin provokatörünü birbirinden ayırmakta zorluk çekiyoruz.

Sol ve ideoloji - Etyen Mahçupyan

Şükrü Hanioğlu'nun, Sabah gazetesindeki 13 Mayıs tarihli yazısında ele aldığı 'tarihçi' bakış, Türkiye'deki modern ve sol anlayışın 'evrensel' ideolojik köklerini anlamamız açısından epeyce elverişli gözüküyor. 

Hanioğlu'nun tanımından hareket edersek "tarihçilik, yaşamın ve güncelin sadece tarih üzerinden anlaşılabileceğini, geleceğin de tarihin ilerleme çizgisinin kavranması aracılığıyla tahmin edilebileceğini savunan bir dünya görüşüdür."

Kısacası bu dünya görüşü tarihin 'özneleşmesini' ifade etmekte... Diğer bir deyişle sanki tarih iradesi, niyetleri ve amacı olan bir yarı-ilahi aktör gibi, insanlığı ve insanları şekillendirip kendi emelleri doğrultusunda yönlendirmektedir.

Dolayısıyla insanlığın macerası söz konusu olduğunda, doğanın yasaları da tarihin yasalarına dönüşmektedir. Hanioğlu'nun kelimeleriyle "On dokuzuncu asır bu anlamıyla tarihteki olguların değil, bir süreç olarak tarihin 'kendisinin' ya da 'insanlık tarihi' olarak kavramsallaştırılmış şeklinin belirleyici olduğu bir 'güncellik' yaratıyor...

Tarih belirli kanunlar çerçevesinde yaşamı ve geleceği belirleyen bağımsız bir varlık haline geliyordu."
Bu algının bizatihi bilimsel bir paye kazanmasına paralel olarak, sosyal alanda bilimsel bir siyaset üretmenin mümkün olduğu fikri doğdu ve bilimselliğin temeli de doğal olarak tarihin yasalarında arandı.

Eğer bu yasaları kavrayabilirsek, kaçınılmaz geleceği de öngörebilirdik. İnsan iradesini neredeyse tali bir konuma indirgeyen bu bakışın dayandığı tespit, tarihin yasalarına aykırı olan iradenin ve o yöndeki siyasetlerin başarısız kalacağı 'gerçeğiydi'.

Dolayısıyla, aksi yönden bir çıkarsamayla başarılı olan siyasî irade ve eylem programlarının tarihin yasalarına uygun olduğunu öne sürmek mümkün ve akla uygun hale geliyordu.

Sol bu yaklaşımın hararetli sahiplenicilerinden biri oldu ve söz konusu 'bilimsel' anlayışı devrimciliğin zemini olarak işlevselleştirdi.

Zor kullanımı ve iktidarı ele geçirmek üzere yürütülen silahlı mücadeleler bu sayede meşrulaştı. Dahası bunun dışında kalanlar tarihin yasalarını algılayamayan bir bilinçsizlik halinin temsilcileri olarak görüldükleri ölçüde 'solun' dışına itildiler.

Sol siyaset giderek 'bilinçli' olanların tekeli altına alınırken, bilinç de dışımızdaki gerçekliğin ancak kendi eylemlerimizle sınanabilecek yasalarını içselleştirmiş olmamızla sınırlandı.

Öte yandan tarihin bir içkin amacının olması, onun bir yöne ve hedefe doğru 'ilerlediğini' ima etmekte ve dolayısıyla tarih bilinci de bu ilerlemeye hizmet etmeyi, onu hızlandırmayı gerektirmekteydi.

Bu durumda özgürleşme öncelikle bu ilerlemenin gerektirdiklerini anlayan bir bilinç haline tekabül ediyor ve tarihin yasalarını kavramanın sonucu olarak ortaya çıkıyordu.

'Bilimsel sosyalizm', 'sosyalist bilinç' gibi sürükleyici kavramlar bu arka plana oturtuldu ve solculara, insanlığın gelişme bilimini anlayamayan bilinçsiz yığınlar üzerinde bir üstünlük duygusu verdi.

Bu bakışın zihniyet bağlamında en dikkat çekici yönü normatif bir gerçekliği, yaşanmakta olan gerçekliğin yerine ikame etmesidir.

Bu durum yaşanan gerçekliğin çoğul ve karmaşık yapısının kategorik hale getirilip basitleştirilmesi ve idealize edilmesiyle sonuçlandı.

Böylece örneğin sosyal ve ekonomik sınıflar tarihsel bağlamından çıkartılarak, ezeli ve ebedi varlıklar haline geldiler.

Yaşanan gerçekliğin sınıfları ise, bu ideale ulaşmaya çalışan eksik ve aksak, dolayısıyla bilinçli olanların yardım ve yönlendirmesine muhtaç 'sakatlanmış' prototipleri olarak görüldü.

Hanioğlu yazısında 19. yüzyılın en önemli dört düşünce hareketi olan pozitivizm, milliyetçilik, evrimcilik ve Marksizm'in 'tarihçi' karakter taşıdığının altını çizmekteydi.

Pozitivizm, bir yandan bilimi tek doğru olarak öne süren, öte yandan bilimselliği mutlak bir nesnellik şeklinde sunan bir anlayıştı ve tüm modern ideolojilerin içinde kendine yer buldu.

Evrimcilik ise, 'ilerleme' fikrini merkeze alarak, her türlü değişimin amaçlı olduğunu öne sürerken, ulaşılacak hedefi halen var olan somut durumdan daha önemli kıldı.

Bu iki anlayışın birlikteliği, varılacak noktayı bilen bilinçli kesimleri diğerlerinden daha üstün hale getirdi. Bu 'zihin açıklığını' sağlayan ise, zihnin geçmişe saplanmış hurafelerden temizlenerek bilimsel bir düşünce ve algılama boyutuna yükselmesiydi ki buna da kabaca 'sekülerleşme' demek mümkündü...

Marksizm, pozitivizm ve evrimcilik birbiriyle fazlasıyla iç içe geçmiş bir bütünlük olarak sosyalleştiler. Öte yandan pozitivizm ile evrimcilik arasındaki en doğal ve verimli kaynaşma otoriter laikliğin biçimlenmesinde ortaya çıktı.

Dolayısıyla siyaseten 'bilinçsiz' varsayılan kitlenin aynı zamanda dindar olduğu Türkiye'de sol, Marksizm'in laiklikle bir tür 'evliliğine' dönüştü.

Diğer taraftan Kemalizm de aynı laikliği milliyetçilikle bütünleştirdi ve tarihi milletler üzerinden okuyan bir kategorik bakışın taşıyıcısı oldu.

Bu nedenle sol ile Kemalizm arasında güçlü bir akrabalık mevcut ve 'tarih' izin verdiğinde ikisi arasında hızlı geçişler yaşanabiliyor...

Sol ve siyaset - Etyen Mahçupyan

İki yıl önceki dar kapsamlı anayasa referandumunda, ancak ideolojik bir bağlam üzerinden anlayabileceğimiz bir tutum ortaya çıkmıştı. 

'Yetmez ama evet' diye sloganlaşan bu tutumun takipçileri yapılacak değişimi yeterli bulmadıklarını, ancak desteklediklerini beyan ediyorlardı.

Ne var ki referanduma sunulan metni kaleme alan hükümet üyeleri bile bu değişikliğin yeterli olmadığını söylerken, değişikliğin yeterli olduğunu savunan kimse de yoktu.

