Popüler Yayınlar

BAŞKANLIK SİSTEMİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BAŞKANLIK SİSTEMİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2013 Salı

Başkanlık sistemi tartışması (II): Anayasa mühendisliği

Mümtaz'er Türköne


Dün yazdıklarımın özeti: Türkiye başkanlık sistemine geçerse halk, iki turlu salt çoğunluk usulü ile başkanını seçecek.

Şayet Tayyip Erdoğan ilk turda % 51'lik oyu sağlayamazsa, ikinci turda galip ihtimalle karşısında yer alan aday başkan olacak.

Parlamenter sistemin sert kutuplaşmalarının yansıyacağı ilk başkanlık seçiminde, iktidar partisi liderinin karşısında yer alan cephe bir aday üzerinde uzlaştığı takdirde seçimi kazanmış olacak.

Bu sonucu, başkanlık sisteminin çok farklı kurulan dengelerinden çıkartmak mümkün. Başkanlık sistemi muhalefet cephesine, uzlaştıkları takdirde üzerinde nüfuz kurabilecekleri bir yürütme erki imkânı sunuyor.

 Nitekim Latin Amerika ülkelerinde % 45-50 bandında oy alıp da ikinci turda seçim kaybedenlere dair çok örnek var. Hatta dağınık bir muhalefete karşı ikinci turu garantilemek için fason aday çıkartma yöntemi sıklıkla kullanılıyor. Meselâ % 46 civarında oyu olan aday, ilk turda ikinci bir adayı sahaya sürüp, ikinci turda fiilen tek başına seçime giriyor.

Siyasal hukuk normlarıyla siyasal sistem kurgulama işine anayasa mühendisliği adı veriliyor. Ergun Özbudun'un çevirdiği Giovanni Sartori'nin 'Karşılaştırmalı Anayasa Mühendisliği: Yapılar, Özendiriciler ve Sonuçlar Üzerine Bir İnceleme' isimli kitabını, meraklılarına öneririm.

 Siyasal hukuk normları anayasalarda, seçim ve siyasî partiler kanunlarında yer alır. Bu normlar aracılığıyla toplumdaki siyasal ilişki düzenini, siyasal kültürü, demokratik yapıyı değiştirip dönüştürmek mümkündür.

Bu normlarla tasarladığınız mimariye uygun bir siyasal inşa faaliyeti yürütebilirsiniz. Bunun için toplumu çok yakından tanımanız, siyasî alışkanlıkları ve refleksleri bilmeniz ve her cüzün yekdiğeriyle irtibatını, yani etki-tepki dinamiğini dikkate alarak sistem çözümlemeleri yapmanız gerekir.

Hem zaman içinde tarihsel hem de günümüzde farklı toplumlarda sosyolojik karşılaştırmalara ihtiyacınız vardır. Matematik çözümlemelerin ve sosyal bilimlerin derinliğinin iç içe geçtiği bir alanda duruyorsunuz.

Darbecilerin siyaset mühendisliği, hukuk normları yerine komplo ve entrikalar üzerine inşa edildiği için siyasal sonuç istihsal etmek açısından anayasa mühendisliğine benzese de, temelde meşruiyet farkı bulunur.

Siyasî Partiler Kanunu'na, üye kayıtlarının hakim denetimine alınmasına (bizde var), uymayanlara müeyyide uygulanmasına (bizde eksik) dair bir norm koyduğunuz zaman parti içi demokrasi sorununu yarı yarıya çözmüş olursunuz.

Seçim Kanunu'na, seçim harcamalarının denetlenmesi adına caydırıcı normlar yerleştirdiğiniz zaman, siyasal sistem içindeki suiistimallerin ve yozlaşmanın önemli bir kısmını baştan engellersiniz.

Toplumdaki kutuplaşmaları ve gerginlikleri azaltmak için seçimlerde tek isimli-dar bölge-çoğunluk sistemi işe yarar. Hızlı karar almak ve uygulamak siyasî istikrarı ve ekonomik güven ortamını sağlamak konusunda başkanlık sisteminin göreli avantajlarının olması gibi.

Doğal olarak tercih ettiğiniz her normun bir de alternatif maliyeti vardır. İstikrarı gözetirken adaleti, demokrasiyi gözetirken verimliliği, güvenliği gözetirken özgürlüğü bir miktar da olsa feda etmek zorunda kalırsınız. Matematik, bu maliyetlerin hesaplanması ve doğru tercihlerde bulunulması için devreye girer.

Başkanlık sistemi ile parlamenter sistem arasındaki fark, rugby ile futbol arasındaki farka benzer. Rugby, oval bir topla 15'er kişilik takımlarla, iri kıyım oyuncuların birbirini ezip geçtiği, kemik seslerinin duyulduğu sert bir oyun. Futbol ise stratejinin, zekânın, tekniğin bir birleşimi.

Birinde en kestirme yoldan sonuç almak, diğerinde ise seyirlik bir oyun çıkartmak önemli. Başkanlık sisteminin yegane başarılı örneği olan ABD'de rugbynin futboldan daha popüler olması bu yüzden tesadüf değil.

Tercihiniz ne? Sonunda 'biz kazandık' diyeceğiniz kuralların asgari düzeyde işlediği kıran kırana bir mücadele mi? Yoksa 'ofsayt mıydı, değil miydi?' muhabbetleriyle sosyalleşmek mi?

Başkanlık sisteminin anayasa mühendisi rolünde Burhan Kuzu görünüyor. Sadece Amerikan sistemini anlattığı ansiklopedik kitabında, bu sistemin genel kültürü yüksek vatandaşlara ihtiyaç duyduğunu vurguluyor.

 O zaman bu sistemi getirecek anayasa mühendisinin de hiç olmazsa ortalama düzeyde hesap bilmesi gerekmez mi? Demek ki başkanlık sistemine geçmemiz çok zor. Konuya bu hesaplarla devam edelim.

m.turkone@zaman.com.tr


 http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/baskanlik-sistemi-tartismasi-ii-anayasa-muhendisligi_1124740.html

Başkanlık sistemi tartışması (I)

Mümtaz'er Türköne


'Başkanlık sistemi' tartışmalarının gerisinde cevabı çok açık gibi görünen bu soru duruyor.

AK Parti lideri Tayyip Erdoğan, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçildiğinde Türkiye'nin ilk devlet başkanı olabilir mi? Siyaset hesap işi, bu sorunun kestirme bir cevabı yok. Doğru cevabı bulmak için biraz hesap yapmak gerekiyor.

Tayyip Erdoğan'ın başkanlık sisteminin ilk devlet başkanı olması, hatta 2012 veya 2014'te yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması çok düşük bir ihtimal. Soruyu, 'olmalı mı?' diye sorsak, ben tereddütsüz 'olmalı' cevabını veririm.

Türkiye'nin dokuz yıldır kesintisiz devam eden istikrarının ve istikrarla kazandığımız her şeyin mimarı AK Parti lideri. Onun devlet başkanlığı, istikrarın devam etmesinin de teminatı olarak görülmeli. Ama, siyaset hesap işi, hem de çok ince hesap işi.

AK Parti liderinin, devlet başkanı olabilmesi için gireceği seçimde % 51 oy alması gerekiyor. Bu durum önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimi için de geçerli. İlk seçimde salt çoğunluğu elde ettiği takdirde seçimi kazanmış olacak.

Aksi takdirde iki hafta sonra yapılacak ikinci tur seçime girecek. İlk turda salt çoğunluğun sağlanması mümkün, ama çok zor. Teorik olarak, ikinci turda en fazla oyu alan ikinci adayın % 51 oyu yakalaması daha kolay. Bu kolaylık, iki turlu seçimin muhalefet kanadına kazandırdığı fırsatların eseri.

2014 yılında, Türkiye'nin başkanlık sistemi ile ilk devlet başkanını seçtiğini varsayalım. Parlamenter sistemin siyasî kutuplaşmalarından çıkıp, başkanlık sisteminin keskin kuvvetler ayrılığı prensibine uygun olarak siyasî partilerin anlam kaybına uğradığı köklü bir dönüşüm yaşanıyor.

