Popüler Yayınlar

MİLLİYETÇİLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MİLLİYETÇİLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2013 Perşembe

Sol ve ideoloji - Etyen Mahçupyan

Şükrü Hanioğlu'nun, Sabah gazetesindeki 13 Mayıs tarihli yazısında ele aldığı 'tarihçi' bakış, Türkiye'deki modern ve sol anlayışın 'evrensel' ideolojik köklerini anlamamız açısından epeyce elverişli gözüküyor. 

Hanioğlu'nun tanımından hareket edersek "tarihçilik, yaşamın ve güncelin sadece tarih üzerinden anlaşılabileceğini, geleceğin de tarihin ilerleme çizgisinin kavranması aracılığıyla tahmin edilebileceğini savunan bir dünya görüşüdür."

Kısacası bu dünya görüşü tarihin 'özneleşmesini' ifade etmekte... Diğer bir deyişle sanki tarih iradesi, niyetleri ve amacı olan bir yarı-ilahi aktör gibi, insanlığı ve insanları şekillendirip kendi emelleri doğrultusunda yönlendirmektedir.

Dolayısıyla insanlığın macerası söz konusu olduğunda, doğanın yasaları da tarihin yasalarına dönüşmektedir. Hanioğlu'nun kelimeleriyle "On dokuzuncu asır bu anlamıyla tarihteki olguların değil, bir süreç olarak tarihin 'kendisinin' ya da 'insanlık tarihi' olarak kavramsallaştırılmış şeklinin belirleyici olduğu bir 'güncellik' yaratıyor...

Tarih belirli kanunlar çerçevesinde yaşamı ve geleceği belirleyen bağımsız bir varlık haline geliyordu."
Bu algının bizatihi bilimsel bir paye kazanmasına paralel olarak, sosyal alanda bilimsel bir siyaset üretmenin mümkün olduğu fikri doğdu ve bilimselliğin temeli de doğal olarak tarihin yasalarında arandı.

Eğer bu yasaları kavrayabilirsek, kaçınılmaz geleceği de öngörebilirdik. İnsan iradesini neredeyse tali bir konuma indirgeyen bu bakışın dayandığı tespit, tarihin yasalarına aykırı olan iradenin ve o yöndeki siyasetlerin başarısız kalacağı 'gerçeğiydi'.

Dolayısıyla, aksi yönden bir çıkarsamayla başarılı olan siyasî irade ve eylem programlarının tarihin yasalarına uygun olduğunu öne sürmek mümkün ve akla uygun hale geliyordu.

Sol bu yaklaşımın hararetli sahiplenicilerinden biri oldu ve söz konusu 'bilimsel' anlayışı devrimciliğin zemini olarak işlevselleştirdi.

Zor kullanımı ve iktidarı ele geçirmek üzere yürütülen silahlı mücadeleler bu sayede meşrulaştı. Dahası bunun dışında kalanlar tarihin yasalarını algılayamayan bir bilinçsizlik halinin temsilcileri olarak görüldükleri ölçüde 'solun' dışına itildiler.

Sol siyaset giderek 'bilinçli' olanların tekeli altına alınırken, bilinç de dışımızdaki gerçekliğin ancak kendi eylemlerimizle sınanabilecek yasalarını içselleştirmiş olmamızla sınırlandı.

Öte yandan tarihin bir içkin amacının olması, onun bir yöne ve hedefe doğru 'ilerlediğini' ima etmekte ve dolayısıyla tarih bilinci de bu ilerlemeye hizmet etmeyi, onu hızlandırmayı gerektirmekteydi.

Bu durumda özgürleşme öncelikle bu ilerlemenin gerektirdiklerini anlayan bir bilinç haline tekabül ediyor ve tarihin yasalarını kavramanın sonucu olarak ortaya çıkıyordu.

'Bilimsel sosyalizm', 'sosyalist bilinç' gibi sürükleyici kavramlar bu arka plana oturtuldu ve solculara, insanlığın gelişme bilimini anlayamayan bilinçsiz yığınlar üzerinde bir üstünlük duygusu verdi.

Bu bakışın zihniyet bağlamında en dikkat çekici yönü normatif bir gerçekliği, yaşanmakta olan gerçekliğin yerine ikame etmesidir.

Bu durum yaşanan gerçekliğin çoğul ve karmaşık yapısının kategorik hale getirilip basitleştirilmesi ve idealize edilmesiyle sonuçlandı.

Böylece örneğin sosyal ve ekonomik sınıflar tarihsel bağlamından çıkartılarak, ezeli ve ebedi varlıklar haline geldiler.

Yaşanan gerçekliğin sınıfları ise, bu ideale ulaşmaya çalışan eksik ve aksak, dolayısıyla bilinçli olanların yardım ve yönlendirmesine muhtaç 'sakatlanmış' prototipleri olarak görüldü.

Hanioğlu yazısında 19. yüzyılın en önemli dört düşünce hareketi olan pozitivizm, milliyetçilik, evrimcilik ve Marksizm'in 'tarihçi' karakter taşıdığının altını çizmekteydi.

Pozitivizm, bir yandan bilimi tek doğru olarak öne süren, öte yandan bilimselliği mutlak bir nesnellik şeklinde sunan bir anlayıştı ve tüm modern ideolojilerin içinde kendine yer buldu.

Evrimcilik ise, 'ilerleme' fikrini merkeze alarak, her türlü değişimin amaçlı olduğunu öne sürerken, ulaşılacak hedefi halen var olan somut durumdan daha önemli kıldı.

Bu iki anlayışın birlikteliği, varılacak noktayı bilen bilinçli kesimleri diğerlerinden daha üstün hale getirdi. Bu 'zihin açıklığını' sağlayan ise, zihnin geçmişe saplanmış hurafelerden temizlenerek bilimsel bir düşünce ve algılama boyutuna yükselmesiydi ki buna da kabaca 'sekülerleşme' demek mümkündü...

Marksizm, pozitivizm ve evrimcilik birbiriyle fazlasıyla iç içe geçmiş bir bütünlük olarak sosyalleştiler. Öte yandan pozitivizm ile evrimcilik arasındaki en doğal ve verimli kaynaşma otoriter laikliğin biçimlenmesinde ortaya çıktı.

Dolayısıyla siyaseten 'bilinçsiz' varsayılan kitlenin aynı zamanda dindar olduğu Türkiye'de sol, Marksizm'in laiklikle bir tür 'evliliğine' dönüştü.

Diğer taraftan Kemalizm de aynı laikliği milliyetçilikle bütünleştirdi ve tarihi milletler üzerinden okuyan bir kategorik bakışın taşıyıcısı oldu.

Bu nedenle sol ile Kemalizm arasında güçlü bir akrabalık mevcut ve 'tarih' izin verdiğinde ikisi arasında hızlı geçişler yaşanabiliyor...

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Etnik arındırma ve sonrası


14 Şubat 2012


Zaman'da yayımlanan, Etyen Mahçupyan ve Şener Aktürk'ün yazdığı dört yazı (8,15,15 Ocak ve 1 Şubat) Balkanlar ve Kafkasya göçleri, kırımları ve bunları yaşamış olan halkların belleği ve algısı konusundaydı.
İlgili görüşler eskiden yazdığım iki yazımı hatırlattı.

Birincisi 1998'de Oxford'ta "1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi" konferansında Hıristiyan / Rum ve Müslüman / Türk mübadillerinin edebiyat metinleri konusundaydı. 

Bana o zaman ilginç gelen, Yunanistan'da bu göç konusunda Türkiye'ye kıyasla çok daha fazla roman ve anının yayımlanmış olduğunu görmemdi. 

Ancak duruma daha dikkatle ve etraflıca baktığımızda genellemelerle konuşmamızın doğru olmadığını gördüm. 

Yunanistan'da mübadelenin hemen sonrasında ve daha sonra da birçok roman ve öykü yayınlanır. Ünlü yazarlar bu konuya el atar, veya konuya el atarak ünlü olur: 


İ. Venezis, S. Dukas, S. Mirivilis, K. Politis, D. Sotiriu, L. Naku, vb. Türk tarafında ise tam bir sessizlik vardır (Reşat Nuri hoş bir istisnadır). 

Ama zamanla ve özellikle 1980'den sonra Türkiye'de mübadele "keşfedilir". 

Tarih ve Toplum dergisi konuyu gündeme getirir, Necati Cumalı başta olmak üzere, Fikret Otyam, Salim Şengil, Mario Levi, Feride Çiçekoğlu, Ahmet Yorulmaz gibi yazarlar bu konuyu "hatırlar" ve hakkında yazarlar. 

O ilk yazımda, yazılanların sayılarına ama içeriğine de dayanarak iki ülke arasındaki farkı yorumlamaya çalışmıştım (Bkz: Ege'yi Geçerken, Bilgi Üniversitesi): 

Göç eden Hıristiyanlar Müslümanlara kıyasla üç kat daha kalabalıktır. 


Birinciler arasında kentli ve kasabalı olanlar, yani eğitim düzeyi daha yüksek olanlar, ikincilere göre daha çoktu. Üretilen göç romanlarının Yunan tarafında daha çok olması öyle açıklanabilir. 

Yunanistan'a gidenler bunu Türkiye'ye gelenlere göre daha zor şartlarda gerçekleştirdiler; şok daha büyük olabilir. 

Türkiye'de, Anadolu'yu milli yurda dönüştürmek projesi başlatılırken ve İttihatçı yayılmacı söylemler bastırılırken, Yunan tarafında 'megali idea' ideolojisi hâlâ tam sönmemişti. 

Yunan tarafı edebiyat metinleri aracılığıyla mübadele olayını eleştirmişti; Türkiye'de tek parti döneminde böyle bir eleştiri kabul görmeyecekti. 

Belki en ilginci -metinlerdeki söylemden çıkardığım- iki yanda farklı "vatan" kavramlarının olduğuydu. Hıristiyan (Rum) cemaatler yüzyıllarca kendi devletleri olmadan yaşama kültürüne sahiptiler. 

Oysa Müslümanlar son yüzyıllarda kendi devletlerinin şemsiyesini hiç kaybetmemişlerdi. Güven arayışı Müslümanlar arasında daha yaygındı ve Anadolu bunu sağlıyordu.
 

