Popüler Yayınlar

MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2013 Pazar

Başkanlık mı, istikrar mı? - Mümtaz'er Türköne

Mümtaz'er Türköne
m.turkone@zaman.com.tr

70’li yılların ortaları, benim 20’li yaşlarımın başlarıydı. 1973 yılında Cumhuriyet 50. yılını kutlamıştı. Bir nebze bile olsa heyecan dalgası oluştuğunu hatırlamıyorum.

Nüfus, 1970 sayımına göre 36 milyona yaklaşmıştı ve çok hızlı artıyordu. Tarihin belki de en dramatik, en sarsıcı değişimi yaşanıyordu.

İnsanlar köklerinden koparılıp, süs bitkileri gibi büyük şehirlerin varoşlarında hayatta kalma mücadelesi veriyordu. Bu topraklara özgü dayanışma ve teşebbüs gücünün orijinal bir eseri olarak bir gecede inşa edilen gecekondular, şehirleri bir anda çepeçevre kuşattı.

Toplum çok basit insanî sorunların altında ezilirken, aynı sorunlar siyasî yelpazeyi de eğip büküp yepyeni bir forma soktu.

Askerinden siyasetçisine kimse sorunları çözmeye yeltenmedi, alabildiğine sömürerek bu sorunları istismar etme rekabetine giriştiler. Böylece Türkiye’nin yaşadığı bu hızlı değişim ağır bir travmaya dönüştü.

Yaşandığı gibi olmayabilirdi. Neden oldu? Çünkü siyasetin güç rekabeti, çözüm değil sorun üretiyor ve var olan sorunlardan besleniyordu. Siyasî sistem sorun üretecek şekilde oluşturulmuştu.

Darbeciler, devlet iktidarının küçük bir alanını seçimle gelen iktidara bırakmış, toplumdaki çatışmaların büyümesini kendi meşruiyetlerinin varlık gerekçesi olarak desteklemişti. Ne kadar çok çatışma, o kadar çok meşruiyet demekti.

70’li yılların kan deryası askerlerin kurduğu bu denklemi beslediği için çoğaldı ve sonunda yeni bir darbeye zemin hazırladı.

Köylerden kentlere göç eden kitleler, gecekondularda sefalet ve umut arasında bellerini doğrultmaya çalışırken, üzerlerine bir de bu siyasî sistemin ürettiği çatışmaların ağır yükü bindi.

Uzun süre düştüğümüz yerden doğrulamadık. 80’ler Özal’la geçici bir ferahlama sağladı; 90’larda biriken hesapların hepsinin boca edildiği 28 Şubat süreci ile dibe vurduk.

İçinden geçtiğimiz badireler boyunca  birilerinin kenarda-köşede aldığı doğru kararlarla ve 11 yıldır süren istikrarın kurduğu sağlam dengelerle bugün güçlü bir ülkeye ve sağlıklı bir bünyeye sahibiz.

Şu terör belasından daimî olarak kurtulur ve tek bir millet halinde yolumuza devam edebilirsek sırtımızı evelallah kimse yere getiremeyecek.

Unutmayalım: Sorun çözme yeteneğimiz ve araçlarımız gelişti ama karanlık günlerimiz henüz sona ermedi. Tam olarak dereyi geçmekteyiz. Ve bu eyyamda değil siyasî sistem değişikliğine gitmek, bundan bahsetmek bile dereyi geçerken at değiştirmeye benziyor.

Süvari güçlü bir küheylanı gözüne kestirmiş, lâkin akıntı güçlü ve derin ve darbe için tam o anı kollayan müfsidler yolumuzda bekliyor.

Türkiye’nin selameti iktidar rekabetinin sağlam kurallara raptedilmesine bağlı. Mevcut iktidarı bir parlamenter demokratik sistem içinde kazandık.

11 yıl boyunca büyük badireler atlatarak, iğneyle kuyu kazarak hassas dengeler üzerinde yükselen bir istikrar tesis ettik. Siyasî istikrar, toplum ve ekonomi için en azından devletin gölge etmemesi demek.

İstikrarsızlık ise hepimizin sırtına belirsizliğin ve kargaşanın ağır yükünü yüklemek anlamına geliyor. Eğer Türkiye’yi hemen şimdi, bir sonu belirsiz bir istikrarsızlığa yuvarlamak istiyorsanız, tam bu hengâmede sistem değişikliğine teşebbüs etmeniz yeterli.

Siyasal sistemler arasında başkanlık da parlamenter sistem de duruma ve şartlara bağlı olarak eşit oranda demokratik sistemler. Bizde başkanlık sistemi liderin elindeki gücü artıracak bir alternatif olarak görülüyor.

Ancak bu işi yaparken başbakanı koltuğundan kaldırıp yerine başkanı oturtmuyorsunuz; bütün bir sistemi sil baştan değiştiriyorsunuz.

Sistem değişikliği ile derinleşen bir krizi çözebilirsiniz; veya uygun iklim şartlarında oturup yeni baştan bir sistem kurabilirsiniz. Ne sistem krizi, ne de uygun şartlar mevcut.

Üstelik tarihin bütün derin akıntılarının gelip birleştiği bir kavşak noktasını geçiyoruz. Sistem istikrarı olmadan siyasî istikrar sürdürülebilir mi?

21 Nisan 2013 Pazar

BÖLÜCÜLÜK

Mümtaz'er Türköne
m.turkone@zaman.com.tr
Her şeyin değiştiği zamanlarda bile alışkanlıklar kolay değişmiyor.
Dünya tepetaklak oluyor. Altı üstüne geliyor. Değişmeyen alışkanlıklar, gerçekte maksadın tam tersini temsil etmeye başlıyor.

Israra ve inada bakıp şaşırıyorsunuz. Soruyu doğrudan şöyle soralım: Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü MHP ve CHP mi; yoksa 63 Akil Adam mı temsil ediyor?

Bu ülkenin toprağını, halkını, devletini tek parça halinde tutan güç kimin ellerinde? İki eliyle zıt kutuplara doğru hamle eden atları dizginlemeye çalışanlar kimler? Ya gözü kapalı atları doludizgin koşturup, tam dönemeçte savurmaya yeltenenler?

Profesör Şükrü Sina Gürel, benim Mülkiye’den hocamdır. Kibar, ince bir adamdır. Rahmetli Ecevit’in ekolünden centilmen bir politikacıdır.

Habertürk’te canlı yayında aramızda inanılmaz bir diyalog geçti. Ben, maksadın ülkeyi tek parça halinde tutmak olduğunu, bunun için yerele yetki devrinin gerektiğini savunuyordum.

Ulus devlet yapısına zarar vermeden, bunun mümkün olabileceğini örnekler vererek anlatıyordum. Hoca kestirip attı:

Ulus devlet yapısını devam ettirebilmek için problem çıkartan kısımdan vazgeçilmesi gerektiğini öne sürdü. Kısaca, Güneydoğu’yu kesip atalım, yeter ki ulus devlet bu haliyle devam etsin. Bu bir görüş; maalesef yaygın bir görüş. Mantıklı bir tarafı yok; daha çok duygusal tepkileri yansıtıyor. “Çözüm” diye diye, karşı çıkanları ısrarla sıkıştırdığınız zaman “al sana çözüm” faslından karşınıza bu çıkıyor. Özellikle milliyetçiliğin arkasına saklananlardan.