Yani 'yetmez ama evet' duruşu 'yeterli olduğu için evet' diyen bir karşı görüşü hedef almıyordu. Bu sloganlaştırmanın altında yatan, kendilerini 'sağcı' hükümetle aynı tarafta bulan 'solcuların' rahatsızlığıydı. Verilmek istenen mesaj ise, kendilerinin 'farklı' olduklarıydı.

Soru, solcuların kendilerini 'farklı' görürken dayandıkları verilerin ne olduğudur. Buradaki 'yetmez' sözcüğünün referansı acaba nerede aranmalıdır?

 Ortada apaçık bir yetmezlik hali olduğuna ve herkes buna katıldığına göre, buradaki 'yetmez' kelimesi şu an yaşanan bir yetmezlikten ziyade muhtemelen 'yeterli' olanın bilgisine göndermede bulunmaktadır.

Nitekim söz konusu kampanyaya başka kesimlerden de bireysel katılımların olmasına karşın, bu sloganı toplumsal bir bağlama oturtarak 'sol' kılan nitelik, yeterli olanın, ulaşılması gereken hedefin zımnen işaret edilmesidir.

Muhtemelen 'sağ' ve 'sol' siyaset arasındaki en kritik farklılık budur... 'Sağ' bugün için istenen ve olabilecek olanın peşinden giden, ideallerini ise ahlaki ve kültürel zeminde arayan bir siyaset anlayışını işaret ediyor.

Oysa 'sol', ideal olarak olması gereken ve gelecekte neredeyse 'kaçınılmaz' olarak gerçekleşecek bir hedefin takipçiliğini yapıyor ve ahlaki zeminini de doğrudan bu ideallerden türetiyor.

Dolayısıyla sol için bu ideal hedeflerin vurgulanması hem psikolojik olarak rahatlatıcı, hem de sosyal bağlamda kimlik oluşturucu bir nitelik arz ediyor.

'Yetmez' kelimesi bir yandan reformları desteklemeyi mümkün kılarken, diğer yandan da sol kimliğin cemaatleşmesine katkıda bulunuyor.

Ne var ki aynı referandumda solun bir bölümünün 'hayır' dediğini ve hatta 'yetmez' diyenleri solculuğun dışına ittiklerini de biliyoruz.

Aradaki fark otoriter zihniyetin ne denli içselleştirildiği veya ona ne kadar mesafe alınabildiğiyle ilişkili. 'Hayır' diyenler otoriter anlayışın taşıyıcıları olarak, doğruyu bildiklerinden çok daha emin olmaları bir yana, doğru olanın 'sulandırılmasına' da karşılar.

Söz konusu sulanmanın en bariz göstergesi ise reformları 'kimin' yaptığı... Çünkü tarihin yasalarını kavramamış, bilinçsiz kişilerin yürüteceği bir reform bizi gidilecek hedefin daha da uzağına götürebilir.

Hele bu kişiler mevcut nizamın veya 'geri' bir ideolojik konumun sahipleri ise, reformun kötüye kullanılacağından ve bir tür 'karşı devrim' olarak hayata geçeceğinden emin olmanız gerekir...

Böylece sol kendi iradesiyle kendisini siyasetin dışına çıkararak, siyasetin tümüyle reddini bir tür 'siyaset' haline getirmeyi tercih edebilmekte, 'sağlam' duruşunu pekiştirerek cemaatsal yapısını koruyabilmektedir.
Son dönemde bu anlayışın izdüşümü olarak değerlendirilebilecek iki beyanat gündeme geldi.

Biri DİSK Genel Sekreteri'nin anayasa çalışmalarını engelleyici bir tutum içinde olacaklarını söylemesiydi. Gerekçe, hükümetin 'gerçekten' bir toplumsal anayasa istemediği ve kendi anayasasını toplumsal bir kisve altında sunmayı amaçladığı tespitiydi.

DİSK sürece müdahil olup olması gereken anayasayı üretmeye çalışma peşinde olmayacaktı, çünkü bunun hükümete destek vermek olduğu düşünülmekteydi.

Anlaşılacağı üzere sol için anayasalar tedrici olarak iyiye gitmesi beklenen ve somut toplumsal tercihleri taşımakla yetinen metinler değiller. Olması gereken, ideal bir varoluş halini hayata geçirmesi gereken ve bu açıdan toplumsal desteğe muhtaç olmayan metinler...

Dolayısıyla da olması gereken anayasayı zaten biliyor olanların topluma rağmen devrim yoluyla o anayasayı hayata geçirmeleri gayet meşru olabilmekte.

Daha yumuşak bir örnek ise BDP Genel Başkanı'ndan geldi... Demirtaş "anayasa Kürt halkını tanımayacaksa... biz bu anayasaya yeni anayasa diyemeyiz.

Darbe anayasasından hiçbir farkı olmaz" diye konuştu. Siyasetçi diliyle, mesaj vermek üzere söylendiğini kabul etsek de, Demirtaş'ın 'anayasa yenilik getirse de bu yeterli olmayabilir' şeklinde bir nüansı ifade edemeyeceğini iddia etmemiz pek mümkün değil.

Dolayısıyla karşımızda sol dilin doğal halinin bulunduğunu göz ardı etmemekte yarar var. Mesaj, eğer olması gereken olmayacaksa, olabilecek olan hiçbir şeyin 'iyi' olamayacağıdır.

Eğer sol, olması gerekenin ne olduğunu toplumsal talep ve tercihlere dayandırsaydı bu tutumun işlevsel olduğu bile öne sürülebilirdi.

Ne var ki solun temel sorunu olması gerekeni zaten bildiğine, toplumun ise bunu hiçbir zaman bilemeyeceğine inanmasıdır.

Bu bakış ideolojik ve 'bilimsel' bağlamda kategorik bir üstünlük yaratarak şiddeti onaylayan bir psikoloji yaratmakta, bunu hedefe uzak olmanın ima ettiği kategorik mağduriyet duygusu ile pekiştirmekte ve böylece devre kapanmaktadır...
 

Solcu aydın - Etyen Mahçupyan

Aslında sol üzerine diziye böyle bir yazı eklemeyi düşünmemiştim. Ancak Ahmet İnsel'in Radikal'de çıkan 22 Mayıs tarihli yazısı uyarıcı oldu. 

Sol üzerine yazıp çizmiştim, 'yanlışı gören, doğruyu bilen' solcu kimlik üzerinde durmuştum, bu kimliğin içselleşmiş bir pozitivizm ve evrimciliğin ürünü olarak nasıl 'aydın' hale geldiğine işaret etmiştim ama bütün bunlar fazlasıyla teorik kalabilirdi. 

Oysa İnsel bu yazısıyla bizlere somut bir örnek sunmakta...

İnsel benim bir yazımın bir cümlesini referans vererek, aslında devlete hâkim olan AKP'nin benim gibi bazı kişiler tarafından sanki devlete hâkim olamamış gibi gösterilmesinden şikâyetçi.

Hükümetin hâkimiyetini ima eden birçok cümle sıraladıktan sonra esas olarak daha nasıl bir gelişme olursa 'AKP devlete hâkim' yargısına varılacağını soruyor.

Ayrıca böyle bir noktanın artık parti-devlet bütünleşmesi olarak adlandırılması gerektiğini, yani o noktada olayın 'hâkim olma' sınırını da aşacağını söylüyor.

Doğal olarak AKP hükümeti de daha önceki hükümetler kadar devlete hâkim olmak istemekte. Hatta İslamî niteliği ve uzun yıllar ideolojik olarak gayrimeşru sayılması dikkate alınırsa, bu ihtiyacın çok daha derinden duyulacağını kavramak mümkün.