Ama yıllar geçtikçe Yunan tarafında özel bir "hatırlama" görülmezken Türk tarafının bu göç olayına eğildiği, ilginin arttığı görülür. 2000 yılından sonra -konuya genel olarak edebiyat açısından yaklaşıyorum- ilgi daha da artar. 

Genç yazarların bir kimlik arayışı çerçevesinde Misak-ı Milli sınırları dışındaki geçmişi yazdıklarını görüyoruz. 

Ayten Aygen (Rumeli Benimdi) ailenin Bektaşi ve Melami geçmişini, Ali Ezger Özyürek (Muhacirler) ve Zeliha Midilli (Balkan Şarkısı – Saranda) Bektaşi kimliğini, Saba Alt?nsay (Kritimu – Girit'im Benim) Girit Türklerini yazdı. 

Rumların Türkiye'den göç etmeleri olayı da son yıllarda gündeme geldi: 

Barış Balcıoğlu, Oya Baydar, Yiğit Okur, Sergun Ağar, Rıdvan Akar gibi yazarlar bu konuyu gündeme getirdiler. (Bkz: Öteki ve Kimlik, İletişim). 

Üçüncü kuşak mübadillerinin 2000 yılında Türkiye'de kurduğu Lozan Mübadilleri Derneği'nin gittikçe hız kazanan faaliyeti de unutulmamalıdır; 

Müfide Pekin'in hazırladığı mübadele öykü seçkisi ve mâniler/deyimler içeren kitapları terk edilen toprakların unutulmadığının kanıtı. 

GEÇMİŞİ 'HATIRLATAN' ORTAM 


Demek istediğim hatırlama/unutma çok girift bir olay. Zaman geçtikçe "hatırlamanın" arttığını görüyoruz - paradoks! Yani "hatırlamaya" neden olan ideolojik, siyasî ve kültürel ortama da bakmak gerek. 


Söz konusu yazılarımı yazarken "otokton" [yerli] halklar konusu ise aklıma hiç gelmedi. Çünkü ben göç, kıyım, etnik arındırma olaylarını milli paradigmanın dışına çıkarak ele almaktan yanayım. 

Kuşkusuz insanların algısı önemlidir, hatta "algı" davranışları belirleyen dürtüdür. Ancak algı genellikle saf bir "hatırlama" olayı değildi; bize aşılananla ilgilidir. 

Hatırladıklarını veya unutmadıklarını sananlar aslında onlara öğretilenleri konuştuklarını bilmezler. 

Ve dönemimiz ulus-devlet dönemi olduğu için bu algıları ve kendi algılarımızı kritik bir biçimde ele almalıyız. 

Otokton olmak/olmamak, imtiyazlı olmak/olmamak tartışması ve genellemeleri milli tarihçilikte esastır. 

Ama evinden sürülen bir insanın, işini, dostlarını, aile mezarını, kilisesini veya camiini, diktiği ağaçları, kedisiyle köpeğini geride bırakanın acısı öylesine büyüktür ki, ecdadım iki kuşak mı yoksa iki yüz kuşak mı yerliydi hesabı yapmaz. 

Bu sorunsal aklına gelmez. Biz tarihi inceleyip, "otokton olmaması gerekiyor" hükmünü verdiğimiz gariban, memleketinden olurken "yerliler" kadar acı çeker; sürülürken de "hak ettim" demez. 

Böyle diyenini hiç duymadık. Böyle de hissetmez; ettiğine inanıyorsak, bu durum, bizim onunla ilgili imajımızdır, algımızdır. 

Yerli olmak/olmamak konusuna bir örnek konuya açıklık getirebilir. 1923 nüfus mübadelesinde Batı Anadolu'dan Yunanistan'a göç ettirilen insanların çoğu en fazla iki-üç kuşak "otoktondu"; Yunan adalarından ve Yunanistan'dan gelmiş ailelerin çocuklarıydı. 


Kayseri'den mübadil olarak gönderilen Rumlar ve Yunanistan'dan gönderilen Müslümanlar ise "daha otoktondu"; yüzyıllarca oralardaydı. 

Ama "unutmayan", kendini otokton algılayan ve bu konuda yazan-çizen daha az otokton olanlar olmuştur. 

Yani kişinin belleğiyle (ki her mağdurda aynıdır), milli bellek farklıdır. Cemaatlerde ve milletlerde görülen hatırlama ve kimlik, benimsenen bir ideoloji ile ilişkilidir. 

Milliyetçiliğe yakın ve yatkın toplumlar (belki daha "çağdaş" toplumlar diyebiliriz), milli tarih oluşturma çerçevesinde uygun anlatıları da geliştirirler. Otokton olmak da böyle bir söylemdir. 

Hayalî aidiyetin tabii ki bir işlevi olacaktır. Milli söylemlere inananlar anakronizme başvururlar ve mitoslar yaratırlar. Bunların çoğu ırkçı açıklamalardır. 


Mitoslar açıklık kazandıklarında olay da anlaşılır. Örneğin, ancak Hitler'i "anlarsak" (üstün ırkız, bizi sömürüyorlar, yabancıdırlar!) soykırımı da anlayabiliriz. 

Ama Hitler'e odaklanıp tarihi anlamlaştırırken, bu işi layıkıyla yapmak için her seferinde ırkçı/milliyetçi bahanelerin gerçeklikle ilişkisini de hatırlatmak gerek. Hitlerler'in tezleri sebep değil, ideolojik gerekçeler ve bahanelerdi. 

Asıl neden (tarihsel gerçeklik) milliyetçilik/ırkçılık gibi ideolojilerdi. (Bunların nedenleri de ayrıca ele alınabilir.) 

Bu yapılmadığında, bu çok hassas konuda yanlış anlamalar olabilir. İnsan acısını - insan bağlamında benzer olan acıyı - konjonktürel ideolojik algılamalar temelinde millileştirip kademeleştirmek yaraya tuz biber ekmek olabilir.

21 Nisan 2013 Pazar

Kemalizm'in içinde bir renk! Sağ Kemalizm

13 Mart 2011


Kemalizm bir şemsiye gibi altında farklı tonları barındırıyor.

Sağ Kemalistler de bu şemsiyenin altında bir renk olarak duruyor. 

Seçime doğru giden bir Türkiye'deyse sağ olsun, sol olsun bütün Kemalistler yine CHP'yi tercih edecek gibi görünüyor.

Olanı-biteni beğenmiyorlar, endişeliler, ikna olmuyorlar ve en rahatsız grubu oluşturuyorlar. Kemalistler, her daim kendilerini Cumhuriyetin sahibi olarak gördü.

Toplumu ideolojileri doğrultusunda şekillendirmeyi amaç edindiler. Hâlâ da bunda ısrarcılar. Memnun olmakta zorlanan Kemalistler çoğu zaman homojen bir yapı olarak biliniyor.

Yaygın kanaat Kemalistler solcudur. Bu hüsnü kabulün altı ise boş değil: 1930'larda bizzat Atatürk Kemalizm'i kullanmaya başladı.

1935 yılına gelindiğindeyse CHP'nin kurultayında Kemalizm yerleşik bir ideoloji haline geldi. O günden beri de Kemalizm'e ev sahipliğini sol parti olarak anılan CHP ve onun tabanı yapıyor.

Oysa Kemalizm'in şemsiyesi altında farklı tonlar da bulunuyor. Sağ Kemalistler olarak anılan, sol Kemalistlerle belirli noktalarda ayrışan ama 'özde' aynı olan bir kesim daha var.

Kemalizm'in bir türevi...
 
Sağ Kemalizm nedir? Maltepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün tanımlıyor:

"Sağ Kemalizm, Türk siyasal kültürünün hakim değerlerini tanımayan Kemalizm'in, sol siyasal açılımlara karşı, sağ- siyasal- kültürel açılımını temsil eder. Bu aslında altı okun dinsel, geleneksel ve kültürel eksende yorumlanmasıdır." diyor.

Kemalizm'den türeyen Sağ Kemalizm'in, doktriner anlamdaki ilk temsilcisi olarak da Peyami Safa'yı işaret ediyor, 'Türk İnkılâbına Bakışlar' kitabındaki düşüncelerini de dayanak olarak gösteriyor.

Siyaset tablosunda sağ Kemalizm kavramı daha çok 1980 darbesi ile birlikte karşımıza çıkıyor. Solla kol kola ilerleyen Kemalizm, 1980'li yıllarda farklılaşıyor.

O güne kadar sol Kemalizm'in olmazsa olmazı olan laiklik vurgusunun yerine milliyetçilik vurgusu daha ön plana çıkar. İşte ortaya çıkan bu tablo da Sağ Kemalizm olarak adlandırıldı.

Hasan Bülent Kahraman, bu durumu şöyle anlatıyor:

"12 Eylül ile birlikte asker solla ve sol aydınlarla bağını koparınca ideoloji olarak Türk İslam sentezini benimsedi. O sentezin siyasi ve mitolojik anlamdaki devletçiliğiyle ve milliyetçiliğiyle kendini özdeşleştirdi. Buna dinsel, İslamî bir renk de kattı. Böylece Kemalizm sol bir içerikten koparıldı; yeni bir çerçeveye yerleştirildi. Kemalizm artık tapınılan bir devletle, ılımlı bir Müslümanlıkla ve nihayet çok geniş bir milliyetçilikle bütünleştirildi. Buna sağ- Kemalizm diyorum."

Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ise durumu daha farklı değerlendiriyor. Ona göre 80'de ortaya çıkan şey Kemalizm'den çok Atatürk kültüyle ilgili bir şey.

Hatırlanacağı üzere 12 Eylül yöneticileri de kendilerini Atatürkçü olarak tanımlamayı tercih etmişti. Gazeteci Mustafa Akyol, bunu 12 Eylül'ün yöneticilerinin kendini Kemalizm'den ayırma çabası olarak görüyor. Fakat bu çabanın başarılı olup olmadığıysa tartışılır.