Bugün Türkiye’nin ayrılıkçı terörden kaynaklanan bölünme problemi kalmadı. PKK, 29 yıl kan dökerek ve döktüğü kan etrafında düşman kamplar oluşturarak Türkiye’yi bölmeye ve Güneydoğu’da bağımsız bir devlet kurmaya teşebbüs etti.

Başarılı olamadı ve bu hevesinden vazgeçti. Başarısızlığını ve ayrılıkçılıktan vazgeçtiğini açık bir şekilde itiraf ediyor. Bugün vardığımız yerde, Türkiye’nin yakın, ciddi bir bölünme tehlikesi mevcut değil. Tersine, Musul’un (Kuzey Irak) Türkiye sınırlarına dahil edilme tezi gündemde ve ciddi olarak tartışılıyor.

Terörün canımızı yakan gölgesi zihnimizin üzerinden kalktıktan sonra, kimin gerçekte ne düşündüğü daha kolay anlaşılıyor.

Bağımsız Kürdistan emeli, Güneydoğu’dan % 5’i geçen bir desteğe sahip değil. İlk defa Bağımsız Kürdistan’ın, Kürtlerin Türkiye’nin batısından, kuzeyinden vazgeçmeleri anlamına geldiğini idrak etmeye başladık.

Kim niye vazgeçsin? Terörün sona ermesi, huzur ortamının gelişmesi en çok Kürt vatandaşlarımızı mutlu ediyor. Neden? Herkes işine gücüne bakacak.

Çoluğunun çocuğunun rızkı ile meşgul olacak. Can emniyetine ilave olarak barışın ve huzurun getireceği kazanç parmaklarımızla dokunabileceğimiz kadar yakında duruyor. Kimse bölünmek istemiyor; tersine bölmeye kalkanlara itiraz ediyor.

Kürtçe’nin yasaklanması gibi onur kırıcı asimilasyon politikaları yüzünden Türkiye’nin bölünmenin eşiğine geldiğini bugün daha iyi kavrıyoruz.

“Çözüm” lafı ortaya düştüğü anda, Kürtlerin bakışı nasıl değişti? Üstelik bu laftan başka “çözüm” adına söylenen hiçbir şey olmadığı halde. Sonucun tartışma götürür bir tarafı yok. Türkiye birliğini, bütünlüğünü yeniden tesis ediyor.

Bugün itibarıyla Türkiye’nin Kürt ayrılıkçılığından kaynaklanan bir bölünme tehlikesi kalmadı. Deveye hendek atlatmayı talep eden de yok.

Kürtler farklı dilleri ile eşit ve saygın vatandaş olacaklar. Bölücülük, bu eşitlik talebine karşı şimdi Türkiye’nin batısından geliyor.

“Türk’ü üstün tutma” gayretleri etrafında bir bölücülük yükseliyor. Kimse kimseyi kandırmasın: Türk’ü üstün tutmaya kalkan da yok. Sadece birileri “Türk”ün arkasına saklanarak imtiyazlarını sürdürmeye çalışıyor.

CHP’de giderek büyüyen çatlak, bu imtiyazları sürdürme çabasının eseri. Türkçülük CHP’ye mi kaldı? Tek başına CHP’de yaşanan ayrışma bile, bölücülüğün kaynağında “Türk hassasiyeti” olmadığını, Türklüğün istismar edildiğini gösteriyor. Göreceksiniz: Kürt’ten bölücü çıkmadığı gibi Türk’ten de çıkmaz.

 http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/boluculuk_2080833.html

14 Nisan 2013 Pazar

SİYASET DIŞI ÇÖZÜMSÜZLÜK

Mümtaz'er Türköne


Siyasetle yatıp kalkanların düştükleri sistematik hata, herkesin kendileri gibi siyasetle yoğun olarak ilgilendiklerini zannetmeleridir. 
Halbuki toplumun kahir ekseriyeti için siyaset alt sıralarda yer alan bir meşgaledir. Kural olarak insanlar canları yandığı zaman siyasette çözüm ararlar. Sorun çoksa siyaset çoğalır.

Biri çözüm bulmuşsa can yakan sorunların da pek anlamı kalmaz. Anlamı kalmayınca asıl sorun dışında ne varsa ortaya dökülür. Biriken hesaplar görülür. Asıl sorundan boşalan yere sempatilere ve antipatilere dökülen duygular dolmaya başlar.

Türkiye, en temel sorununu çözerken manzara bu. Üç aydır şiddet yok. Tekrar başlayacağına dair bir endişe de kalmadı. Şiddet geri kalan sorunların tamamını baskı altında tuttu.

Biriken bütün hesaplar adeta elektrik süpürgesinin torbasının patlaması gibi ortalığa döküldü. Ama bu sadece bir başlangıç. Sular dalgalanmadan durulmaz.

Taşlar yerli yerine oturduğu zaman daha soğukkanlı iş görmeye başlayacağız. Kamuoyu araştırmaları çözüme desteğin yavaş yavaş arttığını gösteriyor.

Farklı araştırma şirketlerinin verdiği rakamlar ortak bir noktada buluşuyor. Bugün için % 58-60  civarında bir destek görünüyor.

Gündeme göre bu oranın dalgalı bir seyir izleyeceğini ve en nihaî noktada % 70 bandına yerleşeceğini düşünüyorum. O zaman geri kalan kemik % 30’a kafa yormamız lazım. Bu % 30 neden çözüme karşı direniyor?

Sorunun cevabı doğrudan meselenin kendi içinde değil.  % 70 - % 30 oranı, gündeme hangi konu girerse girsin değişmesi pek mümkün olmayan bir kutuplaşmayı yansıtıyor.

Türkiye’nin AB’ye girmesi gibi faydası tartışmadan hali bir referandum söz konusu olsa % 30’luk direnç devam eder. Terör sorununun çözümü için atılan adımlar, aynı direncin tahkimatını pekiştiriyor.

Karşı çıkanlarla konuşuyorum: Çok ateşli ve ısrarlı bir dirençleri var. Ama çözüme değil, hükümete ve aynı çerçevenin içine yerleştirdikleri başka konulara itiraz ediyorlar.

Çözümün gündeme gelmesi, bu toplu itirazların ifade edilmesi için bir vesileye dönüşmüş. Bu vesile ile eteklerindeki taşları döküyorlar.

Konuşulan, tartışılan şey Türkiye’nin yaşadıkları ve geldiği nokta değil. Geçmişin sağlam bir muhasebesi ve alternatifler bu tartışmalarda yer almıyor. Çözüm, şikâyetleri dile getirmenin bir aracına dönüşüyor.

Benim neslim gibi kimliğini ve kişiliğini sert siyasî kutuplaşmalar içinde edinenler, bu tutumu yakından bilirler. Siyasi gündemler sadece siyasî duruşa cephane oluşturmak içindir.

Siyasi tutumları belirleyen toplumun veya ülkenin genel yararı değil, siyasî safların sınırlarıdır. Sorunlar için rasyonel çözüm arayışları, ancak o sınırlar içinde mümkündür.

Bu alışkanlıktan bugün için ne çıkar? Sınırları değiştirmeden tutumlar değişmeyecektir. Siyasî tavırları belirleyen sınırlar safları tutmakta zorlanacak ve siyasi kimlikler yeniden şekillenecektir.

