Popüler Yayınlar

DÜŞÜNCE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DÜŞÜNCE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2013 Perşembe

Nedir mutluluk? - Ahmet Selim


Mutluluğun bilimsel bir tanımı var mı? Binbir çeşit tanımı var, bu da üzerinde birleşilmiş bir tanımı olmadığını gösterir.

Bana göre mutluluk manevî (ruhî), maddî (bedenî) sıhhat dengesinin tatminkâr bir seviyede olmasıdır; ama bu bir tanım olmaktan çok, uzun ve derin izahlara muhtaç bir hayat görüşünün ana başlığıdır.

Bir hasta, mutluluk içinde ölebilir; maddeten sağlıklı ve zengin bir insan ise mutsuzluk içinde yaşıyor olabilir.

İnsanı ve hayatı anlamak zordur; kolay zannedilir ama çok zordur. Düşünce konularının en sarp olanıdır.

Sevgi öyle kendiliğinden doğmaz ve kendiliğinden yok olmaz. İnsanın varlığında kan ve lenf dolaşımı gibi bir “sevgi ve düşünce dolaşımı” ağı da vardır.

Bu ruh merkezli ağ iyi çalışmıyorsa, o insan olumlu düşünceye ve olumlu duygulara kapalı demektir.

Burada olumludan kastım, “ufuklu”dur. Bir şeyler düşünür ve hisseder ama onlar ufka açık değildir.

Nefsaniyetle sınırlıdır. Böyle bir insan derin idrake, saf ve halis sevgiye yönelemez.

Bir havuzda kâğıttan kayıklar yüzdürür, enginlere açıldığını zanneder. Ve hayat bunu kaldırmaz.

Mutluluk öyleleri için bir yanılsamadır. Çeşitli tatmin arayışlarıyla karıştırılan bir yanılsama.

“Küçük şeylerle mutlu olmak” denir. Aslında bu, var olan mutluluğun çeşitli sevinme vesileleriyle pozitif dalgalanmalar göstermesidir.

O vesilelerle mutluluk var olmaz, var olan mutluluk gülümser.

Esasen sevgi ile düşünce arasında çok sıkı bir bağlılık vardır. Sevgiye açık olmayanlar düşünceye de, düşünceye açık olmayanlar ise sevgiye de açık değildir.

İnsanın fıtratı böyledir, fıtratın kimyası böyledir. Ve bu hakikati en iyi ve doğru biçimde, İslam’ı öğrenince anlarsınız.

Felsefede bunu fark eden nadir kişiler vardır ama izahını tam yapamazlar. Sadece sezgi ile buldukları bir şey vardır.

Andre Gide gibi... Victor Hugo gibi... Ne var ki sezgilerle hakikat aydınlatılamaz. Zaten o sezgiler Batı felsefesi içinde rağbetsiz kırıntılar olarak kalmıştır.

Beşerî olarak hepimiz ölümden korkarız. Ama şuurlu bir inanan için ölüm korkunç bir şey değil.

“Allah imanlı ölüm nasib etsin” diye dua ederiz sadece. Ölümün korkulacak olanı, imansız gitmektir.

Zaten öyleleri için ölüm bir yok oluştur, yok oluş inancının apayrı bir korkusu vardır ki anlatılması kolay değildir.

 Bizden bir düşünür demişti ki: “Cehenneme razıyım ama ölümün bir yok edilme olmasından çok korkuyorum.”

Yok olmaktan insan her hücresiyle çok korkar; itiraf etmese de böyledir. Böyleleri için sevgiye düşünceye açık olmak, mutluluğu anlayıp yaşamak mümkün değildir. Hayatı anlamanın, ölümü anlamakla ilgili önemli bir tarafı vardır.

İnancın bir hayatiyet irtibatı (kaynağı) halinde var olması gerekir. Öyle inananlar var ki inanmıyormuş gibi yaşıyorlar ve bu çelişkili hale de “gaflet” denir.

Sınavda başarılı olmak isteyen ama çalışmayan, gayret göstermeyen öğrencinin hali gibi.

İnanç, bir ciddi sorumluluk bilinci doğuracak kıvamda olmalı. Gaflet öyle bir derttir ki, nefs onu bir onur meselesi gibi savunur, her türlü eleştiriyi ve uyarıyı şiddetle reddeder.

