Popüler Yayınlar

TÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Kürt sorununda egemenlik kavramı veya efendileri çoğaltmak (1)


15 Mart 2013


Bu ülkenin liberalleri, şiddet karşıtı solcuları ve diğer özgürlükçü kesimleri yıllarca milliyetçi devlet egemenliğinin eleştirisine eğildiler.
Daha doğrusu mücadelenin belirlendiği genel atmosfer devletin eleştirisi oldu. 

Üstelik devletin kutsallaştırılması ve bir fetiş haline getirilmesi, bu özgürlükçü zihinleri rahatsız ediyordu. Devleti aslî görevine, yani halka hizmete davet ettiler. 

Özgürlükçü otonom entelektüeller devletin egemenliğinin bir gruba veya etnisiteye ait olması fikrini kabul etmediler hatta egemenlik kavramının kendisini bile eleştirerek, eşit vatandaşlığı ve müzakereci demokrasiyi savundular. 

Ya egemenlik fikrine karşı çıktılar ya da egemenliğin devlete değil de her halükârda topluma, vatandaşların oluşturduğu geniş toplum kütlesine ait olduğunu öne sürdüler. 

Bu anlamda Kürtlere uygulanmış olan zulmü eleştirirken ve devletin egemenliğinin Türk etnisitesine ait olması gerektiği fikriyle mücadele ederken “Kürt etnisitesi devletin egemenliğinde pay sahibi olacaktır” gibi bir iddianın asla arkasında olmadılar. 

Çünkü bu ülkede “devlet-toplum” ilişkisini “efendi-köle” ilişkisine çevirenlere karşı mücadele ederken egemen efendi statüsünü “ikileştirmeyi” hiç düşünmediler. 

Bizzat efendilerin oluşturduğu egemenliğe, onların hâkimiyetçilik ideolojisine karşı çıktılar. Devletin sahibi olma fikrine bağlanan efendilik mitosunu eleştirdiler. 

Bu yüzden bazı Kürt entelektüeller arasında yaygın olan “Kürtler de devletin sahibi olacak” düşüncesi veya Kürtler de devletini alacak, umulur ki bu Türkiye olsun gibi tehditkâr retorikler “devlet fetişizminden” başka ne anlama geliyor? 

Bu çok kibirli bir dil. Belki kibirli olmaktan çok müşteri yarıştıran bir dil. 

Kibir ise entelektüelin aklına yakışan bir tavır değil. “Eski madunun yeni kibri egemenin kibriyle yarışıyor ve egemen bir ortakçılığa dönüşmek için yanıp tutuşuyor mu acaba?” diye istifhamlar doğuyor. 

Özellikle sızdırılan tutanaklardan sonra “egemenliği ikileştirme” ihtirası ortaya çıkıyor. 

Hâlbuki hakiki özgürlükçüler devletin egemenliği fikrine bel bağlamayan otonom entelektüellerdir, onların yorumlarında devlete sahip olacak bir “etnisite asabiyesi” ön plana çıkmaz. 

Sürekli gerilime sebebiyet verecek şekilde kavgayı ve uzlaşmazlığı her dönemde canlı tutan bir dil tercihinde bulunmanın Kürtlere fayda getirmediğini görmek lazım. 

Öcalan'ın süzdürülmüş tutanaklarda Ermeni ve Yahudilere yönelik negatif ifadelerine bakılırsa “iki eşit halk” söyleminin sömürülmesiyle “Kürtler ve Türkler” ülkenin yeni efendilerine dönüştürülmüş oluyor. 

Hâlbuki Orhan Kemal Cengiz'in de vurguladığı gibi “bizi özgürleştirecek olan tutum efendileri çoğaltmak değildir”. 

Eskiden ülkenin etnisiteye dayalı tek efendisi olsun istiyorlardı (Türkler). Şimdi Kürt entelektüeller iki efendi olsun: “Türkler ve Kürtler” diyorlarsa durum oldukça vahim demektir. 

Çerkez, Laz, Gürcü, Muhacir, Arap, Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Roman vs… nasıl hissedecek bu çift başlı egemenlik (efendilik) durumunda? 

Dışlama tek kanaldan gelirken şimdi çift kanaldan geliyor demeyecekler mi? Zazalara yönelik Kürtçü baskılar şimdi de sayıca az olan diğer etnisitelere mi yapılacak?