Her siyasî kanadın kendi mensubuna biçtiği elbisenin dar gelmeye başladığı bir aşamadır bu. Türkiye çözümü bulurken, siyasi kimlikleri de varoluşsal sorunlarla karşı karşıya bırakıyor.

Herkesin kendi kimliğini şu veya bu şekilde sorgulamak zorunda kalacağı bir aynanın önünde resmi geçit yapıyoruz. Tarihte bu tür değişimler bıçak sırtında ilerler.  % 70 - % 30 denklemi ise dönüşümün kaçınılmazlığını göstermek için yeterli.

Siyaset dışı çözümsüzlüğün üstesinden, siyaset dışı çarelerle gelmek mümkündür. Toplumdaki kutuplaşma çok sert değil. Üstelik çözüm doğal mecrasında kutuplaşmayı daha da yumuşatacak.

Sert çatışmalar safları sıklaştırır, mevzileri tahkim eder. Yumuşama ise özgürleşmeye, farklılaşmaya ve ortak paydaları çoğaltmaya hizmet eder.


Türkiye’nin yumuşamaya ihtiyacı var. Bu yumuşamanın en temel dinamiği ise çözümün kendisi. İlave destek ise, siyaset dışı kaynaklardan geliyor. Siyaset dışı çözümsüzlüğün çaresi her türlü siyaset dışı çözüm olmalı. 

m.turkone@zaman.com.tr

12 Nisan 2013 Cuma

MHP ve Kürt sorunu (III): Türkçüler ve Kürtçüler


Mümtaz'er Türköne
m.turkone@zaman.com.tr
Milliyetçilikler birbirini ateşler. Bu hükmün en veciz ifadesini eski arkadaşlarımdan birinden, iki sıkı Türkçü genci Kürt sorunu konusunda teskin etmeye çalışırken dinlemiştim. 

Söylediklerine hararetle karşı çıkan gençlere 'sen Türkçülük yaparsan o da Kürtçülük yapar' diyerek, tartışmaya son noktayı koymuştu. Üstelik kendisi de Türkçüydü.

Irkçılık, insanın doğumuyla kazandığı ve kendisinin belirlemediği nitelikleri üstün veya aşağı bir vasıf olarak kabul etmektir. İnsanların içine doğduğu kültür de buna dahil.

Avrupa'da özellikle göçmenlere karşı yabancı düşmanlığı ırkçılıkla besleniyor. Bu yüzyıl, ırkçılığın yükselmesine sahne olacak.

Yaşlı kıtanın köklü bir nüfus sorunu var. 2050 yılında, Avrupa nüfusunun dörtte birini Müslümanlar oluşturacak. Fransa'da Le Pen'in kızının babasından aldığı ırkçılık bayrağını daha da popüler hale getirmesi şaşırtıcı değil.

Irkçılık, bütünüyle laik bir ideoloji. Milliyetçiliğin içinden dinî motifleri çıkardığınız zaman geriye sadece ırkçılık kalır.

Kurumsal MHP kimliğinin Türk İslam sentezi veya Türk İslam ülküsü üzerinde yükselmesi, bu topraklara özgü milliyetçiliğin ifadesidir.

Manevî değerlerden soyutlanmış ulusalcılığın, ırkçı kalıpları da bu geleneğe yabancılığından geliyor. Hira Dağı kadar Müslüman olmadan, Tanrı Dağı kadar Türk olunmaz.

Türk bedeninin içine İslamiyet ruhu yerleşmeden ufuktakiler görülmez. MHP'nin 40 yıldır takip ettiği sentezler bugün ne durumda?

Türk milliyetçiliğinin Kürt sorunu ile baş edebilmesi ve bunun için de anti tezi olarak yükselen Kürt milliyetçiliğini tahrik etmemesi lâzım.

Türkiye'nin sahil şehirlerinde yükselen Kürt düşmanlığı, Avrupa'dakine tıpa tıp uyan bir tür yabancı düşmanlığı. Bu düşmanlık ırkçılıkla besleniyor. Laik bir milliyetçilik, yani ulusalcılık şeklinde kendini dışa vuruyor.

Nevzat Kösoğlu, Türk milliyetçiliği fikrinin yaşayan en büyük otoritesi. Geçen hafta Bugün'den Seda Şimşek'e verdiği röportaj, ideal durum ile realite arasındaki uçurumu gösteriyor.

Kösoğlu etkileyici bir özgüvenle, Kürt milliyetçiliğinin gecikmiş bir milliyetçilik olduğunu, bağımsız devlet idealinin hayalden öteye geçemeyeceğini söylüyor.

'Türkiye şu anda dünya üstünde söz söyleyen bir devlet haline gelmiştir. Böyle bir devlete karşı şimdi Kürtler başkaldırıyor, Kürt milliyetçiliği gütmeye kalkıyor.

Yahu hasta adamken bunu başaramadılar, şu anda nasıl başaracaksın?' Kösoğlu'nun bu özgüveni neden MHP liderinde yok? Çünkü bu özgüven parti politikasına elverişli değil.

Türkiye, bu yüzyılın yıldızı parlayan ülkelerinden biri. 20 yıl sonra dünya çok kutuplu hale gelecek ve Türkiye yeni kurulacak dengeleri ayakta tutan sütunlardan biri olacak.

Bir Türk milliyetçisinin, işlerin iyi gittiğini fark etmesi ve ona göre vaziyet alması lâzım. Elinize bir tuğla alacak ve bu muhteşem binadaki yerine yerleştireceksiniz.

Nevzat Kösoğlu'nun Kürtçe başta olmak üzere kültürel alanda Kürt milliyetçiliğine saygı ile yaklaşması ve Kürdistan sözünü, komplekssiz şekilde telaffuz etmesi bu gelecek perspektifinin önemli yapı taşlarından biri olmalı.

Kürt sorununu büyüten ve Kürtçülüğü besleyen iki kaynak var. Birincisi yabancı düşmanlığının ifade aracı olan ırkçılık ve bunu bir ideolojiye dönüştüren ulusalcılık.

İkincisi, Cumhuriyet'in daha çok bir korku ifadesi olan dar ve kısır ulus ideali. Bu ikisi parti politikasına dönüşürse Türkiye Kürt sorununu çözemez.

Nevzat Kösoğlu'nun şahsında ifadesini bulan Türk milliyetçiliği, Kürt sorununu çözecek anahtarı veriyor. Bu anahtar sadece Kürt sorununu değil, başka birçok sorunu da çözecek güce sahip. Anahtar sadece özgüven.

Bu özgüvene sahip olabilmek için keskin sirke misali kin ve nefret kusmaktan, düşmanlıktan uzak durmak gerekiyor. Ancak bir açmaz var: CHP ile MHP arasındaki, Kürt sorunu üzerinden yürütülen gizli rekabet, tam da bu ulusalcı-ırkçı oy tabanını hedef alıyor.

MHP liderinin son grup konuşmasında Kürt sorunundan hiç bahsetmemesi, bu özgüvenin doğuşuna dair bir işaret olabilir mi?

m.turkone@zaman.com.tr

 http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/mhp-ve-kurt-sorunu-iii-turkculer-ve-kurtculer_1079589.html

9 Nisan 2013 Salı

Başkanlık sistemi tartışması (II): Anayasa mühendisliği

Mümtaz'er Türköne


Dün yazdıklarımın özeti: Türkiye başkanlık sistemine geçerse halk, iki turlu salt çoğunluk usulü ile başkanını seçecek.

