Popüler Yayınlar

KÜRT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KÜRT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Kürt sorununda egemenlik kavramı veya efendileri çoğaltmak (1)


15 Mart 2013


Bu ülkenin liberalleri, şiddet karşıtı solcuları ve diğer özgürlükçü kesimleri yıllarca milliyetçi devlet egemenliğinin eleştirisine eğildiler.
Daha doğrusu mücadelenin belirlendiği genel atmosfer devletin eleştirisi oldu. 

Üstelik devletin kutsallaştırılması ve bir fetiş haline getirilmesi, bu özgürlükçü zihinleri rahatsız ediyordu. Devleti aslî görevine, yani halka hizmete davet ettiler. 

Özgürlükçü otonom entelektüeller devletin egemenliğinin bir gruba veya etnisiteye ait olması fikrini kabul etmediler hatta egemenlik kavramının kendisini bile eleştirerek, eşit vatandaşlığı ve müzakereci demokrasiyi savundular. 

Ya egemenlik fikrine karşı çıktılar ya da egemenliğin devlete değil de her halükârda topluma, vatandaşların oluşturduğu geniş toplum kütlesine ait olduğunu öne sürdüler. 

Bu anlamda Kürtlere uygulanmış olan zulmü eleştirirken ve devletin egemenliğinin Türk etnisitesine ait olması gerektiği fikriyle mücadele ederken “Kürt etnisitesi devletin egemenliğinde pay sahibi olacaktır” gibi bir iddianın asla arkasında olmadılar. 

Çünkü bu ülkede “devlet-toplum” ilişkisini “efendi-köle” ilişkisine çevirenlere karşı mücadele ederken egemen efendi statüsünü “ikileştirmeyi” hiç düşünmediler. 

Bizzat efendilerin oluşturduğu egemenliğe, onların hâkimiyetçilik ideolojisine karşı çıktılar. Devletin sahibi olma fikrine bağlanan efendilik mitosunu eleştirdiler. 

Bu yüzden bazı Kürt entelektüeller arasında yaygın olan “Kürtler de devletin sahibi olacak” düşüncesi veya Kürtler de devletini alacak, umulur ki bu Türkiye olsun gibi tehditkâr retorikler “devlet fetişizminden” başka ne anlama geliyor? 

Bu çok kibirli bir dil. Belki kibirli olmaktan çok müşteri yarıştıran bir dil. 

Kibir ise entelektüelin aklına yakışan bir tavır değil. “Eski madunun yeni kibri egemenin kibriyle yarışıyor ve egemen bir ortakçılığa dönüşmek için yanıp tutuşuyor mu acaba?” diye istifhamlar doğuyor. 

Özellikle sızdırılan tutanaklardan sonra “egemenliği ikileştirme” ihtirası ortaya çıkıyor. 

Hâlbuki hakiki özgürlükçüler devletin egemenliği fikrine bel bağlamayan otonom entelektüellerdir, onların yorumlarında devlete sahip olacak bir “etnisite asabiyesi” ön plana çıkmaz. 

Sürekli gerilime sebebiyet verecek şekilde kavgayı ve uzlaşmazlığı her dönemde canlı tutan bir dil tercihinde bulunmanın Kürtlere fayda getirmediğini görmek lazım. 

Öcalan'ın süzdürülmüş tutanaklarda Ermeni ve Yahudilere yönelik negatif ifadelerine bakılırsa “iki eşit halk” söyleminin sömürülmesiyle “Kürtler ve Türkler” ülkenin yeni efendilerine dönüştürülmüş oluyor. 

Hâlbuki Orhan Kemal Cengiz'in de vurguladığı gibi “bizi özgürleştirecek olan tutum efendileri çoğaltmak değildir”. 

Eskiden ülkenin etnisiteye dayalı tek efendisi olsun istiyorlardı (Türkler). Şimdi Kürt entelektüeller iki efendi olsun: “Türkler ve Kürtler” diyorlarsa durum oldukça vahim demektir. 

Çerkez, Laz, Gürcü, Muhacir, Arap, Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Roman vs… nasıl hissedecek bu çift başlı egemenlik (efendilik) durumunda? 

Dışlama tek kanaldan gelirken şimdi çift kanaldan geliyor demeyecekler mi? Zazalara yönelik Kürtçü baskılar şimdi de sayıca az olan diğer etnisitelere mi yapılacak?

HAKİMİYET VE DİL İLİŞKİSİ


Bugün “gerilimden beslenerek” büyüme stratejisi bazı aydınların (Kürt veya Türk) düşünce merkezine yerleşen yoğun bir tutkudur kuşkusuz. İki sene önce başka bir gazetede dil sömürüsü başlıklı yazımdaki eleştirinin halen geçerli olduğunu görmek üzücüdür. 


