Popüler Yayınlar

ATİLLA YAYLA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ATİLLA YAYLA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2013 Perşembe

Darbeye darbe diyemeyen demokratlar!

9 Temmuz 2013


Demokrasi, zamanımızın büyülü kavramı. 

Eskiden hiç olmazsa faşistler demokrasiye doğrudan karşı çıkardı. 

Sosyalistler ise kavrama özel bir anlam yükleyerek, yani sosyalizmi demokrasiyle özdeşleştirerek kullanırdı.

Şimdilerde neredeyse önüne gelen demokratım diyor. Bu hem iyi hem kötü. İyi, çünkü demokrasinin, sözde de olsa, yaygın biçimde benimsendiğine işaret ediyor.

Kötü, zira demokrasiyi anlam kaybına uğratıyor ve muğlaklaştırıyor. Allah aşkına, birileri söylesin, Maocu nasyonal sosyalist İşçi Partisi demokrat olabilir mi? Sosyalist fraksiyonlar demokrasiden ne anlar? Taksim Platformu'nun ve Taksim Dayanışması'nın demokrasinin ne olduğundan ve nasıl işlediğinden haberdar olduğu söylenebilir mi?

Bununla beraber, beni asıl ilgilendiren demokratım diyen herkesin tavrı değil. Birer savaş ideolojisi olan sosyalizmin ve Atatürkçülüğün müntesiplerinin demokrat olma derecesiyle en azından bu yazıda pek ilgilenme durumunda değilim.

Gözlerimi çevirdiğim yer liberalim diyenlerin veya liberal olduğu söylenenlerin demokratlığı. Aynen 28 Şubat süreci ve Gezi kumpanyası gibi Mısır'daki darbe de bazı liberallerin rotasını şaşırmasına, yalpalamasına yol açtı.

Şahin Alpay, 6 Temmuz 2013 tarihli Zaman'daki “Mısır'da asker niçin müdahale etti?” başlıklı yazısında, ne yazık ki, demokrasi ve Mısır darbesi hakkında vahim yanlışlıklarla dolu yorumlar yaptı.

Yazıyı değerlendirmeden önce şunu belirtelim: Bu tür konularda yapılacak değerlendirmeler, kişiler değil ilkeler üzerinden yapılmalıdır. Yani konunun özü Mursi değil, demokrasinin ilkeleri.

İlkeli bakmayan herkes kolayca oraya buraya savrulabilir. Maalesef yazı demokrat değil jakoben, tepeden inmeci, ilkesiz olduğu söylenebilecek bir tavrı yansıtıyor.

Başlığından itibaren darbeyi meşrulaştırıcı tonda.  Sandığı küçümseyen koroya katılmakta. Aslında bu yazıya aynı gün Gülay Göktürk'ün Bugün'deki yazısı (“ ‘Sandık' ” her şey değildir”), o niyetle yazılmış olmamakla birlikte, harika bir cevap teşkil etti. Ben de birkaç noktanın altını çizeyim.

Yazı vahim maddî bilgi hatalarıyla dolu. Tam manasıyla Batılı oryantalistlerin izinde. İddiaya göre Mursi kucaklayıcı olmamış, halkı ikiye bölüp kutuplaştırmış, ekonomik ve sosyal sorunlara çözüm bulmamış, zaten halkın azınlığı tarafından seçilmiş ve istifası talebiyle 22 milyon imza toplanmış.

Mısır, demokratik geleneği olmayan bir ülke. 25 Ocak 2012'de Mübarek'in devrilmesiyle bir gecede herkes demokrat olmadı herhalde.

Mursi de üç aşağı beş yukarı her Mısırlı ne kadar demokratsa o kadar demokrat olmalı. Mursi'nin kendisi dahi hatalar yaptığını ifade etti, ama her yaptığının hata olduğu iddiası Batı'daki amansız İslam ve Müslüman Kardeşler düşmanlarının propagandası.

Bakın aynı gün Erdal Şafak, Sabah'ta “Bir krizin anatomisi” başlıklı yazısında Mursi'nin Mübarek dönemi yargı bürokrasisi ve elitleri tarafından nasıl yalnızlaştırıldığının dökümünü vermiş.

Aynı şekilde nasıl otorite kullanamaz hâle getirildiğini, en temel atamaları yapmasının engellendiğini ve muhalefetin her türlü ortak çalışma teklifini reddettiğini de.

Erdal Şafak'ın aktardığı bilgiler başka kaynaklar tarafından da doğrulanıyor. Mantığa uygun olan da bu. On yıllarca bir diktatörün emrinde, uyum içinde çalışan yargıçlar, generaller ve girdiği her seçimi kaybeden ama darbecilerden görev talep etmekte beis görmeyen Baradey demokrat oldu, Mursi olamadı öyle mi?

Demokrasi bir oyun gibidir. Kuralları önceden bellidir. Kimse oyunun ortasında ben kuralları tanımıyorum diyemez. Sandık, demokrasinin en önemli aracıdır ve onun sonucunu başka hiçbir şey geçersizleştiremez.

Ayrıca demokrasilerde halk zaten parçalıdır. Halkın bir bütün olması ihtimali ancak totaliter sistemlerde akla gelir. Mursi, oyunu herkes gibi oynamış ve kazanmıştır. Dolayısıyla, iktidarı meşrudur.

Azınlık tarafından seçildiği iddialarına gelince, evet öyle olmuş olmalıdır, başka türlü olması zordur, ama bu, onun meşruiyetini yitirmesine sebep olamaz.

Mursi iktidarını muhalefetle birlikte kullanmak zorunda da değildir. Sadece,  demokratik anayasanın sınırları içinde kalmak ve insan haklarına saygı göstermek zorundadır.

Kilit görevlere elbette kendine yakın hissettiği, birlikte verimli çalışabileceğine inandığı kimseleri atayacaktır. Ayrıca, darbeci Sisi ve korsan devlet başkanı Mansur da onun tarafından atanmadı mı? Demek ki her atadığı, Mursi ile hemfikir değilmiş.

Demokrasi teorik olarak çoğunluğun yönetimidir ama pratikte her zaman en büyük azınlığın yönetimidir.

Meşruluk çoğunluk olmaktan değil en büyük azınlık olmaktan kaynaklanır.

ABD, istikrarlı demokrasiler arasında oy kullanma oranının en düşük olduğu ülkedir. Bu oran bazen yüzde 50'nin altına bile inmektedir. Bu anlayışla  bakarsak, meselâ, Obama yönetimi de toplumun dörtte hatta beşte birinin tercihidir ve iktidarı meşru olmayabilir.

Ama nedense Cumhuriyetçiler Beyaz Saray'ın önüne 2 milyon insan yığıp “Obama, Beyaz Saray'dan defol!” demiyor. Mursi muhalifleri onun gitmesi için 22 milyon imza toplamış. Olsun, ne önemi var ki? Demokrasi imza toplama rejimi değil oy toplama rejimidir, mühim olan muhaliflerin o imzaları seçimde oya dönüştürebilmeleridir.

Dönüştürürlerse zaten Mursi'den kurtulacaklardır. Demokrasi budur ve böyle işler. Şimdi ne oldu? Darbeciler tüm toplumu kucakladı mı? Seçmenlerin yarısından çoğu, Mursi'ye oy veren yüzde 52'si dışlandı.

Demokrasi böyle mi kurulacak? Mursi sosyal ve ekonomik problemleri çözememiş. Ne yani, çok fakir bir ülke olan Mısır'da Mursi bir yıl içinde mucizeler yaratıp ülkeyi Avrupa seviyesine mi getirecekti? Bunun sihirli formülü mü var?

Biliyorsanız darbecilere verin, mutlu olsunlar. Kaldı ki, problemleri çözememesi muhalefet için daha iyi değil mi? Bu ilk seçimlerde iktidardan indirilmesini kolaylaştırmaz mı? Bahsettiğim yazıda geçen bazı ifadeler ise kelimenin tam anlamıyla dehşet verici.

Deniyor ki:  “Sonunda kendi atadığı genelkurmay başkanı onu azletti.” Evren de darbe yapmamış, Demirel'i azletmişti bu bakışa göre. Azli, atayan makam yapar. Veya, bazen, ABD'de olduğu gibi, geri çağırma müessesesi parlamento tarafından işletilir.

Mursi'yi Sisi mi atamıştı ki Sisi azledebilsin? Darbeye darbe demek çok mu zor?  Yazıda hortlayan “demokrasi sandıktan ibaret değildir” anti demokrat zihniyetine hiç girmeyeyim, zaten Gülay Göktürk ve Zaman'da 8 Temmuz'daki yazısında Nuri Yurdusev (“Sandık demokrasinin her şeyidir”) gerekeni benim yapabileceğimden daha iyi söylemişler.

Demokratım diyenler bugünlerde daha ilkeli olmaya ve durmaya dikkat etmeli. Tarihin şahitliğinde herkes kendi sicilini yazıyor. Demokrat olduklarını iddia edenler darbeye darbe demekten kaçınıyorlarsa onların gerçek bir demokrat olduğundan şüphe etmeye yerden göğe kadar hakkımız var.

31 Mayıs 2013 Cuma

Silahların gölgesinden barışın gölgesine [ Yorum - Atilla Yayla ]

29 Mart 2013


Üzerinde yaşadığımız siyasî coğrafyanın adı Kürdiye.


Kürdiye'nin ulus-devleti Kürt milliyetçiliğine dayanan bir siyasî organ. Resmî dil ve zorunlu eğitim dili Kürtçe.

Kürt devleti ana azınlık olan Türklerin ulus devletin tanımladığı ideal vatandaş tipine uymasını sağlamak için sık sık “Vatandaş Kürtçe Konuş” kampanyaları düzenler.

Türkçe eğitim her seviyede yasaktır. Türk yerleşim bölgelerinin adı Kürtçe isimlerle değiştirilmiş ve değiştirilmektedir.

Türkler büyük uygarlık dili Kürtçenin alfabesinde bulunmayan harfleri kapsayan isimleri çocuklarına veremezler. Kamu dairelerinde, mahkemelerde tüm işlemler Kürtçe yapılır.

Türklerin çoğunlukta olduğu şehirler kendi kendilerini idare edemez, en küçük mahallî işlere bile başkentteki hükümet veya onun mahallî temsilcisi vali karar verir.

Her seviyedeki mahallî idareler Kürdiye'nin başkenti Diyarbakır'ın sıkı vesayet denetimi altındadır. Kürdiye'nin anayasasına göre Kürdiye'de yaşayan her insan Kürt'tür.

Kürt olmak için Kürt olmak şart değildir, Kürdüm demek yeter. Türklerin çocuklarına her sabah okullarda varlıklarını Kürtlüğe adamalarını telkin eden, Kürt ulusunun üstün vasıflarını anlatan ve “Ne mutlu Kürdüm diyene” haykırışıyla biten antlar bağırttırılır.

Böyle farazî bir ülkede yaşayan Türkler ne hissederdi? Kendilerini Kürtlerle eşit vatandaşlar olarak mı yoksa ikinci sınıf vatandaşlar olarak mı görürlerdi?

Varlıkları inkâr edilen ve hakları çiğnenen Türklerin itirazlarına Kürtler “Kardeşiz, kardeşliğimizi bozmayın!”, “Birlik ve beraberliğimize zarar vermeyin!”, “Burası Kürdiye, beğenmiyorsanız defolun gidin!” türünden cevaplar verseydi, Türkler ne yapardı?

Ne yapmaları doğru ve haklı olurdu? Vicdandan ve adâlet duygularından mahrum olmayan bütün Türklerin, kendilerini yukarıdaki senaryoya yerleştirerek, yani günümüz Türkiye'sindeki Kürtlerin yerine koyarak, Kürt problemi üzerinde düşünmeleri lazım.

Bu yöntem, büyük ahlâk filozofu Adam Smith'ten beri bilinmekte ve uygulanmakta. Smith buna “duygudaşlık (sempati) ilkesi” adını verdi. Buna göre, ahlâklı bir duruş, kendimize yapılmasını istemediğimiz, onamadığımız şeylerin başkalarına yapılmasını da istememeyi, onamamayı gerektirir.

Yukarıda tasvir edilen hayalî Kürdiye'de en geniş azınlık olarak kendilerinin tek tek saydığım uygulamalara maruz bırakılmamasını talep eden Türklerin, mevcut Türkiye'de en geniş (toplumsal) azınlık olan Kürtlerin de aynı şekilde muameleye tabi tutulmamasını istemesi ahlâkî duruşun ön şartıdır.
    
Ne yazık ki, geride kalan 30 korkunç yılda Türklerin çoğu bu ahlâk testinden sınıfta kaldı. Türkler sesini yükseltse ve Kürtlere yöneltilen yanlış muamelelere, hak ihlâllerine itiraz etseydi, bu problem çoktan çözülmüş olurdu.