Muhalefet artık icra gücünü parlamentoda denetleyemeyecek. Fakat tam tersine elinde bir fırsat var: Kazanacak olana kaybettirmek. İkinci turda AK Parti liderinin karşısına çıkabilecek isimlerden uzun bir liste yapmak mümkün.

Mevcut Cumhurbaşkanı'ndan Meclis başkanına, oradan iş dünyasına geniş bir 'anti-Erdoğan cephe'nin uzlaşacağı bir düzine isim bulmak mümkün değil mi?

İki turlu seçimlerin özelliği farklıdır. İlk turda istediğiniz adaya oy verirsiniz. İkinci turda kendi adayınız elenince, devreye negatif duygular girer. Kazanmasını istemediğiniz kişinin karşısında yer alana oy verirsiniz. İki turlu seçimler her zaman, iddialı değil ılımlı adayların önünü açar.

Cumhurbaşkanlığı veya devlet başkanlığı seçimi, tek isimli-iki turlu-salt çoğunluk sistemi ile yapılacak. Tek turda yapılması ve basit çoğunlukla seçilmesinin anayasa hükmü haline gelmesi yine teorik olarak mümkün.

Ancak % 51'i devre dışı bırakacak bu tercihin, % 51'lik destek ile anayasa hükmü haline gelmesi imkânsız.
Başkanlık sistemi de parlamenter sistem de demokratik sistemler.

Her birinin kendince avantajları ve dezavantajları var. Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçerken adı üzerinde 'sistem' değişecek. Sistem değiştirmenin ağır maliyetleri var.

Fabrikadaki bütün ünitelerin yerlerini, birbiriyle ilişkisini, tek tek bütün dişlileri yeniden tanzim ediyorsunuz. Üstelik bir yandan da üretimi sürdürmek zorundasınız. Maliyet hesabını doğru yaparak sistemi değiştirmek pekâlâ mümkün.

'Başbakan, başkanlık sistemine geçerek kişisel diktasını kuracak' iddiası doğru değil. Çünkü bu sistem devlet başkanlığını, otomatik olarak Başbakan'a vermiyor.

Tersine muhalefeti kendi arasında uzlaşarak icra gücünü ele geçirmeye adeta icbar ediyor. Sonuçta parlamentodaki çoğunlukla, icra gücünün başındaki devlet başkanını birbirinden koparıyor.

Belki de hem toplumsal uzlaşmaya, hem de istikrara hizmet ediyor. Maliyeti ayrı bir konu.

Sistem tartışmaları yetkin bir anayasa mühendisliği birikimi gerektirir. Başkanlık sistemine, sadece ABD'deki başkanlık sistemine, o da ansiklopedik düzeyde vakıf bir anayasa hukukçusunun marifetiyle geçemezsiniz.

Tarhan Erdem gibi hem matematik, hem de siyaset bilen teorisyenlere ihtiyaç var. Türkiye uzun soluklu bir sistem tartışmasına girdiğine göre, anayasa mühendisliği ile bu konuya devam etmemiz gerekiyor.

http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/baskanlik-sistemi-tartismasi-i_1124170.html
 

Rota başkanlık sistemi

Mustafa Ünal


'Başkanlık sistemi' şimdi bu da nereden çıktı denecek bir konu değil.
Belli aralıklarla gündeme gelen kadim tartışma.

Turgut Özal'ın cumhurbaşkanlığı dönemine kadar gidiyor. İlk gündeme getiren Özal'dı. Türkiye'nin yapısına 'Amerika'daki başkanlık sisteminin' daha uygun olduğunu söyledi.

O zaman da kişiselleştirildi. 'Özal başkan olmak istiyor' dendi. Sistem değil, Turgut Özal tartışıldı. Daha fazla yetkinin peşinde olduğu söylendi. 'Padişah olmak istiyor' diyen bile çıktı.

Yüzeysel konuşuldu. Ayrıntıya pek girilmedi. O tartışmadan bugüne bir şey kalmadı.
Süleyman Demirel de tartışmanın dışında kalmadı. Turgut Özal'a en sert tepki gösterenlerden biriydi. Çankaya'ya çıktıktan sonra görüşleri değişti. Önce cumhurbaşkanının yetkilerinin azlığından yakındı. Meclis'i feshederek erken seçime götürme yetkisi istedi.

Güçlü cumhurbaşkanlığı, başkanlık sisteminin diğer adı. Demirel, başkanlık sistemi hakkında raporlar hazırlattı. 1996 yılında Aksiyon Dergisi'ne 'Rota başkanlık sistemi' diye kapak konusu yaptığımızı hatırlıyorum. 1990'lar, Türkiye'nin koalisyonlarla örselendiği yıllardı. Yapısal sorunların çözümü için sistem tartışmaları kaçınılmazdı.

Başkanlık sistemi AK Parti döneminde yeni gündeme geliyor değil. Başbakan Erdoğan, önceki yıllarda da, bugün de konunun tartışılmasını isterken 'başkanlık sistemine' de sıcak baktığını söyledi. AK Parti, yeni anayasa çalışmaları sırasında tekrar gündeme getirdi.

Başbakan Trabzon'da gençlere seslenirken 'Aranızdan belki başkanlar çıkacak' dedi. Başkan derken kastettiği devlet başkanı... Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, 'Türkiye eninde sonunda başkanlık sistemine geçecek.' dedi. AK Parti'nin istediği sadece teorik tartışma değil, pratiğe dökülmesi.

Son 30 yıla damgasını vuran üç siyasetçi saymaya kalksak, bu isimler hiç tartışmasız 'Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Recep Tayyip Erdoğan' olur. Her üçü de Türkiye'ye güçlü siyasi liderlik yaptı. Sistemi onlardan daha iyi analiz edecek başka siyasetçi bulmak mümkün değil.

Turgut Özal'ın da, Süleyman Demirel'in de, Recep Tayyip Erdoğan'ın da 'Başkanlık sistemi Türkiye için daha uygun' demelerinin bir anlamı var herhalde. Sırf kendileri için, kendi yetkilerini artırmak için söyledikleri düşünülemez.

Sistemi tartışmamızı zorunlu kılan bir başka gelişme oldu. 2007 referandumuyla cumhurbaşkanlığının yapısı değişti. Artık cumhurbaşkanlarını doğrudan halk seçecek.

Çankaya, sembolik bir makam değil. İç ve dış politikada daha fazla öne çıkacak. Cumhurbaşkanı olacak kişi yüzde 50'den daha fazla oy alacak.

İkili yapı zaten mevcuttu. Ama şimdi daha belirgin hale geldi. Cumhurbaşkanlığı yeni dönemde çok daha güçlü bir makam.

Yetkilerini konuşmak ve yeni düzenlemelere gitmek kaçınılmaz. AK Parti'nin başkanlık sistemi tartışmasını başlatmasının tek sebebi yeni anayasa süreci değil, sistemi revize etmenin kaçınılmazlığı.

Önceki tartışmalardan farklı değil. Yine kişiselleşti. Erdoğan'ın başkan adaylığı üzerinden tartışılıyor. Muhalefet bu yüzden karşı çıktı. CHP de, MHP de 'olmaz' dedi. Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, tartışmaya bile yanaşmadı.

Konu hiç ilerlemedi. Ayrıntıya girilmedi. Başkanlık veya yarı başkanlık ya da Türkiye'ye özgü bambaşka bir yapı konuşulabilirdi. Siyasetçiler, üniversiteler, aydınlar peşinen 'ret' yerine en azından yarınlara taşınacak çalışmalar yapabilir, raporlar hazırlayabilir.

Başkanlık sistemi dört partinin masada olduğu yeni anayasada mümkün değil, CHP ve MHP'ye kapıyı kapattı çünkü. Masanın dağılması durumunda AK Parti'nin 'B Planı' devreye girerse belki...