Yeni duruma adapte ederek hatırlatırsam sorduğum sorular şunlardı: Yarı-fantazmatik ifadelerden ne zaman kurtulacağız? Yazdıklarımızı akıl ve izan süzgecinden geçirmek için daha kaç kişinin ölmesi gerekiyor? 

İnsanları birbirine düşüren bir dil kullanmaktan ne zaman vazgeçeceğiz? İçimizdeki vurucu söz söyleme ihtirasını dizginleyecek bir ölçüt, bir hassas terazi yok mudur? 

Metnin bütün yüzeyine dağılmış grafik göstergeleri her daim pervasızca kullanmak yüreklerde taşlaşmış olan soğumayı gideriyor mu? 

Barışa ne faydası var? Ne kadar zülfüyâra dokunursak, ne kadar çıplak uyarıcı gibi kehanetler savurursak o kadar faydalı oluruz mu sanıyorlar? 

Bilmek ve anlamak çok zor. Lafı gediğine yerleştireceğim diye sürdürülen bir dil sömürüsü rahatsızlık vericidir. 

Hırslı sözlerini hiçbir zaman için frenlemeyenlerin ihtirasından kaygı duymak lazım. Tanınıp bilinmiş sözcüklerin dört bir yanında barışçı olabilecek unsurlar uçup gitmiyor mu? 

Barış formunun görünür doluluğunu da alıp götürmüyorlar mı? 

Aşırı bir dil kullanımının, bazı yazarların kalemlerini zehirli bir ok gibi kullanarak -iki tarafta da var olan yürek soğumasını dindirmek yerine- sözün büyüsüne, cümlelerin kuvvetinden gelen ihtirasa “tutkun ve tutuklu” kalmalarından başka ne anlamı var? 

Bütünün ardında dolanıp duran bir coğrafî adlandırma; halkların birbirinden ayrılmışlığıyla bertaraf edilen bir mana ve inanç düzeni ve bu şekilde barışı zedeleyen yıkıcı bir sözcük oyunu dışında hiçbir şey birbiriyle örtüşmüyor. 

Metnin ana çizgilerini vurucu cümlelerle ören bu tersine “hamaset”, bu tersine “delikanlılık”, bu etnik “kibir” aslında alaycılıkla perçinlenip didaktik bir alana demir atmıyor mu? 

Metin bir bomba gibi hep betona çakılıp parçalanıyor, sözcük bombardımanı her şeyi darmadağın ediyor ve “ortak alan” silinip gidiyor. Hatta ortak coğrafya kalmıyor. 

Metni bu şekilde egemenliği altında tutan güç apaçık bir saldırışın cazibesidir; metne musallat olan gürültülü bir söylenip durma halinin ve onun verdiği bir esrimenin, garip bir vecd halinin dışavurumudur. 

Akrobatik söz dizim taktiklerinin; çözüm sürecini alttan alta kemirip duran tutumların; metinlerdeki öznelerden daha dolgun olan kelime taşıyıcıların arzuladığımız barış sürecine hiçbir katkısı yoktur. 

Diyebilirim ki bu dil, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını düşünenlerin dilidir veya sırtında yumurta küfesi taşıyanların rikkatinden nasiplenmeyenlerin dilidir. 

Her daim kendisi için ve kendisi adına yürüyenlerin üslubudur.

Kürtlerin haklı talepleri kadir-i mutlak devlet egemenliğinden pay alma gibi güce tapınan küçük egemen düşüncesine ve buna dayalı hâkimiyet formlarına hapsedilirse Türkiye'de çoğulculuğun veya çokluğun pratiğini ya da siyasetini yapmak imkânsız hale gelir. 


Kürt sorunu şu anda Türkiye'nin en önemli sorunudur ama tek sorunu değildir. Üstelik iktidar kavramını ve egemen/muktedirin pozisyon gerekliliğini sorgulayan bir dil ne zaman ortaya çıkacak? 

 Günümüzde devlet egemenliği Tanrısal gücün laikleştirilmiş, dünyevileştirilmiş biçimidir, bu anlamıyla katı bir modernizmin ürünüdür. 

Kürtleri 21. yüzyılda Türkiye içinde erken modernitenin açmazlarına hapsetmek isabetli bir entelektüel duruş değildir. 

Bu yüzden devlet egemenliğinden pay almak gibi bir dil üretiliyorsa, şunu hatırlamak gerekir ki, devlet egemenliği, hiçbir şeyin onun üstünde veya fevkinde olmadığı bir iktidar biçimidir. 