Ne yazık ki idrakler çok geç uyandı. Bazı iyi adımlar atıldı ama hep geç atıldı. Problemi kontrol altına almak yerine problemin esiri olundu.

Böylece binlerce hayata mal olan vahim hatalar ve gecikmeler yaşandı. Olsun, gün yine de sevinç günüdür. Bu utanç verici problemin 60 yıl sürmektense 30 yıl sürmüş, 100 bin cana mal olmaktansa 50 bin cana mal olmuş olması da bir teselli. Şimdi kuvvetli bir umudumuz var.

Bu topraklarda yaşayan ve sağduyusunu yitirmemiş, vicdanını iblise teslim etmemiş her insan, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, barışın her seviyedeki öncüsüne, mimarına ve işçisine şükran borçlu.

Herkesin vurguladığı üzere, muhteşem başlangıcı tamamına erdirmek zaman alacak ve kolay olmayacak. Çok dikkatli olmak lâzım. Taraflar dillerini hızla yumuşatmalı, savaş ve gerilim dilinden barış ve işbirliği lisanına geçilmeli. 

Bu çerçevede Kürt hareketi, ayrılığı ve şiddeti öne çıkaran bir dil yerine demokratik siyaseti ve müzakereyi vurgulayan bir söylemi benimsemeli. BDP'nin doğru kavramsal çerçevesi Öcalan'ın Diyarbakır'da okunan mektubunda mevcut.

Türk tarafı psikolojik harp taktiği yansıması olan “terörist”, “teröristbaşı” gibi kelimeleri yerli yersiz kullanma alışkanlığından vazgeçmeli. Lisanını geçmişe mahkum etmeyip geleceğe ayarlamalı.

Barış ve eşitliğe dayalı birlik isteyen herkes, muhtemel provokasyonlara karşı hazırlıklı ve bunların süreci bozmasına veya duraklatmasına izin vermemeye kararlı olmalı.

Belki de hükümet ve Öcalan adına BDP ne tür bir provokasyon vuku bulursa bulsun, fevrî ve karşı tarafla bilgi-fikir alışverişine dayanmayan tepkiler göstermeyeceğini ve her halükârda süreçte yer almaya devam edeceğini resmen açıklamalı. Bu, muhtemel provokasyon çabalarını önemli ölçüde açığa düşürebilir.

Nitekim, daha şimdiden Atatürkçü faşist medya ile Kemalist nasyonal sosyalist medya ifsat ve provokasyon çabaları sergilemeye koyuldu.

Neo-faşistlerin öncü kalemi, sureti haktan görünerek Türk-Kürt beraberliğinin sosyolojik olarak imkânsızlığı tezinin taşlarını döşemeye başladı.

Kürt probleminin barışla, demokratik usullerle çözümü gençlerin ölmemesi yanında Türkiye'nin geleceği açısından da hayatî öneme sahip.

Mazallah, Türkiye'den doğacak, PKK'nın liderliğindeki bir Kürdistan, sosyalist bir diktatörlük olurdu. Küçülen Türkiye ise tam faşist bir diktatörlüğe dönüşürdü.

Demokratik ve barışçı bir çözüm Kürtleri ve Türkleri kendilerini bekleyen bu tehlikelerden kurtaracaktır.

Uzun vadede bu belki de, kurtarılan canlardan sonra, en önemli kazancımız olacaktır. Kürt hareketi ilk ve en önemli adımı attı. Şimdi sıra Türkiye Cumhuriyeti devletinde.

PKK militanlarının güvenlik ve güven içinde çekilmesini sağlamak, ordu içinden bunu engellemek için atılmak istenebilecek adımlara mani olmak yapılacak işler listesinin en başında.

Sonra sıra Kürtlerin anayasal ve hukukî statüsünün iyileştirilmesine geliyor. Vatandaşlık Türklüğe bağlı olmaktan çıkartılmalı.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'na konulan rezervler kaldırılmalı. İç mevzuatta buna uygun değişiklikler yapılmalı. Pilot bölgeler seçilerek her seviyede Kürtçede eğitime (Kürtçe eğitimine değil) başlanmalı.

Bölgede Kürtçe (ve diğer mahallî diller) belediye hizmetlerinde serbestçe kullanılmalı. Yer adları iade edilmeli ve Kürt anne-babaların çocuklarına istedikleri ismi vermelerinin önündeki bariyerler kaldırılmalı.

Şüphesiz, ne yapılması gerektiğini Başbakan ve çalışma arkadaşları en az benim kadar iyi biliyor. Ben sadece hatırlatmak istedim. İnşallah, başlangıçta sergiledikleri cesaret ve basireti son noktaya kadar taşımaya devam ederler.

Yaşasın barış! Yaşasın hayat! Yaşasın tam hukukî ve siyasî eşitliğe dayanan bir eşit vatandaşlıkla taçlanan kardeşlik!

a.yayla@zaman.com.tr

5 Mayıs 2013 Pazar

Bir ideolojik yelpaze yaklaşımı


3 Mayıs 2013


  Fransız Devrimi’nden beridir ideolojik yelpaze genellikle soldan sağa uzanan ve faşizm - komünizm ‘aşırı’ uçları arasında çeşitli ideolojileri barındıran bir yelpaze olarak düşünülür.
Bu yaklaşımın ideolojileri sola veya sağa yerleştirirken kullandığı tek ölçüt, değişime karşı veya taraftar olmaktır. 

Zaman içinde özellikle solun güçlü retoriği solun ilerici, devrimci gibi sıfatlarla ve, hâliyle, sağın bunların tersiyle anılır olmasını da sağlamıştır. 

Ancak, günümüzde bu yaklaşım tamamen temelsiz hâle gelmiştir. Meselâ, özellikle James Gregor’un çalışmaları sayesinde bilmekteyiz ki, İtalya’da faşizm de en az sosyalizm kadar devrimci, yani insanı ve toplumu yeniden yaratmayı isteyen bir ideoloji olmuştur. 

Ortodoks sosyalistler ve komünistler, çeşitli yerlerde ve zamanlarda (meselâ bugünkü Türkiye’de, 1980’lerin sonlarında Sovyetler Birliği’nde) değişime en karşı kesim hüviyetini kazanmıştır. 

Birçok ülkede en mühim yeniliklerden bazılarına muhafazakârlar imza atmıştır. Sonuç olarak, klasik sağ-sol ideolojik yelpazesi artık büyük ölçüde geçersizdir ve toplumsal realiteyi açıklama gücünden mahrumdur.

Başka yelpaze geliştirme denemeleri de karşımıza çıkıyor. ABD’li yazar S. Freeman geniş anlamda liberal gelenek üzerinde odaklanarak, yelpazesinde anarko kapitalizm – klasik liberalizm ve Amerikan liberalizmine yer veriyor. 


Ben de bazı yazılarımda buna benzer bir bakışı benimsedim. Freeman’e cevap veren yine ABD’li Walter Block ise daha ayrıntılı bir siyasî yelpaze geliştirmeye çalışıyor. 

Sanırım Block’un yaklaşımını liberal gelenek dışı ideolojileri de kapsayacak şekilde geliştirirsek daha anlamlı bir tablo karşımıza çıkabilir.

Block öyle ifade etmiyor ama, onun yaklaşımının ana kriteri devlete bakış ve devletin her bir ideolojide işgal ettiği mevki. 


Devlet bir zor aygıtı, kullandığı zor ise sadece bildik anlamda kriminallere karşı olmakla kalmıyor, suç işlememiş vatandaşlara da ulaşıyor. Ve hayatın her alanında tezahür ediyor. 

Örneğin, mecburî eğitim bir anlamda devletin vatandaşına karşı zor kullanması. Mecburî askerlik de öyle. Mesleğe girişte lisanslama ve ekonomik faaliyetlerin abartılı regülasyonu da. 

Söylemezsem olmaz, vergileme de zorun en çok kullanılan biçimi. O zaman, ideolojiler meşru ve gerekli gördükleri devlet zorunun miktarına, genişliğine göre tasnif edilebilir.

Böyle yapılırsa yelpazenin bir ucunda sıfır devlet zoru isteyen, yani devletsiz toplumu savunan anarko kapitalizm yer alır. Burada devlet yoktur, dolayısıyla hiçbir ‘‘politik araç’’ da bulunmaz. 


Bütün beşerî ilişkiler özel ve gönüllüdür. Bu çizginin en güçlü temsilcileri müteveffa Murray Rothbard ve (Türkiye’de yaşamakta olan) Hans Hoppe’dir (mises.org.tr). Elbette yelpazesini özetlediğim iktisat profesörü Walter Block da anarko kapitalist. 

Sonra minarkizm (minimal devlet + anarşizm) gelir. Bu siyasî felsefeye göre devlet saldırmama aksiyonuna bağlıdır ve saldırganlığı önlemek için üç araç kullanır: 

Ordular, polis ve mahkemeler. Minarkist düzende vergileme ya hiç olmayacaktır ve devlet fonksiyonlarının giderleri gönüllü katkıyla karşılanacaktır veya sadece bu fonksiyonların gerektirdiği miktarla sınırlı kalacaktır. 

Bu miktar, meselâ, GSYİH’nın %5-10’unu aşmayacaktır. Bu yaklaşımla ilişkilendirilen en önemli isimler Robert Nozick ve Ayn Rand’dır. 

Block’a göre bu iki yaklaşım birlikte liberteryenizm adıyla da anılır. Bundan sonraki yaklaşımlar, Block’un nazarında, devlete toplumsal hayatta biçilen rolü artırır. 

İlki klasik liberalizmdir. Klasik liberaller devletin para basarak, eğitime müdahil olarak, düşük miktarda da olsa bir güvenlik geliri ağı kurarak, otoyollar ve barajlar yaparak, salgın hastalıklarla mücadele ederek toplumsal hayata karıştığını ve liberteryen saldırmazlık ilkesini anti-tekel, kamulaştırma gibi aksiyonlarla ihlâl ettiğini düşünüyor. 

Klasik liberalizmi savunan başlıca isimler, hepsi de 20. yüzyıl düşünürleri olan Milton Friedman, James Buchanan, Gordon Tullock ve Friedrich A. Hayek (Block’un Ludwig von Mises’i saymaması ilginç). 

Kesin bir oran söylenememekle beraber bu çizgi GSYİH’nın % 20-30’unu devletin kullanımına verir. Block’un klasik liberal gelenek içi çeşitliliği görmemesi eleştiriyi hak ediyor. 

Günümüzde klasik liberalizm yukarıda ifade edilen devlet fonksiyonlarının çoğuna karşı. Meselâ, devletin para basma tekeline, eğitime müdahil olmasına, çoğu regülasyona, sosyal minimuna birçok klasik liberal karşı çıkıyor.

Klasik liberalizmden sonra, Block’a göre, Amerikan liberalizmi geliyor. En önemli temsilcileri John Rawls ve Ronald Dworkin. Amerikan liberalizmi birlik oluşturma özgürlüğüne zarar veren, pozitif kayırmacılığa yönelen, saldırgan sendikacılığı destekleyen kanunlar çıkarmayı sever. 


Orijinal liberal gelenekteki sivil ve kişisel özgürlükleri kabul eder fakat ekonomik özgürlüklere karşı çıkar. Sol liberaller de denilen bu kesim devletin daha fazla sivil toplum alanına müdahil olmasını talep edeceğinden, belki de GSYİH’dan devletin almasını isteyeceği pay ABD’de bugünkü yaklaşık %35 olan oranı çok aşacak ve %45-65’e ulaşacaktır. 

Block’un yaklaşımı doğru ve anlamlıysa, geriye kalan ideolojilerin bazıları (sosyalizm - komünizm, faşizm, nasyonal sosyalizm) çok daha devletçidir. Devleti tüm toplum hayatına egemen kılacaktır. 

Sivil toplumu tamamen budayacaktır. Saldırmazlık aksiyomunu ihlâl edecek ve saldırganlığı kamusallaştıracaktır. Bunun sonucu ise cinayet, köleleştirme, açlık ve soykırım olacaktır. 

Burada sürpriz yok. Ya muhafazakârlık ve sosyal demokrasi? Onların durumu daha karmaşık, zira kendilerine mahsus bir duruşları olmaktan çok ortama bağlılar ve etkilemekten daha ziyade etkilenmeye açıklar. 

Muhafazakârlık klasik liberalizme reddiye olarak doğdu ama zamanla ona yaklaştı. Modern muhafazakârlar anarko- kapitalizmden (veya aynı anlamda liberteryenizmden) gıcık kaparlar ama birçok bakımdan klasik liberallerle aynı dümen suyunda gitmeye hazırdırlar. 

