PROF. DR. LEVENT KÖKER
AK Parti, “başkanlık
sistemi”ne geçiş yönündeki önerilerini TBMM Başkanlığı’na sundu. Böylece
bir parlayıp bir sönen sistem tartışması artık hep gündemimizde olacak.
Öneriler,
zaman zaman karıştırıldığının aksine, yarı-başkanlıktan çok başkanlık
sistemine yakın durduğu için önce bu konuda bir netleşme gerekiyor,
sonra da içerikle ilgili bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.
 |
| PROF. DR. LEVENT KÖKER |
İnsan hak ve hürriyetlerinin en ileri düzeyde kabûl görmesine dayanan
demokratik hukuk devleti ortaklığının ötesinde, dünya üzerindeki
demokratik sistemler parlâmenter ve başkanlık sistemleri olarak iki
büyük gruba ayrılmaktadır.
İki sistem arasındaki fark yasama-yürütme
ilişkileri bakımından görülmektedir. Parlâmenter sistemde yürütme organı
halk tarafından doğrudan seçilen parlâmentonun içinden çıkmakta ve
parlâmentoya karşı sorumlu konumda bulunmaktadır.
Bu sistemde kural
olarak sembolik bir konumu bulunan Cumhurbaşkanı’nın devlet yönetiminde
yetkisizliği ve sorumsuzluğu esastır, devlet idâresinden dolayı asıl
sorumluluk yürütmenin başı konumunda olan Başbakan ve Bakanlar
Kurulu’ndadır.
Buna karşılık başkanlık sisteminde ise durum çok
farklıdır. Burada yasama organı ile yürütme organı halk tarafından
doğrudan ve ayrı seçimlerle seçilmekte, dolayısıyla aralarında herhangi
organik ilişki bulunmamaktadır.
Yasama organı tüm başkanlık
sistemlerinde iki bölümlü bir biçimde (“temsilciler meclisi” ile
“senato”dan) oluşmakta yürütme ise sadece Başkan’da tecelli etmektedir.
“Bakanlar” Başkan tarafından –Senato’nun onayı ile– atanmakta ve ilke
olarak ona karşı sorumlu bulunmaktadır.
Sistemin özü, yasama, yürütme ve
yargı kuvvetlerinin kat’i bir biçimde birbirlerinden ayrılması ve
böylece aşırılıkların frenlenip dengelenmesi düşüncesine dayanmaktadır.
Şimdi soru şu: Başkanlık sistemi Türkiye’nin gündemine hangi
özellikleri bakımından getirilmektedir? İstenen “başkanlık sistemi”
midir yoksa başka bir şey mi?
Medyaya yansıdığı biçimiyle bakarsak AK
Parti’nin (bakanların başkan tarafından atanması ve milletvekilliği
yapamamaları gibi) önerilerinin yasama-yürütme ayrılığına dayanan
başkanlık sistemine yakın durduğunu söyleyebiliriz.
Bununla birlikte
aynı önerilerde yasama organı ile başkanın seçilme dönemlerinin
çakıştırılmak istendiği görülmekte. Bu durum, başkanlık sistemi tipinden
bir sapma meydana getiriyor.
Şöyle ki: Sâdece AK Parti ve Sayın
Erdoğan’ın özel durumunda değil, Türkiye’nin (ve esâsen Avrupa’nın)
siyasî geleneğinde de “disiplinli siyasî parti” geçerlidir.
Bu durumda,
başkan ile yasama organı seçimlerinin aynı dönemde yapılması durumunda
çoğunluk partisi parti genel başkanı “başkan” olarak yürütmeyi, “genel
başkan”ın kontrolündeki çoğunluk partisi de “yasama organı”nı kontrol
edebilecek ve dolayısıyla sistem öneride savunulanın (ve başkanlık
sistemi mantığının) tam aksine yasama ve yürütme güçlerinin dolaylı da
olsa tek elde toplanmasıyla sonuçlanabilecektir.
Esâsen durum şu anki
parlâmenter yapıda da böyle olduğuna göre, insan, “başkanlık sistemi”
adı altında böyle bir öneriye neden gerek duyulmuştur diye sormadan
edemiyor doğrusu.
Gelelim iki meclislilik ve federalizm
konularına. Federalizmle başlayayım: ABD başta olmak üzere, bugün dünya
üzerinde geçerli olan başkanlık sistemi örneklerinin hemen tamamı aynı
zamanda federasyon.
Kıbrıs Cumhuriyeti gibi bazı çok küçük ada
devletleri bunun ihmal edilebilir istisnalarını oluşturuyor. Buna
karşılık parlâmenter sisteme sâhip devletler ise federasyon veya üniter
devlet biçiminde örgütlenebiliyorlar.
Bu gözlemden çıkan birinci sonuç
şu: Parlâmenter sistem için gerekli olmayan federalizm, başkanlık
sistemi için gerekli.