Kürtleri de bu sekülarist şirke sürüklemek köhne modernist bir tutumdan başka bir şey değildir. Bize hakikatten kopmamış bir siyaset felsefesi gerekir. 

Devlet egemenliğinden pay alma gibi bir dil kullanımı ise bu siyaset felsefesinin etkisiz hale getirilmesine yol açar ve bütün meseleyi temsiliyetin parsellenmesine indirger.

 *Doç. Dr., Süleyman Şah Üniversitesi

12 Nisan 2013 Cuma

Barışı imkânsız kılanlar, çatışmayı kaçınılmaz kılarlar

12 Nisan 2013

Türkiye'de barış sürecinde şu ana kadar yapılanlar, sözlerle sınırlı. Ne bırakılmış silahlar var, ne de yapılmış yasal düzenlemeler.

Bu da, barış sürecini kırılgan hale getiriyor. Barış, binlerce kilometrelik uzun ve ince bir yol. Bizse henüz başındayız.

Bu yolculuğa çıkarken, her bakımdan hazırlıklı olunmazsa, yeni hayal kırıklıkları kaçınılmaz olur.
   
Barışın kırılganlığının temelinde karşılıklı güvensizlik var. Kolay değil, onlarca yıldır birbiri ile çatışan ve birbirini öldüren taraflar var.

Kolektif hafızaya kazınmış güvensizlik, atılan her adıma kuşku ile bakmaya neden oluyor. Söylenen birçok şeyin lafta kalması var.

Devletin geçmişteki yaptığı hukuksuzluklar ve PKK'nın kanlı eylemleri güvensizliğin temel kaynakları. Ayrıca yıllarca barışı değil, çatışmayı konuşan bir toplumuz.

Genelde çatışarak iletişim kurarız. Bu bakımdan barışı konuşmak çok da alışık olmadığımız bir mevzu. Öncelikle şunu kabul edelim, PKK'nın silahları bırakması ve militanlarını Türkiye dışına çıkarması barışı getirmeyecek.

Öcalan'ın asılması ve bütün PKK militanlarının “etkisiz hale getirilmesi” de barışı getirmeyecek. Öcalan dahil bütün PKK militanlarının genel bir afla topluma entegre edilmesi de barışı getirmeyecek. Getiremez. 

Çünkü Kürt sorunu bunları aşan bir sorun. Bir demokrasi, hak ve özgürlükler sorunu. Bu bakımdan, barış daha kapsamlı ve cesaret isteyen bir şey. Türkiye'de iç barış, ancak devletin demokratikleşmesi ile mümkün. Toplumsal farklılıklara karşı duyarsız bir devletin barışı getirmesi mümkün değil. Bunun mutlaka değişmesi gerekir.
    Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulumundan beri en belirgin özelliği otoriter ve tek tipçi olmasıdır. Farklılıklara karşı tahammülsüz devlet, birçok toplumsal kesimi ötekileştirmiş hatta kriminalize etmiştir. Kürtler ve dindar Müslümanlar yıllarca sistemle didiştiler. Kimlikleri ile var olma mücadelesi verdiler.

Solcular, ülkücüler, Aleviler, gayrimüslimler ve diğer kesimler de devletin bu ceberut halinden nasiplerini aldılar. Özal ile başlayan toplumsal değişim süreci, devletin sivilleşmesi ve demokrasi kapısının aralanması, 28 Şubat postmodern darbesi ile sekteye uğratıldı.

Ancak her şeye rağmen Türkiye'de farklı toplumsal kesimler, boş durmadı ve sistemdeki yerlerini güçlendirdiler. Rejimin otoriter olması, Türkiye'de toplumsal taleplere duyarlı siyasi hareketleri güçlendirdi. AKP'nin ve BDP'nin önemli siyasi aktörler olarak ortaya çıkması, bu toplumsal taleplerle direkt olarak ilintili.

    AKP'nin 2002 seçimlerinden büyük bir zaferle çıkması ve sonraki iki seçimi oylarını yükselterek kazanması, ancak bu toplumsal dinamiklerle açıklanabilir. Çünkü AKP sistem tarafından ötekileştirilen kitleler için değişimi ifade etti ve sistem muhalifi bir siyasi parti olarak o pozisyonu bugüne kadar korudu.

Çoğu zaman sanki muhalefetteymiş gibi, sistem eleştirisi yaparak, değişimin lokomotifi oldu. Hâlâ sistem muhalifi ve hâlâ iktidar. 10 yılı aşkın bir iktidarın başbakanı, hâlâ “oligarşik bürokrasi”den şikayet ediyor.