Sistem bu haliyle revizyona muhtaç. Ya geriye dönülecek, cumhurbaşkanını Meclis seçecek ya da ileriye gidilecek, sistem adı konularak başkanlık, yarı başkanlığa evrilecek.

http://www.zaman.com.tr/mustafa-unal/rota-baskanlik-sistemi_1289500.html
 

İki başlılık tartışması, anayasa değişikliği ve başkanlık sistemi


Son günlerde cumhurbaşkanı ve başbakan arasında var olduğu söylenen iki başlılık tartışmaları, Türk siyasi yapısının önemli hastalıklarından birinin her durumda ne tür bir potansiyele sahip olduğunu açıkça gözler önüne sermiştir.

Aslında cumhurbaşkanı ve başbakan arasında Ankara'daki 29 Ekim kutlamaları için yürüyüş yapma meselesinde iddia edildiği gibi bir çatışmanın olmadığı nihayet ortaya çıkmış olsa bile, bu olay bize, ülkede her şey yolunda giderken bu tür bir kurumsal yapının nasıl bir krize neden olabileceğini açıkça göstermiştir.

Bu olayı bu kadar gündem yapan unsur aslında, uzun bir süredir politik kurumsal yapımızdaki bu risk potansiyelinin bir şekilde sahne almamış olmasıydı.

Hafızalar tazelenecek olursa yakın geçmişimizde cumhurbaşkanlığı kurumunun, siyasi iktidarların politik inisiyatiflerini kadük bırakarak, siyaseti nasıl politikasızlaştırdığı kolaylıkla hatırlanacaktır.

Zaten sorunlu siyasi yapımız, bir de bu iki başlı kurumsal yapı nedeniyle politikasız siyaset yılları bir yana, büyük ekonomik krizleri bile beraberinde getirmiştir.

    Diğer tüm politik aktörlerden daha geniş yetkilerle donatılmış, ama sorumluluğu olmayan bir cumhurbaşkanlığı ile politik inisiyatif almakla yükümlü ve fakat bu eylemlerinden sorumlu bir başbakanlık müessesesiyle karşı karşıyayız.

Politik arenada bu yapıda iki kurumun varlığı, kendiliğinden bir iki başlılık iması barındırmaktadır. Eğer son dönemdeki gibi ideolojik olarak aynı politik zeminden gelen cumhurbaşkanı ve başbakana sahip değilseniz, ortaya çıkacak tablo belirgin görünüyor.

Bu konu üzerine bakışın, cumhurbaşkanı ve başbakanın üslupları tartışması olarak algılanmasının bir anlamı yok.

Sorun demokrasimizin kurumsal temellerine ilişkin daha temelli bir meseledir. Çok değil bir dönem önceki cumhurbaşkanı ile onun dönemindeki iktidarlar arasındaki çatışmacı süreçleri hatırlayalım.

Ahmet Necdet Sezer, kendi dönemine denk gelen hem koalisyon hükümeti hem de AK Parti iktidarıyla uzlaşmak yerine çatışmayı tercih eden bir tarz takip etti.

Genellikle her iki dönemde de cumhurbaşkanlığı kurumu, siyasi iktidarın politikalarına muhalefeti benimsedi. Şüphesiz kendisine tanınan yetkiler dolayısıyla Sezer'in bunda bir sorumluluğu bulunmamaktadır.

1982 Anayasası, 1980 öncesi dönemdeki siyasi istikrarsızlığı temel alarak, bu iki başlılığı bir siyaset üzerinde kontrol ve denge mekanizması tesis etmek üzere Türk siyasi yapısının kurumsal unsuru haline getirdi.

Ancak sorun şu ki, zaten yüksek işlem maliyetleri ve politik taahhüt konusunda kredibilite sorunu barındıran politik ortam, bu yönetim tarzının benimsenmesi ile, ilgili sorunların daha da fazlalaşmasını ve hatta zamanla, Türk politik yaşamının kurumsal donanımı haline gelmesini getirmiştir.

Bağımsız yüksek yargının var olduğu politik çevrede, bir de cumhurbaşkanlığı kurumunun tesis edilmesi, ülke siyasetinde politik işlem maliyetlerini artırmaktan başka işe yaramamıştır.

Yakın siyasi tarih göstermiştir ki cumhurbaşkanlığı kurumu, darbelere çanak tutmaktan, büyük iktisadi krizlerin müsebbibi olmaya kadar pek çok kronik sorunun temelini teşkil etmiştir.

Bir cumhurbaşkanının, başbakana anayasa kitabı atmasıyla büyük iktisadi krizin başlaması, tarz olarak iki başlılığın sonucu değildi. Bu metafor alınabilir, fakat sorunun, politik kurumsal yapımızdaki iki başlılıktan kaynaklandığı gözden kaçmamalıdır.

Zira bir ülkede politik kurumsal yapı, politika belirleme süreçlerinde karar alıcı aktörlerin sayısının fazla olmasını ve bu oyuncular arasında uzlaşma yerine çatışmayı motive ediyorsa, sonuç, kaçınılmaz olarak yüksek işlem maliyetli, istikrarsız ve güvenilir olmayan politik süreçler olacaktır.

Bu tür bir yapı, bu ülkede yatırım yapmak isteyen sermaye sahiplerinden, standart bir yaşam seviyesi peşinde koşan tüm diğer sosyal aktörlere kadar toplumun tamamının refah düzeyini, önemli ölçüde olumsuz şekilde etkilemeye açık bir yapı tesis edecektir.

Nitekim Türkiye deneyiminin de şahıslara indirgenmiş bir seviyede değil, ama kurumsal olarak iki başlı bu kurumsal yapının olumsuzluklarına tanıklık ettiğini söyleyebiliriz.

Bunun dışında bu tür ikili bir yapının demokratik olma konusundaki sorunları da ayrı bir tartışma konusudur. Bir yanda iktidarı yürütmekle görevli olarak seçilmiş ve sorumlu bir kurum, diğer yanda kararlarında sorumsuz bir başka kurum.

Aslında cumhurbaşkanlığı kurumu ile başbakanlık kurumu arasındaki bu oyunda, karar alıcı veya politika yapıcı olarak milletin yetki delege ettiği başbakanlık asıl ve güçlerin ayrılığı sisteminde bağımsız yargının etkin işlediği bir yapıda etkin bir fonksiyonel karşılığı olmayan cumhurbaşkanlığı vekil konumundadır.

Yani asıl olan başbakanlıktır. Ancak Türkiye deneyimi, tersine bir etkileşime tanıklık etmektedir. Uzun yıllar boyunca sanki cumhurbaşkanlığı asıl konumunda algılanmıştır.

Bu algı, doğal bir sürecin değil, 1982 Anayasası'nın sonucudur. Bu haliyle de iki başlılık, kurumsal yapımızın hiç de demokratik olmayan bir başka hastalığına işaret etmektedir.

    Sonuç olarak, son dönem tartışmalarındaki sorun, başbakanla cumhurbaşkanının karşı karşıya gelmesi değil, iki başlılığı kendiliğinden getiren kurumsal yapımızın niçin bir türlü yeniden yapılandırılamadığı sorunudur.

 Türkiye'de son dönemde bu iki kurumun başında yer alan kişilerin aynı politik tabandan gelmeleri, ideolojik olarak çakışan zeminde yer almaları ve bireysel çabaları neticesinde iki başlılığın görülmemesi, bu ikili yapının Türkiye'de nasıl bir politikasız siyaset geleneği ürettiğini gölgeleyemez.

Bu suni gündem açıkça başbakan ve cumhurbaşkanının iki başlı davrandıklarını değil, ama cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığın politik kurumsal yapımızda nasıl bir iki başlılığa neden olduğunu/olabileceğini göstermiştir.

Bu nedenle eğer eleştirilecekse, politik aktörler olarak cumhurbaşkanı ve başbakanın tutumları değil, bu ülkede hâlâ niçin mevcut yapılarıyla cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık müesseselerinin var olduğu üzerine odaklanılmalı.

Sorun, Türk politik kültüründe iki başlılığın kurumsallaşmış olmasıdır. Bu ise başbakanın, başkanlık, yarı başkanlık veya parti içinden cumhurbaşkanı önerisini destekleyen anekdotal bir kanıt sunmaktadır. Dolayısıyla bizi tekrar yeni anayasa tartışmalarına götürmektedir.

* Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi

Başkanlık niçin bize yaramaz?

Başbakan Erdoğan'ın teşvikiyle başlayan "Başkanlık sistemine geçelim" kampanyası yayılıyor. 

Bayraktarlığı Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu'dan devralan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Türkiye'nin "kaçınılmaz olarak" (hem de Amerikan tipi) başkanlık sistemine geçeceğini ilan etti bile... 

Ne var ki muhalefet partileri başkanlık sistemine karşı. AKP grubunun önemli bir kısmının da gizli oylamada buna karşı çıkacağı muhakkak olduğuna göre bu kampanya, CHP başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun dediği gibi, "yapay gündem" olabilir. Ama madem Başbakan istiyor, elbette ki tartışılmalı.

Esas olarak üç tür hükümet sistemi var: Britanya'da kökleri 1215 tarihli Magna Carta'ya kadar uzanan bir evrimle gelişen parlamenter sistem; 1776'da Britanya'dan bağımsızlığını kazanan ABD'nin kurduğu başkanlık sistemi ve Fransa'nın 1958'de icat ettiği (ilk ikisinin bir karması olan) yarı-başkanlık sistemi.

Bu sistemlerin ilkeleri, avantajları ve dezavantajları üzerine bilgiye ulaşmak fazlasıyla mümkün. Hiç şüphesiz, her ülke kendi ihtiyaçlarına göre bir sistemi benimsiyor; yürümezse değiştiriyor. Unutulmaması gereken yönetim sistemini, sadece hükümet sistemi değil, seçim sistemi (nisbî temsil, çoğunluk sistemi ya da karma) de belirliyor.

Bizde 12 Eylül askeri yönetiminin askeri-bürokratik vesayet düzenini tahkim amacıyla getirdiği, parlamenter sistem ile yarı-başkanlık sistemini karıştıran ve üzerine de yüzde 10 barajlı nisbî temsil sistemini koyan, gerçek anlamda "ucube" bir sistem 1982'den beri yürürlükte.

AKP iktidarının, 2007'de cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesi ilkesini getiren anayasa değişikliğiyle, sistem daha da ucubeleşti. Ancak sistem ucubelikten kurtulsun gerekçesiyle yarı-başkanlık ya da başkanlık sistemine geçilmesi herhalde anlamlı olamaz.

Anlamlı olan, yeni anayasa ile Başbakan Erdoğan'ın 2024'e kadar iktidarda kalmasını değil, Türkiye'de demokrasiyi güven altına alacak hükümet ve seçim sistemini teşhis ve tesis etmek. Benim, en az otuz yıldır süren bu tartışmaya ilişkin sayısız yazıda dile getirdiğim görüşüm belli: Uzlaşma kültürünün zayıf; siyasi, dinsel, etnik ayrımların çok sayıda olduğu Türkiye'ye uygun sistem, yürütmenin yasamanın içinden çıktığı parlamenter sistemdir.

Başkanlık sistemlerinde halkoyuyla seçilen başkan ile parlamento çoğunluğunun ayrı partilere mensup olmaları halinde, yönetim ciddi tıkanıklıklara uğrayabilir, karar alamaz hale gelebilir. (Bizde başkanın AKP'den, parlamentonun muhalefet çoğunluklu olduğu bir ortamda başımıza gelebilecekleri bir düşünün...) Başkanlık sistemlerinin ihmal edemeyeceğimiz bir sakıncası da toplumu ikiye ayırıp kutuplaştırma eğilimi.

Evet, Türkiye'de güçlü yürütmeye gereksinim var. Güçlü yürütme yukarıda değinilen nedenlerle, başkanlık sistemlerinde değil parlamenter sistemde mevcut. (Kürt sorununun çözümü de elbette ki hükümet sistemine değil, bu konuda siyasi iradenin olup olmamasına bağlı.)

Evet, siyasal istikrar yanında temsilde adaletin sağlanması, partilerin lider sultasından kurtulması önemli ihtiyaçlarımız. Bunun yolu ise, dar-bölgeden tek adayın seçildiği, iki turlu çoğunluk sistemini benimsemek. Koalisyon hükümetleri doğuran nisbî temsilden gerçekten çok çektik.

Başkanlık sistemleri demokratikleşmemize hizmet etmez. Bunu Başbakan Erdoğan'ın son zamanlardaki tavırları da göstermiyor mu?

Başbakan, Türkiye halkını güdülmeye muhtaç bir sürü, kendisini de onun çobanı görmeye başladı. Bunun için sanattan spora, tiyatrodan kürtaja, medyanın neyi yazıp yazmayacağına kadar kendisini ilgilendirmeyen her konuya müdahale etmeye başladı.

Son olarak Türkiye'nin Uludere'den doğumlara kadar uluslararası komplolarla karşı karşıya olduğunu söylemeye başlaması, "eski Türkiye"nin sorunların sorumluluğunu "iç-dış düşmanlar"a yıkma söylemini andırır oldu. Başbakan Erdoğan'ın bu ülkeye çok büyük hizmetleri oldu. Ama anlaşılan uzun süren iktidar liderleri yoruyor, yıpratıyor.

 http://www.zaman.com.tr/sahin-alpay/baskanlik-nicin-bize-yaramaz_1294796.html

Nasıl ve ne için başkanlık sistemi?

PROF. DR. LEVENT KÖKER

AK Parti, “başkanlık sistemi”ne geçiş yönündeki önerilerini TBMM Başkanlığı’na sundu. Böylece bir parlayıp bir sönen sistem tartışması artık hep gündemimizde olacak.

Öneriler, zaman zaman karıştırıldığının aksine, yarı-başkanlıktan çok başkanlık sistemine yakın durduğu için önce bu konuda bir netleşme gerekiyor, sonra da içerikle ilgili bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.

PROF. DR. LEVENT KÖKER
    İnsan hak ve hürriyetlerinin en ileri düzeyde kabûl görmesine dayanan demokratik hukuk devleti ortaklığının ötesinde, dünya üzerindeki demokratik sistemler parlâmenter ve başkanlık sistemleri olarak iki büyük gruba ayrılmaktadır.

İki sistem arasındaki fark yasama-yürütme ilişkileri bakımından görülmektedir. Parlâmenter sistemde yürütme organı halk tarafından doğrudan seçilen parlâmentonun içinden çıkmakta ve parlâmentoya karşı sorumlu konumda bulunmaktadır.

Bu sistemde kural olarak sembolik bir konumu bulunan Cumhurbaşkanı’nın devlet yönetiminde yetkisizliği ve sorumsuzluğu esastır, devlet idâresinden dolayı asıl sorumluluk yürütmenin başı konumunda olan Başbakan ve Bakanlar Kurulu’ndadır.

Buna karşılık başkanlık sisteminde ise durum çok farklıdır. Burada yasama organı ile yürütme organı halk tarafından doğrudan ve ayrı seçimlerle seçilmekte, dolayısıyla aralarında herhangi organik ilişki bulunmamaktadır.

Yasama organı tüm başkanlık sistemlerinde iki bölümlü bir biçimde (“temsilciler meclisi” ile “senato”dan) oluşmakta yürütme ise sadece Başkan’da tecelli etmektedir. “Bakanlar” Başkan tarafından –Senato’nun onayı ile– atanmakta ve ilke olarak ona karşı sorumlu bulunmaktadır.

Sistemin özü, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin kat’i bir biçimde birbirlerinden ayrılması ve böylece aşırılıkların frenlenip dengelenmesi düşüncesine dayanmaktadır.

    Şimdi soru şu: Başkanlık sistemi Türkiye’nin gündemine hangi özellikleri bakımından getirilmektedir? İstenen “başkanlık sistemi” midir yoksa başka bir şey mi?

Medyaya yansıdığı biçimiyle bakarsak AK Parti’nin (bakanların başkan tarafından atanması ve milletvekilliği yapamamaları gibi) önerilerinin yasama-yürütme ayrılığına dayanan başkanlık sistemine yakın durduğunu söyleyebiliriz.