Tabiî burada federalizm deyince ne anlaşıldığını
da belirtmek gerekir. ABD (başkanlık sistemi) veya Almanya (parlâmenter
sistem) gibi tarihî olarak federasyon tarzında kurulmuş devletlerin yanı
sıra, “üniter” yapı içinde bölge yönetimleri oluşturmuş ve merkezî
devletin yasama ve yürütme yetkilerini bölgeler lehine kısıtlamış,
(İspanya ve İtalya gibi) ileri düzeyde adem-i merkeziyetçi devletler de
adı konmamış federalizm örnekleri olarak zikredilebilirler.
Bu devletlerin hepsinde yasama organlarının iki meclisli (senatolu)
olduğunu da eklemeliyiz. Özellikle başkanlık ve (doğası gereği
parlâmentarizmden bir sapma olan Fransa’daki gibi) yarı başkanlık da
dahil demokratik sistemlerin pek çoğunda iki meclisli bir yasama organı
bulunduğunu vurgulamalıyız.
Bu durumda Türkiye’de başkanlık sistemine
(1) federalizme yakınlaşan bir bölgeli devlet ve (2) senato benzeri bir
ikinci meclis olmadan geçilmesinin önerilmesi dünya örneklerine göre
gerçekten istisnaî bir durumdur.
AK Parti önerisinin sözcüleri ikinci
meclisin Türkiye’de 1961 Anayasası döneminde denendiğini ve başarısız
olduğunu belirtmektedirler.
Son derece ironik bir biçimde darbe
anayasası olarak nitelendirilen 1982 Anayasası’nın yapıcılarının
yaklaşımını hatırlatan bu değerlendirme üzerinde biraz durmak
gerekmektedir.
1961 Anayasası ile getirilen “Cumhuriyet Senatosu” halkın
demokratik tercihlerinin Cumhuriyet’in temel özelliklerini tahrip
edebileceğinden endişe eden bürokratik vesâyetçi zihniyetin “halk
korkusu”nu yansıtan bir kurumdu.
Buna karşılık demokratik bir sistem
olan başkanlık sistemindeki “senato” kurumu, nisbî temsil esasına göre
belirlenecek olan bir yasama organı çoğunluğunun, siyasî ve diğer
azınlık gruplar üzerinde tahakküm kurabileceği (“çoğunluk zorbalığı”)
endişesine dayanan bir özgürlükçü denetim mekanizmasını ifâde
etmektedir.
Öyle sanıyorum ki, başkanlık sistemi ile ilgili
tartışmalarımızdaki asıl önemli nokta da burada tezâhür etmektedir.
Türkiye’de başkanlık sistemi talebi, öneri sâhiplerinin dile getirdiği
gibi, devlet aygıtının ve siyasî hayatın daha etkili ve “istikrarlı”
işlemesi için mi yoksa “başkanlık sistemi”nin târihî ve fikrî
temellerinin ortaya koyduğu üzere, çoğunluk zorbalığına engel olmak için
geliştirilmiş özgürlükçü demokratik hukuk devleti anlayışını etkili
kılmak için mi ortaya atılmaktadır?
Başkanlık sistemi önerisinin
sâhipleri gerekçe olarak birinci noktayı öne çıkarmaktadırlar. Bu
nedenle de adem-i merkeziyetçilik ve iki meclisli yasama organı
konularında bir başkanlık sisteminde olması gerekenleri önermekten
imtinâ etmektedirler.
Bu da çok iknâ edici olmamaktadır. Türkiye’de
siyasî istikrar deyince “koalisyonla yönetilmeme” durumu anlaşılmaktadır
ve bu bakımdan 2002 Kasım’ından beri Türkiye’de siyasî istikrar sorunu
bulunmadığını söyleyebiliriz.
Bu dönemin ilk yıllarında “istikrar”
önündeki en büyük tehdit askerî ve sivil bürokratik vesâyetçiliğin
demokratik sürece yönelik aktif ve müdahaleci tavrıydı ki, bunun da
süreç içinde giderildiği ve yapılan reformlarla koalisyonsuz yönetim
anlamında istikrarın sağlamlaştırıldığı ortadadır.
Böyle bakıldığında,
“istikrar için başkanlık sistemi” iknâ edici bir temelden yoksun
kalmaktadır. Tabiî asıl önemli husus, başkanlık sistemi adı verilen
siyasî sistem tipinin temelinde, özgürlükçü hukukun üstünlüğü temeline
dayalı bir demokrasinin yerleştirilmesi bakımından “çoğunluk
zorbalığı”nı önleme fikrinin bulunduğunu kavramaktır.
Bu kavrayış
olmadığı sürece ve bölgesel yönetim ile iki meclislilik seçeneklerini
içermediği takdirde, herhangi bir sistem değişikliği önerisinin sözde
kalacağı ve Türkiye’nin farklılıkların inkârından kaynaklanan başta Kürt
sorunu olmak üzere çözüm bekleyen temel sorunlarına herhangi bir çözüm
getirmesini beklemek en hafif deyimiyle hayalcilik olacaktır.
http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-levent-koker-nasil-ve-ne-icin-baskanlik-sistemi_2015954.html