Şayet Tayyip Erdoğan ilk turda % 51'lik oyu sağlayamazsa, ikinci turda galip ihtimalle karşısında yer alan aday başkan olacak.

Parlamenter sistemin sert kutuplaşmalarının yansıyacağı ilk başkanlık seçiminde, iktidar partisi liderinin karşısında yer alan cephe bir aday üzerinde uzlaştığı takdirde seçimi kazanmış olacak.

Bu sonucu, başkanlık sisteminin çok farklı kurulan dengelerinden çıkartmak mümkün. Başkanlık sistemi muhalefet cephesine, uzlaştıkları takdirde üzerinde nüfuz kurabilecekleri bir yürütme erki imkânı sunuyor.

 Nitekim Latin Amerika ülkelerinde % 45-50 bandında oy alıp da ikinci turda seçim kaybedenlere dair çok örnek var. Hatta dağınık bir muhalefete karşı ikinci turu garantilemek için fason aday çıkartma yöntemi sıklıkla kullanılıyor. Meselâ % 46 civarında oyu olan aday, ilk turda ikinci bir adayı sahaya sürüp, ikinci turda fiilen tek başına seçime giriyor.

Siyasal hukuk normlarıyla siyasal sistem kurgulama işine anayasa mühendisliği adı veriliyor. Ergun Özbudun'un çevirdiği Giovanni Sartori'nin 'Karşılaştırmalı Anayasa Mühendisliği: Yapılar, Özendiriciler ve Sonuçlar Üzerine Bir İnceleme' isimli kitabını, meraklılarına öneririm.

 Siyasal hukuk normları anayasalarda, seçim ve siyasî partiler kanunlarında yer alır. Bu normlar aracılığıyla toplumdaki siyasal ilişki düzenini, siyasal kültürü, demokratik yapıyı değiştirip dönüştürmek mümkündür.

Bu normlarla tasarladığınız mimariye uygun bir siyasal inşa faaliyeti yürütebilirsiniz. Bunun için toplumu çok yakından tanımanız, siyasî alışkanlıkları ve refleksleri bilmeniz ve her cüzün yekdiğeriyle irtibatını, yani etki-tepki dinamiğini dikkate alarak sistem çözümlemeleri yapmanız gerekir.

Hem zaman içinde tarihsel hem de günümüzde farklı toplumlarda sosyolojik karşılaştırmalara ihtiyacınız vardır. Matematik çözümlemelerin ve sosyal bilimlerin derinliğinin iç içe geçtiği bir alanda duruyorsunuz.

Darbecilerin siyaset mühendisliği, hukuk normları yerine komplo ve entrikalar üzerine inşa edildiği için siyasal sonuç istihsal etmek açısından anayasa mühendisliğine benzese de, temelde meşruiyet farkı bulunur.

Siyasî Partiler Kanunu'na, üye kayıtlarının hakim denetimine alınmasına (bizde var), uymayanlara müeyyide uygulanmasına (bizde eksik) dair bir norm koyduğunuz zaman parti içi demokrasi sorununu yarı yarıya çözmüş olursunuz.

Seçim Kanunu'na, seçim harcamalarının denetlenmesi adına caydırıcı normlar yerleştirdiğiniz zaman, siyasal sistem içindeki suiistimallerin ve yozlaşmanın önemli bir kısmını baştan engellersiniz.

Toplumdaki kutuplaşmaları ve gerginlikleri azaltmak için seçimlerde tek isimli-dar bölge-çoğunluk sistemi işe yarar. Hızlı karar almak ve uygulamak siyasî istikrarı ve ekonomik güven ortamını sağlamak konusunda başkanlık sisteminin göreli avantajlarının olması gibi.

Doğal olarak tercih ettiğiniz her normun bir de alternatif maliyeti vardır. İstikrarı gözetirken adaleti, demokrasiyi gözetirken verimliliği, güvenliği gözetirken özgürlüğü bir miktar da olsa feda etmek zorunda kalırsınız. Matematik, bu maliyetlerin hesaplanması ve doğru tercihlerde bulunulması için devreye girer.

Başkanlık sistemi ile parlamenter sistem arasındaki fark, rugby ile futbol arasındaki farka benzer. Rugby, oval bir topla 15'er kişilik takımlarla, iri kıyım oyuncuların birbirini ezip geçtiği, kemik seslerinin duyulduğu sert bir oyun. Futbol ise stratejinin, zekânın, tekniğin bir birleşimi.

Birinde en kestirme yoldan sonuç almak, diğerinde ise seyirlik bir oyun çıkartmak önemli. Başkanlık sisteminin yegane başarılı örneği olan ABD'de rugbynin futboldan daha popüler olması bu yüzden tesadüf değil.

Tercihiniz ne? Sonunda 'biz kazandık' diyeceğiniz kuralların asgari düzeyde işlediği kıran kırana bir mücadele mi? Yoksa 'ofsayt mıydı, değil miydi?' muhabbetleriyle sosyalleşmek mi?

Başkanlık sisteminin anayasa mühendisi rolünde Burhan Kuzu görünüyor. Sadece Amerikan sistemini anlattığı ansiklopedik kitabında, bu sistemin genel kültürü yüksek vatandaşlara ihtiyaç duyduğunu vurguluyor.

 O zaman bu sistemi getirecek anayasa mühendisinin de hiç olmazsa ortalama düzeyde hesap bilmesi gerekmez mi? Demek ki başkanlık sistemine geçmemiz çok zor. Konuya bu hesaplarla devam edelim.

m.turkone@zaman.com.tr


 http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/baskanlik-sistemi-tartismasi-ii-anayasa-muhendisligi_1124740.html

Başkanlık sistemi tartışması (I)

Mümtaz'er Türköne


'Başkanlık sistemi' tartışmalarının gerisinde cevabı çok açık gibi görünen bu soru duruyor.

AK Parti lideri Tayyip Erdoğan, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçildiğinde Türkiye'nin ilk devlet başkanı olabilir mi? Siyaset hesap işi, bu sorunun kestirme bir cevabı yok. Doğru cevabı bulmak için biraz hesap yapmak gerekiyor.

Tayyip Erdoğan'ın başkanlık sisteminin ilk devlet başkanı olması, hatta 2012 veya 2014'te yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması çok düşük bir ihtimal. Soruyu, 'olmalı mı?' diye sorsak, ben tereddütsüz 'olmalı' cevabını veririm.

Türkiye'nin dokuz yıldır kesintisiz devam eden istikrarının ve istikrarla kazandığımız her şeyin mimarı AK Parti lideri. Onun devlet başkanlığı, istikrarın devam etmesinin de teminatı olarak görülmeli. Ama, siyaset hesap işi, hem de çok ince hesap işi.

AK Parti liderinin, devlet başkanı olabilmesi için gireceği seçimde % 51 oy alması gerekiyor. Bu durum önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimi için de geçerli. İlk seçimde salt çoğunluğu elde ettiği takdirde seçimi kazanmış olacak.

Aksi takdirde iki hafta sonra yapılacak ikinci tur seçime girecek. İlk turda salt çoğunluğun sağlanması mümkün, ama çok zor. Teorik olarak, ikinci turda en fazla oyu alan ikinci adayın % 51 oyu yakalaması daha kolay. Bu kolaylık, iki turlu seçimin muhalefet kanadına kazandırdığı fırsatların eseri.