    BDP ise Cumhuriyet tarihi boyunca hak ve özgürlükleri kısıtlanan bir etnik grubun temsilcisi olarak siyaset yapan bir parti. Rejimin, kendi tasavvuruna uygun ulus şablonu içerisine sıkıştırmaya çalıştığı Kürtler, hiçbir zaman ulus-devletçi politikaları benimsemediler.

Bazen sessiz kaldılar, bazen de isyanlarla tepkilerini ortaya koydular. BDP bu isyancı damarın temsilcisi olarak siyaset yapan bir siyasi parti olarak söz söyleyen bir siyasi parti oldu.

    Hem BDP hem de AKP  çevreden gelerek, Türkiye'nin değişim dinamiklerini ve taleplerini temsil ediyorlar. Türkiye toplumunda en fazla değişimi isteyenler ise Kürtler. Güneydoğu'da Kürtlerin sadece bu iki partiye oy vermeleri, onların değişim arzusundan geliyor.

Kürtler değişimi temsil eden bu iki siyasi partiye destek vererek, değişim yönündeki taleplerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Bunların barışla ne ilgisi var denebilir. Ama çok ilgisi var. Türkiye, eğer gerçek bir barışa ulaşacaksa, savaşı ortaya çıkaran koşulları ortadan kaldırmalı.

Onun yolu da demokratikleşme ve ötekileştirilmiş toplumsal kesimlerin, kendilerine yer bulabilecekleri bir devlet sistemi. Bir ülkeye veya topluma sadakat, o toplumda veya ülkede mutlu olmaya bağlı.

Kürtler hâlâ aidiyet sorunları yaşıyor ve bu ülkede tam olarak mutlu değiller. Bu da PKK bitirilse dahi, ülkedeki bütünlük sorununun çözümlenemeyeceğini gösteriyor.

Türkiye'de barışı istemeyenlerin alternatifi nedir? Çatışma mı? Öldürmek mi? Değildir umarım. “Vur de vuralım, öl de ölelim” söylemi Türkiye'de hiçbir sorunu halletmedi ki şimdi halletsin.

Vur denildi, vuruldu. Öl denildi, ölündü. Ama hiçbir zaman huzur gelmedi. Bu söylem bütünleşmeyi değil, ayrışmayı getirir. Barışın yakıcı ve kolay olmayan bir süreç olduğu açık.

Ancak sabır, cesaret, samimiyet ve kararlılık bu sürecin anahtar kelimeleri. Bütün olumsuzluklara karşı sabırla mücadele, samimi ve cesur adımların kararlılıkla atılması ancak Türkiye'ye bu badireyi atlatacak.

    Şu kesin: Barışı istemeyenler, mevcut halin yani çatışmanın devamını istiyor. Ancak o kesimlerin anlaması gereken bir gerçek var. PKK tamamıyla yok edilse dahi Kürt sorunu bitmez.

Çünkü Kürt sorunu öldürmekle bitirilecek bir sorun değil. Tam aksine öldürdükçe büyütebileceğiniz bir sorun. Öldürdükçe, devletle kan davalı insan sayısını büyütürsünüz. PKK tüm silahları teslim etse de, PKK militanları teslim olsa da Kürt sorunu çözülmez.

Öcalan, Türk devletinin bölünmez bütünlüğünü ve misak-ı milliyi haykırsa da, Kürt sorunu çözülmez. Şiddet ve PKK sorunu ile Kürt sorunu birbirinden bağımsız değil ama ayrı şeyler.

Her birine yönelik çözüm de farklı reçeteler istiyor. Kürt sorunu eğer bir anomali ise, doğru teşhis ve doğru tedavi ile çözümlenebilir. Ancak anomali Kürtlerin varlığından değil, devletin baskıcı, inkarcı ve demokratik olmayışından kaynaklanıyor.

Devleti demokratikleştirmeden, Kürt sorununu çözemeyiz. PKK'nın silahları bırakması enfes bir şey olur. Bundan ancak mutluluk duyulabilir. Barış isteyenlerin elini güçlendirir. Ama gerçekçi olalım. Silahların bırakılması Kürt sorunu ile dolaylı ilişkili bir mevzu.

    Devlet, anadilde eğitimin önünü açtı mı? Kürt kimliğini tanıdı mı? Eğitim sistemini Kürtler dahil tüm farklı kesimlerin aidiyetlerini geliştirecek hale getirdi mi?

Yerinden ve yurdundan ettiği insanları rehabilite etti mi? Yerel yönetimleri güçlendirdi mi? Bunları yapmadan Kürt sorununu nasıl çözebilir ki?

Unutmayalım, barışı imkansız kılanlar, çatışmayı zorunlu kılarlar. Barışı mümkün kılalım ki, savaş olmasın.

    *Doç. Dr., Dicle Üniv. Öğretim Üyesi ve UKAM Başkanı