Bununla birlikte aynı önerilerde yasama organı ile başkanın seçilme dönemlerinin çakıştırılmak istendiği görülmekte. Bu durum, başkanlık sistemi tipinden bir sapma meydana getiriyor.

Şöyle ki: Sâdece AK Parti ve Sayın Erdoğan’ın özel durumunda değil,  Türkiye’nin (ve esâsen Avrupa’nın) siyasî geleneğinde de “disiplinli siyasî parti” geçerlidir.

Bu durumda, başkan ile yasama organı seçimlerinin aynı dönemde yapılması durumunda çoğunluk partisi parti genel başkanı “başkan” olarak yürütmeyi, “genel başkan”ın kontrolündeki çoğunluk partisi de “yasama organı”nı kontrol edebilecek ve dolayısıyla sistem öneride savunulanın (ve başkanlık sistemi mantığının) tam aksine yasama ve yürütme güçlerinin dolaylı da olsa tek elde toplanmasıyla sonuçlanabilecektir.

Esâsen durum şu anki parlâmenter yapıda da böyle olduğuna göre, insan, “başkanlık sistemi” adı altında böyle bir öneriye neden gerek duyulmuştur diye sormadan edemiyor doğrusu.

    Gelelim iki meclislilik ve federalizm konularına. Federalizmle başlayayım: ABD başta olmak üzere, bugün dünya üzerinde geçerli olan başkanlık sistemi örneklerinin hemen tamamı aynı zamanda federasyon.

Kıbrıs Cumhuriyeti gibi bazı çok küçük ada devletleri bunun ihmal edilebilir istisnalarını oluşturuyor. Buna karşılık parlâmenter sisteme sâhip devletler ise federasyon veya üniter devlet biçiminde örgütlenebiliyorlar.

Bu gözlemden çıkan birinci sonuç şu: Parlâmenter sistem için gerekli olmayan federalizm, başkanlık sistemi için gerekli.

Tabiî burada federalizm deyince ne anlaşıldığını da belirtmek gerekir. ABD (başkanlık sistemi) veya Almanya (parlâmenter sistem) gibi tarihî olarak federasyon tarzında kurulmuş devletlerin yanı sıra, “üniter” yapı içinde bölge yönetimleri oluşturmuş ve merkezî devletin yasama ve yürütme yetkilerini bölgeler lehine kısıtlamış, (İspanya ve İtalya gibi) ileri düzeyde adem-i merkeziyetçi devletler de adı konmamış federalizm örnekleri olarak zikredilebilirler. 

    Bu devletlerin hepsinde yasama organlarının iki meclisli (senatolu) olduğunu da eklemeliyiz. Özellikle başkanlık ve (doğası gereği parlâmentarizmden bir sapma olan Fransa’daki gibi) yarı başkanlık da dahil demokratik sistemlerin pek çoğunda iki meclisli bir yasama organı bulunduğunu vurgulamalıyız.

Bu durumda Türkiye’de başkanlık sistemine (1) federalizme yakınlaşan bir bölgeli devlet ve (2) senato benzeri bir ikinci meclis olmadan geçilmesinin önerilmesi dünya örneklerine göre gerçekten istisnaî bir durumdur.

AK Parti önerisinin sözcüleri ikinci meclisin Türkiye’de 1961 Anayasası döneminde denendiğini ve başarısız olduğunu belirtmektedirler.

Son derece ironik bir biçimde darbe anayasası olarak nitelendirilen 1982 Anayasası’nın yapıcılarının yaklaşımını hatırlatan bu değerlendirme üzerinde biraz durmak gerekmektedir.

1961 Anayasası ile getirilen “Cumhuriyet Senatosu” halkın demokratik tercihlerinin Cumhuriyet’in temel özelliklerini tahrip edebileceğinden endişe eden bürokratik vesâyetçi zihniyetin “halk korkusu”nu yansıtan bir kurumdu.

Buna karşılık demokratik bir sistem olan başkanlık sistemindeki “senato” kurumu, nisbî temsil esasına göre belirlenecek olan bir yasama organı çoğunluğunun, siyasî ve diğer azınlık gruplar üzerinde tahakküm kurabileceği (“çoğunluk zorbalığı”) endişesine dayanan bir özgürlükçü denetim mekanizmasını ifâde etmektedir.

    Öyle sanıyorum ki, başkanlık sistemi ile ilgili tartışmalarımızdaki asıl önemli nokta da burada tezâhür etmektedir. Türkiye’de başkanlık sistemi talebi, öneri sâhiplerinin dile getirdiği gibi, devlet aygıtının ve siyasî hayatın daha etkili ve “istikrarlı” işlemesi için mi yoksa “başkanlık sistemi”nin târihî ve fikrî temellerinin ortaya koyduğu üzere, çoğunluk zorbalığına engel olmak için geliştirilmiş özgürlükçü demokratik hukuk devleti anlayışını etkili kılmak için mi ortaya atılmaktadır?

Başkanlık sistemi önerisinin sâhipleri gerekçe olarak birinci noktayı öne çıkarmaktadırlar. Bu nedenle de adem-i merkeziyetçilik ve iki meclisli yasama organı konularında bir başkanlık sisteminde olması gerekenleri önermekten imtinâ etmektedirler.

Bu da çok iknâ edici olmamaktadır. Türkiye’de siyasî istikrar deyince “koalisyonla yönetilmeme” durumu anlaşılmaktadır ve bu bakımdan 2002 Kasım’ından beri Türkiye’de siyasî istikrar sorunu bulunmadığını söyleyebiliriz.

Bu dönemin ilk yıllarında “istikrar” önündeki en büyük tehdit askerî ve sivil bürokratik vesâyetçiliğin demokratik sürece yönelik aktif ve müdahaleci tavrıydı ki, bunun da süreç içinde giderildiği ve yapılan reformlarla koalisyonsuz yönetim anlamında istikrarın sağlamlaştırıldığı ortadadır.

Böyle bakıldığında, “istikrar için başkanlık sistemi” iknâ edici bir temelden yoksun kalmaktadır. Tabiî asıl önemli husus, başkanlık sistemi adı verilen siyasî sistem tipinin temelinde, özgürlükçü hukukun üstünlüğü temeline dayalı bir demokrasinin yerleştirilmesi  bakımından “çoğunluk zorbalığı”nı önleme fikrinin bulunduğunu kavramaktır.

Bu kavrayış olmadığı sürece ve bölgesel yönetim ile iki meclislilik seçeneklerini içermediği takdirde, herhangi bir sistem değişikliği önerisinin sözde kalacağı ve Türkiye’nin farklılıkların inkârından kaynaklanan başta Kürt sorunu olmak üzere çözüm bekleyen temel sorunlarına herhangi bir çözüm getirmesini beklemek en hafif deyimiyle hayalcilik olacaktır.

http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-levent-koker-nasil-ve-ne-icin-baskanlik-sistemi_2015954.html

 

Hükümet sistemi tartışmaları (2)

9 Nisan 2013

AK Parti'nin, “Türk usûlü başkanlık sistemi” adı altında sunduğu öneri, bu kilitlenmeleri açacağını umdukları bazı mekanizmalar öngörmekte, ancak bunu yaparken başkanlık sisteminin özünden ve temel mantığından uzaklaşmaktadır.

Sistemin temel ayırıcı özelliği, başkan ve yasama organının birbirlerinin hukukî varlığına son verememeleri olduğu halde, öneriye göre “Türkiye Büyük Millet Meclisi veya başkan tek başına her iki organın seçimlerinin birlikte yenilenmesine karar verebilir…

Bu şekilde seçilen Meclis ve başkanın görev süreleri de beş yıldır.” Böyle bir mekanizma, ilk bakışta kilitlenmeleri çözebilecek gibi görünmekle birlikte, yukarıda değinildiği üzere, yeni seçimlerin eskisinden farklı bir tablo çıkarmayacağının hiçbir garantisi yoktur.