Belki ateisti eleştirirseniz o kadar tepki almazsınız. Sevgiye açık olmamak en dramatik tezahürlerini Hakikat Sevgisi alanında gösterir.

Bazen hadis bilgilerini bazen tasavvufu toptan inkâr edenler, bu incelikleri göremeyenlerdir.

Hayatı ve insanı anlamak, ancak İslam’ı doğru anlamakla mümkündür. O takdirde gaflete de yer kalmaz.

Sevgiyi ve mutluluğu soyut, yalın ve yüzeysel sözlerle, velev ki güzel bile olsalar, ne anlamak kabildir ne de anlatmak.

Hoşa gider ama beslemez, içselleştirmeyi sağlamaz. O sözler faydalı olurlar ama aradığınız vuzuhu size kazandırmazlar. 

28 Mart 2013 Perşembe

ESTETİK VE DÜŞÜNCE

Garipliklerle dikkat çekmenin amacı ne olabilir?  Nasıl yorumlanacağı düşünülerek böyle bir tercihte bulunulur?

Mesela bir erkek, saçlarını uzatmış, arkadan at kuyruğu yapar gibi bağlamış. Bir sanat adamının saçı sakalına karışmış, dudakları bile görünmüyor.

Bireysel tercihtir, kimse karışamaz, özgürlük var. Bu ayrı bir konu. Ben bireysel tercihin psikolojisini merak ediyorum.

İnsanın kafasının içiyle dışının bir ilgisi yok. Yani belli bir tarzda düşünmek öyle görünmeyi gerektirmez. Düşünen bir insan, dıştan bakınca düşüncelerinin bu türlü şeylerle ifade bulup anlaşılacağını düşünmez.

Dış görünüşle dikkat çekmek, düşünen bir insanın ihtiyacı olamaz. Peki nedir öyleyse? O saçı başı yıkamak temiz tutmak oldukça vakit israfına yol açan bir mesele ve düşünmeye çalışan insan vakit israfını sevmez, sevmemeli. Anlayamıyorum.

“Ben farklıyım” denilmek isteniyor ise, gerçekten farklı olanların böyle bir görüntü verme işinde tatmin araması, ciddi ve değerli farklılık halleriyle bağdaşmaz.

O türlü farklılıklar, garipsenecek çizgilerle değil, emek isteyen bir kavramlar diliyle ifade edilebilecek özellikler taşımalıdır. Gerçekten farklı olanların o işlerle uğraşacak vakti de mecali de olmaz.

Kendi nefsimize (maddemize) ne kadar az vakit ayırırsak o kadar iyidir. Sağlıklı olmanın kazandırdığı bir avantaj da budur.

Kendisiyle uğraşma durumunda olanın işiyle uğraşma imkânları azdır…

Genelde ve ilk bakışta dikkat çekmeyeceksin, özel dikkati olan farklı insanların sendeki tabiî pozitif farklılıkları fark etmesi sana yetecek.

Budur doğru tutum. Sanatta bile böyledir bu. İlgi çekme çırpınışı, gerçek ilgiye liyâkatsizliğin alametidir. Estetikte de, edebiyatta da, mimarîde de böyledir. Şıkır şıkır, zırıl zırıl, hatur hutur dikkat çekmek estetiğin ve sanatın hiçbir dalında güzel değildir.

Gerçek güzellik, baktıkça keşfedilir ve bakar bakmaz hemen göze çarpmaz, adeta bize nüfuz eder. Bunu tabiatta görüyoruz. Tabiîlik içinde etkileyicidir, bir derinliğe sahiptir.

Düşüncelere salar insanı. Ama sıradan biri bunu idrak etmez, içinde duymaz ve zihninde yorumlayarak bir özel heyecan haline dönüştüremez. Ah ne güzelmiş, deyip geçer.

Estetikte aslen kadın-erkek fark etmez. İlkelerin ve ölçülerin ruhu aynıdır.

Dikkat çekmeye çalışmak, önce tavır olarak güzel değildir.  Derin güzellik, aslında liyâkata yöneliktir, layık olmayanı dürtmeye çalışmaz.