Meselâ, kurucu akılcılık eleştirisinde, devletin toplumsal dokuyu bozacak müdahalelerini redde, özel mülkiyetin korunması hassasiyetinde klasik liberallerle ortaklaşırlar. Ama, toplumsal yapıyı korumak için gerekli gördükleri devlet müdahalelerine liberal itirazlardan rahatsızlık duyarlar.

Sosyal demokratlar büyük ölçüde Amerikan liberalleriyle (sol liberaller) örtüşür. Zaten Amerikan siyasî geleneğinde sosyal demokrasi kavramı olmadığı için Amerikan sosyal demokratları ‘liberal’ kavramını “yürütmüş”, en azından ona ortak çıkmıştır. 


Türkiye’de medyada kendilerinden ‘liberal’ diye bahsedilenlerin çoğu aslında mutedil sosyalist veya sosyal demokrattır (Amerikan liberali- sol liberal). 

Sosyal demokratlar muhafazakârlar gibi zamana ve zemine göre pozisyon alır. Sosyalizmin entelektüel hayatta ağır basması hâlinde sosyalizme doğru, liberalizmin ağır basması hâlinde liberalizme doğru kayar. 

Üçüncü yol denilen namevcut çizgi aslında sosyal demokratların klasik liberal ögeleri kimseye çaktırmadan sosyal demokrasiye ekleme çabalarına verilen addır. 

a.yayla@zaman.com.tr

26 Nisan 2013 Cuma

Wikipedia, piyasa ve sosyal işbirliği

26 Nisan 2013


Heyecan verici aylık dergi Freeman'in (Özgür İnsan) (fee.org) Mart 2013 sayısında küçük fakat çok ilginç ve aydınlatıcı bir yazı okudum.

Amerika'da Pepperdine Üniversitesi İktisat profesörlerinden Gary M. Gallas ‘If You Like Wikipedia, You Should Also Love Market' (‘Wikipedia'yı Seviyorsanız Piyasaları da Sevmelisiniz') başlıklı yazısında bir sosyal işbirliği vakası olarak internet ansiklopedisi Wikipedia'yı piyasalarla karşılaştırmakta ve ilginç yorumlar yapmaktaydı.

Sanıyorum bu karşılaştırma piyasaların nasıl çalıştığını ve niçin daha etkili, başarılı ve muhtemelen daha iyisi bulunamayacak bir toplumsal koordinasyon olgusu ortaya çıkardığını anlamaya katkı sağlayabilir.

Galles'in makalesi Wikipedia Foundation'ın idarecisi Sue Gardner'in Wikipedia hakkında aktardığı bilgiler ve yaptığı yorumlarla başlıyor. Gardner ansiklopedinin insanlık tarihindeki en büyük işbirliği çabalarından biri olduğunu ve beşerî işbirliğini yeni seviyelere yükselttiğini söylüyor.

Bu kadar çok sayıda farklı insanı barış içinde bir araya getiren bir başka çaba bilmediğini ve ansiklopedinin daha şimdiden dünyanın bilgi altyapısının vazgeçilmez bir parçası olduğunu ekliyor. Gardner'ın övgülerinde çok haksız olmadığını Wikipedia'yı takip eden ve kullanan herkes teslim edecektir.

Galles'in verdiği bilgilere göre, Wikipedia dünyadaki en popüler genel referans sitesi. 365 milyonu aşkın okuyucusu, 285 lisanda 24 milyon makalesi (İngiliz dilinde 4,1 milyondan fazla) var. Bu internet ansiklopedisine her gün yaklaşık 800 yeni makale ekleniyor.

Galles diyor ki, binlerce işbirlikçisiyle (katkıda bulunanıyla) Wikipedia insanlar arasında işbirliğinin güzel bir örneğidir. Galles'in bu tespitte çok haklı olduğu açık. Ancak, yine onun işaret ettiği üzere, daha iyisi var. Serbest piyasalar dünyadaki herkesi, üstelik işbirliği yapmaya niyet etseler de etmeseler de, hatta birbirlerinden nefret ediyor bile olsalar, iletişim ve işbirliği içine sokar.

Bu gazetede daha önceki bazı yazılarımda bundan bahsetmiş ve örnekler vermiştim. Meselâ, piyasada mal ve hizmet üretme faaliyetlerinin ateistlerle müminleri işbirliği içine soktuğundan söz etmiştim. Piyasanın bunu nasıl sağladığını ve bunun genel olarak toplumsal hayat için ne anlama geldiğini Galles'in yazısından yararlanarak açıklamaya çalışalım.

Piyasalarda her piyasa katılımcısının tercihleri ve değerleri ekonomik süreçlerin sonuçlarına eklenir. Almak ve satmak isteyen herkes, bunu gönüllü olarak yapar. Bu esnada, satıcılar sattığı şeye aldığı şeyden daha az değer verdiğini gösterir.

Bu tür işlemlerle mallar ve hizmetler onlara daha yüksek fiyatlar verenlere ilâveten daha yüksek değer verildikleri biçimlere, mekânlara ve zaman periyotlarına doğru da akarlar. Bu mübadeleler kendi menfaatleriyle ilgili aktörlerin karşılıklı rızalarıyla vuku bulur.

Ve bu Wikipedia'nın gerçekleştirdiğinden çok daha geniş, kapsamlı ve hızlı bir işbirliğini ortaya çıkartır. Bunun bir anlamı da, bilginin kullanılması ve koordine edilmesidir. Bunu fiyat mekanizması sağlar. Fiyat mekanizması bir bilgi genişletme, aktarma ve koordine etme sürecidir.

Piyasalar, başlangıçta yalnızca bir tek kişinin bildiği bilgiyi bile, kişinin niyeti bilgisinden başkalarını veya bazılarını yararlandırmak olmasa dahi, kullanabilir; zira, bireyin kişisel çıkar arayışına dayanan piyasa davranışı, kişinin niyetinden bağımsız olarak, bu bilgideki değişiklikleri ilgililere ileten fiyat değişikliklerinde yansıtılacaktır.

Wikipedia'da sunulan bilginin kaynaklarını takip etmek mümkündür; ancak, piyasalarda öylesine çok bilgi vardır ki, bunların toplamı insanın kavrama ve analiz etme gücünü aşar. Bu bilginin çoğu geçicidir, hatta ifade edilemezdir–kelimelere dökülemezdir.

Bu bilgi okyanusu içinde hangi ekonomik işlemi yapacağımıza karar vermek için gerekli bilgiyi nasıl elde ederiz? Piyasalar bilgiyi ekonomize eder, bizi kimin niçin, ne zaman, nasıl ve ne istediğiyle ilgili karmaşık bilgi yığınıyla meşgul olma külfet ve mecburiyetinden, bize yalnızca fiyat değişikliklerini ileterek kurtarır.

Bunu yapan sistem, muazzam bir sistemdir, ama muayyen bir aklın ürünü değildir, kendiliğinden doğan bir düzendir. F. A. Hayek'in işaret ettiği üzere, piyasa ekonomisi sistemi insanın kasıtlı dizaynının sonucu olsaydı, bunu insan aklının en büyük icatlarından biri olarak kabul etmek ve övgüyle anmak gerekirdi.

Piyasaların Wikipedia'dan bir farkı, piyasaların tek bir hedefin peşinden koşmamasıdır. Wikipedia tek bir amaç etrafında sosyal işbirliği sağlarken, piyasalar bireylerin birbirlerinden çok farklı ve sınırsız sayıda amaçları etrafında sosyal işbirliğini sağlar.

Dolayısıyla, piyasa, bütün dünyanın enformasyon altyapısı için çok daha önemli ve vazgeçilmezdir. Ancak, piyasaların Wikipedia'ya nispetle bir dezavantajı vardır. Piyasanın sağladığı sosyal işbirliği devletler tarafından fiyat taban ve tavanları, vergi ve sübvansiyonlar, korumacılık (tarifeler, kotalar ve bunların dışındaki ticaret engelleri) ve regülasyonlarla devamlı müdahaleye maruz bırakılıyor.

Galles'in dediği gibi, Wikipedia, şüphe yok ki, büyük bir başarı hikâyesi. Wikipedia çeşitliliğe sahip, barışçıl ve işbirliğini teşvik edip kolaylaştırıcı. İnsanlar gitgide daha çok bilgi edinmek için Wikipedia'ya dayanıyor.

Ancak, Wikipedia ne insanlığın en büyük işbirliği alanı ne de faydalı bilgilerin en büyük kaynağı. Bu vasıflara asıl sahip olan piyasalar. Ne yazık ki Wikipedia her kesimden tebrik alır takdir görürken, piyasalar çoğu zaman yeterince anlaşılmıyor ve övülmüyor.

Tam tersine, anlamsız eleştirilere, kısıtlamalara, zararlı ve barbarca saldırılara maruz bırakılıyor. Böyle yapanlar, bir anlamda, insanlığın bindiği dalı kesiyor. Bu acı hakikat, piyasa ekonomisinin ne olduğundan ve insanlığa katkısından haberdar kimselerin piyasayı insanlara anlatmakta çok daha gayretli olmasını zorunlu kılıyor.
 a.yayla@zaman.com.tr

21 Nisan 2013 Pazar

THATCHER'IN ARDINDAN

19 Nisan 2013


İngiltere’nin eski başbakanlarından Margaret Thatcher’ın ölümü pek çok yoruma yol açtı.

O, İngiltere’nin 20. yüzyıldaki en önemli iki başbakanından ikincisiydi.

 İlki, II. Dünya Savaşı’nın özgür dünya tarafından kazanılmasındaki rolüyle öne çıkan, nüktedan ve hazır cevap Churchill’di. Churchill, bir aristokratik aileden gelmekteydi. Thatcher ise orta hâlli bir ailenin çocuğuydu.

Her ikisi de Muhafazakâr Parti’ye mensuptu. Churchill nasyonal sosyalist Almanya ile faşist İtalya’nın yenilgiye uğratılmasındaki katkılarıyla dünya sistemine yön veren liderler arasına katıldı, fakat ülkesinde kalıcı bir iz bırakamadı.

Thatcher ise hem ülkesini dönüştürdü hem de bir ölçüde bu dönüşüm üzerinden bir ölçüde de dünya politikasında yaptıklarıyla günümüz dünyasının şekillenmesine tesir etti.

Bu yüzden, ölümünün gerek ülkesinde gerekse dünyada geniş yankı yapması ve farklı şekillerde yorumlanması sürpriz olmadı.

Tepkilerin rengini, doğal olarak, yorumcuların ideolojik konumları belirledi. Solda yer alanlar genellikle çok sert fakat temelsiz yorumlar yaptı. The Economist ise Thatcher için “Özgürlük Savaşçısı” manşetini çekti.

Thatcher’ın ülkesinde yaptıklarının niçin önemli olduğunu anlayabilmek için, onun iktidara gelmesinin hemen öncesinde İngiltere’nin durumuna bakmak gerekir.

İngiltere, Fabian Sosyalistleri’nin kehanetine uygun olarak, II. Dünya Savaşı sonrasında, demokratik yollarla sosyalist bir sisteme doğru sürüklenmişti.

1970’leri yakından gözlemleyen John Blundell’in işaret ettiği üzere, ekonominin kilit sektörlerinde üretim araçları devlet sahipliği altındaydı.

Verimsiz ve yozlaşmış devlet şirketleri ülkenin ekonomik kaynaklarını yiyip bitiriyordu. İşgücü piyasaları tamamen sendikaların kontrolündeydi ve güçlü sendika federasyonları adeta kanunların üstündeydi.

Marjinal vergi oranları çok yüksekti. Meşhur, kabiliyetli ve zengin olanlar ülkeden kaçmaktaydı. Ülke ekonomisinin dünyadaki yeri gerilemekteydi.

Bu şartlar altında İngiltere 4. Dünya’nın ilk ülkesi olmaya adaydı. 1., 2. ve 3. Dünya olarak tasnif edilen ülkelerden farklı olarak, sanayileşmiş zengin bir ülkeyken fakir ülke konumuna düşen ülkelerden oluşacak bir 4. Dünya’ya öncülük edecekti.

Thatcher, 1979 genel seçimlerinde, böyle bir ortamda, seçmenler tarafından iktidara taşındı. Muhafazakâr gelenekten gelmesine rağmen 20. yüzyılın dev liberal iktisatçıları F.A.Hayek ve M.Friedman’dan etkilenmişti.

Hatta bir seferinde partili arkadaşlarına Hayek’in “The Constitution of Liberty’’ (“Özgürlüğün Temel Yapısı’’) adlı kitabını göstererek, “siyasî programımız bu!’’ mealinde konuşmuştu.

Başbakanlığa hızlı başladı, birkaç yıl içinde ekonomik bir devrime imza attı. Devlet şirketlerini özelleştirdi, böylece dünyada özelleştirmenin öncüsü oldu.