2014 yılında, Türkiye'nin başkanlık sistemi ile ilk devlet başkanını seçtiğini varsayalım. Parlamenter sistemin siyasî kutuplaşmalarından çıkıp, başkanlık sisteminin keskin kuvvetler ayrılığı prensibine uygun olarak siyasî partilerin anlam kaybına uğradığı köklü bir dönüşüm yaşanıyor.

Muhalefet artık icra gücünü parlamentoda denetleyemeyecek. Fakat tam tersine elinde bir fırsat var: Kazanacak olana kaybettirmek. İkinci turda AK Parti liderinin karşısına çıkabilecek isimlerden uzun bir liste yapmak mümkün.

Mevcut Cumhurbaşkanı'ndan Meclis başkanına, oradan iş dünyasına geniş bir 'anti-Erdoğan cephe'nin uzlaşacağı bir düzine isim bulmak mümkün değil mi?

İki turlu seçimlerin özelliği farklıdır. İlk turda istediğiniz adaya oy verirsiniz. İkinci turda kendi adayınız elenince, devreye negatif duygular girer. Kazanmasını istemediğiniz kişinin karşısında yer alana oy verirsiniz. İki turlu seçimler her zaman, iddialı değil ılımlı adayların önünü açar.

Cumhurbaşkanlığı veya devlet başkanlığı seçimi, tek isimli-iki turlu-salt çoğunluk sistemi ile yapılacak. Tek turda yapılması ve basit çoğunlukla seçilmesinin anayasa hükmü haline gelmesi yine teorik olarak mümkün.

Ancak % 51'i devre dışı bırakacak bu tercihin, % 51'lik destek ile anayasa hükmü haline gelmesi imkânsız.
Başkanlık sistemi de parlamenter sistem de demokratik sistemler.

Her birinin kendince avantajları ve dezavantajları var. Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçerken adı üzerinde 'sistem' değişecek. Sistem değiştirmenin ağır maliyetleri var.

Fabrikadaki bütün ünitelerin yerlerini, birbiriyle ilişkisini, tek tek bütün dişlileri yeniden tanzim ediyorsunuz. Üstelik bir yandan da üretimi sürdürmek zorundasınız. Maliyet hesabını doğru yaparak sistemi değiştirmek pekâlâ mümkün.

'Başbakan, başkanlık sistemine geçerek kişisel diktasını kuracak' iddiası doğru değil. Çünkü bu sistem devlet başkanlığını, otomatik olarak Başbakan'a vermiyor.

Tersine muhalefeti kendi arasında uzlaşarak icra gücünü ele geçirmeye adeta icbar ediyor. Sonuçta parlamentodaki çoğunlukla, icra gücünün başındaki devlet başkanını birbirinden koparıyor.

Belki de hem toplumsal uzlaşmaya, hem de istikrara hizmet ediyor. Maliyeti ayrı bir konu.

Sistem tartışmaları yetkin bir anayasa mühendisliği birikimi gerektirir. Başkanlık sistemine, sadece ABD'deki başkanlık sistemine, o da ansiklopedik düzeyde vakıf bir anayasa hukukçusunun marifetiyle geçemezsiniz.

Tarhan Erdem gibi hem matematik, hem de siyaset bilen teorisyenlere ihtiyaç var. Türkiye uzun soluklu bir sistem tartışmasına girdiğine göre, anayasa mühendisliği ile bu konuya devam etmemiz gerekiyor.

http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/baskanlik-sistemi-tartismasi-i_1124170.html
 

5 Nisan 2013 Cuma

ZİHİN BERRAKLIĞI

Mümtaz'er Türköne



Kolay değil, basit bir meseleyi çözmüyoruz; bambaşka bir Türkiye’ye doğru yol alıyoruz.

Keskin bir dönemeci geçerken endişe ve umut dolu bir heyecanla savrulmalar yaşamamız doğal. Sular durulacak, tortular çökecek, geriye inşallah açık bir zihinle önümüze çıkan her sorunu özgürce tartışma ve çözümler arama yolları çıkacak.

Bahçeli bile, hamasî konuşmalarının içine biraz tarih, biraz kavram bilgisi kokan cümleler serpiştirmeye başladı.

Henüz aydınları “laçkalaşmış demokrasi taraftarları” gibi, biraz dikta özlemi kokan sözlerle eleştirmeye devam ediyor; ama eyalet sisteminin geçmişine dair kamuoyunu aydınlatmayı da ihmal etmiyor.

Demokrasinin en laçkalaşmış biçimi bile, ülkeyi silah tehdidi ile yönetmekten iyidir. Bu ülkeyi bir arada tutan dinamikler çok kuvvetli. Silahın gölgesi aklımızın ve gönlümüzün üzerinden kalktıktan sonra, birlikte üstesinden gelemeyeceğimiz sorun, aşamayacağımız engel yok.

Keşke eyalet sistemini, sonuna kadar açık bir zihinle tartışabilsek. Karanlık bir köşeye sıkıştığınız zaman, çok uzaklarda bulanık görülen yerler size cazip gelir.

Yanına yaklaştığınız zaman matah bir şey olmadığını anlarsınız. Eyalet tartışması bir şeyleri tüketmek için sonuna kadar yapılmalı. Türkiye eyalet sistemine geçmez, geçemez.

Yeter ki ne olduğu anlaşılabilsin. Öfkeyle, hiddetle, arada “hain”, “sapık” ithamlarıyla tartışılabilecek bir konu değil sadece. Siyasî, idarî sistemlerin hiçbiri Allah’ın emri değil; hepsi insan yapımı.

Ölçüp biçer tartarsınız ve birlikte karar verirsiniz. En iyi siyasî sistem, halkın üzerinde mutabık olduğu sistemdir. Mutabakat, sistemin düzgün işlemesinin garantisidir.

Öfke ve şiddet, bugüne kadar verimli, yol gösterici tartışmaları da engelledi. Hatta basit siyasî kavramlar silah ve cephane gibi kullanıldığı için kutsallık veya nefret sembollerine dönüştü.

Bu yüzden savunanlar tarafından da yeteri kadar anlaşılamadı. Federal sistem, üniter sistemin karşıtı; ulus devlet ise çok milletli imparatorlukların veya konfederasyonların.

Hem federal, hem de üniter sistem çağımızın ulus devlet yapısının genelgeçer örnekleri. Devleti diğer kurumlardan ayıran bariz vasıf olan egemenlik ikiye ayrılıyor: İçeride devletin kendi vatandaşlarına ve diğer kurumlara karşı kullandığı en üstün otorite olarak iç egemenlik; diğeri de diğer devletlere karşı kendi hak ve hukukunu korumak için kullandığı dış egemenlik.

Federalizm, iç egemenliğin yerel otoritelerle paylaşılması demek. Egemenliğin içinde mündemiç olan yürütme, yasama ve yargı erkleri merkezî devlet organları ile yerel organlar arasında şu veya bu şekilde paylaştırıldığı zaman ortaya federal sistemler çıkıyor.

Devredilen yetkilerin mahiyeti, federalizmin kapsamını da gösteriyor. Bu federalizmin illa etnik temelli olması veya sadece bir bölgeye verilmesi gerekmiyor.