Nitekim 2007 yılında muhtıra görmüş, sonrasında kapatılma senaryoları ile karşılaşmış bir partiden söz ediyoruz. Ayrıca ortada güvenlik bürokrasisinin niteliğini epeyce açığa çıkaran Uludere ve MİT krizi gibi olaylar var.

Görünen o ki bütün çabasına ve böbürlenmesine karşın AKP devlete hâkim olmakta hâlâ zorlanmakta. Örneğin bugün ekonomik performansta bir bozulma gerçekleşirse hükümetin 'hâkim' olduğu sanılan o devletin nasıl davranacağını tahmin etmek pek zor değil.

Teslim etmek gerek ki yüzeysel bakanlar için, Başbakan'ın bu konudaki aşırı ancak temeli zayıf beyanları epeyce aldatıcı oluyor. Başbakan bir yandan bu bürokrasi ile çalışmak zorunda ve PKK şiddeti devam ettiği sürece de o bürokrasiye mahkûm.

Güvenlikçi olmayan bir yola girdiğinde ise hem devlet-PKK ilişkisinin bu stratejiyi baltalayacağını, hem de anayasa referandumu için gereksindiği milliyetçi oyları kaybedeceğini hesaplıyor.

Diğer yandan da hükümet bürokrasi ile 'anlaştığını' göstererek İslamî kesimdeki derin 'kabullenilme' ihtiyacına yanıt vermenin peşinde, çünkü o kesim için 'başarı' devletle barışmaktan geçiyor.

İnsel bu tür analizlerin peşinde değil... Uludere veya MİT olayı hakkında defalarca yazmış olması bir önem arz etmiyor.

Şimdi AKP eleştirisi zamanı ve bu eleştiriyi yıpratabilecek olgulardan uzak durmakta fayda var... İnsel'in durum tespiti ise doğrusu insanı gülümseten cinsten: "Kendi kadrolarını devlet içine büyük ölçüde yerleştirmiş...

MİT'e, MGK'ya, polise ve yargıya hâkim" bir AKP. Hükümetin bu yönde büyük bir gayret göstermekte olduğu, sendikaları ve medyayı kendi çeperine doğru çektiği, tabii ki istediği yasaları kolaylıkla geçirip diğerlerini savsakladığı doğrudur.

Karşımızda gerçekten güçlü bir hükümet var. Ama bu hükümetin devlete hâkim olduğu tezi gerçekleşmiş bir durumdan ziyade bir olasılık ve ancak bir tür melezleşme ile birlikte hayata geçebilecek bir olasılık.

Yani AKP'nin devlete gerçekten hâkim olması ancak AKP'nin de devlete 'yanaşması' ile mümkün. Bu durum İnsel'in dediği gibi bir parti-devlet bütünleşmesi olacak, ancak o parti bugünkü AKP olmaktan çıkacaktır.
Şimdi gelelim solcu aydın meselesine...

Acaba İnsel, yetenekleri rahatlıkla elvermesine rağmen, niçin daha nüanslı bir değerlendirme yapmaktansa 'AKP devlete hâkim' mesajını seslendirmek istemektedir? Solun anlam dünyası bu mesaja ihtiyaç duyulduğunu düşündürtüyor.

Çünkü bu değerlendirme AKP içindeki ve onun çevresi ile olan ilişkilerindeki karmaşıklığı bir hamlede yok ederek, AKP'yi 'saflaştırıyor'. Böylece hükümetin kategorik olarak sorumlu ve 'yanlış' olduğunu ileri sürme fırsatı veriyor. Enerjimizi nereye hasretmemiz, siyasetin hedefinin ne olması gerektiği de bu şekilde ortaya çıkıyor.

Solcu aydın işte bu değerlendirmeyi yapabilen kişidir. Amacı dışımızdaki olguları anlamak değil, onları operasyonel olarak kendi siyasetine hizmet eder hale getirmektir.

Bu misyon solcu aydını hem cemaat oluşturucu bir nitelikle mücehhez kılar, hem de onu söz konusu cemaatin rehberliğine oturtabilir.

Karmaşık ve çok yönlü gerçekliği basitleştirip anlaşılır bir kıvama getirmek, hele bunu sol teorinin 'bilimsel' makro analizinin içine oturtabilmek herkesin harcı değildir.

Tabii ki asgari bir bilgi, zekâ ve dil yeteneğini ima eder. Ama bu çabanın sonucu olarak ortaya gerçekliği 'anlayan' ve dolayısıyla doğru siyaset üretebilen bir bakış çıkmaz.

Gerçekliği 'kurutan' ve kuramsallaştırarak hayattan kopartan, yani ideolojik bir 'gerçeği' yaşananın yerine ikame eden bir yaklaşım ürer.

Sonuç şaşırtıcı olmayan bir biçimde, toplumla bağ kuramayan, giderek içine kapanan, doğruyu bilmenin verdiği güvenle olması gerekeni söyleyen, buna karşılık apolitik kaldığının farkında olmayan ve marjinalleşmesini ise mağduriyetle açıklayan bir aydın cemaatidir...

Sol'un ikinci aşaması - Etyen Mahçupyan

Pozitivizmin rahatlatıcılığı sol siyasetler açısından özellikle işlevsel olmuştur.
Liberalizmin, her şeyi muallakta bırakır ve değişkenliği besler gözükürken, var olan sistemi tüm içsel hiyerarşisi ile birlikte meşrulaştırması, tarihsel açıdan da bir 'donmayı' ifade etmekteydi.

Buna karşılık solcular değişimin ve geleceğin 'bilimsel' olarak bilinebilir olması ihtimaline fazlasıyla kapıldılar ve önlerine konan sosyalist reçetenin kolaycılığına sığındılar. Bu işleviyle sosyalizm solu dindarlaştırdı, solcuların afyonu oldu.

Kaba bir Batı/Doğu mukayesesi yaptığımızda, pozitivizmin egemen olduğu sol akımların 19. yüzyıl ortalarında Batı'da başlamakla birlikte bir sonraki yüzyılın ortalarından itibaren kırılmaya uğradığını, buna karşılık Doğu'da esas gücüne yirminci yüzyılın ilk yarısında kavuşup, hâlâ da bu tortuyu taşımaya devam ettiğini görüyoruz.

Batı solun liberalizmle helalleştiği, onunla 'kardeş' olduğunu keşfettiği bir anlam dünyası... Oysa Doğu, ancak liberalizmi düşmanlaştırarak yaşayabilen bir sola sahip.

Batı solu modernliğin çocuğu olduğunun ve modernliğin ancak hazmedilerek aşılabileceğinin farkında. Doğu solu ise, modernliğin kendisini sömürdüğünü düşündüğü ölçüde pre-modern bir tutuma kayan, bu meyanda modernliğin ideolojisi olduğu düşünülen liberalizmi şeytanlaştıran bir bakışa sahip.

Bu tablo Türkiye için de geçerli. Türkiye solu tipik bir 'Doğu solu' görünümünde. Bu nedenle söz konusu tıkanmayı aşmak için çaba gösterenlerin başa dönmeleri ve yeniden liberalizme bakmaları son derece anlamlı. Bir süredir Taraf gazetesinin sayfalarında önemli bir 'alan açma' faaliyeti yürüyor.

Gürbüz Özaltınlı'nın, Türkiye'de Kemalist rejime karşı çıkan laiklere 'liberal' denmesine değinen yazısının ardından, Murat Belge ve Halil Berktay konuyu Türkiye solunun tarihi ve solun Batı'daki tarihi bağlamında genişletip derinleştirdiler.