Saygı bekler, incelik bekler, duyarlılık bekler. Herkese güzel görünmeyi istemez; çünkü böyle bir kaygı onu gölgeler ve zedeler. Basitini düşünelim: Güzel bir şiirde de öyledir; şiir avamîleşemez.

Hayatın sadelik içindeki şiiri de öyledir; sadelik örtüsünü bir korunma tabiîliği olarak kullanır; “bana bak!” diye bağırıp çağırmak onun mayasıyla bağdaşmaz.

Bir yere herkes bakar ama farklı şeyler görür ve öyle olması da gerekir. Güzellik fark edilir; kimsenin gözüne farklılığını sokmaya çalışmaz. Bir vakarı ve asaleti vardır, güzellik hakikatinin gereği olarak.

İnsan güzelliği aramalı, keşfetmeye çalışmalı. Bu bilinç ister ve her imkân mertebesinde mümkündür. Ama insanlar bunu yapacağına taşıdıkları ve yaşadıkları güzellikleri göremiyor.

Düşünemeyen göremiyor da ve sadece gösterilenlere gözüne çarpanlara bakıyor. Maalesef böyle okuyoruz, böyle seçiyoruz, böyle yaşıyoruz ve güya güzelleşmeye çalışırken çirkinleşiyoruz.

Estetik günümüzde fikrî bir meseledir artık. Hakikati düşünmeyi bilmeyen, asgarî nisbette olsun bilmeyen, onun zahirine bakıp bir şeyler görmeyi de bilmez.

Gördüğü, gözüne çarpanlardan ibarettir. Gönül gözü de tefekkür gözü de kapalıdır. Gerçek güzellik zaten kendisini ona kapatır, onun dikkat menziline girmemeye çalışır, ona karşı tedbir alır, onun görüş alanını bir tehlike ve laubalilik sınırının ötesine iter.

http://www.zaman.com.tr/ahmet-selim/estetik-ve-dusunce_2070816.html
 

22 Mart 2013 Cuma

İNSANİ LATİFELER VE BİRBİRLERİNE TESİRLERİ



Cemal DOĞAN
"Allah (cc) hidayeti kabul edenlerin feyzini artırır..." (K.K. Meryem, 76)

Yani: "İnsandaki idrak melekesinin tekâmülü, belirli mesnet ve ölçülere göre ayarlanmıştır."

İnsanın, akılları donduran mahiyetine bakıldığında en mükemmel bir tarzda varlık âlemine gönderildiğine şahid oluyoruz. 


İnsan kendindeki mahiyet ve bu mahiyetin mazhar olduğu latifelerin farklı zaman ve zeminlerde, farklı kullanılışından doğan çok yönlü bir hareket dairesine sahip bir varlıktır. 

Latifelerin farklılığından meydana gelen bu geniş daire ile alâkalı olan bütün unsurlar ister enfüsî, isterse afâkîyattan gelsin insanı tesiri altına almaya çalışır. 

Bu babda insanı ele alırken onun taşıdığı mânâyı anlamak için sadece zahiri görüntüsüyle değerlendirmeden, ötelere uzanan duygularıyla, ebediyete aşık ruhunu çok iyi tahlil etmek mecburiyetindeyiz. 

Bu tahlillerin sağlam bir temele oturması için de insandaki bazı mühim latifelerin hakkıyla tanınıp, birbirlerine karşı tesirlerini çok iyi bilmek gerekir.

Biz burada "İnsandaki yüksek idrâk gücü olan zeka" (1), "Bir şeyin idrâk edilip, o idrâkten şuur elde etmek demek olan his" (2), "Bilmenin verilerinden başlayıp, onu bilinmesi mümkün olabilen çok geniş bir sahaya yaymak demek olan düşünce" (3), ve "Herhangi bir şey yapıp yapmama hususunda karar verme gücü veya eğilim diye tarif ettiğimiz ve insana sonsuzlaşma yollarını açan biricik sebeb olan iradenin" (4) birbiri üzerine olan tesirleri üzerinde duracak ve tesir alanlarını objektif ölçülerde yakalamaya çalışacağız.