Bugünün sağ Kemalistleri
 
Sağ Kemalistler kimlerdir? Süleyman Seyfi Öğün bir çırpıda isim saymayı tercih etmiyor. Fakat siyasal tarih itibarıyla Serbest Fıkra, Terakkiperver Fırka, Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP, DYP ve 1980 sonrası ılımlaşan MHP'yi bu halkaya dahil ediyor. Mustafa Akyol ise aklına gelen ilk isimleri sıralıyor:

"Sağ Kemalist dediğinizde direkt aklıma Altemur Kılıç geliyor. Ve onun gibi Yeni Çağ gazetesinde yazan birçok insan herhalde kendini sağ Kemalist olarak görüyordur. Belki rahmetli Gündüz Aktan sayılabilir. Bazen günümüz MHP'sinden de sağ Kemalist olarak algılanabilecek çıkışlar duyuyorum."

Sağ Kemalistler kime oy verecek?
 
Seçime giden Türkiye'de, "Sağ Kemalistler hangi partiye oy verecek?" sorusu da zihinlerde. Aslında cevap geçmiş dönemlerde gizli.

CHP, Kemalistleri her zaman mutlu etmeyi başaramazsa da, sağ olsun sol olsun, çoğunlukla Kemalistlerin oyunu almayı başardı.

Bundaki en büyük etkense Sarıbay'ın saptamasıyla 'yasal' olan parti konumunda hâlâ CHP'nin görünmesinin etkisi büyük.

Farklı bir saptama da sağ Kemalizm'i bugün siyasal tematik olarak silik düzeyde bulan Süleyman Seyfi Öğün yapıyor:

Çok örtülü olarak – çağdaşlaşma başarısı söyleminde - AK Parti'de bile bu oyları görmek mümkün. Ama daha dogmatik düzeyde ise eski merkez sağ kamuoyu tercihini CHP'den ya da MHP'den yana yapmaktadır. Yani CHP bugün, dogmatik anlamda hem sağ hem sol Kemalizm'in hassasiyetlerini bir paratoner gibi çekmiş durumda."                                                                  r.sezgin@zaman.com.tr

***

Sağ ve sol Kemalizm ayrışabilir
 
Mustafa Akyol-Gazeteci: Kemalizm'in ana ağırlığının ben sol Kemalizm tarafından taşındığına ve Kemalizm'in özünde yine laiklik olduğuna inanıyorum. Milliyetçilik bile bunun bir varyantıdır. Ayrıştıkları noktalar çok derin değildir ama mesela bir sağ Kemalist başörtüsü yasağını savunmayabilir. Diğer taraftan Kürt kimliği noktasında belki sağ Kemalist belli ölçüde daha farklı davranabilir ama ağırlık noktaları aynı.

***

Aradaki farklılıklar sadece tematik
 
Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün: Sol ve sağ varyasyonları ile Kemalizm, Türk modern-leşmesinin-çağdaşlaşma olarak bilinir- zihinsel ya da kültürel anlamda meşrulaştırılmasını güder. Aradaki farklılıklar sadece tematik düzeydeki yorum farklılıklarıdır. Zaten aralarındaki farklılıklar büyük ölçüde bulandı ve ihmal edilebilir hale geldi. Mevcut konjonktürde bu ayırımı, örneğin 1970'lerdeki haliyle görmüyoruz.

***

Statükonun sarsılması sağ ve sol Kemalistleri bir araya toplar
 
Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay: Cumhuriyet'in kuruluşuna baktığınız zaman Kemalizm'in ne olduğu bellidir. Türkiye'de hâlâ maalesef kutuplaşmalar buna göre belirleniyor. Kemalizm'de ne sağ ne sol vardır, sadece pragmatik bir yaklaşım söz konusudur. Demokraside ortaya çıkabilecek statükoların sarsılması gündeme geldiği zaman Kemalizm çevresinde bir birliktelik söz konusu olabilir. Tabii kendilerine sağın- solun birleşmesi demeyecekler. Ortak bir değer aradıklarında bunun adı sağ Kemalistler sol Kemalistler olacaktır.

 http://www.zaman.com.tr/pazar_kemalizmin-icinde-bir-renk-sag-kemalizm_1106476.html

12 Nisan 2013 Cuma

Milliyetçilik, ulusalcılık, komitacılık

Geçenlerde televizyonda Türk Ocakları Genel Başkanı Nuri Gürgür'ü gördüm. Başkan; Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Mümtaz Turhan ve Erol Güngör gibi edebiyat ve fikir dünyamızın önemli simalarını sıraladıktan sonra şu tarz bir tespitte bulunuyordu: 

"Kendisini milliyetçi olarak gören bu kadar değerli aydının buluştuğu bir düşünce mecrasını çok basite indirgeyemezsiniz". 

Çok yerinde bir tespit. Türkiye'deki milliyetçiliğin ana damarı, itidal çerçevesi içinde bu ülkeyi sevmek, bu ülkenin kıymet hükümlerini yaşatmaktır. Bu nedenle başka bir milleti aşağılamaktan almaz gücünü. 

Toplumu, kültürel birikimlerin intisap ve miras geleneğine rabteden bir milliyetçilik anlayışıdır bu. Bediüzzaman'ın "müspet milliyetçilik" diye isimlendirdiği bu anlayış, kan ve kin üzerine bir dünya arayışı içinde değildir. 

O yüzden Nuri Bey'in milliyetçi aydın listesi uzatılabilir ve şu soru yöneltilebilir: Siz yeryüzünde hiç bu kadar mutedil aydının kendini milliyetçi olarak tanımladığı bir başka ülke biliyor musunuz? 


"Nationalism" kelimesine Batı'nın yüklediği anlam ile bu milletin öteden beri milliyetçilik kavramına verdiği mânâ arasında büyük bir uçurum var.

Vakıa, bazı dönemlerde "ırkçı" ve "kafatasçı" diyebileceğimiz iç direnişler Türkiye'deki milliyetçilik anlayışını kuşatmıştır; fakat her defasında tasfiye edilmiştir.

Şamanizm vurgusu, karşısında İslam inancını bulmuş, ırkçılık fikri Müslümanlığın "en üstününüz Allah'a en yakın olanınızdır" mesajıyla bertaraf edilmiştir.

Bugün milliyetçiliği tehdit eden en önemli gelişme ulusalcılıktır. Nevzuhur bir örgütlenmenin ürünü olan bu marjinal yapı, bir taraftan milliyetçi görünerek genel kitlenin desteğini almaya çalışıyor; diğer yandan da toplumla kavgalı olan merkezlere göz kırpıyo.

Kızıl elma ittifakı diye ortaya çıkan oluşumun mimarı, yakın siyasi tarihimizdeki her anti demokratik örgütlenmenin içinde bulunmuş bir insan. Şu sıralar yazdıklarıyla tahrikçilik yapmakla yetiniyor, söyledikleriyle de teşvikçilik yapıyor.

Çankaya sırtlarında mutat görüşmeler yapmasına şaşırmamak lazım; çünkü evveliyatının sağcılık mı solculuk mu olduğu bile tam bilinemiyor.

Karmaşık ilişkilerin bir çatı altında toplanmasında bu çok kimlikliliğin payı var. Hayatı boyunca yüzer-gezer bir karakter ortaya koyan; bu minval üzerine rotasını Çin'den İran'a, Apo'dan Atatürk'e kadar birbirine zıt istikametlere çeviren bir adamın bu işin kurucuları arasında bulunması da normal.

Das Kapital'den sıkılmış birinin, "Bir elimizde Nutuk!" deyip kükremesine de şaşmamak gerekiyor. Zira ulusalcıların İslam'a sahip çıkıyormuş gibi Müslüman kesilmesi de; Türklüğe sahip çıkıyormuş gibi Türk pozlarına girmesi de konjonktürel hamlelerdir. Ne İslam'ın izzet ü şevketi; ne Türklüğün kadr ü kıymeti ilgilendiriyor onları.

Ulusalcılığı ambalajlayan çok değişik etiketler var. Solculuk, sağcılık. İslamcılık... Bu etiketleri kazıyın; altından tek bir gerçek çıkacaktır: Komitacılık. Demokrasiyi içine sindirememiş dar bir zümre kâh milliyetçilik postuna bürünüp solculuğunu gizliyor kâh tarikatçılık kisvesine sarılıp tüccarlığını.

Matruşka mantığı ile hazırlanmış kimlikler silsilesi, kafa karıştırmaya yönelik hamlelerden oluşuyor. Kendini rejimin gerçek sahibi sayan elit bir zümrenin ulusalcılık oluşumuyla çete yapılanmalarına girmesi, Türkiye'yi sarsmaya yönelik her eylemin içinden bunların çıkması; sonra da büyük bir arsızlık içinde bu güruhun masum insanları suçlaması, boşuna değil.

Öteden beri aşina oldukları psikolojik harp teknikleriyle kamuoyunu başka mecralara sürüklemeye çalışıyorlar. Ancak nafile...

Adamın biri mantar tabancasını kapmış, şanlı bayrağı ve mukaddes Kur'an'ı iktidar hevesine alet etmeye yeltenerek yemin töreni yaptırıyor. "Ölmeye ve öldürmeye" yapılan yeminin Türkiye'deki fikrî akımların ana damarlarından sayılan milliyetçilik ile ilgisi olabilir mi? Resmen çetecilik bu.

Böyle bir zifiri karanlıktan Nihat Sami'ler, Nurettin Topçu'lar.. çıkmaz. İttihat ve Terakkicilerin maceraperest hayaletiyle karşı karşıyayız. Yeni bir maceraya gerek yok ki!

 http://www.zaman.com.tr/ekrem-dumanli/milliyetcilik-ulusalcilik-komitacilik_499565.html

MHP için yol ayrımı: Milliyetçilik mi? Ulusalcılık mı?

12 Ağustos 2010

Siyasetin tüm unsurları anayasa değişikliğine ilişkin referanduma odaklanmış durumda. 

İlginçtir, bunca polemik bombardımanı içinde tartışılan iki ciddi konu var: Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın yeniden yapılandırılması...

CHP, Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın yapısındaki herhangi bir değişikliğe kökten karşı. Aslında bu tavır, CHP'nin geleneksel zihniyeti açısından son derecede tutarlı.

Zira CHP, tarihsel süreçte ideolojik olarak her iki kurumu da kendine çok yakın hissetmekte. Tam da bu noktada belirtmek gerekir ki, darbe anayasasına en başta karşı çıkması umulan DİSK ve KESK gibi kuruluşların da referandum konusunda CHP ile senkronize davranışı, ideolojik bir ortak paydadan kaynaklanmakta.