Başkanlık ve Meclis seçimlerinde uygulanacak seçim sistemlerinin zorunlu olarak farklı oluşu ve seçmenlerin bu seçimlerde farklı saiklerle ve farklı kriterlerle oy verme eğiliminde olabilecekleri düşünülürse, bu olasılık daha da güçlenmektedir.

Ayrıca, başka bir teknik sorun da ortaya çıkmaktadır. Başkan, öneriye göre en çok iki defa beşer yıllık süreler için seçilebileceğine göre, böyle bir durum kendisinin ikinci döneminin ortasında vuku bulduğu takdirde ne olacaktır? Başkanın toplam görev süresi on yılı aşabilecek midir?

Nihayet, başkanın Meclisçe yeni seçimlere girmeye zorlanabilmesi, başka bir deyimle şarta bağlı olarak düşürülebilmesi, başkanlık sisteminden beklenen istikrar ve güçlü yürütme avantajlarını da zedelemeyecek midir?

AK Parti önerisinde başkanlık sisteminden ikinci önemli sapma, başkanlık kararnameleri ile yönetim konusundadır. Öneriye göre, “başkan, genel siyasetin yürütülmesinde ihtiyaç duyduğu konularda başkanlık kararnamesi çıkarabilir.

Bir konuda başkanlık kararnamesi çıkarılabilmesi için, kanunlarda o konuyu düzenleyen uygulanabilir açık hükümlerin bulunmaması şarttır. Kişi hak ve hürriyetleri kararname ile düzenlenemez.

Kararnameler ile kanunlarda aynı konuda farklı hüküm bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır.” Başkanın, yasama organını by-pass edecek şekilde ülkeyi kararnamelerle yönetmesi, zaman zaman Latin Amerika ülkelerinde görülmüş olan ve pek çok yazarın başkanlık sisteminin bir dejenerasyonu olarak gördüğü bir eğilimdir (decretismo).

AK Parti önerisindeki “genel siyasetin yürütülmesinde ihtiyaç duyduğu” ibaresi, çok geniş ve sınırları belirsiz bir alanı işaret etmektedir.

Gerçi öneride “kanunlarda o konuyu düzenleyen uygulanabilir açık hükümlerin bulunmaması” şartı vardır ama böyle hükümlerin var olup olmadığı her zaman yoruma ve tartışmaya açık bir konudur.

Dolayısıyla bu alanda da, sık sık başkanla TBMM arasında bir ihtilâf çıkması tehlikesi mevcuttur. AK Parti sözcüleri, önerdikleri sistemi savunurken, bunun hem güçlü ve istikrarlı bir yürütme, hem yasama ve denetim yetkilerini daha etkin şekilde kullanabilecek bir yasama organı yaratacağını savunmaktadırlar.

Oysa, bu iki amacın aynı anda gerçekleşmesi, imkânsız denilebilecek derecede güçtür. Gerçekçi olmak gerekirse, güçlü yürütme zayıf parlâmento, güçlü parlâmento ise zayıf yürütme anlamına gelir.

AK Parti önerisinde daha da endişe verici unsurlar, yargı organına ilişkin hükümlerdir. Yukarıda değinildiği gibi, yargı organının siyasal organlar karşısında bağımsızlığı, hükûmet sistemi ne olursa olsun, bütün demokratik hukuk devletlerinin ortak özelliğidir.

Oysa, öneride başkana “Anayasa Mahkemesi üyelerinin yarısını, Danıştay üyelerinin yarısını, Yargıtay cumhuriyet başsavcısını ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin yarısını seçmek” yetkisi verilmektedir.

Öneriye göre, Anayasa Mahkemesi'nin on yedi üyesinden sekiz üyeyi başkan, dokuz üyeyi TBMM seçecektir.

Kanunların iptali gibi çok önemli bir yetkiye sahip olan anayasa mahkemelerinin tüm veya bir kısım üyelerinin siyasal organlarca, özellikle yasama meclislerince seçilmeleri Batı demokrasilerinde de sıklıkla görülen bir sistem olmakla birlikte, söz konusu ülkelerde bu seçimler, yasama meclislerinin üçte iki veya beşte üç gibi nitelikli çoğunluklarına bağlanmıştır.

AK Parti'nin önerisinde ise TBMM'nin yapacağı üye seçimlerinde birinci oylamada üçte iki çoğunluk aranmakta, ancak bu çoğunluk sağlanamadığı takdirde, ikinci oylamada “üye tam sayısının salt çoğunluğu” ile yetinilmektedir.

Görünür gelecekte AK Parti'nin hem Cumhurbaşkanlığı makamına, hem TBMM çoğunluğuna sahip olması en güçlü ihtimal olduğuna göre, böyle bir sistem, Anayasa Mahkemesi'nin tamamen bu partinin tercihleri istikametinde oluşmasına yol açabilecek niteliktedir.

Benzer eleştiriler, önerinin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na ilişkin hükümleri açısından da dile getirilebilir.

Öneriye göre, 22 üyeden oluşan Kurul'un yedi üyesi başkan, yedi üyesi (gene ikinci oylamada üye tam sayısının salt çoğunluğuyla) TBMM tarafından, sadece altı üyesi alt derece mahkemesi hâkim ve savcılarınca hâkim ve savcılar arasından seçilecektir.

Adalet bakanının Kurul'un başkanı, Adalet Bakanlığı müsteşarının da Kurul'un tabiî üyesi ve Savcılar Dairesi başkanı olduğu düşünülürse, Kurul üyelerinin ancak üçte birden azının hâkimler tarafından seçilen hâkimlerden oluştuğu görülmektedir.

Oysa, Avrupa demokrasilerinde bizim Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na tekabül eden yüksek yargı konseylerinin oluşumunda “hâkimler tarafından seçilen hâkimlerin” çoğunlukta olmaları, yargı bağımsızlığı açısından önemle uygulanan bir prensiptir.

2010 Anayasa değişikliği ile Avrupa standartlarına uygun böyle bir sisteme ulaşılmışken, şimdi bundan geriye dönülmek istenmesini anlamak mümkün değildir.

Sonuç olarak, AK Parti'nin başkanlık sistemine ilişkin önerisi, bu sistemin özü, temel felsefesi ve onun içerdiği güçlü “frenler ve dengeler” sistemiyle bağdaşmayan, iktidarın bir merkezde aşırı ölçüde yoğunlaşmasına yol açabilecek bir sistem olarak görünmektedir.

Sonuçta böyle bir sistem kabul edildiği takdirde Türkiye'nin yarı-otoriter bir sisteme mahkûm olacağı yönündeki eleştiriler abartılı olsa bile, unutmamak gerekir ki, anayasal demokrasinin temel felsefesi, devlet iktidarının bir merkezde aşırı yoğunlaşmasını önleyecek bir frenler ve dengeler sistemi kurmaktır.

Ünlü İngiliz anayasa hukukçusu ve düşünürü Lord Acton'un dediği gibi, “iktidar ifsad eder (yozlaştırır), mutlak iktidar mutlak surette ifsad eder.”

* Prof. Dr., İstanbul Şehir Üniversitesi

Hükûmet sistemi tartışmaları (1)

8 Nisan 2013

Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmalarının sona yaklaşır göründüğü şu günlerde, hükûmet sistemi tartışmaları ön plana çıkmıştır.

Gerçekten, AK Parti'nin Komisyon'a bir tür başkanlık sistemi önerisi ile gelmesi, CHP ve MHP'nin bu sisteme kesin muhalefetleri nedeniyle, Komisyon'dan oybirliğine dayanan bir uzlaşma metninin çıkması ümitlerini tamamen sona erdirmiştir. Ancak, hakkaniyet icabı olarak şunu da belirtmek gerekir ki, AK Parti'nin başkanlık sistemi önerisi olmasaydı dahi, Komisyon'dan böyle bir uzlaşma metni çıkması imkânsız denilecek kadar güçtü.