ZEKA VE HİSSİN KARŞILIKLI TESİRLERİ

 
Yaşayan her insanın fıtratında öfke, heyecan, sükûnet, korku, ümit, endişe, acıma, nefret, üzüntü, bedbinlik, gurur, tecessüs, sevgi, aşk ve benzeri gibi muhtelif hisler mevcuttur. 


Fıtratta bulunan bu hislere zeka ve irade çerçevesinde iyi bir yön tayin etmediğimizde insanın iç âleminde depresyon ve tezatlara düşmesi kaçınılmaz olacaktır. 

Zeka, hissin ilişkiye geçtiği her hâdiseden çabuk anlama ve bilme kabiliyeti ile ders almasını bildiği müddetçe, kendisi subjektif olsa bile objektif olarak hislere yön verecek seviyeye ulaşır. 

Bu yüzden, hiçbir zihnî faaliyet yoktur ki, ona tekabül eden ve hisse taalluk etmeyen bir hâdise olsun. Zekâ ve his, birbirine girmiş bir bütünün parçaları gibidir. "Realiteye intibak edebilmemiz için zekaya ne kadar ihtiyacımız varsa o kadar da hisse ihtiyaç duyulur" (5). 

"Zekânın otomatik olarak durduğu ve nüfuz edemediği bir takım hakikatlere de hisler vasıtasıyla ulaşabiliriz" .

Zekâ, subjektif bir yapıya sahip olmasına rağmen bilgi alanı objektiftir. Bu babda diyebiliriz ki, "Zekâ, hayatı dışta müşahede eder, his ise tamamıyle hayatın içindedir" (7). 


Bu zaviyeden realiteyi doğrudan doğruya kavramak hususunda hisler zekadan üstün sayılırlar. Zekanın sahası objektif olduğundan hakikatin tam anlamıyla anlaşılması mümkün olmayacaktır. 

O halde hakikate ulaşmak i-çin hâdiseyi hislerle duymak gerekecektir. "Duyulan bu hisler ve neticesi, insanı zeka tarafında plânı yapılan harekete sevkeder" (8). 

"His, zekayı aştığından düşünmeye giden yolun başlangıcı sayılır" (9). "Çünkü zekâ, bilmenin verileri içinde faaliyet yürütebilir. Zekâ sadece zihnin bir faaliyetidir. Hislerle omuz omuza vermezse, insanı İnsanlıktan uzaklaştıran bir vakıa oluverir. 

Bu durumda his âdeta katalizör vazifesi görmüş olur. Netice olarak ifade edelim ki; zeka muhakeme gücü sayesinde hislere istikamet kazandırır, hisler de zekanın çalışmasına yardım eden yakıt hükmündedir.

HİS VE DÜŞÜNCENİN KARŞILIKLI TESİRLERİ

 
Hissin düşünce üzerindeki tesirlerine değinmeden, düşünceye başka bir tarifle başlamak gerekir. Düşünme, "mecbur olduğumuz ya da bildiğimiz bilme verilerinin şuura dönüşme halidir, ya da bilme vetiresinin zihinde cereyan etmesiyle oluşan, müşahhaslamaların, mücerretlemelerin ve genellemelerin farkına varmadır" (10). 


İnsan bu neticeye varırken zamanında sistematik bir fikir yapışma uygun muhakeme gücüne sahip değilse, dıştan gelen faktörlerin ya da hislerin tesiri akına girer. 

Bu da insanı muhakeme bozukluğuna ve hükümlerde yanılmalara iter. His, geliş yönü ve mekanı istikametinde düşünceye kendi rengini vermeye çalışır. Hissin düşünceyi etkileme gücünün, sıfıra indirilmesi mümkün görünmemektedir. 

Bunu tarihte başaranlar sadece, aklı, düşüncesi, zekâsı, hisleri ve sair latifeleri garanti altında bulunan ısmarlama zâtlardır. Düşünce sonucunda hükmün hakikat olması hislerin kaynağına bağlıdır. His kaynağı Rahmanı ise, o his, düşünceyi "istikamette" hakikate ulaştıran bir sâik olur. 

Aksi halde insan ifrat ve tefritten kurtulamaz ve neticede düşünce yapısında inhirafa gitmiş, iç idrak ve dış müşahede bozukluğuna uğramış biri çıkar karşımıza... Böyle bir durumda artık her hüküm yanlış çıkacağından, bundan sonraki hisler de bozuk olacak ve insan hayatını altüst eden bir duruma düşülecektir.