Referandum, AKP için iki açıdan hayati bir önem taşımakta. Birincisi; merkezi kuşatma altında tutan bürokratik oligarşiye karşı toplumsal nitelikli bir zafer kazanmak, ikincisi ise; referandumda "evet" çıkması durumunda oluşacak psikolojik havayla, gelecek yıl yapılacak olan genel seçimlerde bir başarı yakalamak...

Halkoylamasında CHP ve AKP açısından "hayır" ve "evet" cephesinde öncülük ne kadar anlaşılabilir bir durumsa, ideolojik tutarlılık açısından MHP'nin tavrı bir o kadar eksantrik görünüyor.

MHP yetkilileri meydanlarda "hayır" kampanyasını başlatmış durumda. Ancak referandum konusunda bu partinin tabanında kafalar berrak değil.

Bir yanda parti sözcülerinin açıklamaları, bir yanda milliyetçi düşünce sisteminin vicdanlara yüklediği ağır vebal!

Bürokraside AKP adına yapılan partizanlıklardan zarar görenler, ya da parti tavanından aldığı işareti "kurşun asker"lik için yeterli sayanlar bir yana, milliyetçi/ülkücü tabanın bu referandumda "hayır" oyu kullanması için ortada gerçek bir sebep var mıdır?

Bu soruya rasyonel bir cevap verebilmek gerçekten çok zor...

MHP'de 12 Eylül darbesine kadar taban ve tavan arasındaki iletişim lider/doktrin/teşkilat düzleminde süregeldi.

Komünizme karşı mücadelede devletin asal direnç noktaları olduklarına inandırılan bir nesle, darbe sonrası öyle bedeller ödetildi ki, sonuçta "kutsal devlet"in tüm parametreleri parçalanıverdi.

Böylece mutlak bir itaat kültüründen beslenen devletçi anlayıştan kopan milliyetçiler, eleştirel ve sorgulayıcı bir anlayışla tanıştılar.

Bu nedenledir ki, MHP seçmeni bugün referandum gibi hayati bir konuda, olayları kendi akıl süzgecinden geçirdikten sonra ideolojileri ile tutarlı bir karar verme yetisine sahiptirler.

MHP kurmayları öncelikle referandumda "hayır"cılar safında yer alınmasının düşünsel ve ideolojik gerekçelerini açıklamak zorunda.

Eğer tek amaç, AKP hükümetini referandum yoluyla şöyle bir silkelemek ise, unutmamak gerekir ki bu strateji aynı zamanda ideolojik açıdan bir kırılmayı da beraberinde getirmekte.

Hükümet karşıtlığı adına, solun tüm renklerinin buluşup kaynaştığı bir değirmene su taşımak, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaya sebebiyet verebilir.

Daha yakın geçmişte MHP'nin de katkısıyla Parlamento'dan 411 milletvekilinin desteğiyle geçen üniversitelerde kılık kıyafet serbestliğinin, bu Anayasa Mahkemesi tarafından engellenmesi karşısında sızlayan kamu vicdanı unutulmuş olamaz.

Bugünkü Anayasa Mahkemesi'ni ya da adeta bir kast sistemiyle oluşan HSYK'nın yapısını savunmak, hangi milliyetçi düşüncenin ürünü olabilir?

Eğer bunun gerekçesi "AKP kendi yargısını kuracak" basitliği ise bu söylem gerçekten de sıradan insanların zekâsıyla dalga geçmeye teşebbüsten ileriye gidemez.
 
GENEL SEÇİM ÖNCESİ BÜYÜK STRATEJİK HATA 

MHP yöneticilerinin Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın bugünkü yapısında ısrar etmelerinin perde arkasında, bugünlerde zor durumda kalan bürokratik oligarşiye devletçi bir refleksle omuz vermek var ise bu durumda milliyetçilikten ulusalcılığa bir yolculuk başlamış demektir.

İşte MHP'de asıl sorun da burada başlamaktadır. Zira MHP'nin bu ortamda ulusalcı bir düzleme sürüklenmesi, milliyetçi maneviyatçı tabanda çok derin ayrışmalara yol açar.

Anlaşılıyor ki MHP kurmayları, kendi seçmen davranışları konusunda ya derinliğine bir analiz yapma ihtiyacı duymuyorlar, ya da gelecek seçimlerde oy kaybını şimdiden göze almış durumdalar.

Hiç değilse hatırlanması gerekir; 57. Hükümet içinde solun kuyruğuna takılı bir MHP, geleneksel seçmen tarafından adeta cezalandırılmış, dahası, özellikle Orta Anadolu'da MHP'den kayan oylar bir daha geri dönmemiştir.

Sözün özü; CHP, DİSK, KESK gibi kuruluşlarla birlikte saf tutan bir MHP, referandum sonrasında bu davranışının siyasi bedelini ödemek zorunda kalabilir.

MHP'nin referandumda "hayır" cephesinde yer alması, yaklaşan genel seçimler öncesinde bir başka açıdan stratejik bir hata olacaktır.

Özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde etnik tartışmaların yaşandığı yörelerde son seçimlerde MHP'ye yönelen sosyal demokrat oyların, Kılıçdaroğlu ile birlikte tekrar CHP'ye yönelmesi beklenmekte.

İşte, referandum yolunda MHP'nin CHP ile yakın temas içinde olması, bu akışkanlığa büyük bir ivme kazandırabilir.

Şüphesiz ki, referandumda "hayır" çıkması durumunda, bunun siyasi rantını CHP alacaktır. MHP açısından hiçbir kazanım olmayan bu durum karşısında, referandumda "evet" oyu kullanan bir kısım milliyetçi seçmen genel seçimler öncesi şüphesiz ki yeniden bir durum değerlendirmesi yapacaktır.

MHP'nin referandum konusunda CHP ile özdeş tavrı, eğer gelecek yıl yapılacak genel seçimden sonra kurulması planlanan CHP+MHP koalisyonunun bir işaret fişeği ise bu strateji MHP açısından gerçek bir yıkım projesidir.

Siyasetini terör olaylarının istatistiği üzerine inşa eden partiler, kendi iktidarlarında toplum nezdinde yarattıkları "terörü önleme" beklentisinin altında kalabilirler.

Şüphesiz ki Kılıçdaroğlu-Bahçeli hükümeti kuruldu diye, PKK mevcut stratejisinin tek enstrümanı olan terörden asla vazgeçmeyecektir.

Ve hatta yapısal durum irdelendiğinde, muhtemel bir CHP+MHP koalisyonu döneminde PKK terörü daha da artma potansiyeli taşımaktadır.

Çok erken olmasına rağmen söylemekte fayda var: Genel seçimler sonrası kurulabileceği varsayılan CHP+MHP koalisyonu bu ülkenin geleceğini karartabilecek çok derin bir kaosun başlangıcı da olabilir.

Denilebilir ki referandum öncesinde MHP tam bir yol ayrımında! Soru şu... Milliyetçilik mi? Ulusalcılık mı?
Ne yazık ki vuvuzela öttürmekle siyasette tutarlı bir yol haritası çizilemiyor işte!

Sözün özü; AKP'ye zarar vereceğim derken, referandumda KESK, CHP, YARSAV, DİSK gibi kuruluşlarla aynı saflarda mücadele, MHP'nin misyonu ve vizyonu açısından gerçek bir fikirsel kırılmadır.

Elbette ki MHP yetkililerinin milliyetçiliği, sadece bir retorikten ibaret değilse!

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-prof-dr-ibrahim-aydin-mhp-icin-yol-ayrimi-milliyetcilik-mi-ulusalcilik-mi_1014899.html

2 Nisan 2013 Salı

TÜRKLÜĞÜ YORMASAK...


  Ahmet Turan ALKAN

İnsan haklarına saygılı bir siyasi rejimimiz olsaydı ve millî gelir bakımından yurttaşlarına refah vadeden bir ülke hâline gelebilmiş olsaydık, hayli zamandır yokuşa sürdüğümüz şu “Türklük” kavramı, bu kadar konuşulmazdı gibime geliyor.
 
ABD’de Amerikan, Almanya’da Alman, İngiltere’de İngiliz olmak, aslen öyle olmayanların sinirine dokunmuyor nedense, aksine hafif gururla karışık bir sahiplenmeye yol açıyor. Türkiye’de Türk kelimesi üzerinde belirgin bir psikolojik baskı meydana getirildi. 

Sözün gelişi, “Türk toplumu” denilmek gereken yerde, “Acaba birilerini incitir, istemeden de olsa dışlar mıyız?” yollu bir çekingenlik kendini hatırlatıyor; giderek “Türk”, bir tamlama unsuru olarak tereddütle karşılanır bir kelime hâline geliyor. 

Haksız ve yanlış; yanlışlığın resmî ideolojiden kaynaklanan dayatma faslını kimse inkâr etmiyor. Okullarda çocukları her sabah, “Türk’üm, doğruyum...” sözleriyle başlayan bir yemine mâruz bırakmanın hoş görülecek tarafı yok, kezâ dağlara-taşlara Türklüğü abartı derecesinde öven vecizeler yazmak da öyle. 

Cumhuriyet’in ilk zamanlarda takib edilen, herkesi Türkleştirmek politikası terk edileli yıllar oldu. Artık kimse çıkıp, “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür, Türk olmalı, ille de Türkçe konuşmalıdır; zaten bütün kavimler Türk kökenli olduğuna göre sair mensubiyetleri hatırlamanın yeri yoktur” demiyor. 

Belirgin bir mesafe alındı. Türk milliyetçiliği de zaman içinde değişim geçirdi. Bu fikriyatı savunan partiler bile, şovenist ve dışlayıcı bir Türkçülük edebiyatı yerine nispeten yerli kültür değerlerini savunan bir çizgide konuşmaya başladılar. Bunların hepsi iyi işaretlerdir. 

Eğer dünya gözüyle görmek nasip olursa yeni anayasada Türk kavramını, 1982 ve ondan öncekilerde olduğu gibi yersiz ve abartılı ölçüde kullanılmak konusunda mutedil davranmak gerekir. 

Devletin, vatandaşın kimliğini tarif etmesine gerek yok; vatandaşlığının nasıl kazanılacağı hakkında teknik bir çerçeve tercih etmek yetecektir. 