Devlet regülasyonlarını ve kontrollerini azaltarak hür teşebbüsün önünü açtı. İşçi Partisi’nin Keynezyen talep yöntemi politikalarını Friedman’ın monetarizmiyle ikame etti.

Marksistlerin kontrolündeki işçi sendikalarının tehditlerine boyun eğmedi, onlarla pazarlık yapıp ekonomik programını değiştirmedi.

Sendikaları hukukun hâkimiyeti ilkesine uymaya zorladı. Bu tavır, sendikaların radikal yöneticilerden arınıp daha ılımlı solcu liderlerin yönetimi altına girmesini kolaylaştırdı.

Mahallî idarelerin kontrolündeki evleri arpalık olmaktan çıkartıp, kiracılarına uygun şartlarla sattı. Bütün bu reformlar iyi sonuçlar verdi.

1975’te % 27 olan enflasyon 1986’da % 2,4’e indi. Grevler ülkesi İngiltere’de işgücü kayıpları azaldı, 1979’da 29 milyon olan iş günü kaybı 1986’da 2 milyona düştü.

En yüksek vergi oranları % 83’ten % 24’e indi. Ülkenin ekonomik verimliliği yükseldi. Yerli ve yabancı yatırımlar arttı. İngiltere, böylece, tabiri caizse, “kefeni yırttı’’.

Thatcher’ın iktisat politikaları öyle başarılı oldu ki, hem ülkesinde -üstelik Thatcher gibi peş peşe üç seçim kazanan sosyal demokrat T.Blair tarafından- hem de dünyanın çeşitli yerlerinde taklit ve takip edildi.

Thatcher, uluslararası politikada da aktif ve etkiliydi. Bir taraftan Sovyet İmparatorluğu’na karşı dik durdu, bir taraftan da, Amerikalı şahinlerin baskısına rağmen, Sovyet sistemini uygarlaşma istikametinde reforme etmek isteyen Gorbachev’e dostluk elini uzattı.

Böylece dehşet rejimlerinin kaynağı komünizmin dünyanın üçte birindeki egemenliğine son veren sürece katkı sağladı. Ancak, ne yazık ki, Güney Afrika’daki ırkçı “apartheid rejimi”ne karşı Sovyetlere karşı sergilediği basireti gösteremedi.

Hataları yok muydu?

Elbette vardı. Her şeyden önce, o bir politikacıydı ve liberal fikirlerden etkilenmiş olmasına rağmen bir muhafazakârdı.

Bazı sosyal ve kültürel alanlarda, en azından söylem düzeyinde, otoriter tavırlar takındı. Murray Rothbard’ın o yıllardaki bir yazısında işaret ettiği üzere, vergi eşitliği adına “kişi vergisi” (poll tax) koydurtması insanın fizikî varlığının vergilendirilmesi anlamına geldiği için kabul edilmesi zor bir vergiydi.

Üstelik miktarı, bu tür vergilerde olması gerekenin tersine, çok yüksekti. Nitekim, bu vergi, hem Muhafazakâr Parti’nin hem İşçi Partisi’nin kontrol ettiği mahallî idareler tarafından üçte bir oranında yükseltilen mahallî vergilerle birlikte, büyük sokak isyanlarını ateşledi.

Refah devletini ıslah etme, devlet harcamalarını kısma kuvvetli retoriğine rağmen, Thatcher yıllarında, devlet malî olarak küçülmedi.

Thatcher iktidardan ayrıldığında devletin GSYİH’dan kaptığı miktarın oranı hemen hemen iktidara geldiği zamankiyle aynıydı.

The Economist’e göre, Thatcher’a yönelik eleştiriler iki biçimde belirebilir. İlki, daha çok reform yapabilecekken doğru yolda yürümeyi yeterince sürdürmediği olabilir.

Thatcher solun mahallî idarelerdeki tekelini kırarken, adem-i merkeziyetçiliği takviye etmek yerine iktidarı Whitehall’de topladı.

İkincisi, tam tersi açıdan, Thatcher’ın politikalarının son ekonomik krizin temellerini attığı söylenebilir. Bunun gerekçesi olarak Thatcher’ın reformlarıyla İngiltere’de finans hizmetlerinin ekonomi içindeki payının büyümesi gösterilebilir.

Bu yaklaşımda bir abartma olduğu kesin, zira finans sektörü sadece İngiltere’de değil, bütün Batı’da ve birçok faktörün tesiriyle büyüdü.

Ayrıca, sektörün büyümesi kendi başına kriz kaynağı olamaz. The Economist’in de belirttiği üzere, Thatcher reformları olmasaydı İngiliz ekonomisinin durumu bugün çok daha kötü olurdu.

Toplu olarak değerlendirildiğinde, zamanımızda dünyanın daha az değil daha çok Thatchercı politikalara -yani devletlerin azaltılmasına ve geriletilmesine- ihtiyacı var.

Evet, bu dünyadan, sevaplarıyla günahlarıyla, bir Margaret Thatcher geçti.
a.yayla@zaman.com.tr

29 Mart 2013 Cuma

İSLAM VE EKONOMİK KALKINMA

İslam ile ekonomik kalkınma arasında bir ilişki bulunup bulunmadığı sık sık sorgulanıyor. Bunun sebebi, günümüzde İslam dünyasının ekonomik bakımdan Batı adı verilen coğrafyadan çok geride yer alması. 

Tersi olsaydı, yani Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeler zengin ve ileri, Hıristiyanların yaşadığı yerler fakir ve geri durumda bulunsaydı, Hıristiyanlıkla iktisadî gelişme arasındaki ilişki sorgulanıyor olurdu. Şüphesiz, dünya böyle bir tablonun var olduğu zamanları yaşadı.

İlk milenyumun son yüzyıllarında (İ. S. 8, 9 ve 10. asırlar), hatta ikinci milenyumun başlarında, Müslümanların yaşadığı topraklar -Ortadoğu, Kuzey Afrika ve İspanya-  Avrupa'dan daha müreffehti.

O zamanların Avrupa'sının nispî ekonomik konumu, bugünkü İslam coğrafyasının konumuna benziyordu. Ne var ki, takvimler  17. yüzyılı gösterdiğinde pozisyonlar tamamen yer değiştirmişti. 17. yüzyıldan günümüze kadar durum değişmedi, daha da kötüsü, iki kesim arasındaki açıklık genişlemeye devam etti.

İslâm dünyası Batı'ya nispetle ne kadar fakir? Bunu anlamanın en kolay yolu, iki coğrafyada seyahat ederek karşılaştırmalı gözlemlerde bulunmak.

Daha somuta inmek gerekirse, Batı dünyası ile İslâm dünyasının iki büyük şehrini  -meselâ Londra ile Kahire'yi-  aynı ölçütlerle değerlendirmek. Bunu yapan herkes farkı görecektir.

Ayrıca, ekonomik gelişmeyle ilgili rakamlara da bakılabilir. Timur Kuran'ın işaret ettiği üzere, 1995 yılında Müslümanların dünya nüfusundaki payı %19,22 iken, dünya hasılasındaki payı sadece %5,98'di.

İslam dünyasındaki nispî gerilemenin bilimsel çalışmalarda da vuku bulduğunu gösteren veriler de var.

Müslüman bilimsel öncüleri listeleyen bir çalışma, çığır açıcı çalışmaların %64'ünün 1250'den önce, %36'sının 1250-1750 arasında ortaya çıktığını ve 1750'den sonra tek bir çığır açıcı buluşun kaydedilmediğini belirtiyor.

Yine Timur Kuran'ın işaret ettiği üzere, hâlihazırda bilim dünyasında yeni buluşlar yapan Müslümanların olmasına rağmen, oran hâlâ çok küçük.

Bir araştırmaya göre Müslüman nüfusun %20'sini temsil eden Arapların kişi başı bilimsel üretimi, İsrail'in bilimsel üretiminin yüzde biri. Sözü uzatmaya gerek yok, bugün İslam dünyası Batı dünyasından ekonomik bakımdan çok çok geride.

Bir kere daha belirtmek gerekir ki, dünyanın zenginlik haritası her zaman böyle değildi. Zenginleşme bir yarış ise, bitiş ipini ilk milenyumda Müslümanlar, ikinci milenyumda Hıristiyanlar göğüsledi.

Şüphesiz, bugün Batı'nın açık ara önde koşması İslam dünyasının ikinci milenyumda hiç ilerlemediği anlamına gelmiyor.

Sadece İslam coğrafyası değil, dünyanın birçok yeri ekonomik bakımdan gelişti. D. Lal, M. A. Cook ve R. Owen gibi yazarların kavramsallaştırmasıyla yaygın (extensive) büyüme, yani artan nüfusun aşağı yukarı aynı veya yakın (1000 dolar per capitadan 1500 dolar per capitaya) seviyede yaşatılmasını sağlayan ekonomik gelişme Müslüman ülkelerde de vuku buldu.

Batı'nın öne geçmesinin sebebi, yaygın büyümeyi aşıp yoğun (intensive) büyümeyi gerçekleştirmesiydi (1000 dolar per capitadan 5 bin, 10 bin dolar per capitaya).

Batı 1750'lerden beri yoğun büyüme gerçekleştirmeyi sürdürüyor. İslam coğrafyası ise hâlâ, yer yer yoğun büyüme olmasına rağmen, yaygın büyüme sürecinde.

Dolayısıyla, İslam dünyasının fakirliği, özünde, nispî. Batı İslam dünyasının yarısı kadar zengin olsaydı, şimdi ona fakir denecekti.

O zaman anahtar sorular şunlar: Neden İslam dünyası nispî olarak geri kaldı? Ekonomik geriliğinin sebebi İslam mı? Sorular basit gibi görünse de, cevaplandırılmaları zor.

İki hazır, yaygın biçimde başvurulan ama anlamsız cevap var. Birincisi, “evet, ekonomik geriliğin sebebi İslâm'' der. Bu cevap çok kestirme ve bir sürü açmazla dolu.

İslâm ekonomik geriliğin sebebiyse, nasıl oldu da ilk milenyumda Müslümanlar ekonomik bakımdan söz gelimi Hıristiyan dünyasından nispî olarak daha ileri bir pozisyon işgal ettiler?

Bu cevap, İslâm'dan hoşnut olmayan Batılıların ve İslâm'ı bir kenara atmak isteyen sekülerlerin veya kültürel Müslümanların sevdiği bir yorum.

İkincisi, birinci tezi reddetmekle kalmayıp, “nispî ekonomik geriliğin sebebi İslâm'dan sapmamız, daha iyi Müslüman olursak daha çok gelişiriz'' der.

Bu cevap da hazırcı, kolaycı bir yaklaşımı seslendirir ve açmazlarla doludur. En başta, muhafaza edilemez bir tekelci yorum eğilimini içinde barındırır.

Bu zamanında M. Weber'in de düştüğü bir hataydı. 20. yüzyılın ikinci yarısındaki bilimsel çalışmalar ve son çeyreğindeki tecrübeler Weber'in Protestan ahlâkı ile ekonomik ilerleme arasında kurduğu bağı çürüttü.

Hem Katolikliğin Hıristiyan dünyasının zenginleşmesinde Protestanlıktan çok daha önce ve çok daha etkili olduğu tezleri geliştirildi hem de Hıristiyan veya Müslüman olmayan ülkeler hızla gelişmeyi başardı.

Ekonomik geriliğin veya gelişmenin İslam'la sabit, değişmez, tek boyutlu bir ilişkisi yok. Başka bir deyişle, İslam ülkeleri nüfusları Müslüman olduğu için geri değil.

Aynı şekilde, iyi Müslüman olmanın otomatikman ekonomik gelişmeye yol açacağı da söylenemez. Ekonomik teori açısından bakıldığında, bir ülke piyasa ekonomisini ne kadar çok benimser ve uygularsa o kadar çok gelişiyor.

Ancak, piyasa ekonomisi boşlukta asılı, her an her yerde, her kültürel ve kurumsal çerçevede, her ideolojik ortamda uygulanabilecek bir model değil.

T. Kuran'ın haklı olarak işaret ettiği gibi, ekonomik gelişme kurumsal, organizasyonel, algısal, moral bileşenlere sahip.

Bir din, bu bileşenleri destekleyen ve teşvik eden yorumları ağır bastıkça, ekonomik gelişmeye katkı sağlar, tersi oldukça engel yaratır.

Sözlerimi bu tespiti somuta bağlayarak bitireyim: İslam'ın özünde komünist olduğunu söyleyen İhsan Eliaçık ve arkadaşlarının bireyselliği dışlayan komünal din yorumu ekonomik ilerlemeye köstek olurken, dindar Anadolu Kaplanları'nın girişimciliği, yeniliği ve bireysel inisiyatifi teşvik eden bireyselci din yorumu ekonomik gelişmeye katkı sağlar.