His, düşünce üzerinde geniş bir tesir sahası bıraktığı gibi, düşüncede hisse istikamet vermede onu tesiri altına alır. İfrat ve tefritten uzak olmak için hissi ve düşünceyi yerli yerinde kullanmak gerekir. İnsanın istikamette olması buna bağlıdır.

İRADE, HİS ve DÜŞÜNCENİN KARŞILIKLI TESİRLERİ

 
İrade, birşeyi yapıp yapmama hususunda karar verme gücü ise vereceği kararın insanı hakikate ulaştırması için müspet düşünce yönünde olması gerekir. 


Bunun için iradenin, müspet yönde karar vermesi istikametinde terbiye edilmesi gerekir. İradeye iyi bir terbiye ise ancak hislerin düşünce tarafından istikamette tutulması, düşüncedeki fikirlerin tertip ve silsilesinin sağlam olması ve bütün bunların başında ellerine "Vahy" fenerinin verilmesi ile mümkündür. 

His ve düşünce istikametini koruyamayıp tefrit ve ifrata düştüğünde iradede karar kriterleri bozulacağından, ister istemez tercihi menfî yönde olacaktır. 

Menfî yön tercihinde ise, insanın fıtratında bulunan ve gelişmeyi bekleyen her türlü latîfe yetişeceği zemini kaybeder. Bu da insanın tekâmül için geldiği dünyadan bodur kalarak gitmesine sebep olur. 

Bu durumda en çok zorlama da insanın vicdanından gelecektir. Çünkü vicdan hakikate aşık olduğundan gerçeklere sed çekenlere tahammülü yoktur.

Kısaca diyebiliriz ki iradenin sağlam olması ile bütün latifeler müspete yönelecektir. Bu da insana nerede ve ne zamanda olursa olsun ifrat ve tefritten uzak bir hayat kazandırır.


İstikametteki irade ise "İnsanda derinlere kök salan hisleri kontrol eder."(11) Hissin kontrollü kullanılmasıyla düşünce daima müspet olacak ve düşüncenin verileri hükümlerde hakikate çıkan bir merdivene dönüşecektir. 

Düşünceden çıkan hükümlerin doğruluğu, insandaki yüksek idrak gücü olan zekanın ilgi alanını subjektiflikten çıkarıp, objektifleştirmeye yönlendirir. Bu ise insanın "akıllı bir insan" olmasına sebeptir. O halde diyebiliriz ki zeka insandaki yüksek idrak ise akıl bu gücün objektifleşmesi ve sosyalleşmesidir.

Tecrübeyle sabittir ki, insandaki latifelerin içiçe daireler gibi birbiri üzerine tesirleri vardır. Birinin düzensiz olması hepsine birden tesir eder. 


Latifelerin birbirlerine tesirlerinin müspet olması, ahengin bozulmaması ve feyzin artması için latifelerimizi istikamette tutacak "Vahy"in ışık saçan tayflarına her zaman sinemizi açık bırakmalıyız.
Ne mutlu bu hakikat zirvesini kendisine mesken edinenlere...

Dipnotlar:

 
1. S. A. Arvasi, Kendim Arayan İnsan, sh. 37
2. A. Yeğin. Yeni Lügat.
3. N.Taylan, İslâm Felsefesi, sh. 28
4. A. F. Şahin, Buhranlar Anaforunda İnsan, sh. 96-97
5. AIexi Carrell, İnsanlar Uyanın, Çev. Arif Bolat. sh. 35
6. Carrell, a.g.e., Arif Bolat. sh, 70.
7. A.g.e., sh. 164
8. A.g.e., sh. 164
9. Fikirde ve Sanatta Hareket Dergisi, sayı 12, sh. 18
10. A. İ. Kurt, Müslüman Aydında Düşünce Sapmaları, sh. 16
11. Carrell, a.g.e., sh. 70

13 Mart 2013 Çarşamba

DÜŞÜNCE, DUYGU, DAVRANIŞ - Saim Koç

İletişimde ustalaşmak, bilinçsiz yeterlilik düzeyine sıçramak istiyorsak düşünce, duygu ve davranış arasındaki ilişkiyi de kavramak zorundayız.