Berktay, liberalizmin milliyetçilik ve sosyalizme kıyasla, aslında bizzat bu iki ideoloji tarafından horlanma ve aşağılanmasının Türkiye'ye özgü bir olay olmadığının altını çizdi. Bu durum Rusya, Çin ve Japonya için de söz konusuydu...

Yani "sömürge değil yarı-sömürge veya bir şekilde 'geri kalmış'; dolayısıyla bir 'yetişme' sorunu peydahlamış" ülkeler. Bu 'yetişme' hamlesinin öznesi ise devlet ve devletçilikti...

Yine Berktay'ın vurguladığı üzere, Marksizm'in 'belirleyici dışsalı' liberalizmdi, çünkü bu ideoloji bir yandan işçi sınıfının sömürülmesini ve piyasanın yıkıcılığını meşrulaştırmakta, öte yandan uluslararası planda serbest ticaret yaftası altında emperyalizmin önünü açmaktaydı.

Nihayet liberalizmin siyasi sistem önermesi söz konusu sömürü düzenini imkân dahiline sokan bir çerçeveydi, çünkü Berktay'ın kelimeleriyle "cahil halkın seçimlerde aldatılması yoluyla karşı devrimin yolunu" açmakta, ya da muhtemelen devrimin daha baştan engellenmesini sağlamaktaydı.

Türkiye solunu İttihatçı geleneğin içinden okuyan Murat Belge ise, siyasi sürecin Cumhuriyet'e de sarkan bir biçimde merkeziyetçilerin liberal anlayışa yaklaşanları tasfiye etmesine dayandığını vurguladı.

 İttihatçılar için militarizm, devletçilik, korporatizm ve merkeziyetçilik "onların 'amentüsünün' nirengi noktalarını oluşturuyordu".

Bu amentünün ardında doğrudan sosyalist teoriyi bulamasak da, Türkiye'deki devletçiliğin sosyalist antiemperyalizm yaklaşımı ile Osmanlı otoriter devlet geleneğini meczettiğini ve bunun modernliğin 'kenarında' kalma haliyle bütünleştiğini söylemek mümkün.

Dahası Belge'nin altını çizdiği üzere, yeni siyasi kadroların önündeki somut mesele "gayrimüslim bir burjuvanın yerine Türk-Müslüman bir burjuvazi" koymaktı ve bunun yolunun liberalizmden geçmediği açıktı.

İşin toplum psikolojisi yönünde ise liberal kelimesinin kapitalizmle bütünleşmesi ve sistemin tüm olumsuz etkilerinin böylece liberalizme yüklenmesi söz konusu olacak ve bu bakış günümüzün ulusalcılarına kadar sürecekti.

Türkiye solu, modern dünya sisteminin parçası olan, ama zihniyet bağlamında modernliğin temelini teşkil eden relativizme, dolayısıyla bireyselleşmeye ve eşdüzeyli bir toplum tahayyülüne uzak kalan bir toplumun ürünü.

Modernliğin dini kamusal alandan dışlayan bakışını sahiplenen, ama otoriter zihniyetin sınırlarını aşamayan bir bakış.

Böyle bir solun liberalizm eleştirisi epeyce kavruk ve patetik kalmaya mahkûm... Ama bu, liberalizmin çok övülesi bir ideoloji olduğu anlamına gelmiyor.

Relativist zihniyet gerçekten bir zihinsel devrim olarak toplumsallaştı ve bunu içselleştiremeyen bir sol hem insani açıdan zararlı sonuçlar üretmeye, hem de hayatın gerçekleri karşısında giderek kalıplaşmaya ve dinselleşmeye mahkûm.

Ne var ki modernliğin yetersiz kaldığı bir dünyada, modernliğin ötesine geçerek de liberalizme ve sisteme bakılabilir ve buradan bir başka sol, demokrat zihniyette bir sol çıkabilir.

Solun birinci aşamasının otoriter zihniyet içinde yaşandığını düşünürsek, demokrat zihniyetin ikinci bir aşama oluşturacağını öne sürebiliriz.

Hem belki böylece aşama kavramıyla düşünmeden edemeyen pozitivist solcularımız için de kolay bir vizyon önermiş, onları düşünmeye davet etmiş oluruz!

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Etnik arındırma ve sonrası


14 Şubat 2012


Zaman'da yayımlanan, Etyen Mahçupyan ve Şener Aktürk'ün yazdığı dört yazı (8,15,15 Ocak ve 1 Şubat) Balkanlar ve Kafkasya göçleri, kırımları ve bunları yaşamış olan halkların belleği ve algısı konusundaydı.
İlgili görüşler eskiden yazdığım iki yazımı hatırlattı.

Birincisi 1998'de Oxford'ta "1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi" konferansında Hıristiyan / Rum ve Müslüman / Türk mübadillerinin edebiyat metinleri konusundaydı. 

Bana o zaman ilginç gelen, Yunanistan'da bu göç konusunda Türkiye'ye kıyasla çok daha fazla roman ve anının yayımlanmış olduğunu görmemdi. 

Ancak duruma daha dikkatle ve etraflıca baktığımızda genellemelerle konuşmamızın doğru olmadığını gördüm. 

Yunanistan'da mübadelenin hemen sonrasında ve daha sonra da birçok roman ve öykü yayınlanır. Ünlü yazarlar bu konuya el atar, veya konuya el atarak ünlü olur: 


İ. Venezis, S. Dukas, S. Mirivilis, K. Politis, D. Sotiriu, L. Naku, vb. Türk tarafında ise tam bir sessizlik vardır (Reşat Nuri hoş bir istisnadır). 

Ama zamanla ve özellikle 1980'den sonra Türkiye'de mübadele "keşfedilir". 

Tarih ve Toplum dergisi konuyu gündeme getirir, Necati Cumalı başta olmak üzere, Fikret Otyam, Salim Şengil, Mario Levi, Feride Çiçekoğlu, Ahmet Yorulmaz gibi yazarlar bu konuyu "hatırlar" ve hakkında yazarlar. 

O ilk yazımda, yazılanların sayılarına ama içeriğine de dayanarak iki ülke arasındaki farkı yorumlamaya çalışmıştım (Bkz: Ege'yi Geçerken, Bilgi Üniversitesi): 

Göç eden Hıristiyanlar Müslümanlara kıyasla üç kat daha kalabalıktır. 


Birinciler arasında kentli ve kasabalı olanlar, yani eğitim düzeyi daha yüksek olanlar, ikincilere göre daha çoktu. Üretilen göç romanlarının Yunan tarafında daha çok olması öyle açıklanabilir. 

Yunanistan'a gidenler bunu Türkiye'ye gelenlere göre daha zor şartlarda gerçekleştirdiler; şok daha büyük olabilir. 

Türkiye'de, Anadolu'yu milli yurda dönüştürmek projesi başlatılırken ve İttihatçı yayılmacı söylemler bastırılırken, Yunan tarafında 'megali idea' ideolojisi hâlâ tam sönmemişti. 

Yunan tarafı edebiyat metinleri aracılığıyla mübadele olayını eleştirmişti; Türkiye'de tek parti döneminde böyle bir eleştiri kabul görmeyecekti. 

Belki en ilginci -metinlerdeki söylemden çıkardığım- iki yanda farklı "vatan" kavramlarının olduğuydu. Hıristiyan (Rum) cemaatler yüzyıllarca kendi devletleri olmadan yaşama kültürüne sahiptiler. 