Dış egemenliğin sınırlanması ise, ulus devlet niteliğinizden belli ölçülerde vazgeçmeniz anlamına geliyor. Şayet diğer devletlerle ortaklıklar kurup, diğerlerine karşı ileri sürdüğünüz hak ve yetkilerinizden bir kısmından taviz verirseniz -Avrupa Birliği’ne girip millî paranızdan vazgeçmek gibi- o zaman ulus üstü (supra national) bir birliğin içinde ulus devleti sınırlamış oluyorsunuz.

Bilinen örnekleri ile Almanya federal bir ulus devlet, aynı zamanda AB’nin ana gövdelerinden biri. Türkiye’nin merkezî idarenin yetkilerinden bir kısmını yerel yönetimlere devretmesi, geç kalmış bir gelişme. Dün, “Kürtler ülkeyi böler” diye bu reformlar engellendi.

Bugün Kürt sorununu çözmenin yolu, bu reformlardan geçiyor. Hepsi konuşulacak şeyler; sadece serin, berrak bir zihne ihtiyacımız var..

m.turkone@zaman.com.tr

2 Nisan 2013 Salı

'MİLLETİN BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜ'

Mümtaz'er Türköne


Ferhat Kentel'in, Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte yaptığı ve TESEV'in "Algılar ve Zihniyet Yapıları" başlıklı serisinin son kitabı olarak yayımlanan "milliyetçilik" araştırması bu başlığı taşıyor. 

"Demokratikleşme Sürecinde Parçalanan Milliyetçilik(ler)" alt başlığı, bu önemli araştırmanın içeriğini daha iyi yansıtıyor. Araştırma, siyasî ilginin seçimlere odaklanması yüzünden biraz öksüz kaldı.

Toplumun derinlerinde işleyen ve zihinleri esir alan korkuları ve endişeleri anlayabilmek için mutlaka müracaat edilmesi gereken bir kaynak. Üstelik, toz duman içinde kalan siyasî rekabetin ve sonu gelmez rejim tartışmalarının cephaneliğinde güvenli ve mutlaka gerekli bir seyahate çıkıyorsunuz.
 
"Global dünyada milliyetçilikler, beton binaların içinde sıcak yuva kurma çabasını yansıtıyorlar." Yazarlar, acımasız bir dünya içinde bir korunak arayışını bu cümle ile ifade ediyorlar.

Her türlü milliyetçiliğin ideolojik tutkalı eridikçe; "Muhaliflerini 'insanaltı' bir konuma getiren, kendinde üstünlük gören seküler devlet ve onun kibirli seküler milliyetçiliğine olan inanç da kayboluyor."

Araştırma, bu ifadelerle önümüze bildiğimiz-tanıdığımız ve kanıksadığımız milliyetçiliklerden farklı bir varlığı koyuyor ve altını üstünü incelemeye girişiyor.

Milliyetçilik dalgası toplumu etkisi altına alıyor. Ama aynı zamanda toplumda çatışmacı bir kültür giderek egemenlik kazanıyor. "Neredeyse herkesin bir biçimde "milliyetçi" olmasına rağmen, herkesin birbiriyle çatıştığı bir kültür daha belirgin hale geliyor."

Araştırma, çok sayıda mülakatın verilerini kullanarak bu paradoksu çözmeyi ve "milliyetçilik ideolojisinin nasıl işlediğini" anlatmayı deniyor.

İdeolojiler dünyasının iddialı kavramlarını, milliyetçiliğin tarihini ve macerasını bugünü anlamak için seferber etmek yerine sıradan bir dünyaya müracaat ediyor.

"Gündelik hayat" kuramı ile bu ideolojinin bünyesindeki paradoksların, her biri olmasa bile çoğu yanlış yerde duran sembollerin çözümlemesine girişiyor. Gündelik hayat, öznelliğin nesnelliğini anlatıyor.

Milliyetçilik bir strateji, onunla bireylerin ve toplumların kurduğu ilişki ise "taktikler" olarak ele alınıyor. Stratejiler, basitleştiren ve isim koyan araçlar; taktikler ise bütün karmaşıklığıyla ve birikimiyle gündelik hayatın kendisi olarak karşımıza çıkıyor.

Aklınıza gelebilecek her siyasî eylem veya tavır milliyetçilik adıyla karşımıza çıktığı zaman, bu kavram hiçbir şeyi anlatmamaya başlar.

Bu yüzden yazarlar bize "Bir yanda bir arada olmanın keyfi, sosyalleşme, diğer yanda korku-çaresizlik-tepki arasında gidip gelen duygu hallerine başka bir ad, hatta başka adlar vermek gerekiyor." önerisinde bulunuyor.

Bu öneri son derece önemli. Batı'dan farklı olarak bizim toplumumuzda bütünüyle olumlu bir "ad" olarak kullanılan milliyetçilik, birçok anomaliyi saklamaya yarıyor. Mafya'nın, çetelerin, asayiş sorunlarının, toplumsal sorunların bu kavramın arkasında kendilerini takdim çabaları gibi.

Devlet içindeki iktidar mücadelesinin milliyetçilik üzerinden yürütülmesi de, aslında milliyetçiliğin bir şeyleri göstermesinden çok saklamasına hizmet eden özelliğine işaret ediyor.

Ben, uzun zamandır Türkiye'de yükselen şeyin "milliyetçilik" değil "devletçilik" olduğunu düşünüyorum. Ulusalcılık, bu devletçiliğin toplumla ilişki kurma projesi olarak yürütülen marjinal bir hareket.

Ulusalcılığın solcu karakteri, sosyalizmden ödünç aldığı "öncü savaşı" modeli ile, devlet içindeki silahlı seçkinlere bir meşruiyet sağlamayı amaçlıyor.

Anti emperyalist karakteri ise milliyetçiliğin ekmek ve su gibi ihtiyaç duyduğu düşmanı tarif ediyor. Ulusalcılık, sığ ve çelişik dünyası ile etki menzili düşük bir ideoloji. Ama onun arkasına verilen destek, diğer milliyetçilik tiplerine bir ivme kazandırıyor.

Araştırma, toplumun sinir uçlarından girerek derinlerine nüfuz ediyor. "Gündelik hayat" içinden devşirilen belirtiler, sebep sonuç ilişkileri sağlam kurulmuş modellerde ete kemiğe bürünüyor.

Komplo teorileri ile düşünüp, toplumu da emir-komuta içinde harekete zorlayanların ne kadar önemli şeyleri ıskaladıkları daha iyi anlaşılıyor.

Her yere dikilen bayrakların birliği ve bütünlüğü değil, parçalanmayı simgelediğini ifade eden bu araştırmayı anlayabilmek için çok zor bir şey gerekiyor: Önyargılardan sıyrılmak. Cephanelikte inceleme yapmak oldukça zor.

http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/milletin-bolunmez-butunlugu_555374.html
 

31 Mart 2013 Pazar

'NEGATİF MİLLİYETÇİLİK'

Mümtaz'er Türköne


Milliyetçilik, siyasî yelpazenin temel ekseni haline gelirken düşünce hayatımız da zenginleşiyor. 

"Pozitif-negatif milliyetçilik" ayırımı, milliyetçiliğin vazgeçilmezliği varsayımına dayanan ve onun dünyası içinde ehil bir alan oluşturmaya çalışan yeni bir kavramlaştırmayı temsil ediyor.

Milliyetçiliğin zaten karmaşık ve bulanık olan dünyası içinde bu yeni kavramlar bir işe yarar mı?