Son 30 yıldaki alan tecrübeleri bu tezi doğrulamıyor mu?

 http://www.zaman.com.tr/yorum_islam-ve-ekonomik-kalkinma_2053970.html

HANGİ EŞİTLİK?


9 Eylül 2011
Eşitlik siyasi söylemin temel ancak tek ve mütecanis olmayan kavramlarından biri.

Değişik türleri var; siyasi, ahlaki, hukuki ve maddi (ekonomik) eşitlik gibi.

Bütün insanların, insan olmak sebebiyle, dili, dini, cinsiyeti, deri rengi ne olursa olsun eşit değerde olduğunu öngören ahlaki eşitlik artık sorgusuz sualsiz kabul gören ve savunulan bir ilke.

Ahlaki eşitlikle iç içe geçen hukuki eşitlik, hem, özellikleri ne olursa olsun bütün insanların, hem de yönetenlerle yönetilenlerin aynı hukuk kurallarına tabi olması anlamına geliyor.

Politik eşitlikse, (yaş, akıl sağlığı yerinde olma vs. gibi) bazı genel şartları karşılayan bütün vatandaşların aynı siyasi haklara (yönetime katılma ve yönetimi denetleme, seçme ve seçilme, kamu görevi alabilme) sahip olması demek.

Ahlaki, hukuki ve politik eşitliğin bir anda ve kolay kazanılmadığı malum. İnsanlık tarihi, kölelerin insan sayılmadığı (ahlaki eşitsizlik), aristokratların ve iktidar sahiplerinin ayrı (ve imtiyazlı) kurallara tabi tutulduğu (hukuki eşitsizlik) ve sadece bir aile, sınıf veya ırka mensup kimselerin yönetme/yönetime katılma hakkına sahip olduğu (siyasi eşitsizlik) yerler ve dönemlerin hikâyeleriyle dolu.

Eşitlik kavramı zaman içinde çok boyutluluğa ulaşmış olmasına rağmen, eşitlikle ilgili tartışmaların çoğu maddi/mali eşitlik etrafında dönmekte.

Bunun bir sebebi eşitliğin yukarıda sayılan türlerinin varlığının veri alınmasıysa, diğeri, maddi eşitsizliğin yol açabildiği duyguların –kıskanma, imrenme, gıpta, haset, kin– insanların davranışları üzerinde büyük tesirler icra eden faktörler arasında önemli bir yer işgal etmesidir.

Eşitliğin ahlâkî, hukukî ve politik türlerinin haklılaştırılmasıyla ilgili önemli bir problem yok. Ancak, bunu aynı rahatlıkla maddi eşitlik için söylemek zor.

Maddi eşitlik geçerli bir ahlaki idealse, eşitsizliğin tipik yansımalarının ahlaki olarak kınanması gerekir. Bu durumda hiç kimse, ahlaki bakımdan yanlış yerde durmaksızın, bir başka kimseden daha iyi durumda olamaz. Birinin bir evi varken diğeri iki evi elinde tutamaz.

Birinin basit bir aracı varken diğerinin lüks bir araca sahip olması düşünülemez. Biri bin lira gelire sahipken diğerinin on bin lira gelirinin olması ahlaken doğru kabul edilemez.

Maddî eşitliği temel alan toplumsal yapılanmalarda bütün bu somut eşitsizlik tezahürlerinin ortadan kaldırılması istenir. Bu tür toplumlarda eşitsizliğin her toplumda yol açabileceği yukarıda sayılan duygular daha şiddetli şekilde boy gösterir.

Başka bir deyişle, maddi eşitliğin bir resmî politik ilke haline getirilmesi ve popüler kültür aracılığıyla devamlı topluma pompalanması gıpta, kıskançlık, haset hislerini besler.

Bu tespiti doğrulayan birçok örnek var. Sovyetler Birliği'nde eşitsizliğin her tür ve alandaki görünümü Sovyet vatandaşları arasında şiddetli kıskançlıklara yol açtı, birçok beşeri problem yarattı.

İhbar, karalama gibi faaliyetleri, hırsızlık gibi kriminal eylemleri patlattı. İnsanların ortalama karakterini bozdu. Reform süreci başlayınca da bir şey değişmedi.

Kârın kötü bir şey olduğu yolundaki resmî öğretiyle yıllarca beyinleri yıkanmış olan Sovyet vatandaşları, sınırlı özel girişimler veya kooperatifler yoluyla maddi durumunu ortalama Sovyet insanınınkinden daha iyi hale getirenlere öfke ve düşmanlıkla baktı.

Sovyet Rusya çok fakir bir ülkeydi, ya zengin olsaydı, eşitlik politikası nasıl bir toplumsal ortama yol açardı? Sovyet tarzı eşitlik anlayış ve uygulamasının zaten fakirliğin en büyük kaynağı olduğu gerçeğini bir tarafa bırakıp, İsveç örneğine bakalım.

Son yıllara kadar İsveç'e bütün dünyada gıptayla bakıldı. İsveç, hayat standartlarının hayli yüksek olduğu ve eşitlik idealine Batı dünyasında en çok yaklaşmış ülkeydi. Bu insani ilişkileri nasıl etkiledi?

İsveç'te eşitliğe daha fazla yaklaşıldıkça İsveç'in daha ahenkli, daha sıcak bir ülke haline gelmediğini; kıskançlık, şüphe ve kabalığın azalmayıp arttığını gösteren azımsanmayacak sayıda araştırma var.

Eşitlik politikasının toplumsal yansıması 

Gerek güncel ve tarihî örneklere dayanarak, gerekse aklımızı ve mantığımızı kullanarak, maddi eşitliği resmî devlet politikası haline getirecek ülkelerde insani ilişkilerin kötüleşeceğini ve otoriteryenizm tehlikesinin artacağını söyleyebiliriz.

Eşitlikçilik, insanların eşit olmasını ister, ama insanlar gerçekte eşit (aynı, özdeş) değildir. İnsanlar zevkler, kabiliyetler, talepler, çalışkanlık, nezaket ve benzeri bakımlardan birbirinden farklıdır, yani eşitsizdir.

Bu doğal bir haldir. Farklılık, kaçınılmaz olarak, maddi bakımdan da eşitsizlik yaratır. Ayda 2000 lira kazanan (ve varsayalım ki her bakımdan eşit görünen) iki kişi arasında, tasarruf yapma (veya harcama) eğilimi (zaman tercihi) bakımından bir kat farklılık olsa, yirmi yıl içinde biri diğerinin iki katı mali güce sahip hale gelir.

Yirmi yıl sonra, kanun müdahalesiyle bu kişileri eşitlesek, yani, fazlası olanın varlığının yarısını alıp diğerine versek, ikinci yirmi yıl sonunda muhtemelen aradaki fark ikiye katlanır.

Politik güç (devlet) eşitlik idealini gerçekleştirme hedefiyle yola çıktığında doğacak kötülükler iyiliklerden daha fazla olur.

Devletin ya milyonlarca insan arasındaki milyarlarca eşitlik/eşitsizlik ilişkisini her an takip ederek eşitlik adına müdahale etmesi, ki bu imkânsızdır, ya da (işçi, köylü, esnaf vb. gibi) genel kategoriler oluşturup bireysel ihtiyaç ve kabiliyetleri bastıran grup politikaları izlemesi gerekir, ki yapılan genelde budur.

Her iki durumda da devletin elinde toplanan yetkilerin ve topluma müdahale araçlarının bireysel özgürlüğe ve müşevviklere zarar verecek ölçüde artması ve kullanılması kaçınılmazdır.

Devletin önündeki bir diğer yol, bireylerin davranışlarını doğrudan değil dolaylı olarak kısıtlamak ve böylece eşitsizliğin doğmasını önlemeye çalışmaktır.

Mesela, devlet tek tip ev ve tek model araba yapılmasına izin verirse, eşitsizlik tezahürlerinin belirme alanlarını önemli ölçüde budamış olur. Ancak, bu tür politikaların, mutlaka, (en belirgini fakirlik olmak üzere) niyetlenmemiş yan sonuçları olacak ve eşitsizlik başka biçimlerde yine tezahür edecektir.

Peki, demokratik siyaset içinde eşitliği hiç gözetmemeli miyiz? Bu, herhalde mümkün olamaz. Her toplumda eşitliğe yönelik beklenti ve talepler oluşabilir.

Yapılması gereken, maddi eşitliği diğer eşitliklerle aynı kaba koymamak, temel siyasi ilke haline getirmemek ve özgür ve müreffeh bir toplumun yan ürünü olarak algılamaktır.

Liberal kapitalist ülkelerin tecrübeleri ülkeler zenginleştikçe eşitsizliğin azalabileceğini ve daha kolay tahammül edilebilir hale gelebileceğini gösteriyor.

a.yayla@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-atilla-yayla-hangi-esitlik_1177927.html
 

25 Mart 2013 Pazartesi

ÖZGÜRLÜĞÜN PEŞİNDE 20 YIL

4 Ocak 2013
Türkiye, ne yazık ki fikir hayatının yeterince canlı olmadığı bir ülke. Bunun çeşitli sebepleri var.

 Alfabe değiştirmenin fikir ve kültür hayatında bir tür soykırıma ulaşan sonuçlara yol açması en başta gelenlerden biri. Bu yüzden Türkiye insanları yüzlerce yıla dayanan bir birikimi pek kullanamaz hâlde.

Oysa, fikir ve düşünce hayatı sürekliliğe ve adım adım inşaya dayanır. Yeni nesiller eski ustalardan ve öncülerden feyzalarak yola çıkar ve ilerler.

Eskiyi yok ederseniz yeniyi de öldürmüş veya sakatlamış olursunuz. Bir diğer sebep ülkemizde genelde siyaset yapmanın fikir faaliyetleriyle uğraşmaya tercih edilmesi.

Şüphesiz, böyle olmasının benimsenen fikirle de bağlantısı var. Bazı görüşler kendiliğinden ve kaçınılmaz olarak aktif siyasetle iştigal etmeyi gerektiriyor; özellikle devletçi ve ütopyacı olanları.

Nitekim, yakın tarihimize göz attığımızda düzinelerle siyasî hareket görürken nadiren istikrarlı fikir akımlarıyla karşılaşıyoruz.

Türkiye’nin fikir hayatının bir diğer özelliği bir kolektif “varlığı” odağına oturtan, devlet gücü ve araçları yoluyla insanı ve toplumu dönüştürmeyi hedef alan, ekonomik devletçiliği standart olarak benimseyen fikirlerin revaçta olması.

Bu tür fikirler birbirlerinin kopyaları olmalarına rağmen aralarında uzlaşmaz zıtlıklara dayanan kavgalar varmış görüntüsü vermeyi başardılar.

İnsanların tercih yelpazesini neredeyse bütünüyle kapladılar. Böylece her nesil, önünde izleyebileceği yollar olarak bu devletçi çizgileri buldu.

Başka bir deyişle, doğuştan gelen, devredilmez, vazgeçilemez haklara sahip temel özne olarak bireyi odağına alan; devleti toplumun efendisi ve velinimeti değil aracı ve hizmetkârı olarak gören; özgürlük ve refahı aynı anda aynı yerde barındırabilen; çatışmayı ve savaşı değil barışı ve dayanışmayı teşvik eden ve yaşatan, Ortega y Gasset’in deyişiyle, “asil” bir fikir on yıllarca Türkiye’nin fikir sahnesinde boy gösteremedi.

1990’ların başında bu değişti. Aralık 1992’de Liberal Düşünce Topluluğu kuruldu. Bu oluşumun öncüleri hatalı şekilde “burjuva” olduğu söylenen İstanbul zenginleri çevrelerinden, babalardan çocuklara profesörlük titrinin nakledildiği ailelerden, kendilerine beyaz Türk adını takan ve toplumun çeşitli kesimleriyle savaşa tutuşan yerli kolonyalistlerden, imtiyazlı okullardan çıkmadı.

Anadolu’nun orta hâlli ailelerine mensup, binbir zorlukla tahsil hayatına devam eden, emsallerine nispetle kat kat çaba sarf ederek yollarında ilerleyebilen gençler arasından geldi. Ve iyi ki böyle oldu.

Aksi takdirde bu asil fikir geleneği ne bugünkü kadar aslına sadık biçimde yeniden sahiplenilmiş ve yeniden üretilmiş, ne sınıfsal bir konuma oturtularak Tandoğan zihniyetine esir düşmekten kurtarılmış, ne de onun kaynaklarından istifade etmeden onun temsilciliğini taslamanın önüne geçilmiş olabilirdi.

Liberal Düşünce Topluluğu gerek maddî gerekse manevî anlamda bütünüyle sahiplenebileceği bir mirası devralarak yola koyulmadı.