Nitekim Komisyon'un bir buçuk yıllık çalışması, diğer birçok konuda da uzlaştırılması mümkün olmayan derin görüş ayrılıklarının var olduğunu yeterince açıklıkla ortaya koymuştur. Bunlar arasında, Başlangıç bölümü, değiştirilemez maddeler, vatandaşlık tanımı, Kürt sorununun çözümüne ilişkin diğer hususlar, devlet-din ilişkilerinin düzenlenmesiyle ilgili konular sayılabilir. Başkanlık sistemi önerisi, bu çözümsüz sorunlara sadece bir tane daha eklemiştir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, demokratik hükûmet sistemleri modelleri, kuvvetler ayrılığı ya da yasama-yürütme ilişkileri kriterlerine göre sınıflandırılmaktadır. Yargı kuvvetinin siyasal organlar karşısındaki bağımsızlığı, hukuk devletinin ve dolayısıyla demokrasinin vazgeçilmez şartı olduğundan, hükûmet sistemi ne olursa olsun, bu bağımsızlığın korunması zorunludur.

Yasama-yürütme ilişkileri bakımından ise üç veya dört hükûmet sistemi ayırt edilebilir. Başkanlık sistemi, bu iki kuvvetin sert ayrılığına dayanır. Bu sistemde yürütme gücünün tek sahibi olan başkanla, yasama gücünün tek sahibi olan parlâmento, halk tarafından sâbit süreler için seçilir ve bu süre içinde bu organlar birbirlerinin hukukî varlığına son veremezler.

Diğer bir deyimle, ne parlâmento başkanı düşürebilir, ne başkan parlâmentoyu feshedebilir. Parlâmenter sistem ise, yumuşak kuvvetler ayrılığı sistemi olarak tanımlanır.

Bu sistemde yürütme gücünün etkin unsuru olan bakanlar kurulu, parlâmento içinden çıkar ve ona karşı siyaseten sorumludur. Diğer bir deyimle hükûmet, ancak parlâmentonun güvenini haiz olduğu sürece görev yapabilir; bu güveni kaybettiği anda düşer.

Parlâmenter rejim, ister cumhuriyet, ister meşrutî monarşi biçiminde olsun, her ikisinde de devlet başkanlığının ilke olarak yetkisiz, sorumsuz ve sembolik bir makam olması, bu rejimin aslî unsurlarındandır. Birçok yazara göre, parlâmentonun güvensizlik oyu silâhına karşılık, hükûmetin de parlâmentoyu feshederek yeni seçimlere gidebilmesi, yani fesih yetkisi, rejimin aslî tanımlayıcı unsurları arasındadır.

İlk örneği talihsiz Alman Weimar Cumhuriyeti'nde, çok daha iyi bilinen örneği ise 1958 Fransız Beşinci Cumhuriyet Anayasası'nda bulunan yarı-başkanlık sistemi ise her iki ana modelin bazı unsurlarını kendisinde birleştiren karma bir model olarak tanımlanabilir.

Bu sistem, halkça seçilen ve önemli anayasal yetkilere sahip olan bir cumhurbaşkanının varlığı açısından başkanlık sistemine, parlâmentoya karşı siyaseten sorumlu bir bakanlar kurulunun varlığı bakımından da parlâmenter sisteme benzemektedir.

Dördüncü bir hükûmet sistemi modeli de, yasama ve yürütme yetkilerinin seçilmiş bir mecliste birleştiği meclis hükûmeti sistemidir.

Ancak, dünya tarihinde çok nâdir olarak ve olağanüstü dönemlerde görülen bu hükûmet sisteminin, günümüzde pek örneği ve savunucusu yoktur. Türkiye tarihinde Birinci TBMM dönemi (1920-1923) bunun bir örneği olarak gösterilebilir. Bazı yazarlarca örnek gösterilen günümüz İsviçre'sinin bu modele ne kadar uyduğu da tartışmalıdır. Dolayısıyla bu yazıda ilk üç model üzerinde durulacaktır.

Her üç modelin demokratik hükûmet sistemleri tipleri olduğunda kuşku yoktur. Bunlardan birinin, doğası gereği olarak, diğerlerinden daha demokratik veya daha az demokratik olduğu yolunda peşin bir yargıya varılamaz.

Bunlardan herhangi birinin tercihi, her ülkenin, kendi siyasal şartlarına, anayasal geleneklerine, siyasal kültürüne ve pratik ihtiyaçlarına göre yapacağı bir tercihtir ve her üç sistemin de avantajları yanında riskleri ve sakıncaları da olduğu unutulmamalıdır.

Ne var ki, Türkiye'de şu anda şahit olduğumuz tartışma, bu avantaj ve dezavantajların rasyonel bir analizinden çok, pek çok başka sorunda olduğu gibi, kutuplaşmış bir ideolojik tartışma biçiminde cereyan etmektedir.

Başkanlık sistemini savunan AK Parti sözcüleri, bu sistemi, âdetâ her derde deva sihirli bir reçete, Türkiye'ye çağ atlatacak bir formül, demokratik sistemlerin evriminin tabiî ve zorunlu bir sonucu olarak takdim etmekte; parlâmenter sistemi ise, zorunlu olarak, güçsüz, istikrarsız, krizlere boğulmuş, yönetmekten âciz hükûmetlere mahkûm bir sistem biçiminde tanımlamaktadırlar.

Başkanlık sisteminin karşıtları ise, onu Türkiye'yi kişisel diktatörlüğe, sultanlığa, İslâmcı otokrasiye, otoriter rejime götürecek bir sistem olarak tasvir etmektedirler. Rasyonel ve olgusal temellere dayanmayan bu tür uç argümanlarla sâlim bir sonuca varılamayacağı açıktır.

Başkanlık sistemi lehinde ileri sürülen en güçlü iddia, bu sistemin yürütmede âzamî istikrar sağlayacağıdır. Başkan halkça sâbit bir süre için seçildiğine, bu süre içinde parlâmento tarafından düşürülemeyeceğine ve yürütme yetkisinin tek sahibi olduğuna göre, bu iddia elbette doğrudur.

Ancak, yürütmede istikrar, tek başına sistemin sorunsuz işlemesini, ya da yönetebilirliğini sağlamaya yeterli değildir. Başkan, halka vaat ettiği politikalarını gerçekleştirebilmek için, çoğu zaman yeni kanunlara, dolayısıyla yasama organının desteğine muhtaçtır.

Aynı şekilde başkan, bütçesinin kabulü için de, yasama organının onayına muhtaçtır; aksi halde bir kuruş harcama yapamaz ve bütün devlet faaliyetleri durur.

Başkanlık sisteminde bu tür tıkanmaları ya da kilitlenmeleri çözecek hiçbir mekanizma mevcut değildir. Başkan ve yasama organı çoğunluğunun ayrı partilere veya siyasal eğilimlere mensup olmaları durumunda bu riskler, çok daha ciddî mahiyet alır.

Siyasî partilerin son derece gevşek yapılı, disiplinsiz ve ideolojik angajmanlardan uzak oldukları, siyasal kültüre pragmatik ve uzlaşmacı bir ruhun hâkim olduğu ABD'de bile, bu tür kilitlenmelere rastlanmıştır. Merkeziyetçi yapılı, disiplinli, ideolojik partilere dayanan, derin ihtilâflarla bölünmüş, uzlaşma kültüründen uzak ülkelerde bu risklerin çok daha ciddî, hattâ çözümsüz boyutlara ulaşabileceği açıktır.

Yarı-başkanlık sistemi ise, benzer riskleri yürütmenin kendi içinde yaratmaktadır. Bu iki-başlı yürütme sisteminde başkanla, parlâmentoya karşı sorumlu olan başbakan ve bakanlar kurulu karşıt siyasal eğilimlere mensup oldukları takdirde, çok ciddî sürtüşmeler ortaya çıkabilir.

Böyle bir durumda başkanın parlâmentoyu feshederek yeni seçimlere gitme imkânından söz edilebilirse de, yeni seçimlerin eskisinden farklı bir tablo çıkaracağının hiçbir garantisi yoktur.

Yarı-başkanlık sistemini 1958'den bu yana oldukça başarılı şekilde yürütmüş olan Fransa'da bile, başkanla Millet Meclisi çoğunluğunun farklı partilere mensup olması durumu (cohabitation) iki defa ortaya çıkmış ve bu kriz potansiyeli, başkanların kendilerini ikinci plana çekme basiretini göstermeleri sayesinde, ciddî boyutlara ulaşmadan atlatılabilmiştir.