Oysa Müslümanlar son yüzyıllarda kendi devletlerinin şemsiyesini hiç kaybetmemişlerdi. Güven arayışı Müslümanlar arasında daha yaygındı ve Anadolu bunu sağlıyordu.
 

Ama yıllar geçtikçe Yunan tarafında özel bir "hatırlama" görülmezken Türk tarafının bu göç olayına eğildiği, ilginin arttığı görülür. 2000 yılından sonra -konuya genel olarak edebiyat açısından yaklaşıyorum- ilgi daha da artar. 

Genç yazarların bir kimlik arayışı çerçevesinde Misak-ı Milli sınırları dışındaki geçmişi yazdıklarını görüyoruz. 

Ayten Aygen (Rumeli Benimdi) ailenin Bektaşi ve Melami geçmişini, Ali Ezger Özyürek (Muhacirler) ve Zeliha Midilli (Balkan Şarkısı – Saranda) Bektaşi kimliğini, Saba Alt?nsay (Kritimu – Girit'im Benim) Girit Türklerini yazdı. 

Rumların Türkiye'den göç etmeleri olayı da son yıllarda gündeme geldi: 

Barış Balcıoğlu, Oya Baydar, Yiğit Okur, Sergun Ağar, Rıdvan Akar gibi yazarlar bu konuyu gündeme getirdiler. (Bkz: Öteki ve Kimlik, İletişim). 

Üçüncü kuşak mübadillerinin 2000 yılında Türkiye'de kurduğu Lozan Mübadilleri Derneği'nin gittikçe hız kazanan faaliyeti de unutulmamalıdır; 

Müfide Pekin'in hazırladığı mübadele öykü seçkisi ve mâniler/deyimler içeren kitapları terk edilen toprakların unutulmadığının kanıtı. 

GEÇMİŞİ 'HATIRLATAN' ORTAM 


Demek istediğim hatırlama/unutma çok girift bir olay. Zaman geçtikçe "hatırlamanın" arttığını görüyoruz - paradoks! Yani "hatırlamaya" neden olan ideolojik, siyasî ve kültürel ortama da bakmak gerek. 


Söz konusu yazılarımı yazarken "otokton" [yerli] halklar konusu ise aklıma hiç gelmedi. Çünkü ben göç, kıyım, etnik arındırma olaylarını milli paradigmanın dışına çıkarak ele almaktan yanayım. 

Kuşkusuz insanların algısı önemlidir, hatta "algı" davranışları belirleyen dürtüdür. Ancak algı genellikle saf bir "hatırlama" olayı değildi; bize aşılananla ilgilidir. 

Hatırladıklarını veya unutmadıklarını sananlar aslında onlara öğretilenleri konuştuklarını bilmezler. 

Ve dönemimiz ulus-devlet dönemi olduğu için bu algıları ve kendi algılarımızı kritik bir biçimde ele almalıyız. 

Otokton olmak/olmamak, imtiyazlı olmak/olmamak tartışması ve genellemeleri milli tarihçilikte esastır. 

Ama evinden sürülen bir insanın, işini, dostlarını, aile mezarını, kilisesini veya camiini, diktiği ağaçları, kedisiyle köpeğini geride bırakanın acısı öylesine büyüktür ki, ecdadım iki kuşak mı yoksa iki yüz kuşak mı yerliydi hesabı yapmaz. 

Bu sorunsal aklına gelmez. Biz tarihi inceleyip, "otokton olmaması gerekiyor" hükmünü verdiğimiz gariban, memleketinden olurken "yerliler" kadar acı çeker; sürülürken de "hak ettim" demez. 

Böyle diyenini hiç duymadık. Böyle de hissetmez; ettiğine inanıyorsak, bu durum, bizim onunla ilgili imajımızdır, algımızdır. 

Yerli olmak/olmamak konusuna bir örnek konuya açıklık getirebilir. 1923 nüfus mübadelesinde Batı Anadolu'dan Yunanistan'a göç ettirilen insanların çoğu en fazla iki-üç kuşak "otoktondu"; Yunan adalarından ve Yunanistan'dan gelmiş ailelerin çocuklarıydı. 


Kayseri'den mübadil olarak gönderilen Rumlar ve Yunanistan'dan gönderilen Müslümanlar ise "daha otoktondu"; yüzyıllarca oralardaydı. 

Ama "unutmayan", kendini otokton algılayan ve bu konuda yazan-çizen daha az otokton olanlar olmuştur. 

Yani kişinin belleğiyle (ki her mağdurda aynıdır), milli bellek farklıdır. Cemaatlerde ve milletlerde görülen hatırlama ve kimlik, benimsenen bir ideoloji ile ilişkilidir. 

Milliyetçiliğe yakın ve yatkın toplumlar (belki daha "çağdaş" toplumlar diyebiliriz), milli tarih oluşturma çerçevesinde uygun anlatıları da geliştirirler. Otokton olmak da böyle bir söylemdir. 

Hayalî aidiyetin tabii ki bir işlevi olacaktır. Milli söylemlere inananlar anakronizme başvururlar ve mitoslar yaratırlar. Bunların çoğu ırkçı açıklamalardır. 


Mitoslar açıklık kazandıklarında olay da anlaşılır. Örneğin, ancak Hitler'i "anlarsak" (üstün ırkız, bizi sömürüyorlar, yabancıdırlar!) soykırımı da anlayabiliriz. 

Ama Hitler'e odaklanıp tarihi anlamlaştırırken, bu işi layıkıyla yapmak için her seferinde ırkçı/milliyetçi bahanelerin gerçeklikle ilişkisini de hatırlatmak gerek. Hitlerler'in tezleri sebep değil, ideolojik gerekçeler ve bahanelerdi. 

Asıl neden (tarihsel gerçeklik) milliyetçilik/ırkçılık gibi ideolojilerdi. (Bunların nedenleri de ayrıca ele alınabilir.) 

Bu yapılmadığında, bu çok hassas konuda yanlış anlamalar olabilir. İnsan acısını - insan bağlamında benzer olan acıyı - konjonktürel ideolojik algılamalar temelinde millileştirip kademeleştirmek yaraya tuz biber ekmek olabilir.

5 Mayıs 2013 Pazar

1915: Ermeniler ne yapmalı? - Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan


Varsayalım ki Türkiye devleti şu veya bu nedenle kendi geçmişiyle yüzleşmeyi ertelemeye devam etti, hatta bu geçmişi tümüyle tarih dışı bırakacak kadar özgüvenli hale geldi.
Bunun zararını tabii ki Türkiye toplumu görecek, içsel yalnızlaşmayı derinleşen bir travma olarak yaşayacak, özgürleşemeyecek ve devlet bağımlılığından kurtulamayacaktır. Ama varsayalım ki böyle oldu… Acaba Ermeniler ne yaşayacak, onları nasıl bir kimliksel çöküş bekleyecektir?

Çünkü kendi kimliğini bir başka öznenin iradesine bu denli bağımlı hale getiren bir siyasetin kendi özgür iradesini yitirmesi şaşırtıcı olmaz.

Böyle bir durumda Ermeniler ya gündelik hayatın çekiciliği içinde kendilerini avutacaklar, duyarsızlaşmaya, geçmişe yabancılaşmaya, köksüzleşmeye ve kültürel açıdan yoksullaşmaya meyledecekler; ya da sertleşme, yaşanan güne yabancılaşma, ruhsal canlılığı yitirme ve hastalanma eğilimi gösterecekler.