Her alanda çok büyük zorluklar ve engellerle mücadele etmek mecburiyetinde kaldı. Alaylarla da karşılaştı, hakaretler ve tehditlerle de. Devlet baskısıyla da uğraştı sivil baskılarla da. Her şeye rağmen ilerlemeyi sürdürdü ve Türkiye’nin fikir tarihine ismini altın harflerle yazdırdı.

LDT öncüleri kendilerini “liberal” diye adlandırdığında bu etiket bazılarının gözünde şeytanî bir sıfattı. Liberal olmak otomatik olarak suçlanmaya ve dışlanmaya yeteriydi. Nerede mi?

Üniversitelerde, devlet dairelerinde, yayın organlarında, sözüm ona sivil entelektüel muhitlerde. Zamanla köprülerin altından çok su aktı. Şimdi liberallik itibarlı bir etiket. Artık tartışma kavramın kendisi üzerinde değil, kimin liberal olduğu kimin olmadığı üzerinde yapılıyor.

LDT mevcudiyetini ilk ilan ettiğinde ve bütün kolektivist devletçi fikirlere meydan okuduğunda üniversite kütüphanelerinde ve kitabevlerinde genel olarak liberalizm özel olarak liberal temalar üzerinde bir kitap bulmak neredeyse samanlıkta iğne aramak gibiydi.

Bugün, kolektivist yayınlarla karşılaştırıldığında hâlâ yetersiz olsa da, ısrarlı olan herkes yüzlerce kitaba, binlerce makaleye ulaşabilir.

LDT sahneye çıktığında liberal fikirlerin siyasette esamesi okunmazdı. Şimdi liberalizm Türkiye’nin en güçlü fikir akımı ve liberal fikirler iktisadî, siyasî ve hukukî reform çabalarının ana istikamet tayin edicisi ve esas itici gücü.

Oysa, LDT mensupları LDT’nin ilk yıllarında bütün engellere rağmen “liberalizm uygarlığın özüdür” diye haykırırken, İstanbul’da aynı seyahatin yalnız yolcusu Gülay Göktürk dışında medyada hiç kimse liberallikten söz etmemekteydi.

Bugün birçok yayın organında liberal kalemler yer almakta. Sadece bu kadar da değil. Kendine liberal demese de birçok medya mensubu, köşe yazarı, araştırmacı,  liberal fikirlerden ciddî biçimde etkilenmiş vaziyette.

Liberal fikirler artık hem demokrat solcular, hem demokrat dindar muhafazakârlar hem de makul milliyetçiler arasında itibar görmekte.

Bütün bunların ne anlama geldiğini en iyi yola ilk çıkanlar, yalnızlığın ve baskının en ağırlarıyla karşılaşanlar bilir. Elbette bunların tarihi yazılacak ve yeni nesillere aktarılacaktır.

Ancak liberallerin mücadelesi bitmedi ve muhtemelen asla bitmeyecek. Zira, fikir mücadelesi bir tarafın diğer tarafı veya tarafları kesin olarak “yok edebileceği”, etmesi gereken bir “cephe savaşı” değildi, bir “satıh mücadelesi”.

Kanatlar iç içe geçmiş vaziyette. Bir liberal için önemli olan siyasal, hukukî ve ekonomik yapıda nerede bir liberalleşme imkânı varsa orayı liberalleştirmeye çalışmaktır.

Liberallerin başarısı sadece kendileri için değil herkes için barışa, adâlete, özgürlüğe ve refaha giden yoldur.

Zira, liberaller insanlara bir hayat tarzı, düşünce ve inanç empoze etmeyecek çerçeve değerleri savunmakta ve herkesin kendi hayatının “iplerini” kendi eline almasının mümkün olmasını savunmaktadır.

Bastiat’nın dediği gibi liberallerin reçetesi özgürlüktür ve özgürlük toplumsal problemlerin en etkili ve en düşük maliyetli çözüm yoludur.

LDT’nin geride kalan 20 yılının hikâyesi de, kısaca, bunu bıkıp usanmadan anlatmaktan ve savunmaktan ibarettir. Muhtemeldir ki, gelecek 20 yılı da böyle olacaktır.

http://www.zaman.com.tr/yorum_ozgurlugun-pesinde-20-yil_2036429.html

ÖZEL MÜLKİYET BİR İNSAN HAKKI MIDIR?

16 Kasım 2012
Özel mülkiyet hakkı tartışmalı bir konu. Özel mülkiyete cephe alan yazarlar bulmak taraftar olanları bulmaktan çok daha kolay.

Plato yönetici sınıfın, Marx herkesin özel mülkiyet hakkına sahip olmasına karşıydı ve onların teorileri düşünce tarihinde derin izler bıraktı.

20. yüzyılın önemli siyasî düşünürlerinden Rawls ve tilmizleri de kişisel eşyalarda (diş fırçası, pijama, ayakkabı vs.) özel mülkiyete taraftar, ancak, üretim araçlarında özel mülkiyete hoş bakmıyor.

Onu adaletsizlik ve eşitsizliklerin kaynağı olarak görüyor. Özel mülkiyet insan hakları belgelerinde de talihsiz bir muameleye uğratıldı. Jacop Mchangama'nın bir makalesinden öğreniyoruz ki, Birleşmiş  Milletler İnsan Hakları Beyannamesi'nin Kanadalı sosyalist hukukçu John Humprey tarafından hazırlanan ilk taslak metninde yalnızca “kişisel mülkiyete sahip olma”ya atıfta bulunulmaktaydı.

Taslağa göre endüstriyel, ticarî ve benzeri kâr getiren teşebbüsler devlet tarafından yönetilmeliydi. Bu yaklaşım komünist ülkeler ve Latin Amerika diktatörlükleri tarafından da desteklendi.

Batı ülkelerinin müdahalesiyle özel mülkiyetin korunması Beyanname'ye girebildi. Benzer şeyler sonraki beyannamelerde de oldu. Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi'nde (1950) özel mülkiyet hakkı karaktersiz bir ifadeyle ve ek protokolle yer alabildi. 

Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde bile özel mülkiyet nispeten zayıf bir koruma görmektedir. Özel mülkiyeti korumaya biraz daha kuvvetli bir vurgu Amerika İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ve Afrika İnsan Hakları Sözleşmesi'nde yapılmaktadır.

Ama hep böyle değildi. Amerika'nın 1776 Virginia Haklar Deklarasyonu, mülkiyeti insanın aslî hakkı ilân etmişti. James Madison 1792'de “Âdil devlet, kişiye, neye sahipse onu garanti eder” dedi. İlk Fransız İnsan Hakları Beyannamesi “mülkiyet ihlâl edilemez ve kutsal bir haktır” ifadesini kapsadı.

ÖZEL MÜLKİYET-REFAH ARASINDAKİ DOĞRU ORANTI

Mülkiyet hakkı, Amerikan kurucu atalarının ve Avrupalı liberal demokrasi teorisyenlerinin nazarında, kişilerin sahip olduğu şeylerin keyfî müdahalelere karşı hukukî korunmaya sahip olmasıydı ve ifade, düşünce, toplanma ve din özgürlüklerinin kullanılabilmesi için ön şarttı.

Onlara göre bütün binaların, medya organlarının, örgütlerin ve dinî kurumların devlete ait olduğu yerde devletler vatandaşlarının hayatını neredeyse tamamen kontrol edebilirdi. Nitekim, bu öngörüler daha sonraları kurulan totaliter devletlerde doğrulandı.

Peki, neden böyle oldu? Özel mülkiyete hak statüsü tanıma ve onu legal korumaya alma fikri niçin zemin kaybetti? Özel mülkiyete karşı teoriler nasıl oldu da taraftar teorileri özellikle 20. yüzyılda ezdi geçti.

Totaliter ülkeler bir yana, Batı demokrasilerinde bile özel mülkiyet hakkı ne sebeple geriledi, keyfî  ve kaprisli devlet müdahalelerinin hedefi hâline geldi ?

Bu çok yönlü ve çetrefil bir inceleme konusu. Ben bu yazıda birçok faktör arasından yalnızca ikisini öne çıkarmak istiyorum. İkisi de özel mülkiyetin pozitif sonuçlarını görüp kavramada yetersizlikle ilgili.

Birincisi daha çok ahlâkî, ikincisi faydacı nitelikte görünüyor, ama aslında özel mülkiyetin insan karakterinin nitelikleriyle  kuvvetli bir bağı var.

Ne yazık ki bu bağ kolektif hayalî iyiler uğruna  görmezden gelinmekte.  Özel mülkiyet (e dayalı sistem) bugün insanlarda iyi hasletler olarak gördüğümüz birçok iyi vasfın gelişmesine büyük katkıda bulunur.

Meselâ cömertlik. Kişi ancak bir şeye sahipse ondan başkalarını karşılıksız yararlandırmayı  ve başkalarına onun parçalarından veya sonuçlarından aktarmayı düşünür, öğrenir.

Tutumluluk, rasyonel hesap yapabilme, sınırlarını öğrenme, mahremiyet ve özel hayat duygularının oluşması, hobiler geliştirebilme, başkalarıyla uyum sağlamayı öğrenme, dürüstlük gibi vasıflar da özel mülkiyet kurumundan büyük destek görür.

Özel mülkiyet kurumu aynı zamanda bireysel ve toplumsal özgürlük ve zenginliğin de ana kaynağıdır. Yine Jacop Mchangama'nın derlediği bilgilerden yararlanarak şu gerçekler aktarılabilir.

Özel mülkiyeti daha iyi koruyan ülkeler zenginlik üretmekte diğerlerinden daha başarılı olmakta.  2010 Uluslararası Mülkiyet Hakları İndeksi'nde (UMHİ) en tepede yer alan 10 ülke Freedom House'ın 2010 “Dünyada Özgürlük” araştırmasında sivil ve politik özgürlüklerde de en iyi puanlara sahip.

UMHİ'nin en alttaki 10 ülkesinden hiçbiri “özgür” kategorisine girememekte. Yedisi “kısmen özgür” kategorisinde yer bulmakta (yaygın insan hakları ihlâlleri yaşanan Venezuela, Bolivya ve Bangladeş dâhil).

Üçü ise “özgür olmayan” ülkeler arasında (Zimbabve, Çad, Fildişi Sahili). UMHİ'de en üstteki on ülke yüksek  per capita rakamları olan gelişmiş ülkeler.

Toplu olarak bakıldığında ilk % 20'de yer alan ülkelerin son % 20'de yer alan ülkelerdekinin  8 katı yüksek per capitaya sahip olduğu görülmekte.

Fakirlikle mülkiyet haklarına hukukî korumanın az olması veya hiç olmaması arasındaki bağ Dünya Bankası'nın 2009  Country Performance and Institutional Assessments raporunda  da ortaya çıkmakta.

  2009'da incelenen 70 gelişmekte olan ülkeden yalnızca beşi, 11'den (en az) 6'ya  (en fazla) uzanan bir skalada mülkiyet hakları ve hukukun hâkimiyeti  bakımından 4 puan alabilmektedir.

Bütün bu bilgiler gösteriyor ki, bir ülkenin insanlarının temel sivil özgürlüklere ve yiyeceğe sahip olması, iyi  hukukî koruma altına alınmış mülkiyet hakları sisteminden geçmekte.

2008'de BM'nin Commision on the Legal Empowerment of Poor (Madeleine  Albright ve Hernando De Soto) raporu mülkiyet hakkının bireyin onuru ve refahı için “temel insan hakkı” olarak tanınması gerektiğini vurguladı.

Mülkiyet hakkının bireysel özgürlükle, ekonomik gelişmeyle ve ülkeler arası barışla olan bağlarına işaret etti. Evet, özel mülkiyet temel bir insan hakkı ve bu hakka en çok fakirlerin ve zayıfların ihtiyacı var.

Zira, diktatörlerin ve güçlülerin özgürlüğünü kimse kısıtlamıyor. Diktatörler ve adamları asla açlık, kıtlık  çekmiyor. “Uygarlıktan barbarlığa bir yol döşemek istiyorsanız, özel mülkiyeti kaldırın yeter!” diyen filozof çok haklı.

http://www.zaman.com.tr/yorum_ozel-mulkiyet-bir-insan-hakki-midir_2016427.html
 

17 Mart 2013 Pazar

TROPİKAL MUSSOLİNİ, Chavez’in mirası

 Atilla YAYLA
Chavez'in ardından, hayattayken yaptıklarının anlamıyla ilgili yorumlar yapıldı. Türkiye'de sadece sosyalistler ve nasyonal sosyalistler değil, bazı dindar muhafazakârlar ve refah devletçi liberaller de müteveffa liderin icraatlarına övgüler yağdırdı.