Şayet gerçekten milliyetçilik siyasal hayatın merkezine yerleşiyor ve ortak bir paydaya dönüşüyorsa nüanslar üzerinde daha dikkatli düşünmemiz gerekmez mi?

Milliyetçilik, hareket noktası olarak iki önemli soruya cevap olarak getirilen ilkelere dayanır. İlk soru "Ben kimim?" sorusudur.

Milliyetçilik, çok farklı cevapları olan bu soruya milleti referans göstererek cevap verir. İkinci soru, siyasal iktidarın dayandığı prensibin ne olduğudur.

Yine milliyetçilik, kimlik için verdiği cevabı bu soru için de tekrarlar: Egemenlik hakkı millete aittir. Ulus devletler çağında, bu iki sorunun ve bulunan ortak cevabın, son iki asırlık tarihin ana itici gücü olduğunu hatırlayalım.

Tam iki asırdır tarih bu güç eliyle şekillendi. Sınırlar bu güç tarafından çizildi. Uluslararası ilişkiler, bu olgunun üzerine inşa edildi.

Bugünün devletlerinin üye olduğu uluslararası örgütün adının Birleşmiş Milletler olması, devletlerin dayandığı kabul edilen temel varsayımı da ifade ediyor.

Milliyetçilik bu kadar belirleyici bir güç olduğu zaman kendi içinde farklı türlerin ortaya çıkması da anlaşılır bir durumdur.

Sınıflandırmalar, alt sınıflar ve onların altındaki gruplarla milliyetçilikleri tasnif etmek oldukça zor bir konudur. Değişen dünya, kaçınılmaz olarak yeni grupları da sınıflandırmaya dahil etmektedir.

Kimlik sorusuna cevap veren milliyetçilik, bireyin mensubu olduğu milleti ve tam karşı kutbunda yer alan "öteki"leri keskin hatlarla ortaya çıkarır.

 "Benden olanları sevmek, benden olmayanları sevmemek" şeklinde ortaya çıkan denklemin çok hassas dengeleri vardır. Sosyal şartlar, siyasî gündemler, yaşanan sorunlar "biz ve öteki" arasındaki mesafeyi ve ilişkiyi belirler.

Toplum bunaldıkça, siyaset sertleştikçe biz keskinleşir, daha berrak çizgilerle belirlenir ve doğal olarak alt kategorilerini yaratır.

Öteki, milliyetçiliğin asıl enerji kaynağı olarak kimlik sorusuna, öfke ve nefretin tayin ettiği keskin bir içerik kazandırır.

Genel kabul gören tasniflerden biri, vatanseverliğin "bizi (yani milleti) sevmek", milliyetçiliğin ise "ötekinden nefret etmek" şeklinde sevgi ve nefret arasında bir yere yerleştirilmesidir.

Bizim temel sıkıntımız etno-centricism adı verilen, millet yerine etnisiteyi ikame eden milliyetçiliğin yaygınlık kazanması.

Var olduğu varsayılan bir kan ve soy bağını esas alan bu milliyetçilik, doğal olarak karşı kutbunu yaratarak onunla bir gerilim içinde toplumu bileşenlerine ayırmaktadır.

Etnik milliyetçilik, milleti bir soy birliği olarak kavramaktır. Etnik homojenliğin imkansızlığı nisbetinde bu kavrayış hem bölücü, hem de düşmanlığı çoğaltıcıdır.

Etnik milliyetçilik basit bir azınlık milliyetçiliği değildir; milleti soy ve kan birliğine indirgemektir. Milliyetçiliğin bu türüne kabilecilik de denmektedir.

Irkçılık, fiziki görünüşe göre, ırklar arasında bir hiyerarşi olduğunu savunmaktır. Kafatasçılık, ırkçılığın uygulama alanıdır.

Ten rengi dışında ırkların farklı kafatası ve kemikler arasında ( bacak kemiklerinin uzunluğu gibi ) belli oranlara dayandığını iddia eder.

Toplumu huzur içinde yaşatacak olan milliyetçilik türü, en geniş ortak paydaya dayanan milliyetçiliktir. Çağımızda bu ortak paydanın adı vatandaşlıktır.

Vatandaşlık, kanı, soyu, ırkı, kültürü, dili değil birlikte yaşadığımız vatanı referans almakta, bizi birbirimize bu siyasî bağ ile bağlamaktadır.

Milliyetçiliğin onlarca türü var. İki asırlık milletler çağında bugüne kadar keşfedilen en pozitif yani birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anayasal vatandaşlığı esas alan siyasal milliyetçiliktir.

 http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/negatif-milliyetcilik_497511.html

HEY KOCA TÜRK!

Mümtaz'er Türköne


“Türklüğü siliyorlar”, “Türklüğe savaş açtılar”, “Türklüğe dokunma” gibi içinde “Türklük” geçen son zamanların tırmanışa geçen retoriğinde, rahatsızlık verici bir şeyler var.

O kadar “Türk” lafzının tekrarlanmasına rağmen, bu endişelerin, sloganların içinde bizim şu “Koca Türk” yer almıyor.

“Koca Türk” dediğim şu sahici, gerçek Türk. Bu toprakları vatan yapan, eza ve cefa çeken, her türlü fedakarlığa katlanan koca millet.

Bir karartma altında adeta kayıp. “Türklük nedir?” tartışmalarının da bu karartmada pek fazla anlamı yok. Bir ırk, bir millet, bir etnisite, bir üst kimlik...

Aralarından tercih edeceğiniz bir sıfatın size yol gösterme ihtimali bulunmuyor. 300 Aydın’ın imzası ile imzalanan metin arasında, tümseğe takılan tekerlek gibi engeller var.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı, vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkartılamaz” cümlesinin önünüze koyduğu açmazlar gibi.

Sadece bir cümle bile niyet hakkında fikir vermek için yeterli. Allah aşkına “’Türk milletinin adı’ anayasadan çıkartılsın” diyen bir Allah’ın kuluna bugüne kadar tesadüf edeniniz var mı? En marjinal, en uçuk laflar da dahil bu tartışmada edilmeyen söz kalmadı. Peki bir kişi bile, “Anayasa’da ‘Türk milleti’ ibaresi yer almasın” dedi mi?

Anayasa’mızda tam 161 defa “Türkiye”, 49 defa da “Türk” kelimesi yer alıyor. Yeni anayasa hazırlığında uzlaşılan maddelerde de bir tensikat görülmüyor. Tartışma sadece anayasanın vatandaşlık tanımı etrafında dönüyor. İşin tuhaf tarafı, bildiride iddia edildiği gibi mevcut haliyle “Türk” vatandaşlık tarifinde yer almıyor, tersine “vatandaşlık” Türk’ün tarifinde yer alıyor.

İşin özeti bu tartışmalarda Türklük, birilerinin üzerine basarak boylarını yüksek gösterecekleri bir basamak ve belki de daha kötüsü “bedhaht”ların maskesi olarak duruyor. Türklük, Türklere yönelmiş bir silah olarak kullanılıyor. Bu tartışmalarda şu yüce gönüllü, sabırlı ve mukavim Koca Türk’e dair bir iz ve nişane bulan var mı?

Bu hükme varmamın sebebi, mangalda kül bırakmayan “Türkçüler”in Suriye ve Rusya yanında mevzi almaları.

Anayasadaki vatandaşlığın Türklüğünü sorun eden Türkçüler, aynı zamanda Rusya politikasını ve Suriye’de Esed yandaşlığını müdafaa ediyorlar.