HAKİMİYET VE DİL İLİŞKİSİ


Bugün “gerilimden beslenerek” büyüme stratejisi bazı aydınların (Kürt veya Türk) düşünce merkezine yerleşen yoğun bir tutkudur kuşkusuz. İki sene önce başka bir gazetede dil sömürüsü başlıklı yazımdaki eleştirinin halen geçerli olduğunu görmek üzücüdür. 


Yeni duruma adapte ederek hatırlatırsam sorduğum sorular şunlardı: Yarı-fantazmatik ifadelerden ne zaman kurtulacağız? Yazdıklarımızı akıl ve izan süzgecinden geçirmek için daha kaç kişinin ölmesi gerekiyor? 

İnsanları birbirine düşüren bir dil kullanmaktan ne zaman vazgeçeceğiz? İçimizdeki vurucu söz söyleme ihtirasını dizginleyecek bir ölçüt, bir hassas terazi yok mudur? 

Metnin bütün yüzeyine dağılmış grafik göstergeleri her daim pervasızca kullanmak yüreklerde taşlaşmış olan soğumayı gideriyor mu? 

Barışa ne faydası var? Ne kadar zülfüyâra dokunursak, ne kadar çıplak uyarıcı gibi kehanetler savurursak o kadar faydalı oluruz mu sanıyorlar? 

Bilmek ve anlamak çok zor. Lafı gediğine yerleştireceğim diye sürdürülen bir dil sömürüsü rahatsızlık vericidir. 

Hırslı sözlerini hiçbir zaman için frenlemeyenlerin ihtirasından kaygı duymak lazım. Tanınıp bilinmiş sözcüklerin dört bir yanında barışçı olabilecek unsurlar uçup gitmiyor mu? 

Barış formunun görünür doluluğunu da alıp götürmüyorlar mı? 

Aşırı bir dil kullanımının, bazı yazarların kalemlerini zehirli bir ok gibi kullanarak -iki tarafta da var olan yürek soğumasını dindirmek yerine- sözün büyüsüne, cümlelerin kuvvetinden gelen ihtirasa “tutkun ve tutuklu” kalmalarından başka ne anlamı var? 

Bütünün ardında dolanıp duran bir coğrafî adlandırma; halkların birbirinden ayrılmışlığıyla bertaraf edilen bir mana ve inanç düzeni ve bu şekilde barışı zedeleyen yıkıcı bir sözcük oyunu dışında hiçbir şey birbiriyle örtüşmüyor. 

Metnin ana çizgilerini vurucu cümlelerle ören bu tersine “hamaset”, bu tersine “delikanlılık”, bu etnik “kibir” aslında alaycılıkla perçinlenip didaktik bir alana demir atmıyor mu? 

Metin bir bomba gibi hep betona çakılıp parçalanıyor, sözcük bombardımanı her şeyi darmadağın ediyor ve “ortak alan” silinip gidiyor. Hatta ortak coğrafya kalmıyor. 

Metni bu şekilde egemenliği altında tutan güç apaçık bir saldırışın cazibesidir; metne musallat olan gürültülü bir söylenip durma halinin ve onun verdiği bir esrimenin, garip bir vecd halinin dışavurumudur. 

Akrobatik söz dizim taktiklerinin; çözüm sürecini alttan alta kemirip duran tutumların; metinlerdeki öznelerden daha dolgun olan kelime taşıyıcıların arzuladığımız barış sürecine hiçbir katkısı yoktur. 

Diyebilirim ki bu dil, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını düşünenlerin dilidir veya sırtında yumurta küfesi taşıyanların rikkatinden nasiplenmeyenlerin dilidir. 

Her daim kendisi için ve kendisi adına yürüyenlerin üslubudur.

Kürtlerin haklı talepleri kadir-i mutlak devlet egemenliğinden pay alma gibi güce tapınan küçük egemen düşüncesine ve buna dayalı hâkimiyet formlarına hapsedilirse Türkiye'de çoğulculuğun veya çokluğun pratiğini ya da siyasetini yapmak imkânsız hale gelir. 


Kürt sorunu şu anda Türkiye'nin en önemli sorunudur ama tek sorunu değildir. Üstelik iktidar kavramını ve egemen/muktedirin pozisyon gerekliliğini sorgulayan bir dil ne zaman ortaya çıkacak? 

 Günümüzde devlet egemenliği Tanrısal gücün laikleştirilmiş, dünyevileştirilmiş biçimidir, bu anlamıyla katı bir modernizmin ürünüdür. 