Üstelik, Türklüğü anayasa teminatı altına almanın ona iyilikten ziyade zarar getirdiğini de hep birlikte gördük ve kabul etmeliyiz ki, vaktiyle rejimin Türklük üzerine bunca vurgu yapmak ihtiyacını duyması, aşağılık duygusunun bir yansımasıydı. Kendinden emin olanlar, kendi özelliklerinden uzun uzadıya bahsedilmesini sevimsiz bulurlar çünkü. 

Öyleyse itirazları abartmanın da lüzumu yoktur; her tabiri anayasada zikrederek yeni bir lugat yapmıyoruz. 

Anayasada tâdâd edilse de edilmese de yeri geldiğinde yine eskisi gibi Türk yargısı, Türk futbolu, Türk anayasa düzeni, Türk folkloru, Türk müziği demeye devam edeceğiz; bu kavramlarda Türk’ün yerine konulacak alternatif bir kelime yok. 

Ülkenin adı, birileri beğense de, huysuzlansa da yine Türkiye olarak kalacak. Millî futbol takımının maçlarında -ben artık eski heyecanımı kaybetsem de- yine “Türkiye”yi tutacağız. 

Basında yine “Türkiye’nin millî geliri, Türk dış politikası denilmeye devam edilecek. Elbette öyle olacak çünkü bu kullanım biçimlerinde sadece niteleme var, “öteki”ni dışlama, aşağılama, yok sayma gibi imâlar değil... 

Türklüğü yeterince yormuşuz zaten; Balkan Harbi’nden bu yana Türk milletini -yüceltmek demeyelim de- eziklik duygusundan kurtarmak için başvurulan abartılı övgünün lüzumu kalmadı. 

Türklerin kendi başlarına bağımsız bir devlet kuramayacak derecede ‘geri’ bir topluluk olduğunu ileri süren saçma-sapan iddialar tarihin çöplüğünde çürüyor. 

Milliyetçilikte kantarın topuzunu kaçırdığımız devreler de dâhil hepimiz gördük ki, adına Türkler denilen topluluk ne diğerlerinden zayıf ve kabiliyetsiz, ne de üstün ve parlak bir cinsin adı değildir; herkes nasılsa Türk de öyledir. Aşağılık duygusuyla hamâset ve edebiyata asıldığımız günler geride kaldı.

Asabiyyet dâvâlarının sabah akşam konuşulduğu ve daha beteri olmak üzere kavga sebebi teşkil ettiği toplumlar, “delikanlı” toplumlardır biraz; övgü gibi anlamamalı bu delikanlılığı, acemilik olarak algılamalı. 

Herkesin bir etnik aidiyeti var fakat sadece ona tutunmak ancak bir delikanlıda hoş görülebilecek ârızalardandır; ergenlik sivilcesi gibi. 

Hep birlikte mutlu ve iyi bir gelecek kurmak istiyorsak, kabın ismini değil içini mesele etmeliyiz; kabı iyi ve doğru şeylerle doldurmak gerek. 

Gelin Türklüğü yormayalım; her değer, kendi hacmi ve ebadınca değerlenmeli.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=35092

'MİLLETİN BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜ'

Mümtaz'er Türköne


Ferhat Kentel'in, Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte yaptığı ve TESEV'in "Algılar ve Zihniyet Yapıları" başlıklı serisinin son kitabı olarak yayımlanan "milliyetçilik" araştırması bu başlığı taşıyor. 

"Demokratikleşme Sürecinde Parçalanan Milliyetçilik(ler)" alt başlığı, bu önemli araştırmanın içeriğini daha iyi yansıtıyor. Araştırma, siyasî ilginin seçimlere odaklanması yüzünden biraz öksüz kaldı.

Toplumun derinlerinde işleyen ve zihinleri esir alan korkuları ve endişeleri anlayabilmek için mutlaka müracaat edilmesi gereken bir kaynak. Üstelik, toz duman içinde kalan siyasî rekabetin ve sonu gelmez rejim tartışmalarının cephaneliğinde güvenli ve mutlaka gerekli bir seyahate çıkıyorsunuz.
 
"Global dünyada milliyetçilikler, beton binaların içinde sıcak yuva kurma çabasını yansıtıyorlar." Yazarlar, acımasız bir dünya içinde bir korunak arayışını bu cümle ile ifade ediyorlar.

Her türlü milliyetçiliğin ideolojik tutkalı eridikçe; "Muhaliflerini 'insanaltı' bir konuma getiren, kendinde üstünlük gören seküler devlet ve onun kibirli seküler milliyetçiliğine olan inanç da kayboluyor."

Araştırma, bu ifadelerle önümüze bildiğimiz-tanıdığımız ve kanıksadığımız milliyetçiliklerden farklı bir varlığı koyuyor ve altını üstünü incelemeye girişiyor.

Milliyetçilik dalgası toplumu etkisi altına alıyor. Ama aynı zamanda toplumda çatışmacı bir kültür giderek egemenlik kazanıyor. "Neredeyse herkesin bir biçimde "milliyetçi" olmasına rağmen, herkesin birbiriyle çatıştığı bir kültür daha belirgin hale geliyor."

Araştırma, çok sayıda mülakatın verilerini kullanarak bu paradoksu çözmeyi ve "milliyetçilik ideolojisinin nasıl işlediğini" anlatmayı deniyor.

İdeolojiler dünyasının iddialı kavramlarını, milliyetçiliğin tarihini ve macerasını bugünü anlamak için seferber etmek yerine sıradan bir dünyaya müracaat ediyor.

"Gündelik hayat" kuramı ile bu ideolojinin bünyesindeki paradoksların, her biri olmasa bile çoğu yanlış yerde duran sembollerin çözümlemesine girişiyor. Gündelik hayat, öznelliğin nesnelliğini anlatıyor.

Milliyetçilik bir strateji, onunla bireylerin ve toplumların kurduğu ilişki ise "taktikler" olarak ele alınıyor. Stratejiler, basitleştiren ve isim koyan araçlar; taktikler ise bütün karmaşıklığıyla ve birikimiyle gündelik hayatın kendisi olarak karşımıza çıkıyor.

Aklınıza gelebilecek her siyasî eylem veya tavır milliyetçilik adıyla karşımıza çıktığı zaman, bu kavram hiçbir şeyi anlatmamaya başlar.

Bu yüzden yazarlar bize "Bir yanda bir arada olmanın keyfi, sosyalleşme, diğer yanda korku-çaresizlik-tepki arasında gidip gelen duygu hallerine başka bir ad, hatta başka adlar vermek gerekiyor." önerisinde bulunuyor.

Bu öneri son derece önemli. Batı'dan farklı olarak bizim toplumumuzda bütünüyle olumlu bir "ad" olarak kullanılan milliyetçilik, birçok anomaliyi saklamaya yarıyor. Mafya'nın, çetelerin, asayiş sorunlarının, toplumsal sorunların bu kavramın arkasında kendilerini takdim çabaları gibi.

Devlet içindeki iktidar mücadelesinin milliyetçilik üzerinden yürütülmesi de, aslında milliyetçiliğin bir şeyleri göstermesinden çok saklamasına hizmet eden özelliğine işaret ediyor.

Ben, uzun zamandır Türkiye'de yükselen şeyin "milliyetçilik" değil "devletçilik" olduğunu düşünüyorum. Ulusalcılık, bu devletçiliğin toplumla ilişki kurma projesi olarak yürütülen marjinal bir hareket.

Ulusalcılığın solcu karakteri, sosyalizmden ödünç aldığı "öncü savaşı" modeli ile, devlet içindeki silahlı seçkinlere bir meşruiyet sağlamayı amaçlıyor.

Anti emperyalist karakteri ise milliyetçiliğin ekmek ve su gibi ihtiyaç duyduğu düşmanı tarif ediyor. Ulusalcılık, sığ ve çelişik dünyası ile etki menzili düşük bir ideoloji. Ama onun arkasına verilen destek, diğer milliyetçilik tiplerine bir ivme kazandırıyor.

Araştırma, toplumun sinir uçlarından girerek derinlerine nüfuz ediyor. "Gündelik hayat" içinden devşirilen belirtiler, sebep sonuç ilişkileri sağlam kurulmuş modellerde ete kemiğe bürünüyor.

Komplo teorileri ile düşünüp, toplumu da emir-komuta içinde harekete zorlayanların ne kadar önemli şeyleri ıskaladıkları daha iyi anlaşılıyor.

Her yere dikilen bayrakların birliği ve bütünlüğü değil, parçalanmayı simgelediğini ifade eden bu araştırmayı anlayabilmek için çok zor bir şey gerekiyor: Önyargılardan sıyrılmak. Cephanelikte inceleme yapmak oldukça zor.

http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/milletin-bolunmez-butunlugu_555374.html
 

31 Mart 2013 Pazar

'NEGATİF MİLLİYETÇİLİK'

Mümtaz'er Türköne


Milliyetçilik, siyasî yelpazenin temel ekseni haline gelirken düşünce hayatımız da zenginleşiyor. 

"Pozitif-negatif milliyetçilik" ayırımı, milliyetçiliğin vazgeçilmezliği varsayımına dayanan ve onun dünyası içinde ehil bir alan oluşturmaya çalışan yeni bir kavramlaştırmayı temsil ediyor.

Milliyetçiliğin zaten karmaşık ve bulanık olan dünyası içinde bu yeni kavramlar bir işe yarar mı?

Şayet gerçekten milliyetçilik siyasal hayatın merkezine yerleşiyor ve ortak bir paydaya dönüşüyorsa nüanslar üzerinde daha dikkatli düşünmemiz gerekmez mi?

Milliyetçilik, hareket noktası olarak iki önemli soruya cevap olarak getirilen ilkelere dayanır. İlk soru "Ben kimim?" sorusudur.

Milliyetçilik, çok farklı cevapları olan bu soruya milleti referans göstererek cevap verir. İkinci soru, siyasal iktidarın dayandığı prensibin ne olduğudur.

Yine milliyetçilik, kimlik için verdiği cevabı bu soru için de tekrarlar: Egemenlik hakkı millete aittir. Ulus devletler çağında, bu iki sorunun ve bulunan ortak cevabın, son iki asırlık tarihin ana itici gücü olduğunu hatırlayalım.