Hani şu Türkiye’ye gözdağı vermek için Karadeniz’de apar-topar tatbikat yapan Rusya’nın ve Türkiye’ye terör ihraç eden Suriye’nin.

Yeni Çağ’da, “Büyük Kürdistan” önünde engel olarak takdim edilen Rusya, 1833’te Hünkâr İskelesi Antlaşması’nda bile böylesine iddialı bir kurtarıcı olarak görülmemişti.

Hiç olmazsa II. Mahmud mazeretini, Kütahya’ya kadar gelen Mısır ordusunu kastederek “denize düşen yılana sarılır” diye beyan etmişti. Türkçülerin bir mazereti var mı?

Türkçülere göre, Büyük Kürdistan oyununu neredeyse tek başına Rusya bozuyor. Aynen şöyle yazıyor, cuma günkü gazetenin manşetinin altındaki, “Rusya’dan iki kritik hamle” başlıklı spotta: “ABD, Büyük Kürdistan’ı (!) dünyaya, Karadeniz’den ulaştıracaktı.

Ancak TSK ve Rusya, NATO üzerinden gerçekleştirilmek istenen bu projeyi boşa çıkardı. (...) İç karışıklık çıkardıkları Suriye bölünecek, yeni Kürt bölgesi Kuzey Irak’la birleşerek denize ulaşacaktı.

Rusya, bu kapıyı da kapattı.” Aynen böyle yazıyor. O zaman sormak lazım: Rusya, Türklere bu iyiliği acaba neden yapıyor?

Türklük siliniyormuş. Türklük, duvara tebeşirle yazılan bir yazı mı ki, öyle kolayca silinsin? Kabile’nin ortasına dikilen bir totem mi ki, devrilip, yok olup gitsin?

Çözüm diye yola koyulduğunuz zaman, birileri neden aniden Anayasa Türkçüsü kesiliyor. Türklük neden, çözümün önüne konacak bir takozdan ibaret görülüyor?

Peki, bu coğrafyanın derinlerine kök salan Koca Türk, bu duruma ne diyor?

http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/hey-koca-turk_2072065.html

29 Mart 2013 Cuma

' TOPLUMUN DİN ALGISI '

Mümtaz'er Türköne



Ferhat Kentel ve Ahmet Demirel ile birlikte yürüttüğümüz "Toplumun din algısı" başlığını taşıyan araştırma, Star Gazetesi'nde yayımlanmaya devam ediyor. 

Araştırmanın bugüne kadar yapılan araştırmalardan farklı bir tarafı var.
Her şeyden önce araştırma, dinden ve dinden korkanların dünyasını ve korkularının sebebini araştırdı.

Aynı zamanda bu korkuların, dindarlarda gerçek karşılığının olup olmadığı test edildi. Bugüne kadar kural olarak sadece dindarların araştırma nesnesi olarak kabul edilmesi dikkate alınırsa, dine mesafeli ve soğuk duranların dünyasına nüfûz etmenin yeni bir anlama çabası olduğu ortada.

% 5 civarında seyreden marjinal bir grup dışında, toplumun yaklaşık % 75 ila 80'ini oluşturan dindarlar, farklı olana hoşgörülü, barış içinde birlikte yaşamaktan yana.

Dine ve dinin her türlü tezahürüne iflah olmaz bir düşmanlık gösteren, diğerinin simetriği olan % 5'lik marjinal kemik bir grup da dahil olmak üzere dinden korkanlar toplumun genelinin % 15-18 bandına yerleşiyor.

İslâm inancı ve dindarlık toplumun bu kesimi için korku kaynağı. Bu insanlar dinin yükselişinin, onların profan (dindışı) dünyalarına yönelik bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorlar.

Dinî inancın tezahürlerinin, onlara da dayatılacağı, bireysel tercihlerini özgürce yaşayamayacakları endişesi taşıyorlar.

Siyasal alandaki gelişmeleri de, bu hayat biçimlerini muhafaza etmeye, kendi kalelerini korumaya odaklıyorlar. Üniversiteli kız öğrencilerin, üniversitelere başörtüleri ile girebilmelerinin, bir gün kendilerine veya yakınlarına başörtüsünün dayatılması ile sonuçlanacağından korkuyorlar.

Bu yüzden, başörtüsü sorununun bir özgürlük sorunu olduğuna inanmıyorlar. Ramazan'da umuma açık yerlerde yemek yemelerinin, içki içmelerinin engellenmesinden, bu engellemenin de zamanla bütün hayatlarına yayılmasından endişe ediyorlar.

Bu insanlar, hangi kaynaktan gelirse gelsin bu korkulara sahipler. Korku, korkunun sebepleri ortadan kaldırılana kadar bir saplantıya dönüşür.

Korku, beraberinde nefret ve düşmanlık getirir. İslamofobya denilen şey, büyük ölçüde dünya çapında büyüyen bu akıl dışı korkuyu ifade etmek için kullanılmaktadır.

Bu insanların korkularını anlamak ve gidermek, dindarların görevi olmalıdır. % 15-18 oranı azımsanacak bir oran değildir. Sebebi ne ölçüde makul olursa olsun ciddi bir sorun olduğunu göstermektedir.

Bu % 15-18'lik grup içinde, özgürlüklerin gelişmesi durumunda, toplumda din eksenli kutuplaşmaların ve çatışmaların artacağı endişesi taşıyanlar da var.

Bu düşüncede olanlar, toplum düzenini ve ülke güvenliğini koruma adına dindarlık ve tezahürlerine bazı sınırlamalar getirilebileceğini düşünüyorlar.

Şayet sosyal barışa yönelik, dinden kaynaklanan bir tehdit algılamasalar daha demokrat ve özgürlükçü bir tavır içine girecekler.

Bu grup içinde dine, dini inanca ve kutsala küçümseyerek bakan, dinin dışarıdan yapılan müdahalelerle reforma tabi tutulabileceğini düşünen ve bu haliyle Cumhuriyet'le yaşıt din üzerinden modernleşme projelerinin devam ettirilmesini savunan jakoben bir azınlık da bulunuyor.

% 15-18 oranına yerleşen İslamofobya grubu, üstelik toplumun kaymak tabakasını oluşturuyor. Toplumun seçkinleri dinden ve dindarlıktan korkuyor.

Her din, müntesibi için dokunulmaz, tartışılmaz olanların, yani kutsalın alanı. Din üzerinden toplumu hizaya sokmak, din üzerinden iktidar mücadelesine şekil vermek, dinî inancı yüzünden insanları aşağılamak ateşle oynamak gibi.

Dün halkın şalvarlı ve poturlu olduğu için giremeyeceği yerlere bugün dinî inançlar yüzünden yasak konuyorsa, dinî inançların profan bir hayatı tercih edenler tarafından istismarından söz etmemiz gerekir.

Kamu düzenine, toplumsal barışa yönelik dinden ve dindarlardan kaynaklanan bir tehdit nesnel olarak yok.

Ama bu tehdidin varlığına inanan, üstelik seçkin sınıf içinde yer aldığı için sesi daha çok çıkan azımsanmayacak bir kesim var.

Bu kesimin korkularıyla yüzleşmesi, dindar olan toplumun da bu yüzleşmeye yardımcı olması lâzım...

 http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/toplumun-din-algisi_664336.html