Nasıl evren sibernetik bir bütünse onun bir parçası olarak biz de sibernetik bir bütünüz. Bunun anlamı, bedenimiz, düşüncelerimiz ve duygularımız arasında karşılıklı ve sürekli bir etkileşim olduğudur. Bu diyalektiğin bir yasasıdır.

Olumsuz düşünceler içindeyken olumsuz duygular yaşarız. Bedenimiz de buna hemen uyum sağlar; omuzlarımız çöker, bakışlarımız donuklaşır, ses tonumuz bezginleşir, her halimizle sıkıntımızı yansıtırız. Düşüncelerimiz olumluysa duygularımızın da olumlu olması ve bedenimizin de buna uyum sağlaması kaçınılmazdır. Sesimiz canlı, bedenimiz dik, yürüyüşümüz daha bir kendine güvenlidir.

Bunlardan birinde yapacağımız bir değişiklik diğerleri üzerinde de etkili olacak ve onları değişikliğe zorlayacaktır.

Sabah uyandığımızda kendimizi depresif bir ruh hali içinde bulabiliriz. Nedenini bilemediğimiz bu durum aslında bir ya da birkaç gün önce karşılaştığımız ve çözümsüz gibi duran sorunlardan kaynaklanmaktadır. İçine sürüklendiğimiz bu ruh haliyle sorunlarımızın altında ezildiğimizi hissederiz.

Bedenimiz bir bütün halinde kendini yerçekimine bırakır. Düşüncelerimiz, duygularımız ve bedenimiz tam bir uyum içinde olumsuzluğu yaşamaktadır. Eğer bu üçlüden birini olumlu yönde değiştirebilirsek, diğerleri üzerinde de olumlu etki yaratır ve içinde bulunduğumuz karamsar ruh halinden çıkarız.

Örneğin bedenimizi dikleştirebilir, olumlu duyguları kışkırtacak bir hale getirebiliriz. Olumlu duygular düşüncelerimizi etkileyecek ve olaylara farklı açıdan bakmamızı sağlayacaktır. Ya da NLP* (Nöro Linguistik Programlama) tekniklerinden yararlanarak duygularımızı değiştirebiliriz. Bedenimiz ve düşüncelerimiz değişen duygularımıza uyum sağlamakta zorlanmayacaktır.

Görüldüğü gibi düşüncelerimiz, duygularımız ve bedenimiz arasında lehimize kullanacağımız bir ilişki vardır. Düşüncelerimiz, duygularımız ve davranışlarımız arasında da doğrudan bir ilişki vardır. Nasıl düşünüyorsak öyle hisseder ve buna uygun davranırız. Kafanızda olumsuz birtakım düşünceler varken, içten gülmeye çalışın… gülemezsiniz.

Çok mutlu ve keyifli bir anınızda somurtmaya ya da depresif görünmeye çalışın… başaramazsınız. İletişim içinde verdiğimiz tepkiler, gösterdiğimiz davranışlar aslında bir duygunun ürünüdür. Duygularımızı belirleyen ise düşüncelerimizdir.

Yapmacık davranışlar sergilediğimizde bile bu kural değişmez. Ağzımızdan çıkan sözlerle duygularımız arasında fark varsa bedenimiz duygulara uyum sağlar. Rol yapma konusunda ne kadar usta olursak olalım bedenimiz bizi mutlaka ele verir. Özetle, bedenimizin davranışı duygularımıza uygundur. Çünkü hissettiklerimiz, ağzımızdan çıkan sözler değil, duygularımızdır. Duygularımızsa bedenimizle doğrudan bağlantılıdır.

Kaynak: İletişimde Ustalaşmak/ Saim Koç

10 Mart 2013 Pazar

DÜŞÜNCE NEDİR?



Uzay ve zamanın ötesinde, öznenin dışında, kendiliğinden var olan, duyularla değil, yalnızca ruhen algılanabilen asıl gerçeklik, mütalaa, fikir, mülahaza, ide, idea:

"Anlaşmazlıklarda aracılığına, zor durumlarda düşüncesine başvurulur."-
T. Buğra.



Dış dünyanın insan zihnine yansıması.