Tam iki asırdır tarih bu güç eliyle şekillendi. Sınırlar bu güç tarafından çizildi. Uluslararası ilişkiler, bu olgunun üzerine inşa edildi.

Bugünün devletlerinin üye olduğu uluslararası örgütün adının Birleşmiş Milletler olması, devletlerin dayandığı kabul edilen temel varsayımı da ifade ediyor.

Milliyetçilik bu kadar belirleyici bir güç olduğu zaman kendi içinde farklı türlerin ortaya çıkması da anlaşılır bir durumdur.

Sınıflandırmalar, alt sınıflar ve onların altındaki gruplarla milliyetçilikleri tasnif etmek oldukça zor bir konudur. Değişen dünya, kaçınılmaz olarak yeni grupları da sınıflandırmaya dahil etmektedir.

Kimlik sorusuna cevap veren milliyetçilik, bireyin mensubu olduğu milleti ve tam karşı kutbunda yer alan "öteki"leri keskin hatlarla ortaya çıkarır.

 "Benden olanları sevmek, benden olmayanları sevmemek" şeklinde ortaya çıkan denklemin çok hassas dengeleri vardır. Sosyal şartlar, siyasî gündemler, yaşanan sorunlar "biz ve öteki" arasındaki mesafeyi ve ilişkiyi belirler.

Toplum bunaldıkça, siyaset sertleştikçe biz keskinleşir, daha berrak çizgilerle belirlenir ve doğal olarak alt kategorilerini yaratır.

Öteki, milliyetçiliğin asıl enerji kaynağı olarak kimlik sorusuna, öfke ve nefretin tayin ettiği keskin bir içerik kazandırır.

Genel kabul gören tasniflerden biri, vatanseverliğin "bizi (yani milleti) sevmek", milliyetçiliğin ise "ötekinden nefret etmek" şeklinde sevgi ve nefret arasında bir yere yerleştirilmesidir.

Bizim temel sıkıntımız etno-centricism adı verilen, millet yerine etnisiteyi ikame eden milliyetçiliğin yaygınlık kazanması.

Var olduğu varsayılan bir kan ve soy bağını esas alan bu milliyetçilik, doğal olarak karşı kutbunu yaratarak onunla bir gerilim içinde toplumu bileşenlerine ayırmaktadır.

Etnik milliyetçilik, milleti bir soy birliği olarak kavramaktır. Etnik homojenliğin imkansızlığı nisbetinde bu kavrayış hem bölücü, hem de düşmanlığı çoğaltıcıdır.

Etnik milliyetçilik basit bir azınlık milliyetçiliği değildir; milleti soy ve kan birliğine indirgemektir. Milliyetçiliğin bu türüne kabilecilik de denmektedir.

Irkçılık, fiziki görünüşe göre, ırklar arasında bir hiyerarşi olduğunu savunmaktır. Kafatasçılık, ırkçılığın uygulama alanıdır.

Ten rengi dışında ırkların farklı kafatası ve kemikler arasında ( bacak kemiklerinin uzunluğu gibi ) belli oranlara dayandığını iddia eder.

Toplumu huzur içinde yaşatacak olan milliyetçilik türü, en geniş ortak paydaya dayanan milliyetçiliktir. Çağımızda bu ortak paydanın adı vatandaşlıktır.

Vatandaşlık, kanı, soyu, ırkı, kültürü, dili değil birlikte yaşadığımız vatanı referans almakta, bizi birbirimize bu siyasî bağ ile bağlamaktadır.

Milliyetçiliğin onlarca türü var. İki asırlık milletler çağında bugüne kadar keşfedilen en pozitif yani birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anayasal vatandaşlığı esas alan siyasal milliyetçiliktir.

 http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/negatif-milliyetcilik_497511.html

29 Mart 2013 Cuma

MİLLİYETÇİLİK: NE Mİ, NASIL MI?

Milliyetçilik konusu tabuydu, şimdi absürt oldu. Eskiden milliyetçiliğe dokunan yanardı, millilik hemen hemen kutsaldı, akıllı olan “milliyetçi değilim” demezdi. 

Her kamusal şey “milli” ve “Türk” sıfatıyla dile getirilirdi. Şimdi Anayasa'da “Atatürk milliyetçiliği” var ama milliyetçilik “ayaklar altına” da alınabiliyor. 

Anayasa'da “Türk” lafı kalacak mı, emin değiliz. Köşe yazılarında milliyetçiliğin “ne olduğunu” okuyoruz; yeni keşfedilen bir soru, hatta bir sorun. Sahi, “milliyetçilik” nedir?

Bu soruya kesin bir cevap vermeyeceğim. Yalnız milliyetçilik konusunu ele alanların kullandıkları yönteme baktıkça şunu söyleyebilirim: bu sorunun cevabını bulmamız zor, hatta olanaksız. Çünkü soru yanlış. “Nedir?” sorusuna getirilecek cevap en sonunda bir tanımdır.

Ve bu tanım kişiden kişiye, sözlükten sözlüğe, dönemden döneme, ideolojiden ideolojiye değişmektedir. Biri iyi ve yararlı diye tarif eder, başkası kötü ve zararlı diye.

Tarihten uygun örnekler seçerek de tezler (yani tanım) “kanıtlanır”. Milliyetçilik iyidir diyene, olumsuzlukları hatırlatırsanız,  “canım, bunlar milliyetçilik değildir, gerçek milliyetçilikten uzaklaşmadır, sapmadır”  diyecektir.

Tersi de geçerli. Milliliğin olumlu yanlarını hatırlatın, birileri çıkacak kelime oyunlarına başlayacak, “bu milliyetçilik değil, vatanseverliktir” diyecektir.

Felsefe ve dilbilim kapsamında çok söylenmiştir: Kelimelerin farklı anlamları vardır. Bu kelimelere anlamı insanlar verir.

“Milliyetçilik” de –bu konuda mutabakata varmak daha kolaydır– en başta bir kelimedir. Bu kelimeye birileri bir anlam verirse veya vermişse, sözlüklerde o anlamın da eklenmesi gerek.

Mesela “el” kelimesine bakarsanız bu kelimenin ondan çok anlamı ve onlarca terimi olduğunu görürsünüz. Bu yüzden “milliyetçilik nedir?” sorusunu sorduğumuzda aslında sorduğumuz şudur: “milliyetçilik kelimesine verilen anlamlardan hangi birini seçip benimsemeli, hangilerini çöpe atmamız gerekiyor?”

Ve tabii ki bu “nedir” sorusu anlamsızdır ve bu yöntem çıkmazdır. Çünkü milliyetçiliğin, özellikle Türkiye'de, anlamları pek çoktur.

tabuların yıkılması ve kavramlar

Bundan dolayı “nedir” sorusu yerine “nasıl” sorusunu sormamız daha anlamlıdır. Bu “nasıl” yaklaşımı bizi “özcü” yanlışlardan korur.

“Ne” sorusu hoşa gitmeyen olayları “reddetmemizi” ve kendimizi aldatmamızı kolaylaştırır.  Bu yaklaşım milliyetçilikten mağdur olmuş veya karşı görüşte olanlarla uyumsuzluğu da besler.

Sağırlar diyaloğu başlar. “Ne” sorusu çelişkili yanıtları da doğurur. Örnek: Aynı yazıda bu iki cümleyi iki ayrı paragrafta bulabiliyoruz:

1- Müslüman Türk milleti, tarihin hiçbir döneminde ırkçı ve ırk ayrımcısı olmamıştır.

2- Milliyetçilik, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonraki bir dönemde bazı yöneticiler tarafından ırkçılık ile karıştırılmıştır. (H. C. Güzel, 21.2.2013).

Başka bir yazıda şu cümleleri bulabiliyoruz:

1- Türklük etnik veya ırkî bir temele indirgenemez. Türklük millî bir kavramdır ve millet, etnik bir temeli olsa dahi ancak bu etnikliğin aşıldığı, farklı etnikliklerin bir şemsiye altında toplandığı aşamada ortaya çıkar.

2-  Türkler için bu en azından Göktürklerden beri böyledir (yani “kanıt”, aşılması istenen etnik referansa dayandırılıyor). (M. Öz, 18.2.2013).

Oysa tarihte toplumların “ne olduğu” değil de “nasıl” davrandığı ele alındığında kısır genellemelerden kaçınabiliriz.

Genellemeler ise bizi ister istemez olumlu/olumsuz uçlar arasında bir seçme yapmamıza neden olacaktır. Ve doğal olarak seçimimiz “bizi” üstün gösteren tanımdan yana olacaktır -tabii ki üstünlüğümüz, bizim gibi üstün olmayan “ötekilere” göre olacaktır.

“Ne idik?” ve “Neyiz?” gibi sorular özcü sorulardır. Bu soru geçmişten geleceğe bir özümüzün olduğunu varsayar: böylece “bizim milliyetçiliğimizin” biricik olduğu savunulur. Sonra da bu kıvanç sağlayan “biriciklik” ve böyle olmanın mutluluğu söylemi yaygınlaşır.

Ne ironidir ki, “biz biriciğiz” ve  “bizde hiç ırkçılık yoktur” gibi “bizi” öteki insanlardan ayıran cümleler, en ırkçı cümlelerden olduğu da gözden kaçar.

Milliyetçilikle dolaylı olarak ilişkili görülen asabiye, kabile, kavim, ümmet, ırk, etnisite, millet ve ulus terimlerinin, aynı biçimde, “ne” olduklarını konuşmak yerine, kendilerini bu terimlerle belirlenen toplumların “nasıl” olduklarını konuşmak daha anlamlıdır.

Bu yapıldığında insan topluluklarının çok benzedikleri ortaya çıkar. Bizim ecdadımızla “onların” ecdadı, aynı insan soyunun ve aynı gezegenin çocukları olduğundan, bütün yerel farklara rağmen, aynı dönem söz konusu ise, benzerliklerinin çok olduğu görülür. İşte ırkçılığı (kimilerine göre “milliyetçiliği”) aşmanın ilk adımı bu tür gerçeklerin kabullenmesiyle atılır.

Bu konuda antropoloji, sosyoloji, sosyal psikoloji, siyaset bilimi gibi bilim dalları çok açıklayıcıdır. Tarih yazıcılığı, ne yazık ki, milli devletler döneminde milliliğin hizmetinde geliştiği için pek yardımcı olmuyor.