Akla doğal olarak Hrant'ın ‘zehirli kan' metaforu geliyor… Buradaki ‘zehir' kanın kendisi değil, o kanın bizim zihnimizde yeniden üretilmiş halidir. Bir başkasının kaderine olan bu bağlılık ancak bir kader birlikteliği de yaratılabilmiş ise sağlıklıdır, yaşanasıdır ve yapıcıdır.

Aksi halde ortada bir bağımlılık var demektir ve bunun sonuçları da manen öldürücüdür. Yüzyıl önce yığınlar halinde cismen ölen, ortadan kalkan, azalan bir kavmin, bu kez kendisini geçmişin failine bağımlı kılarak, onun yapısal duyarsızlığına mahkum olarak manen öldürmesi tek kelimeyle ‘yazık' bir durum…

Ermenilerin kendilerine normalliği hak görmesi gerekiyor. Bu tutum geçmişi unutmayı değil, ama farklı bir biçimde sahiplenmeyi ima etmekte.

Aynı şekilde bugünü elden kaçırmayan, geleceği ise bir başkasının iradesine terk etmeyen bir yaklaşıma ihtiyaç var. Bu bağlamda Ermenilerin yapması gerekenler üç farklı boyuta sahip:

Kendi geçmişine ve yasına yönelik yeni bir tavır, toplumsal ve zihinsel yapının serbestçe tartışmaya açılması ve yeni bir dünyanın ötekilerle birlikte kurulması çabasının parçası olunması.

Bugüne dek Ermenilerin kendi geçmişine ve yasına yönelik tavrı, başkalarının dikkatini çekmeyi hedefleyen bir mağduriyet dilinin geliştirilmesi şeklinde oldu.

Sadece siyasi söylem değil, neredeyse tüm sanat faaliyetleri tek bir konuya, 1915'e odaklandı. Öyle ki bu alanda sözü olmayan sanatçı ‘milli' olmaktan çıktı, kültürü temsil etmekten uzaklaştı.

Yaratıcılık tek bir noktada, ortak acının simgesi olan soykırımda yoğunlaştırıldı. Soykırım, Ermeni olmanın önkoşulu haline geldi…

Bugün artık yapılması gereken öncelikle acı ve yasın iç dünyaya doğru özgürce yol almasının sağlanması ve siyasetten bağımsız kılınmasıdır. Edebiyat ve sanatın son yüzyılın üretmiş olduğu ‘Ermeni' ile uğraşması, 1915'i bu ‘Ermeni'nin yoğrulmasına yaptığı dolaylı katkının içinden okuması gerekiyor.

Hayatın başkalarına siyasi mesaj vermeye adanmayacak kadar, derinlikli ve zengin Ermeni kültürünün ise bir ‘hesap sorma' ritüeline esir düşürülmeyecek kadar kıymetli olduğunun anlaşılması gerekiyor. Kısacası yitirilmiş olanı cümleleştirip klişeleştirmek değil, o yitirilene yeniden dokunmak gerekiyor…

İkinci boyut, Ermenilerin çoğul yapısının teslim edilmesine, sessizliğin sesinin duyulmasının sağlanmasına ilişkin… Milliyetçilik üzerinden ‘makbul' Ermeni üretme alışkanlığının zararları açık.

Bugün düğünlerde bile kahramanlık şarkıları söyleniyorsa, bunun bir dayanışmacı ruhu değil, bir kadim sahicilik olarak ‘ruhun' yitirilmiş olduğunu gösterdiğini idrak etmekte yarar var.

Toplumun kendi içinde farklılaşmasından korkmazken, zihniyetle de sahici bir yüzleşmeye hazır olmak lazım. Demokratlıktan ne denli uzak olduğumuzu, cemaatçi yapıdan ve gücün cazibesinden kurtulamadığımızı teslim etmek, en azından gelecek nesillerin yolunu açacak bir samimiyet kültürü üretmek gerek.

Nihayet üçüncü olarak, dışımızdaki dünyaya ve özellikle ‘Türklere' nesnel bir gözle bakmayı, değişeni görmeyi ve Türkiye toplumunu ideolojik kalıplara hapsetme kolaycılığından kurtulmayı öğrenmek durumundayız.

Bu topraklarda yaşanmakta olan devrimin anlamını Ermenilerin kavraması hiç de zor olmamalı. Türkiye kendi belleğini ararken, Ermenilerin o belleğe kapı açmamaları, Anadolu'yu bu ortak belleğin içinden tahayyül etmekten uzak durmaları düşünülemez. Geçmişi birlikte hatırlamak, geleceğin de birlikte inşa edilmesini mümkün kılar.

Bu süreçte kim soykırım demiş, kim dememiş önemini yitirir. Özgür ruhların diyarında gerçekler kendi dilini üretir ve herhalde bundan en az gocunacak olanlar da Ermenilerdir…

26 Nisan 2013 Cuma

1915: Türkiye ne yapabilir? (2)

Soykırım kavramı birçok ülke için bir Demokles kılıcı. Bu kelime ile yaftalanmanın gerçekten de korkutucu bir yanı var. Özellikle milliyetçi bir ideolojiye yatkınsanız, soykırım yapmış bir ülke olmanın sizi tarihin ikinci sınıf milletlerinden biri yaptığını düşünmemeniz mümkün değil.

Sanki dünya ‘milletleri’ arasında bir manevi güzellik yarışı var ve soykırım yapmış olmak bir ‘milleti’ telafisi olmayan biçimde tarihin karanlık sayfalarına göndermekte. Oysa Birleşmiş Milletler’in geçerli olan soykırım tanımını veri alacaksak, etrafta soykırım uygulamamış ‘millet’ bulma şansımızın çok az olduğunu görmekte yarar var.

Gerçekler acımasız: Eşitsiz güçlerin karşı karşıya olduğu her durumda, eşit güçlerin çatışmasında ise taraflardan birinin göreceli gücü belirli bir zaman ve mekan aralığında ele geçirdiğinde, ‘güçlü’ taraf diğerine soykırım girişiminde bulunmakta fazla tereddüt etmiyor.

Diğer yandan soykırım suçlamasının bir Demokles kılıcı olmasının ana nedeni, bu kavramın belirli bir tarihsel örneğin ardından üretilmesi ve hiçbir başka örneğin o olayın vahametiyle mukayese edilemeyecek olması. Nazi rejiminin Yahudilere ve Romanlara karşı uyguladığı sistematik kitlesel katliamın bir benzeri gerçekten de mevcut değil.

Yok etme işlemini bir mühendislik stratejisine oturtmuş, insani duyarlılığı ise tamamen denklem dışına çıkarmış başka örnek yok. Ne var ki elde tek bir kelime var ve tanımın genişliği de veri olunca, irili ufaklı her yok etme çabası ‘soykırım’ olarak adlandırılabiliyor.

Dahası katliama uğrayanlar da, kendilerine yapılanların görünür olmasını sağlamak ve mağduriyetlerine siyasi destek bulmayı kolaylaştırmak üzere, başlarına gelenin mutlaka ‘soykırım’ olarak görülmesini istiyorlar.

Ancak burada herhalde mağdurları kınayacak halde değiliz… Hele faillerin yaptıklarıyla yüzleşmekten kaçındıkları durumlarda, mağdurların kendi başlarına geleni olabildiğince keskinleştirme gayretleri sadece insani bir ihtiyaç olarak görülebilir.

Bu gözlemler Türkiye’nin niçin yıllardır aynı noktada tıkanıp kaldığını ve geçen sürede derinleşen bir psikolojik balçığa saplandığını anlatıyor. Bir yandan son derece haklı olarak Almanya’ya benzetilmek istemiyoruz… 1918’in millet meclisindeki tartışmalar, o dönemin yargı süreci ve medyada yayınlanan hatırat bile bunu kanıtlamaya yeterli.