Kürtleri 21. yüzyılda Türkiye içinde erken modernitenin açmazlarına hapsetmek isabetli bir entelektüel duruş değildir. 

Bu yüzden devlet egemenliğinden pay almak gibi bir dil üretiliyorsa, şunu hatırlamak gerekir ki, devlet egemenliği, hiçbir şeyin onun üstünde veya fevkinde olmadığı bir iktidar biçimidir. 

Kürtleri de bu sekülarist şirke sürüklemek köhne modernist bir tutumdan başka bir şey değildir. Bize hakikatten kopmamış bir siyaset felsefesi gerekir. 

Devlet egemenliğinden pay alma gibi bir dil kullanımı ise bu siyaset felsefesinin etkisiz hale getirilmesine yol açar ve bütün meseleyi temsiliyetin parsellenmesine indirger.

 *Doç. Dr., Süleyman Şah Üniversitesi

29 Nisan 2013 Pazartesi

Diyarbakır’da ‘Türk’ü konuşmak!

 
15 Nisan 2013 / MURAT TOKAY
 
Diyarbakır’da “Türk Sorunu” başlıklı forum düzenlendi. Genç Siviller’in organize ettiği programda, “Kürt sorununun çözüm sürecinde yeni sosyal yaralara yol açmamak için ne yapılmalı?” sorusuna cevap arandı.
 
Diyarbakır’da bir seyyar satıcı... Bir oğlu dağa çıkmış, bir oğlu askerde. Adını vermek istemiyor ama “Artık yeter! Bu topraklar kardeş kanına doydu.” diyor. Genç Siviller’in düzenlediği “Türk Sorunu” başlıklı forumun yapılacağı salona gitmek üzere bindiğimiz taksinin şoförü de benzer şeyler söylüyor:

“Barış istiyoruz. Tayyip Baba bu işi çözecek.”

Şehirde iyimser bir hava hâkim. Kimse aksini düşünmek istemiyor. Çatışmanın verdiği bıkkınlık sohbetlere yansıyor. Bahar havasını sokakta, lokantada, kahvehanede, her yerde görmek mümkün.

Gazeteciler, aydınlar, sanatçılar, milletvekilleri Diyarbakır’ı yol etmiş. Neredeyse her gün bir toplantı, bir panel yapılıyor. Sürecin nereye evrileceği, Kürtlerin talepleri, duygu ve düşünceleri bu şehrin gözünden aktarılıyor, anlaşılmaya çalışılıyor.

Toplantının başlığı ilgi çekici:

Türk Sorunu. Forumun konuşmacıları arasında üç “akil adam” var. Cemal Uşşak, Yıldıray Oğur, Vahap Coşkun. Diğer panelistler siyaset bilimci Mehmet Ö. Alkan, Mümtaz’er Türköne, Sevan Nişanyan, Berat Bekir Özipek,  eski DEP Milletvekili Sedat Yurtdaş ve Ceren Kenar…

Toplantıyı takip edenler arasında ise AK Parti Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, AK Parti İstanbul Milletvekili Bilal Macit, Siyasetçi yazar İbrahim Güçlü gibi isimler yer alıyor.

Salondaki koltukların çoğu boş. Yaklaşık 60-70 kişi programı takip ediyor. Mümtaz’er Türköne, bu ilgi azlığını “Diyarbakırlılar bu tür panellere, toplantılara doymuş.

Bu doygunluk, sorunun çözüm sürecine girdiği kanaatine dayalı, yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyor.” diye yorumluyor.

Başlığın “Türk Sorunu” seçilmesindeki ironi de pek anlaşılmışa benzemiyor. Hemen toplantının başında salondan Diyarbakır’da Türk sorununu konuşmanın anlamsızlığına yönelik itirazlar yükseliyor.

Argümansa “Ezilenler Türkler değil, Kürtler. Ezen tarafta yer alan Türkleri niye konuşuyorsunuz?”



Bu sorunun cevabını Genç Siviller Koordinatörü Fatih Demirci veriyor:

 “Kürt sorunu üzerine neredeyse yazıp çizmeyen, konuşmayan kalmadı. Türk sorunu çıkmaması için ne yapmamız lazım? Bunu konuşmak istedik.”