Dünyada okutulan okul kitaplarına bir göz atmak, tarihçiliğin ne tür bir rol üstlendiğini anlamak için yeterlidir. Her milletin tarihi nalıncı keseri gibidir. Bundan dolayıdır ki milliyetçilik söz konusu olduğunda, yukarıda söz ettiğim bilim dalları gündeme gelmez, var mı yok mu ille de tarihten söz edilir; tabii her milletin kendi yazdığı tarihten…

Milliyetçilik konusunda benim tecrübeden öğrendiğim bir yöntemi açıklayarak bu “genel” yazıya son vereyim. Türkiye ve Yunanistan'da çeşitli üniversitelerde “milliyetçilik” dersi verdim.

Yunanistan'da Türk milliyetçiliğinin, Türkiye'de ise Yunan milliyetçiliğinin nasıl doğduğunu, nasıl uygulandığını ve nasıl algılandığını anlattım. Çok inandırıcı ve yararlı derslerdi.

Ancak taraflara kendi milliyetçiliklerini anlatmamaya çalıştım. Çünkü milliyetçilik bir kimlik olayıdır. Kimse kimliğine karşı bir laf duymak istemiyor.

Ama bir süre sonra öğrencilerim “Hocam, bizde de buna benzer bir durum yok mu?” demeye başlardı. O zaman “nihayet milliyetçilik anlaşılmaya başlandı” diye düşünürdüm.

Yani milliyetçiliği anlamak isteyenler karşı tarafa baksınlar, ayna yararlı olabilir. Milliyetçilik, kendimizde değil, karşıda gördüğümüzdür.

h.millas@zaman.com.tr

 http://www.zaman.com.tr/yorum_milliyetcilik-ne-mi-nasil-mi_2058122.html

28 Mart 2013 Perşembe

SÖZLÜK BUHRANI

26 Mart 2013
Allah korusun, varsa şayet böyle bir dert; bir ülke kendi kendisiyle konuşamaz. 

Yani bir milletin sözlüğünde anlam anarşisi baş gösterirse hiçbir kelime cümle içinde koyduğunuz yerde durmaz, sizin ona biçtiğiniz kıyafeti reddeder; artık kelimeler, anlaşma değil anlaşamama sebebidir.

Kelimelerin anlamları üzerindeki mutabakatı kaybederseniz hiçbir konuda uzlaşmaya varamazsınız. Çünkü yerine göre, bizatihi uzlaşma niyetinin izharı, bir ihtilaf sebebi haline gelebilecektir.

Ülkemiz, geçen yüzyılın ikinci yarısı ve 21. yüzyılın bu ilk yıllarını sanki böyle bir buhran ile geçiriyor gibi. Yıllardır kelimelerimizle beraber anlamlarını da tartışıyoruz.

Bundan neredeyse 70 yıl önce, “Türk tefekkür hayatı, yüz seneden evvel yoluna girmez.” demişti Hoca. Hoca diyorum ya, bu sözün söylendiği zamanlarda kelimelerin herkesin paylaştığı anlamları vardı ve “hoca” kelimesinin anlamı da hayatın içindeki itibarlı mevkiini henüz  kaybetmemişti.

Sıfatlarının anlamını hayata katmaya muktedir olan müstesna bazı insanlar sayesinde hocalık hâlâ bir şeyler ifade ediyordu. Rahmetli Başgil de bu muktedir hocalardandı ve ne dediğini biliyordu; “Dilde yok yere ihdas edilen bugünkü anarşi, en az yüz sene sürer.” diyordu.

Bu sözler, 1946 yılında söylenmişti; o gün için bir tahmini ifade eder gibi görünse de bugün artık  gerçekleşmiş muteber bir öngörü ve can sıkıcı bir tespittir. Hoca, bu sözleriyle 1930'larda hayata geçirilen “dil devrimi”nin sebep olduğu “anarşi”yi kastediyor ve “Türkiye'de daha uzun süre felsefe yapılamayacağını” (Ali Fuat Başgil, Türkçe Meselesi, syf: 52. Yağmur Yayınevi, İstanbul – 2006) söylüyordu.

Başgil Hoca'nın bu sözleri sarf ettiği tarihten takriben yirmi yıl sonra bir başka hoca, Hilmi Ziya Ülken de benzer bir hükme varıyordu.

Rahmetli, “Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi” adını verdiği eserine son söz olarak, Türk düşüncesinin geleceğiyle ilgili bir değerlendirme yapıyor ve 1940'larda başlatılan Batı ve Doğu düşüncesinin temel kaynaklarının tercümesi üzerinde duruyor ve bu tercümelerin okuyucuya intikaliyle ilgili iki büyük sıkıntıdan bahsediyordu; birincisi dil, ikincisi eserlerin yayımında muhatap alınan idrak seviyesi... (Hilmi Ziya Ülken, Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi, syf: 815-816. Selçuk Yayınları, Konya. Baskı: İstanbul, 1966)

Hilmi Ziya Bey'e göre, bilhassa Batı'ya ait kaynakların Dil Kurumu'nun “tilcik”leriyle yapılan tercümeleri, mefhum ve ıstılah engelini aşamadığı için anlaşılamıyor ve okunmuyordu; okunsa bile, Türk okuyucusu, aynı sebeplerden dolayı tercüme eserlerin ihtiva ettikleri konulara nüfuz edemiyor ve satıhta kalıyordu.

Hilmi Ziya Hoca'nın tespiti, bugün itibarıyla çok acı neticelerin o günkü sebepleri arasında zikredilebilir; o günden bu güne, nüfuz edilemeyen ve sathında kalınan konuların bizatihi kendileri de zihin âlemimizden çekildiler ve ülkemizin fikir hayatı muhtevasız bir paparazzi ve Televole dünyasına dönüştü. Düşünüp fikir üretmek bir yana, o konuları tamamen unuttuk, yok saydık ve yokluklarına alıştık.  

Şark klasikleriyle ilgili müşkül ise, lisan kargaşasına ilave olarak sokağın idrakine hitap endişesi ile neşredilen eserler “avamî” seviyenin üzerinde bir alaka göremiyordu. Bir başka ifade ile dilde yapılan tasfiye ile memleketteki ilmî seviye birbirini tayin eder hâle gelmişti.

Ülken'den neredeyse yirmi yıl sonra, onların talebesi başka bir hoca, rahmetli Erol Güngör, “Türkiye'de modern manada bir ilim ve fikir geleneği bulunmadığı için, bütün mefhumlar gazetecilik seviyesinde bir muhteva kazanıyor ve herkes tarafından öyle anlaşılıyor.” (Erol Güngör, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, syf: 120, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1993) sözleriyle meselenin bir başka veçhesine işaret ediyor ama neticede mahiyet itibarıyla  diğer hocaların da işaret ettikleri yaraya parmak basıyordu.
,
Erol Bey, hocalarının haber verdiği tehlikenin gerçekleşmeye başladığını görmenin hayfı ile mefhumların anlam ihtiyacını karşılayan seviyenin sebep olabileceği  problemleri hatırlatıyordu.

Türk irfanının başka iklimlerden devşirdiği mefhumlara kendi lügatinden karşılıklar bulmakta başarılı olduğu pek söylenemez.

Dışarıdan gelen bu mefhumları ve karşılaştığımız yeni toplumsal meselelere verebileceğimiz adları, kendi lügatimizden kelimelerle ifade etsek bile bu kelimelerin mana ve muhtevalarının şümulü üzerinde ittifak edemediğimizi, kültür hayatımızda her gün tekrarlanan anlam buhranlarıyla reddedilemeyecek şekilde görüyoruz.

Milliyetçilik ve ulusalcılık gibi, memleketimiz için sıcaklığı el'an devam eden neredeyse hayatî bir konuyu, anlamları üzerinde mutabık kaldığımız bir terminolojiyle konuşmanın imkânsıza yakın güçlükler ihtiva ettiğini acıyla fark ediyoruz.

Memleketimizde sadece milliyetçilik değil, diğer pek çok millî meselenin üzerinde konuşabilme imkanlarının merhum Başgil'in işaret ettiği “anarşi”nin gölgesinde kaldığını artık biliyoruz.

Bu anarşi, Başgil'in işaret ettiği tarihten çok önceleri, taa Tanzimat devirlerinde başladı; “dil devrimi”, meseleyi iyice içinden çıkılmaz hâle getirdi. Türk irfanı, karşılaştığı fikrî, zihnî, fizikî, içtimaî hiçbir mefhuma üzerinde bütün münevverlerinin mutabık kalacağı bir isim ve anlam kazandıramadı.

Bu cümleden olmak üzere, mesela, millet, milliyet, kavim, ulus, ulusal, küresel, devlet, milli devlet, ulus devlet, milliyetçilik, ulusalcılık gibi “olgu”ları da, ya kendi mefhumlarımızla karşılayamadık ya da mefhumlar ve anlamları üzerinde ittifak edemedik. Sözgelimi “nation” mefhumunu, önce kavim, sonra millet, sonra da ulus ile karşıladık.

Ne var ki, bu üç kelimeyi de mana ve muhtevası ile bir mefhum olarak inşa edemediğimiz gibi üzerinde anlaşamadığımız hâlde keyfî bir tutumla tasarruf etmeye devam ettik.

Birimizin millet diye başladığı bir cümleyi bir başkamız ulus diye anlıyor; milliyetçilik tartışmaları, kavmiyetçilik veya ulusalcılık girdabında anlamını şaşırmış bir hâlde kaybolup gidiyordu, hâlâ da öyle.

Hiçbir milli lisanda, zihniyet ve dünya görüşüne hatta meşrebe göre anlam farklılığı arz eden bir dil anlayışı ve bizdekine benzer bir lügat karmaşası yaşanmamıştır.

Dünyanın hiçbir lügatinde bir kelimenin anlamı, bizdeki gibi insanların kafa yapısına göre değişmez; elbette küçük farklılıklar bulunabilir ama anlamı tamamen değiştirecek hatta zıddına kaydıracak kadar “mânâ ihtilafı”  olmaz, olamaz.

Olursa orada herhangi bir fikir ifade edilemez; bir fikir alış-verişi mümkün olamaz. Hatta kamuoyu diye bir şeyin varlığından söz edilemez. Ama biliyoruz ki, bütün bu imkânsızlıklar, bizim ülkemizde mümkün olabiliyor.