Niyet, tasarı.


mecaz Tasa, kaygı, sıkıntı: "Sınıfta kalma düşüncesi uykumu kaçırdı."


felsefe İlke, yönetici sav.



Düşünce: Dış dünyanın insan zihnine yansıması , Uzay ve     zamanın ötesinde, öznenin dışında, kendiliğinden var olan, duyularla değil, yalnızca ruhen algılanabilen asıl gerçeklik, mütalaa, fikir, mülahaza, ide, idea, gibi kavramlardır.

Düşünce Nedir? zihnin en önemli bir fonksiyonu olarak,algılanarak zihne gelen,verileri,beynin içsel yapıları içinden geçirerek,yeni bilgi ve sonuçlara ulaşma etkinliğidir. Descarles ‘düşünüyorum öyleyse varım der’. Aristoteles’e göre insanı hayvandan ayıran esas düşüncedir. Kant’a göre düşünmek yargı­lamaktır. Locke, düşünmeyi ruhun kendi üstü­ne yönelerek kendi işlemleri hakkında bilgi edinmesi olarak görür.

Düşünce gücü: İnsanların var olan düşünce yapılarını kullanarak kendileri ve çevrelerindeki etmenlere istediği gibi yön verme yetisidir.

Düşüncelerimizi nasıl koruyalım!

Düşünce, aklımızın gücü, mantığımızın parçasıdır.

Düşünce, çalışma ve planlamanın alt yapısıdır.

Düşünce, dış dünyamızın belleğimizde şekillenmesidir.

Düşünce, insanı diğer canlılardan ayıran bir özelliktir.

Düşünmek, insanı bilgiye ulaştırır. Bilginin başı düşünmektir. İnsan hem olumlu, hem olumsuz düşünceye sahiptir. İnsan olumsuz düşünceyi, olumlu düşünceye çevirmesini bilmelidir. Olumlu düşünce mutluluğa, olumsuz düşüce mutsuzluğa götürür. İnsan doğru düşünce ile hedefine ulaşır.

Felsefede Düşünme : Düşünme, klasik tanımıyla insanı diğer canlılardan ayıran aklın bir fonksiyonudur. Tarihsel devinim içerisine bakıldığında, düşünme konusunda önce socrates daha sonra da plato yer alan önemli isimlerdir. Eleştirel düşünme merkezinin kaynakları incelendiğinde socrates, plato ve diğer sorgulayıcı grubun hayatta var olanların göründüklerinden daha farklı olduklarını iddia ettiklerini görmekteyiz. 

Merkez, daha derin görebilen bireylerin özelliklerini ise şu şekilde ortaya koymaktadır: "eski yunanistan döneminde bir kişinin derin gerçekleri görebilmesi için sistematik olarak düşünmesi, işaretleri geniş ve derin olarak takip etmesi, daha anlaşılır bir düşünme yapısına sahip olması ve karşı yargılar söz konusu olduğunda bunlara hazırlıklı olabilmesi onu yüzeyin derinliğine götürecektir".
Düşünmeyi açıklamada iki ana yaklaşım bulunmaktadır. Birinci yaklaşım dadavranışçılar düşünceyi bir ürün ya da sonuç olarak tanımlarken, bilişsel yaklaşımcılar düşünceyi bir süreç olarak tanımlamaktadır. 




Düşünme Nedir


 

Düşünme sistematik ya da rastlantısal olarak düşünce (fikir) üretimi ile sonuçlanan zihinsel bir süreçtir. Düşünme sırasında insan beyninin değişik bölgelerinde meydana gelen değişikliklerin aygıtlar yardımıyla gözlenmesine ve beynin anatomik yapısının ayrıntıları ile bilinmesine karşın, düşünmenin fizyolojik bir süreç olarak ayrıntılı betimlemesini yapmak henüz mümkün olmamıştır. Psikolojik açıdan düşünme daha çok algı ve anlakla (zekayla) ilintilendirilmekte, problem çözme ve karar verme bağlamında ele alınmaktadır. Düşünme her türden akıl yürütmenin yanısıra, sezme veya düş kurma şeklinde de tezahür edebilmektedir.