Chavez'in gerek yönetim tarzıyla gerekse icraatlarıyla son 15 yılın en ilginç siyasî liderlerinden olduğu açık. Bu yüzden, hakkında çok şey yazılıp söylenmesi normal.

Normal olmayan, onun şahsiyetinin ve icraatlarının mevcut veya muhayyel iyi yanları göklere çıkartılırken, kötü taraflarının görmezden gelinmesi veya geri planda bırakılması. Oysa, önyargıdan uzak, sağlam bilgilere dayalı, dürüst  bir değerlendirme, Chavez'in eksilerinin artılarından çok daha fazla olduğunu gözden kaçırılamayacak şekilde ortaya koyuyor.    

Chavez, bir radikaldi. Bazılarının iddia ettiğinin tersine, radikalliği 2002'de kendisine karşı girişilen darbe teşebbüsünün sonucu değildi, yıllar öncesinden onunlaydı. Nitekim, siyasî ideallerine ulaşma yolunda ilk hamlesi, demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş bir hükümete karşı yarbay üniformasıyla darbe yapmaya kalkışmasıydı.

Bizdeki darbesever nasyonal sosyalistlerin Chavez'e hayranlığının bir kaynağı bu olsa gerek. Başarısız darbeci daha sonra siyasete girdi. The Economist'teki bir yoruma göre, darbeciliği terk etmesinde akıl hocası Castro'nun telkinleri de rol oynadı.

Siyasette başarılı olmak için gerekli bazı vasıflara sahipti. İnsanlarla kolay iletişim kurmayı becermesi bunların en başta geleniydi. Aynı zamanda enerjikti. Böylece, kişiselliğin öne çıktığı; liderin anayasaya değil, anayasanın ona bağlı olduğu bir rejim kurdu.

Bu rejim, siyaset bilimcilerce “illiberal demokrasi” veya “otoriteryen popülizm” olarak adlandırılan türdendi. 1998'de seçilmesinden hemen sonra yeni bir anayasa yaptırttı. Özel mülkiyete, insan haklarına ve bağımsız yargıya vurguları budadı.

Başkanlık yetkilerini artırdı ve silahlı kuvvetleri kontrolü altına aldı. 2002 darbesinden sıyrılması da, başlangıçta ona karşı gibi görünen ordunun sonradan saf değiştirmesiyle oldu.
 
Chavez, Venezuelalılar arasında hatırı sayılır bir desteğe sahip olmayı başardı. Bunda politik iletişim becerileri yanında ülkesinin petrol gelirlerinin dağıtılabilecek kaynaklar oluşturması da rol oynadı. Çok sanslıydı, 2000'lerde petrolün fiyatı zirveye tırmandı. 2000-2013 arasında, üretimin azalmasına rağmen, petrol gelirleri, önceki 13 yıldakine nispetle, yaklaşık 2,5 kat arttı.

Ülkeye giren 1 trilyon doların 300 milyarı “sosyal yardım” amaçlı dağıtıldı. Geri  kalanı devletin yürüttüğü verimsiz ekonomik faaliyetlerde ve yozlaşmanın dişlileri arasında heba edildi. Chavez dünyanın çeşitli yerlerindeki sosyalist  faaliyetleri parayla destekledi.

Küba'daki komünist diktatörlüğe her yıl 6 milyar dolar akıttı. Popülaritesine keskin anti- Amerikancılığı çok katkı yaptı. Ahmedinejad, R. Mugabe, S. Hüseyin, F. Castro, B. Esed gibi diktatörlerle yakın dostluk ilişkileri geliştirdi.

Chavez, siyasette de ekonomide de otoriteryenizmi benimsedi. Resmiyette bazı demokratik kurumları muhafaza etti, fiiliyatta muhaliflerini türlü yollarla korkuttu. 2004'te görevden uzaklaştırılmasını talep eden referandum için verilen 3,6 milyon imzalı dilekçeye imza koyanları ya kamu işlerinden attı ya da onlara pasaport vermeyi ve diğer kamu hizmetlerini sunmayı reddetti.

Kendisine bağlı kalabalık bir militer güç oluşturdu ve mahallî idarelerin yetkilerini devralan bir komünite konseyleri ağı teşkil etti. Görünürde makamlar  ve heyetler faaliyetteydi ama fiiliyatta her şey ona bağlıydı. Bu yüzden, yine The Economist'in belirttiğine göre, Meksikalı yazar Carlos Fuentes, Chavez'e “tropical Mussolini” sıfatını yakıştırdı.

Katlanan petrol gelirlerinin sağladığı imkânla eğitim ve sağlık alanlarında yapılan yatırımların ve dar gelirlilere kaynak aktarılmasının iyi sonuçlarının derecesini ileride gerçek rakamlar ortaya dökülünce daha iyi anlayacağız.

Ancak, Chavez döneminin zamanla ortaya çıkacak büyük ekonomik problemlerin tohumlarını attığı biliniyor. Venezuela, Transparency International'ın verilerine göre, dünyanın en yozlaşmış ülkeleri arasında. Nepotizm başını alıp gitmiş durumda.

Ülke ekonomisi bütünüyle petrole bağımlı, petrol fiyatlarındaki her düşme ekonomiyi darboğaza sokabilir. Geçen yılki bütçe açığı GSYİH'nin % 8,5'iydi. Açık, gelecekteki petrol ürünü teminat verilerek Çin'den alınan borçla kapatıldı. Venezuela parası şubatta % 32 devalüe edildi.

Chavez inşa etmekte olduğu “21. yüzyıl sosyalizmi”nin ekonomideki yapı taşlarını telekomünikasyonu, elektriği, çimentoyu petrol endüstrisinin büyük bölümünü devletleştirerek attı. Böylece ekonomiyi çökertti. Siyasî yapı taşlarını ise, Caudillo (millî şef) yönetimi kurup sivil toplumu budayarak döşedi.

Bunların hepsini sosyalizm adına yaptı ama çizgisi sosyalizmle olduğu kadar Latin Amerika'nın faşist geleneğiyle de örtüşmekteydi. Ne yazık ki, zengin doğal kaynaklara sahip bu güzel ülkeyi gelecekte ağır ekonomik ve siyasî sorunlar bekliyor. Siyasette Küba'nın, ekonomide Çin'in manipülasyonlarına açık bir ülkenin kaderinin ne olacağını yaşayanlar görecek.
 
Chavez ülkesinde milyonlarca kişi tarafından seviliyordu. Cenazesine yüz binler katıldı. Bu, Chavez'in doğru yolda olduğunu kanıtlar mı?  Sanmıyorum. Tarihe bir göz atın. Her diktatörün arkasında milyonlar vardı. Bazılarının cenaze törenlerine on binler, hatta yüz binler katıldı.

Hitler milyonlar tarafından sevildi ve desteklendi. Stalin ölünce, 1500 kişi sevgi ve üzüntüsünden intihara kalkıştı. Bunların bir kısmının anne-babası Stalin tarafından katlettirilmiş veya Gulag Takımadaları'na sürülmüştü. Daha yakınlarda Kuzey Kore lideri Kim'in ölümü milyonları yasa boğdu.

Ama saydığım isimlerin hepsi insan haklarına, hukukun üstünlüğüne saygı göstermeyen muhteris diktatörlerdi. Eğer Chavez'in halkının bir kesimi tarafından sevilmesi onun çizgisini ve icraatlarını masumlaştırır ve sevimlileştirirse, diğer diktatörler de aynısını beklemeyi hak eder.
 
Chavez gerçeğini anlattım. Ne var ki, Chavez solda ve Amerika karşısında olduğu için ileride solun diğer diktatörleri gibi övgüyle anılacak, hakkında efsaneler uydurulacak. Zavallı Venezuela halkının önemli bir bölümü de onun sebep olduğu problemlerden ıstırap çekerken, sorunların ondan sonra veya onun hayatta olmaması yüzünden çıktığını sanacak.

Biz Türkiye vatandaşlarının hiç yabancı olmadığı, bu yüzden çok iyi anlayacağı bir durum. Tarih hep değilse de ara sıra tekerrür mü ediyor yoksa?
a.yayla@zaman.com.tr
 http://www.zaman.com.tr/yorum_chavezin-mirasi_2065344.html  internet sayfasından alınmıştır.

2 Mart 2013 Cumartesi

İSLAMİ LİBERALİZM NASIL OLUR? Mustafa AKYOL




Mustafa Akyol  [25 Şubat 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

Geçen hafta “Hem dindar hem liberal olunmaz mı?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bana bu soruyu sorduran da Radikal gazetesi köşe yazarı Türker Alkan’ın “Tanrı’nın buyrukları”na bağlı olmakla liberal olmayı çelişkili gibi konumlandıran bir başka yazısıydı. Sayın Alkan, sağolsun, aynı konu üzerine bir kez daha yazmış, meseleye açıklık getirmiş, benim için de nazik sözler söylemiş. Bilmukabele; ben de kendisinin “saygı duyduğum iyi bir yazar” olduğunu teslim etmeliyim.

Gelelim meseleye… Türker Alkan “dinci”lerin liberal olamayacağını söylüyor. “Dinci”likten ve özelinde “İslamcılık”tan kasıt, devlet eliyle din empoze etmeyi hedefleyen bir siyasi proje ise, Sayın Alkan tümüyle haklı. Ancak kendini “Tanrı’nın buyrukları”na sıkı sıkıya bağlayan bir insanın bu anlamda “dinci” olması gerekmiyor. Bu insanın, dinin devlete değil de bireylere ve cemaatlere hitap eden bir değerler sistemi olduğunu düşünmesi de mümkün.

Ama aynı insanın devletin muhtemel tasallutundan korunmaya da ihtiyacı var. (Hele de Türkiye’de!) İşte liberalizm, devletin bireylere ve cemaatlere mümkün olduğunca karışmamasını savunarak, tam da bu korumayı üstleniyor. Bir başka deyişle liberalizm, insana istediği gibi ve istediği kadar dindar olma şansını veriyor.

İşte bu noktadan yola çıkan bir Müslüman’ın liberalizmi dindarlık perspektifi ile savunması ve bir tür “İslami liberalizm” anlayışı geliştirmesi mümkün.

Bu elbette çok kapsamlı bir mesele. Burada sadece bu konuda “İslamcı” kalemlerden gelen iki tipik itiraza değinmek istiyorum.

Bunlardan ilki “İslam’da din ve devlet ayrılmaz” görüşü. Bu görüşü savunanlar, İslam tarihindeki yaygın pratiğe bakarak hüküm veriyorlar. Oysa atladıkları önemli bir şey var: Klasik İslami devirdeki devlet ile modern devlet birbirinden çok farklı şeyler. Örneğin klasik İslami devirde kanun yapmak devletin değil bağımsız ulemanın göreviydi. Ülke sınırları içinde yaşayan herkese uygulanan standart bir kanun da yoktu. Oysa modern dünyadaki tüm devletler hem kanun yapıyor hem de bunu tüm vatandaşlara uyguluyor. Siz kafanızdaki İslam yorumunu alıp da modern devletin doktrini haline getirdiğinizde, klasik İslami devire dönmüş olmuyor, despot bir ucube yaratmış oluyorsunuz.

İkinci itiraz ise liberalizmin ve diğer modern ideolojilerin, sırf “modern” ve “Batı kaynaklı” oldukları için Müslümanlara uymayacağı yönünde. Böyle düşünenlerin zihninde, siyaseti, toplumu ve ekonomiyi detaylı kurallara bağlayan bir “İslami sistem” var. Oysa biraz geçmişe baksalar, “İslami sistem” dedikleri şeyin çoğunun aslında “ilahi” değil “beşeri” ve “tarihsel” kaynaklara dayandığını, örneğin ilk devir Müslümanlarının Pers ve Bizans devletlerinden pek çok idari ve hatta hukuki kavram aldıklarını görecekler.
Kaldı ki eğer “İslami olmayan sistemleri” peşinen reddetmeye girişeceksiniz işiniz epey zor. Mesela İslam geleneğinde hiç yeri olmayan, tefsir ve fıkıh kitaplarında izine bile rastlanmayan trafik kurallarını hemen çöpe atmanız lazım. Öyle ya, alnı secdeye değmemiş insanlar tarafından uydurulan bu kurallar İslam dünyasına tümüyle dışarıdan sokulmuş durumda.

Oysa trafik kuralları biz Müslümanların da işine yarıyor. Batılıların bunları geliştirmesinin sebebi de, motorlu arabayı keşfedip bizden önce kullanmaya başlamaları. Demokrasiyi, parlamentoyu ve siyasi ideolojileri bizden önce geliştirmeleri de öyle. Bunları sırf “kökü dışarıda” olduğu için reddetmek yerine, kendi değerlerimize uygun şekilde nasıl yorumlayıp kullanabileceğimize bakmak lazım.