Lakin bu imkânsız mümkünlerin ortaya çıkardığı “gaile”yi milletimiz, o emsalsiz irfanı ile neredeyse bir asırdır telafi etmeye çalışıyor. Dünyada, kendi okumuş evlatlarının eksiğini, sonsuz bir hoşgörü ile telafi etmeye kararlı,  bizim milletimizden başka bir millet de herhâlde yoktur.

Türk milleti neredeyse yüz elli yıldır kendi münevverinin yanlışını düzeltmekle meşgul. Ne var ki, “kamus”ta yapılan yanlışları, ancak milli irfandan beslenen, gerçekten milli ve gerçekten münevver bir bakış açısı düzeltebilir.

Milletin o sahada yapabileceği şey, münevverin inşa ettiği mefhumun üzerine sokağın havasının sinmesini sağlamaktır. Sokağın havası sinerse mefhum millileşir ve ondan sonra o mefhumlarla milli irfan inşasına katkı sağlanır.

Mefhum, milletin irfanına, izanına yakın bir yerde inşa edilirse sokak benimser, aksi hâlde reddeder. Ancak ülkemizde durum biraz farklı; sanki sokak da bir kıymet takdiri bozgunu yaşıyor gibi. Başlangıçta münevverde görülen zihnî kargaşa artık sokağa da intikal etmiş durumda.

Milli irfanın lügatinin noteri diyebileceğimiz kamuoyu, bugün itibarıyla “sözlük buhranı” yaşamaktadır. Milletimiz elbette bu gaileyi de aşacaktır; zira Türkçe, “Kur'anî belkemiği” ile bu toprakları bize vatan kılan dildir. Ve eserini savunacaktır.

Son siyasi tartışmalar bize gösterdi ki, bu “anlam ihtilafı”nı ve “sözlük buhranı”nı halletmeden hiçbir ciddi meselemizi, meselenin haysiyetine uygun bir seviyede konuşamayacağız.

Çünkü konuşmak için bir şey söylemek ve bir şey anlamak gerekir; bu ise ancak ortak bir lügatle mümkündür. Lügatimizin içine düşen bu derin ihtilaf halledilmez ise, konuştuğumuz bu dil, bir anlaşma aracı değil, bir ihtilaf sebebi olmaya devam edecektir.
 *Vali

 http://www.zaman.com.tr/yorum_sozluk-buhrani_2069746.html
 

17 Mart 2013 Pazar

MİLLİYETÇİLİK TARTIŞMALARINA ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekiyor: Milliyetçilik ile ilgili tartışmaların Kürt sorununun çözümü için yürütülen müzakere süreciyle eşzamanlı olarak yoğunlaşması son derece doğaldır.

Dünyada örnekleri görülen diğer müzakerelere bakıldığında benzer durumun yaşandığı hemen görülür. Etnik kökenden beslenen örgütlerle yaşanılan silahlı çatışmaları takip eden müzakere süreçleri, yoğun bir milliyetçilik veya millet tartışmasını beraberinde getirir.

Devlet, etnik bir grubun silahlı temsilcisi ile müzakereye başladığı andan itibaren millet tanımı doğal olarak yeniden tartışılmaya açılacaktır. Hemen ortaya çıkacak olan ikinci tartışma konusu ise idari yapıdır.

Dünyanın hemen her yanında yaşanmış olan müzakere süreçlerinden genel olarak yeni idari modeller çıkmıştır. Bir bakıma hükümetle müzakere eden etnik kökenli örgütler, aslında özet olarak yeni bir idari model ve ulus tanımı konusunda taleplerle uzlaşmayı arzularlar.

Hal böyle olunca bir müzakere sürecinin  olmazsa olmaz entelektüel yansıması yoğun bir millet ve milliyetçilik tanımlarının yapılmasıdır.

Entelektüel bir usul hatası

Türkiye’de de yakın zamanda başta hükümet olmak üzere değişik yerlerden milliyetçiliğe yönelik sert bir eleştiri dalgası ortaya çıkmıştır. Özünde “milliyetçiliğin ayaklar altına alınması gerektiğini” ifade eden bu akım, güçlü olarak yeni muhafazakâr ve liberal aydınlar tarafından da destekleniyor.  Bu görüşe göre milliyetçilik Türkiye’yi kötü bir yere getirmiştir ve acilen bu düşünce terk edilmelidir.

Tartışmadaki temel usul hatası şudur: Bu tartışmalar, milliyetçiliği salt entelektüel bir olgu olarak görmektedir. Onu var eden ve hâlâ besleyen güçlü kurumsal yapılar neredeyse görmezden gelinmektedir. Hatta neredeyse milliyetçilik Türkiye’de “zamanın ruhunu ıskalamış” birkaç kişi tarafından sahiplenilen bir düşünceye indirgenmektedir.

Peki, milliyetçiliği bir entelektüel yanlış hatta zavallılık yahut çağı yanlış okuma olarak okumak doğru mu? Dahası bu yaklaşım ile milliyetçilikten kaynaklandığı düşünülen ‘hastalıklar’ yok edilebilecek mi? Yani, entelektüel olarak milliyetçi aydınların ne kadar zamanı ıskaladığı ‘ortaya çıkarıldığında’ milliyetçilik ile olan kavga kazanılacak mıdır?

Dahası milliyetçilik bütün dünyada (mesela Avrupa’da) ölmüş ve sadece Türkiye’de birtakım dünyanın gidişini anlayamayan insanlar tarafından mı sahiplenilmektedir?

Şüphesiz bütün bu soruların cevabı ‘hayır’dır. Kötüsü Türkiye’de yapılan milliyetçilik tartışması bu ideolojinin tarihsel gücünü ve halihazır kapasitesini anlamaktan uzak bir indirgemecilik ile yapılıyor. Açıkça yazmak gerekirse milliyetçiliğin kaynağı bugün Türkiye’de MHP yahut bir ‘kısım eski Kemalist aydın’ değildir, bizzat içinde yaşadığımız uluslararası sistem ve bu sistemin asıl unsurları olan Türkiye gibi ulus devletlerdir.

Dinin siyasal etkisini kaybettiği Ortaçağ düzeninden sonra bütün küresel sistemi milliyetçilik kurmuştur. Bütün aşınmalara rağmen halen ulus devlet merkezli yani milliyetçiliğin özünü oluşturduğu bir uluslararası sistemde yaşıyoruz.

Ulus-devlet merkezli yapıya karşı AB gibi çeşitli reformist hareketler olsa bile modern uluslararası sistemin temel özü ciddi olarak değişmemiştir. Bugün finansal kriz yaşayan Yunanistan’a bazı önemli Avrupacılar “ulusal parana dön” demektedirler.

İkisi de Müslüman olmakla birlikte birbirinin insanlarını öldüren Türkler ve Suriyeliler kendi kayıplarına şehit gözüyle bakmaktadır. NATO gibi ciddi bir savunma anlaşmasına taraf Fransa Cumhurbaşkanı müttefiki Türkiye’nin terörist olarak gördüğü PKK temsilcisi ile ulusal çıkarları için kişisel görüşmeler yapmaktadır.

Kısacası milliyetçiliğin özünü oluşturduğu modern devlet ve modern uluslararası sistem bütün haşmetiyle ortada duruyor. Bu arada küreselleşmenin ulusal algıyı zayıflattığı doğru ama yok ettiği yanlıştır. Geçen yüzyılın hemen başında da büyük bir küresel ekonomik ilişkiler ağı ortaya çıkmıştır ancak hemen arkasında ulus devlet merkezli rekabet bütün Avrupa’yı yakmıştır.

Asıl önemli olan

Hal böyle olunca milliyetçiliğin esas yapısal ve kurumsal kökenini yok sayıp bunu salt Türkiye’de zamanın ruhunu ıskalayan bir grubun hastalıklı görüşü olarak görmek yanlış bir tutumdur.

Ekonomik ölçütler, hükümet kurumları, bayrak, sınırlar velhasıl devlet düzenini var eden bütün milliyetçi kökenli yapılar halen ortada duruyor. Burada sadece Batı Avrupa’yı (ki Batı Avrupa’nın kendisi de modern ulus devlet formunu içten biçimde çok güçlü korumaktadır) dünyanın hepsi olarak görmek de eşit düzeyde yanlış bir algı meydana çıkarmaktadır.

Türkiye’de dünyanın hiçbir yerinde gerçekleşmeyen ihtimalleri bir olgu gibi entelektüel olarak sunmak da ayrı bir yöntem hatasıdır. Bu hata milliyetçilik ile entelektüel çatışma içine giren yeni muhafazakâr ve liberal aydınları siyasi alanda açık düşürebilir.

Artık milliyetçiliği bir romantik şairden kaynaklanan görüş olarak görmemek gerekiyor. Aksine milliyetçiliğin yeni “ajanları”,  ihracatın arttığıyla övünen ticaret bakanı yahut olimpiyatlarda altın madalya sayısının arttığını müspet bir gösterge olarak gören spor bakanı yahut fakir Somali’de Türk yardım ekibi bayraklarıyla gurur duyan Türk STK temsilcisidir. Bu açılardan bakınca Türkiye’de milliyetçiliği eleştirenlerin, aslında onu pek terk etmek niyetinde olmadığı görülüyor.

Diğer bir nokta da şudur: Türkiye’de Kemalizm zayıflamakta ancak ulus devletin organları, personeli büyümektedir. Yani milliyetçiliği salt entelektüel olarak yanlışlarken ulus devleti şişmanlaştırmak da fiilen aslında milliyetçiliğe can suyu vermektir. Bu açıdan yeni muhafazakar entelektüellerin ve siyasi elitlerinin söylem ve eylemlerinin uyum sorunu dikkatle sorgulanmalıdır. Yeni muhafazakâr-liberal sentez, Kemalizm’i zayıflatmakta ancak bu devletin gürbüz görüntüsünü bir türlü ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla milliyetçi filozofinin siyasal yansıması, halihazır devlet yapısında aynı haşmetiyle ortada durmaya devam etmektedir.

*Doç. Dr., Zirve Üniversitesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_milliyetcilik-tartismalarina-elestirel-bir-bakis_2064431.html     internet sayfasından alınmıştır.