Bırakalım milleti veya devleti, hükümetin, hatta İttihatçıların bile tümünü kapsamayan, ancak Teşkilat-ı Mahsusa ve yereldeki oportünist işbirlikçiler sayesinde yürütülmüş bir ‘siyasetten’ bahsediyoruz.

Ayrıca bu ‘temizlik’ hareketinin Almanya’dakinin aksine ırkçı bir ideolojik zemine oturmadığını, yok etmekten ziyade ‘azaltma’ hedefinin güdüldüğünü, ‘Türk milliyetçiliğinin’ bir servet devşirme fırsatçılığına kabuk yapıldığını biliyoruz.

Bütün bunlar Ermenilerin yaşadıklarını ve bu yaşananların onlar için anlamını değiştirmiyor. Ama Türkiye’ye bir fırsat sunuyor: Tarihe açık yüreklilikle bakmak ve bu sayede olanı kabul ederken yapılanı da Nazi örneğinden uzaklaştırmak.

Ama Türkiye bunu yapmadığı gibi, on yıllarca ‘asıl onlar bizi kesti’ veya ‘zaten ihanet etmişlerdi’ türünden sadece Türkiye’deki bazı eksik bilgili kişilere hitap edebilecek, ama dünya karşısında kendisini küçük düşüren bir söylem izledi.

Bu durum Ermeni diasporasının ‘soykırımı’ bayrak yapmasıyla sonuçlandı, çünkü doğal olarak şunu söylediler: “Türkiye’nin devam eden reddiyesi yapılan eylemin bilinçli olduğunun nişanesidir ve bu da yapılanın soykırım olduğunu ispatlar.”

Bütün bunlar olurken Türkiye, soykırım kavramını kullanmama aklını da gösteremedi. Bu kavramı anlamlı bulmadığını ve kullanmayacağını deklare ederek en azından 1915 için farklı bir dil üretilmesini belki sağlayabilirdi.

Ama nasıl bir akılsa, dünyada halen yaşanan her türlü katliam ‘soykırım’ olarak adlandırıldı. Ne var ki Bosna, Açe, Hocalı soykırım ise 1915’in soykırım olmama ihtimali yok…

Resmî ideoloji ve resmî vatandaşlık kimliği aslında Türkiye halkını entelektüel olarak iğdiş etmiş durumda. Yaşadıklarını daha 1918 yılında bile bütün teferruatıyla konuşabilen bir toplum, bunca yılı hafızasını yitirmiş halde, devletin ona verdiği ideolojik bastonla yürüyebilen bir engelli gibi geçirdi.

Toplumun kendi hayatı devletin dış politikasına malzeme olurken, hafızası da milliyetçi bir hukuk anlayışına çerez yapıldı. Şimdi bu yaşanmışlığın ve hafızanın topluma iade zamanı…

Türkiye’nin yapması gereken ilk iş bu… Başkaları istiyor diye değil. Kendi ruh sağlığına kavuşmak ve ‘millet’ olmak için.

1915: Türkiye ne yapabilir?

Malum yıldönümü kaçınılmaz olarak yine gündemde ve Türkiye yine aynı çaresizliğin pençesinde sıkışmış, neredeyse paralize olmuş gibi duruyor. 1915 yılında Osmanlı Ermeni milletine uygulanmış olan bilinçli azaltma ve imha politikası ile yüzleşmekte zorlanıldığı sürece, bu olay bir siyasi ve kimliksel malzeme olarak kullanılmaya devam edilecek.

1915 sadece Ermenilerin yaşadığı yıkımın anılması için değil, Türk kimliğinin horlanması ve aşağılanması için de kullanılıyor. Failler gerçek kişiliklerinden ve ideolojik yaklaşımlarından sıyrılıp tüm Türkleri ve tüm toplumu temsil etmeye başlıyorlar ve bu durum Türkiye'nin daha serinkanlı adımlar atmasını engelliyor. Ama başkalarını, yani Ermeni diasporasını veya yabancı ülke hükümetlerini suçlayarak bu durumdan kurtulmak mümkün değil.

Çünkü Türkiye'nin ve kendisini bu topraklara ait hisseden herkesin kaçamayacağı, başkasının sırtına yükleyemeyeceği bir sorumluluk var. 1915 yıldönümleri kaçınılmaz olarak her yıl gelecek olsa da, içinde olduğumuz çaresizlik kaçınılmaz değil. Türkiye'nin ve genelde ‘Türklerin' yapabilecekleri şeyler mevcut ve üstelik bunun psikolojik altyapısı yeterince hazır.

Her şeyden önce Türkiye toplumu artık çok daha özgüvenli… Geçmişi hatırlamak, suskunluğun sebep olduğu ezikliği aşmak istiyor. Bugün Anadolu'nun neresine giderseniz gidin, insanlar hiçbir gocunma olmadan size yaşananları, duyduklarını ve bildiklerini anlatmak istiyorlar. İkincisi ülkeyi etnik kimliklere mesafe alabilen bir hükümet yönetiyor.

Her türlü milliyetçilik ayaklar altına alınacaksa, herhalde İttihatçıların kaba milliyetçiliğini savunulacak bir değer olarak öne sürmek pek anlamlı olmaz. Üçüncüsü bu hükümetin dayandığı İslami duyarlılık çerçevesi, bu meseleyi çözebilmenin de en temel olanaklarından birini sağlıyor.

Çünkü tehcir sürecinde Ermenileri koruyup kollayan binlerce Müslüman ailenin dışında, merkezden gelen karara direnen onlarca Müslüman mülki amir bulunuyor. İlginç bir nokta bunun Ermeni cephesinde de bir farkındalığa karşılık gelmesi.

Yıllar önce Ermenistan'a bir gazeteci ziyaretinde, en milliyetçi parti olan Taşnakların ikinci başkanı bile “biz Türk milliyetçiliğine karşıyız, Müslümanlarla ve İslamiyet'le sorunumuz hiç olmadı” demişti. Madalyonun öteki yüzü de büyük ölçüde değişti.

Ermenistan Türkiye'nin soykırımı kabul etmesini bir şart olarak görmekten vazgeçmenin eşiğinde… Her yıl binlerce diaspora Ermeni'si buralara geliyor ve tamamen farklı bir ruh hali ve siyaset algısıyla geri dönüyor. Bütün bu gelişmeler yeni bir imkanın önünde durduğumuzun belirtileri…

Önümüzdeki dönem ‘soykırım' kavramının öneminin nispeten azaldığı, ancak o dönem yaşananların öneminin hızla arttığı bir dönem olacak. Soykırım sözcüğünden rahatsız olan Türkiye için iyi bir haber…

Ama eğer gerçeklerle samimi ve dürüst bir yüzleşmeye hazırsak. Bu gerçekler çok da karmaşık değil ve aslında günümüzün Kürt meselesine fazlasıyla benziyor:

Zamanın ruhuna uygun olan özgürlük ve eşitlik taleplerine direnen ve toplumu oyalamaya çalışan bir devlet, giderek kötüleşen iktisadi ve sosyal koşullara mahkum hale gelirken etnik kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğrayan bir kesim, bu kesimin içinden ayrılıkçı ve silahlı bir grubun çıkarak direniş mücadelesine başlaması, devletin o grubu bahane ederek belirli bir bölgede söz konusu kimlik sahiplerinin tümünü mağdur eden baskı politikaları uygulaması, silahlı grubun yabancı ülke istihbaratları ile ilişkiye geçerek kendini korumaya alması, bunun üzerine devletin daha da sertleşerek ‘kesin çözüm' peşine düşmesi ve o kimliği tüm ülkede belirli bir sürede sistematik olarak ‘kazımayı' hedeflemesi…

Bu sürece mesafe alarak, nesnel bir biçimde yaklaşmak, her aktörün neyi niye yaptığını anlamaya çalışmak mümkün. Diğer taraftan devlet adına yapılanların ‘bilinçli' olduğu gerçeği ile de yüzleşmek durumundayız.