Düşünceler düşünen tarafından açıkça ortaya konduğunda, nesneler, kişiler, olgular ya da kavramlara ya da bunların meydana getirdiği daha karmaşık bütünlere ilişkin sembolik ifadeler biçimini almaktadır. Bu ifadeler ussal (rasyonel) olabildikleri gibi usdışı (irrasyonel) da olabilmektedir. İfadeleri meydana getirmek için kullanılan standart sembollere ve bu sembollerin kullanımına ilişkin kurallara dil denmektedir. Ancak düşüncelerin ifadesi için tek araç dil değildir: Resim, hareketli görüntü, ses, mimik ya da beden hareketleri (jestler) de düşünceleri ifade etmekte kullanılabilmektedir.

Düşünme çeşitli bakımlardan sınıflamalara tabi tutulmaktadır:

 
Mantıklı düşünme-mantıksız düşünme.


Somut düşünme-soyut düşünme.


Tümdengelimsel düşünme-tümevarımsal düşünme.


Bilinçli düşünme-bilinçsiz düşünme.


Bilme-inanma.


Gerçekçi düşünme-gerçekdışı düşünme-gerçeküstü düşünme.


Mutlakçı düşünme-bulanık (İng. fuzzy) düşünme.


Dikey (sistematik ya da programlı) düşünme-yanal (rastlantısal) düşünme. 




Düşünce Nedir


 

Tefekkür, Ídrak, Teemmül, Zıhın, Us, Suur, Pensée(Fr), Gedanke (Alm),Thought(Íng),Pensıero(Íta),Reflexıon,Reflectıon.

Tanım : Usun kendı kendısını bılgı konusu yaparak ,zıhınsel(ansal) çalısmayı ıncelemesı.

Pensée sözcügü Latınce tarıştmak, karşılaştırmak anlamlarını taşıyan Pensare kökünden türetılmıstır, düsüncelerı ölçerek ve kıyaslayarak ıncelemek anlamına gelır, kısacası düsünme eylemı bılgıye yönelen tüm ussal olayları dıle getırır; algılama, duyma, kavrama, ısteme , tasarlama, ımgeleme gıbı bılınç olgularının hepsını ıçerır.

Düsünme anlamına gelen ıkıncı sözcük olan reflexıon ıse Latınce reflexıo kökünden türetılmıstır ve aslı anlamı yansıma demektır. Bu yansıma eytısımsel yöntemde, nesnel gerçeklıgın yansıması ıle olusan düsünce seklınde tanımlanır. Benzer sekılde Kant : "düsünmek yargılamaktır", Íngılız düsünürü J.Locke ıse "bılıncın kendı üstüne dönerek kendı ıslemlerı hakkında bılgı edınmesı" olarak açıklardı. Bu tanım ıkı katlı bır düsünmeyı yanı düsünmenın düsünülmesını (Osmanlıca teemmül, Fr.reflexıon) anlatır ve normal düsünme olan (Osm.tefekkür, Fr. Pensée) den ayrılır. Bu düsünmeye "ıçdüsünme " adı da verılır.

Arıstoteles'e göre düsünme, ınsanı hayvandan ayıran belırgın bır öznıtelıktır, usun bagımsız vekendıne özgü eylemıdır, karsılastırmalar yapma, ayırma, bırlestırme, baglantıları ve bıçımlerı kavrama yetısıdır. Arısto'ya göre dogru düsünmenın kurallarını belırleyen bılım mantıktır ve Arıstoteles mantıgında da 3 önemlı kural vardır: 


1. Özdeslık ılkesı: Her kavram kendı kendısıne özdestır.


2. Çelısmezlık ılkesı : Bırbırı karsısına konulmus ıkı çelısık yargı aynı zamanda dogru olamaz,bırının yanlıs olması gerekır.


3. Üçüncünün olmazlıgı ılkesı: Bırbırı karsısına konmus ıkı çelısık yargı aynı zamanda yanlısolamaz, bırının dogru olması gerekır.

Bu 3 ılkeye bır dördüncü ılke de bazı mantık bılımcıler tarafından eklenmıstır.

4. Yeterlı neden ılkesı: Her yargının mutlaka yeterlı bır nedenı vardır.


http://www.toplumdusmani.net/                  internet sayfasından alınmıştır.