Unutmayalım, Allah’ın bilgisi ve hikmeti sonsuz; İslam medeniyetinin kendi geleneğiyle sınırlı değil.



İslam ve Liberalizm: Çatışma mı işbirliği mi?

Zaman gazetesinde Ali Bulaç ile Atilla Yayla’nın isim vermeden sürdürdükleri tartışmaya Star gazetesinden Mustafa Akyol da katıldı. Şimdilik bu üçlünün dâhil olduğu tartışma; İslam, liberalizm, özgürlük, zenginlik isim ve kavramları etrafında şekilleniyor. Özgün Duruş`tan Yahya Ayyıldız`ın haberi:

Basın dünyasında ender rastlanan seviyeli ve verimli tartışmalardan birine şahit olmaktayız. Zaman gazetesinde Ali Bulaç ile Atilla Yayla’nın isim vermeden sürdürdükleri tartışmaya Star gazetesinden Mustafa Akyol da katıldı. Şimdilik bu üçlünün dâhil olduğu tartışma; İslam, liberalizm, özgürlük, zenginlik isim ve kavramları etrafında şekilleniyor. Şimdiye kadar hayli verimli olan tartışmadan daha fazla istifade edebilmek için mezkûr kavramları alanın uzmanlarına sorduk. Bu hafta Mustafa Akyol’la başladığımız diziye gelecek hafta pek çok değerli yazarımızla devam edeceğiz. Zira bu kavramlar 21. yüzyıl Türkiye’sini şekillendirecektir. Geleceği öngörebilmek veya şimdiden gerekli pozisyonu alabilmek için bu kavramların toplumun zihninde daha fazla berraklaşması gerekiyor. Türkiye gerçeğinin daha net bir şekilde anlaşılmasına yardımcı olması dileğiyle…

Ne oldu?

“İslam`da özgürlük, Allah`a kulluk yapmak üzere engelsiz bir ortamın; sosyal, politik, ekonomik, maddi ve kültürel dünyanın tesis edilmesi çabasıdır. Liberal özgürlük ise insanın kul olmaktan çıkarılması çabası ve talebidir.”

10 Ekim tarihli Zaman gazetesinde yukarıdaki ifadeyi kullanan Ali Bulaç, İslam’ın özgürlük tanımıyla liberalizmin özgürlük tanımını birbirine karşıt olarak konumlandırdı. İki gün sonraki makalesinde ise Batı’nın zenginliğinin kökenini sorguluyordu:

“Batı`daki sermaye birikiminin veya tarihsel kapitalizmin arkasında üç temel unsur yatmaktadır. Bunlar da sömürgecilik, köle ticareti ve faizin sistemin bir parçası olarak iş görmeye başlamasıdır.”

“Liberal ekonominin uygulandığı Amerika ve İngiltere`nin zenginliğinin arkasında liberal sınıfın başarıları, zekâsı, dâhiyane fikirleri, ahlaki çabası mı var, yoksa bu devletlerin dünyada çıkarttıkları savaşlar mı?”

Liberalizmin özgürlük anlayışına ve zenginliği edinme biçimine getirilen bu eleştiriler, liberal yazarlardan karşılık bulmakta gecikmedi. Aynı gazetenin yazarı ve Liberal Düşünce Topluluğu Başkanı Atilla Yayla, eleştirileri şöyle cevaplıyordu.

“Liberallerin anladığı manada özgürlük, dinden önce gelir. İnsan önce özgür olur, sonra bir dini seçer veya seçmez. İslam`ı veya Hıristiyanlığı özgürlükle özdeşleştirirseniz dinini değiştiren insan özgürlüğünü de kaybetmiş olur. Buradaki mantıksızlık yeterince açık değil midir?”

Liberal özgürlük dışındaki herhangi bir özgürlük anlayışının topluma hâkim olmasının sonucunda, ya özgürlük kaybı ya düşük şiddetli savaş ya da dini despotizm yaşanacağını ekledi. Üstelik dindar Müslümanların 28 Şubat döneminde liberal özgürlüğe dayanarak hak mücadelesi verdiklerini söyleyip aksi iddiada bulunanlara, “Tersini düşünen varsa bir adım öne çıksın!” diyerek meydan okudu.

İslam dünyasının fakir olmasını Batılıların ve İslamcıların benzeri şablonlarla açıklamaya çalıştığını, birinin kabahati İslam’da diğerinin de İslam’dan uzaklaşmakta gördüğünü, ikisinin de ön yargıların eseri ve anlamsız olduğunu ifade etti. Zenginliğin temelinin piyasa ekonomisi, yani özgürlük ve serbestliğin olduğunu iddia etti:
“Bu formülün özü basittir: İnsanların insanî potansiyellerini kullanmalarına ve doğal insanî güdülerin peşinden koşmalarına set çekmeyin. Kısaca, insanları özgür bırakın. Ekonomik zenginliğe giden yol işte budur.”

Sorular

- Özgürlüğü nasıl tanımlıyorsunuz? Liberaller ile İslamcıların özgürlük yorumları arasında ne tür farklar var?

- “Liberal özgürlük anlayışı genel ve barışçı, İslamcıların özgürlük anlayışı sekteryen ve savaşçıdır” ifadesine katılır mısınız?

- 28 Şubat döneminde dindar Müslümanlar, hukuk mücadelesini liberal özgürlük anlayışına dayanarak mı vermişlerdir? Eğer öyleyse niçin?

- Farklı din, mezhep, etnik yapı ve yaşam tarzına sahip olunan Türkiye’de barış, huzur, özgürlük ve refahı İslamcı özgürlük anlayışı mı yoksa liberal özgürlük anlayışı mı sağlayabilir?

- Batı’nın zenginliğinin kaynağı, “özgürlük temelinde çalışma” mı yoksa “köleleştirmeyle yapılan sömürü” mü?

- Liberalizmin küresel hâkimiyetine karşın sosyal adaletsizlikler, açlık, çevre felaketleri, savaşlar gibi sorunların ileri düzeyde devam etmesi bir çelişki mi yoksa doğal ve normal mi?


Mustafa Akyol: Pek çok İslamcımız "sosyal adalet" peşinde sosyalist oldu

Özgürlük, benim anlayışıma göre, bireylerin (yahut Allah’ın kullarının, nasıl ifade ederseniz) başta siyasi otorite olmak üzere, hiç bir dış güç tarafından zorlanmadan, hayatlarını kendi rıza, istek ve vicdani kanaatlerine göre tanzim edebilme hakkıdır. Bir Müslüman bu hakkı İslam’ın gösterdiği hedefler doğrultusunda kullanırken, seküler bir insan da seküler hedefler doğrultusunda kullanır. Bir Müslüman’ın bu ikinci durumu tasvip etmese de, onun var olma hakkını kabul etmesi, bence İslami açıdan da doğru ve hatta gereklidir, çünkü "dinde zorlama yoktur" ve "sizin dininiz size, benim dinim bana"dır. Bu sebeple, liberal siyasi gelenek ile İslami düşüncedeki özgürlük tanımlarının çelişik olmadığını, en azından olmayabileceğini düşünüyorum.  

"Sekter ve savaşçı" İslamcılar olduğu gibi, öyle olmayan İslamcılar da vardır. Liberal düşünce de kendi içinde farklı tonlar barındırır. Genellemelere gitmek bence bizi sadece yanıltır.

Müslümanlar, hukuk mücadelesini büyük ölçüde liberal özgürlük anlayışına dayanarak vermişlerdir. Çünkü başörtüsü hürriyeti, "din özgürlüğü" yahut "bireysel özgürlük" gibi başlıklar altında savunulmuştur, "Allah’ın emri budur, bu farzı yerine getiriyoruz" diye değil. Bu "seküler dil" ise normal ve bence İslami açıdan da meşrudur, çünkü içinde yaşadığımız hukuk sisteminin "Allah`ın emirleri, farzlar, sünnetler" gibi nosyonları yoktur. Buna karşın, her ne kadar Türkiye`deki resmi hukuk kurumları pek kulak asmasalar da "hak ve özgürlükler" diye bir nosyonu vardır. Kaldı ki, "Allah`ın emri"nin ne olduğunu tartışmaya başladığınızda da farklı içtihatlar ortaya çıkar ki bunların her birine hayat hakkı tanımak için yine özgürlük anlayışına ihtiyacınız vardır. 

Kısacası ben liberalizmi, tüm insanlara ve bu arada tabii ki Müslümanlara diledikleri gibi yaşama hakkı veren, devleti buna göre terbiye etmek isteyen olumlu bir ideoloji olarak görüyorum. Doğrudan İslam`ın kendi geleneğinden çıkıp gelmese de (aynen demokrasi gibi) modern devrin Müslümanları için "makbul" olması gerektiği kanısındayım.

Türkiye`deki renkliliği barış içinde bir arada yaşatabilmenin formülü çoğulculuktur ki, bunun hem İslami geleneğe hem de liberal düşünceye uygun düştüğünü söyleyebiliriz. 

Sömürünün belirli bir payı olduğuna kuşku yok. Ama "Batı başarısı"nın kanımca asıl sırrı, bilimsel ve teknolojik gelişme, bunun da altında yatan araştırma, yeni şeyler keşfetme, bunun için sistemli olarak çalışma düşüncesidir. Bunun da liberalizmin savunduğu bireysellikle yakından ilgisi vardır. Batı ülkelerinden bile daha sömürgeci olan Sovyet Rusya`nın batışı ise, bu bireysellikten yoksun olmasıyla, bireyi devlet ideolojisi ile hapsetmesiyle yakından ilgilidir. (Bireyselliğin bizde sıkça anlaşıldığı gibi "bencillik" olmadığını burada hemen belirteyim.) 

Köleliğe gelince… Evet, bu konuda Batı medeniyetinin sicili karanlıktır, ama diğerlerinin de ne kadar aydınlıktır, tartışılır. Modern zamanlara dek dünyadaki hemen her medeniyette kölelik vardı ve bu normal, tabii bir durum sayılıyordu. İslam medeniyeti de kölelere insanca davranma vurgusu yapmasına rağmen, köleliği bir kurum olarak kaldırmamıştır. Osmanlı`da köle ticaretinin yasaklanması, ancak 19. yüzyıl ortasında ve İngiltere baskısıyla mümkün olabildi. "Köleci Batı" hakkında atıp-tutanlar, işin bu yanını pek görmüyorlar nedense.

"Liberalizmin küresel hâkimiyeti" altında yaşadığımızı düşünmüyorum. Sadece dünyadaki etkin devletlerin (ABD ve AB ülkeleri) siyasal sistemleri liberal yahut liberal olmaya yatkın. Ancak bu, söz konusu ülkelerin "ulusal menfaatleri" olduğu ve bunlara göre kimi zaman mütecaviz politikalar izlediği gerçeğini değiştirmiyor. Burada liberalizmin bir "dış politika doktrini" değil, bir siyasi ideoloji olduğunun da sanırım altını çizmek lazım. Bu, Türkiye`de çok karıştırılıyor. "Amerika’da din özgürlüğü"nden örnek verince, "Irak`ı işgal eden Amerika mı, lanet olsun!" cevabını alabiliyorsunuz. Oysa Irak`ın işgalinin liberalizmle bir ilgisi yok, Sovyetler`in Afganistan`ı işgal etmesinin sosyalizmle bir ilgisinin olmadığı gibi. (Bu arada, ABD`deki pek çok "serbest piyasacı" klasik liberal çevrenin Irak işgaline ve genel olarak militarist dış politikaya karşı çıktığını da belirteyim.)

Öte yandan çevre felaketleri, açlık, fakirlik gibi sorunların da liberalizmle doğrudan ilgisi yok. Çevre sorunlarına yol açan şey "sanayi"dir. Sanayi, sosyalist veya faşist ülkelerde de çevreyi kirletir. Açlığın ve fakirliğin liberal ekonomi yüzünden değil, bilakis ona dâhil olamayış yüzünden yaygın olduğunu öne sürmek mümkündür. Kapılarını "küresel sermaye"ye sonuna kadar açan Güney Kore mi daha iyi durumda, yoksa kendisini bu "sömürü düzeni"nden koruyan Kuzey Kore mi, karşılaştırın. 

"Sosyal adaletten" kasıt, "devlet eliyle maddi eşitlik yaratılması" ise, bu elbette liberalizmle çelişkilidir. Ama zaten kanımca İslamiyet`le de çelişir. İslam geleneğinde toplumdaki ihtiyaç sahiplerine yardım, temel olarak "vakıf"lar, yani sivil toplum tarafından yürütülmüştür. Cumhuriyet döneminde tüm bu vakıfların devlet tarafından gasp edilmesi, ne yazık ki bu geleneği bize unutturdu, pek çok İslamcımız da "sosyal adalet" peşinde sosyalist oldu.