Tehcirin sadece kadınlar, yaşlılar ve çocuklardan oluşan bir milyonun üstünde kişiyi kapsadığını düşünürsek, Ermeni toplumunun birkaç yüz bin erkeğine ne olduğunu sormak zorundayız. İttihatçılar ve Mahsusacıların niçin bütün belgeleri imha ettikleri üzerinde düşünmek zorundayız.

Nihayet Ermenilerin şahıs ve vakıf mallarının şimdi kimlerin elinde olduğunu da görmek zorundayız… Ermeni meselesi bir hukuki mesele değil.

Hukuki tarafı işin aslını göz ardı etmekten başka işe yaramıyor. Esas mesele kendimizle barışmak… Ve Türkiye bu samimiyeti yaşayabilecek ve hatta bunun keyfini çıkarabilecek olgunluğa çok yakın.

31 Mart 2013 Pazar

ULUSALCILIK NİÇİN İŞLEVSEL?

Türkiye'de laik kesimin siyasi bağlamda yaşadığı yenilmişlik hissiyatı, günlük hayatta sosyolojik sızmalar ve melezleşmelerle somutlaştığı ölçüde fark edilemeden derinleşen bir travma yaratıyor.

Laik kesim dindarların rejim tarafından korunmuş farz edilen alanlara girişini çaresizce izlemekle kalmıyor, kendi dünyasında yeni bir dindarlaşma eğilimine ve özellikle genç kuşak orta sınıflarda laik ve dindar dünyaları buluşturan ortak yaşam pratiklerine tanık oluyor.

Toplumun yüzde seksene yakını başörtüsünün yargı alanında bile kullanılmasına onay verirken, yeni nesiller kimlikler arası farklılaşmaları anlamsız kılabilen bir küresel atmosferde kendi söylemlerini üretiyorlar.

Orta sınıfların yeme içme âdetlerinden mobilya kullanımına ve tatil yapma alışkanlıklarına kadar pek çok özelliği artık ‘laik' veya ‘dindar' yaftasının ötesine geçiyor ve birbirine benziyor.

Basitçe söylersek Türkiye normalleşiyor. Aynı olgulara İslami kesimden baktığımızda cemaatsal sınırların giderek eridiğini görüyoruz.

Laik kesimde manevi ve uhrevi olana ilgi artarken, buna paralel olarak dindarlar arasında da hızla olgunlaşan bir sekülerleşme dinamiği mevcut.

İslami kesimin içinde bir azınlık bu ‘açılıma' şüpheyle baksa da, dindarların onyıllar boyunca modernliğe uyum sağlama gayretini içselleştirmiş olması, söz konusu yeni durumu da onların dünyasında sıradanlaştırıyor. AKP'nin iktidarda olması ise dindarların özgüvenini pekiştirerek bu ‘yeni dünyayı' kucaklamalarına neden oluyor.

Buna karşılık laik kesimin Atatürkçü kimliğe sarılan çoğunluğu bu durumu bir tehdit, bir tür ‘işgal' olarak algılıyor.

Dindarların kamusal alana hakimiyetini hatırlatan her idari karar veya değişikliği kendi hayatlarından ‘çalınmış' parçalar olarak görüyor, varlık nedenlerine ‘tecavüz' edildiğini düşünüyorlar.

Öte yandan bu tür algı ve duygular Atatürkçü kimliğin toparlayıcı bir nitelik kazanmasına neden olmuş gözüküyor.

Atatürkçülük modernist değişimciliği temsil etmekten çıkarak, ‘yeniden' bir varoluş ve onur mücadelesinin etiketi haline geliyor.

Dolayısıyla sosyolojik bağlamda yeni bir çekim merkeziyle karşı karşıyayız. Ne var ki söz konusu kimliğin kültürel bir nüvesi bulunmuyor.

Bu nedenle söz konusu kimliği bir ‘kurtuluşçu' ideolojinin çerçevesine oturtmanız, diğer deyişle ideolojik kılmanız gerekiyor.

Bu ise hem bir düşmana muhtaç hem de gelecek tahayyülü olan bir söyleme... Düşman zaten önünüzde durmakta: AKP. Söylemin şu an için tek talibi ise ulusalcılık...

Atatürkçülük laik cemaati yeniden toparlamayı becerebilecek asgari muğlaklığa sahip bir kimlik olarak şekillenirken, ulusalcılık da bu kimliğin içini doldurmaktan ziyade o kimliği ‘düşmana' karşı tahkim etmenin ve çatışma atmosferini daim kılmanın peşinde.

Laik kesimin ‘büyük' sosyolojisi bu minvalde sürüklenirken CHP de sürekli savruluyor ve her savrulmada ‘yenilikçi' kanat ulusalcı tutarlılık karşısında aciz kalıyor.

Bu içe kapanma dinamiğinin bir normalleşme ortamında yaşandığının altını bir kez daha çizmekte yarar var. Normalleşme İslami kesimde özgüveni pekiştirirken, laik kesimin özgüvenini daha da zayıflatıyor.

Bu durum laik kesimde de bir özgüven hareketinin ne denli cazip olabileceğini söylüyor ve nitekim ulusalcılık tam da bu.

Örneğin Sözcü Gazetesi'nin son dönemde niçin bir tiraj sıçraması yaptığını merak edenler, bu gazetenin özgüvenli ve korkusuz dili ile Hürriyet'in tedirgin duruşunu mukayese edebilirler.

Tablo böyleyken kendilerini ulusalcı saymayan, hatta bunu hakaret telakki eden sol/liberal aydınların tavrı epeyce ilginç gözüküyor.

AKP düşmanı sayılmasalar da hükümetin başarısızlığından ‘sevinme' hallerini gizleyememeleri, muhalefeti sadece evrensel normlara referanslar üzerinden yapmaları ve Türkiye'deki siyasi bağlamı es geçme eğilimleri, onları iktidara seslenen ama ona ulaşamayan bir ses olmaya mahkum ediyor.

Bu durumda o sesin siyaseten nasıl bir işlev gördüğü sorusundan kaçamayız... Ve görünen o ki –AKP'nin de itelemesiyle– sol/liberal eleştiri bugün genel laik cemaat açısından AKP'nin ‘düşmanlığını' kanıtlayan, ona örnek sunan bir payanda durumunda.

Türkiye tarihsel olarak sıkışan bir toplumsal enerjinin, yeterli iç olgunluğa erişemeden kamusal alana dirayet etmesine tanık oluyor.

Hepimiz bir ‘büyük dalganın' içinde yüzüyoruz ve ‘siyasetimiz' de onun akışı içinde anlam kazanıyor. Bu bağlamda bakıldığında sol/liberal aydınların tutumu, meyvelerini ulusalcılığın toplayacağı bir gençlik heyecanı kıvamından pek uzaklaşamıyor gibi görünüyor.

http://www.zaman.com.tr/etyen-mahcupyan/ulusalcilik-nicin-islevsel_2011005.html