Nitekim Fransız sistemini inceleyen bazı yazarlar, bu sistemin, başkanla parlâmento çoğunluğu aynı siyasal eğilimde oldukları zaman başkanlık sistemine, ayrı siyasal eğilimlerde oldukları zaman parlâmenter sisteme benzer şekilde işlediğine işaret etmişlerdir. Her halükârda, sistemin doğasında çatışma ve tıkanma potansiyelinin olduğunda kuşku yoktur.

    *Prof. Dr., İstanbul Şehir Üniversitesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_huk-met-sistemi-tartismalari1_2075165.html

31 Mart 2013 Pazar

KÜRT SORUNU, BAŞKANLIK ve YENİ ANAYASA

31 Mart 2013

Epey bir süredir Adalet ve Kalkınma Partisi'nin, daha doğrusu Sayın Başbakan'ın “başkanlık sistemi”ne geçmeyi istediği biliniyor. 

Nitekim basın-yayın organlarında iktidar partisinin, bu yönde hazırladığı bir taslağı Anayasa Uzlaşma Komisyonu'na sunduğu haberleri çıktı.[1]

Başkanlık sisteminin Türkiye'ye uyarlanabilirliğini ve AKP'nin bu konudaki önerisini Yeni Türkiye dergisinin çıkacak olan ilk sayısında “Başkanlık sistemi, demokrasi ve Türkiye” başlığı altında daha etraflıca değerlendirdim. Bu konuda ayrıca, meslektaşım Prof. Dr. Levent Köker'in bu gazetede daha önce çıkan ilgili yazılarına da bakılabilir.


Dahası, muhalefetin bu öneriye sıcak bakmaması karşısında, AKP'nin bu işte BDP ile birlikte hareket etme niyetinde olduğu, Kürt sorununun çözümü girişimini de bunun için uygun bir fırsat olarak gördüğü söyleniyor.

Tahmin edilebileceği gibi, iktidar partisinin bu eğilimi başkanlık sistemine karşı olan veya bu konuda çekinceleri bulunan kişi ve kuruluşların itirazlarını yükseltmesine yol açtı.

Ancak, tabiî, itirazlar sadece bu cenahtan ileri gelmiyor. Kimileri de, Kürt sorununun çözümüne dair ortaya çıkan iyimser havanın başkanlık sistemine geçiş için bir fırsat olarak kullanılmasına karşı çıkıyor.

Bu itirazların bir kısmının da Başbakan Erdoğan'ın “başkanlık sistemi” adı altında bir tür kişisel diktatörlük kurmak istediğine ilişkin demokratik endişeden kaynaklandığını da teslim etmek gerek.

Nihayet bir de, Erdoğan “başkan” olmasın da varsın Kürt sorunu çözülmesin demeye getirenler var.

(Bu arada, Kürt sorununun çözülme ihtimalinden başka nedenlerle de hazzetmeyenler olduğunu biliyoruz. Meselâ, öyle görünüyor ki, bazı kesimler bu sorunun çözülmesini istemiyorlar; çünkü ideolojik pozisyonları gereği şiddeti kategorik olarak reddedemiyor ve “doğru” veya “haklı” davalar için şiddete başvurmanın meşru olduğuna kesin inanç besliyorlar. Bazıları da Kürt sorunu çözülecekse bile bunun şerefinin Tayyip Erdoğan'a ait olmasından ürküyor.)

Kürt sorununun çözümünün başkanlık sisteminin kabulüne endekslenmesine yönelik itiraz ve eleştirilerde bir haklılık payı bulunduğunu kabul edelim.

Gerçekten de, eğer gerçek durum buysa, “başkanlık sistemi”ne geçişin bu şekilde oldubittiye getirilmesini hesaplayan bir fırsatçılığa tevessül edilmesi uygunsuzdur.

Ama bundan, çözüm sürecine karşı çıkmak gerektiği sonucu çıkmaz. Çünkü, bugün için, insanî maliyeti artık katlanılmaz boyutlara ulaşmış olan bu acılı büyük sorunumuzu kansız bir şekilde çözmekten daha büyük bir önceliğimiz olamaz.

Son günlerde çözüm konusunda iyimserliği artıran gelişmelerin art arda gelmesi fevkalâde sevindiricidir. Bu arada elbette Türkiye'nin demokrasi rotasından sapmaması için de çaba göstermekten geri durmamalıyız.

Hatta, eğer yılgınlığa kapılmayıp enerjimizi bu yönde yoğunlaştırırsak, belki de Kürt sorununun çözümünü Türkiye'nin genel olarak özgürleşmesinin ve demokratikleşmesinin bir vesilesi haline getirmemiz mümkün olabilir.

Bunu ise ancak çözüm sürecini destekleyerek, ona elimizden geldiğince katkı yaparak başarma şansımız vardır; onun çıkmaza girmesini dileyerek veya bu meselede ciddî bir risk almış olan hükümeti tökezletmeye çalışarak değil. Böyle bir yola sapmak ahlâken de doğru değildir.

Kürt sorununun barışçı çözümünü demokratikleşmeye nasıl hizmet ettirebileceğimize gelince: Aslında, bu sorunun çözülmesi zaten kendi başına özgürleşme ve demokratikleşmeye hizmet eder.

Dört yıl kadar evvel “Bizi Kürtler özgürleştirecek” diye yazarken de kastettiğim buydu. Çünkü, Kürt sorununun çözümü, her şeyden önce, devletin özgürlüklerimizi bir de bu sorunu bahane ederek budamasına son verecek.

Ayrıca, açıktır ki, Kürt sorunu sadece PKK'ya silâh bıraktırmakla çözülmez, çözülemez; bunun için aynı zamanda bir yandan siyasî birliğin yeniden tanımlanmasına, sivil özgürlüklerin takviyesine ve kültürel hakların tanınmasına, öbür yandan da devlet teşkilâtının siyasî-idarî bakımdan adem-i merkezileştirilmesine ihtiyaç vardır. Önümüzdeki anayasa yapımı sürecini bunun için iyi bir fırsat olarak kullanabiliriz.

Bu süreçte Türkiye'nin demokrasiden sapmamasına başka bir şekilde daha katkı yapabiliriz. O da AKP'nin “başkanlık sistemi” adı altında ortaya attığı öneriyi eleştirmek ve düzeltilmesi için karşı öneriler getirmek yoludur.

Bunu söylemekle, AKP'nin bu ad altında önerdiğinin başkanlık sisteminden tamamen başka bir şey olduğunu da söylemiş oluyorum.

Esasen ben teorik bir model olarak başkanlık sisteminin sadece etkinlik bakımından değil, daha da önemlisi özgürlük ve demokrasi idealleri bakımından da parlamenter sistemden daha uygun bir rejim modeli olduğunu düşünüyorsam da; Türkiye'nin siyasî kültürünün, kurumsal geleneklerinin ve siyasî parti yapısının başkanlık sistemine uyarlanmasının hiç de kolay olmadığı kanaatindeyim.

Sahici bir başkanlık sistemi hakkında böyle düşünürken, AKP'nin önerdiği “başkancı” modeli desteklemem evleviyetle mümkün değildir [1].

Bunu söylerken, Türkiye'nin carî rejiminin demokratik kusurlarının, eksik-gediklerinin de elbette farkındayım. Ama buna rağmen Türkiye'nin demokratik geleceği hakkında kötümser değilim.

“Aman başkanlık sistemi gelmesin de varsın Kürt sorunu çözülmesin” diyecek kadar akıl ve iz'anını yitirmiş olanlara da şaşıyorum.

Şu var ki, iktidar partisinden de, hiç değilse, kendisine “düşman” olmadığı besbelli olanlardan gelen yapıcı eleştirileri göz ardı etmemesi beklenir.

*Prof. Dr., İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi

http://www.zaman.com.tr/yorum_kurt-sorunu-baskanlik-ve-yeni-anayasa_2072060.html