Mümtaz’er Türköne de “Ezen Türkler” ifadesine itiraz edip şu ayrımı yapıyor: “Ben Türk’üm. Eğer benim tercihim olmayan şeyleri bir üstünlük vesilesi olarak kullanıyorsam buna ırkçılık denir ama ben Türk olmamı değiştiremem. Türk veya Kürt olmak doğuştan geliyor. Kürtler, doğumdan itibaren elde ettikleri kimliklerinin yok sayılmasına itiraz ettiler. Siz Türkleri, doğuşlarından itibaren kazandıkları özelliklerinden dolayı suçladığınız zaman bu, ırkçılık olur. Yani ben Kürtleri Türk olarak ezmedim. Kürtleri ezenler Türkler değil. Bunun farkını anlayın. Bunu yapan devlet.”

Genç Siviller eylemleriyle  de, açıklamalarıyla da ses getirmeyi, kamuoyu oluşturmayı başarmış bir sivil toplum örgütü. Kürt sorununa ilgileri yeni de değil. İlk olarak 19 Mayıs 2006’da Orhan Gencebay’ın “Batsın Bu Dünya!” şarkısından ilhamla “Eğer bu ülkede Türkler ve Kürtler barış ve huzur içinde bir arada yaşayamayacaksa batsın bu dünya!” pankartlarıyla meydanlara iniyorlar. Daha sonra “Biraz da biz Kürtleşelim!” sloganıyla Kürtçe dil dersleri alıyorlar. “Yurttan Kürtçe Sesler Korosu”nu kurup salonlarda Kürtçe şarkılar söylüyorlar. Diyarbakır Forumu da bu zincirin son halkası.

Türkiye 90 yıl kaybetti

Toplantının ilk konuşmacısı Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan, meseleyi tarihsel süreçte ele alan bir tebliğ sundu. Alkan, “Bugünkü meselelerin konuşulması yeni değil.” diyerek başladığı konuşmasında Doktor Mehmet Şükrü Sekban’ın 1923 tarihli “Kürtler Türklerden Ne İstiyor?” başlıklı mektubuna dikkat çekti.

O mektupta Sekban özetle, “Türkler, bugün Türkiye sınırları içindeki Kürtleri, Osmanlı devleti yönetiminde olduğu gibi ya kendi hâllerine terk ederler ya Türkleştirme politikasını izlerler ya da Panturanizm gayesini takip ederek imha ve tehcir politikasını sürdürürler. Bir başka ihtimal de Kürtleri bir millet olarak tanıyıp kendilerine uygun çözümleri ortaya getirirler.” diyor.

Alkan, 90 yılın sonunda asimilasyon ve toplu tüfekli mücadelenin işlemediğinin ortaya çıktığını, barış süreciyle üçüncü şıkkın konuşulmaya başladığını ifade etti. Alkan, bu dönemde Kürt aydınlarına önemli rol düştüğünü belirterek “Kendisini Türk olarak tanımlayan ve bazı hassasiyetlere sahip bir kesim var. O insanların da hassasiyetini anlayabilecek en iyi grup şu an Kürtler.” dedi.

“Türk Sorunu: Türklerin Hassasiyetlerini Anlamak” konulu bölümde Mümtaz’er Türköne ve Sevan Nişanyan konuşmacıydı. Türköne, 2007’den itibaren devletin zorunlu asimilasyon politikasından vazgeçtiğini belirtti. Barış sürecini devletin kendini restore etme girişimi olarak tanımladı. Türk sorununun varlığını kabul ederken bunun etnik ve siyasi temelden çok sosyal bir sorun olduğunu söyledi:

“Kürt sorunu, Türk kimliğini savunma durumuna sokarak çözülmez. Böyle bir karşıtlık oluşturmak çok yanlış. Çözümden bir Türk savunması çıkartılmamalı. Tepkiler duygusal. Ortak paydalar, geçmiş ve ortak gelecek kuvvetle vurgulanmalı. Ortak bir dünyayı paylaşarak birarada yaşamak, kader birliğini sürdürmek bazı şeyleri hatırlamak, bazı şeyleri unutmaya bağlıdır. Millet olmak biraz da unutmaktır. Sabırlı olunmalı, yangına körükle gidilmemeli. Türkiye’nin batı kesimlerinde, belirsizliğin, cevabı verilmeyen soruların, entrikanın karşılığı olan duygusal bir patlama yaşanıyor. Kendiliğinden, çok kısa bir zamanda soyut şeyler somutlaştığında sönecek ve kaybolacaktır. En çok ihtiyaç duyduğumuz şey sabır, empati ve tahammül.”

Uzun bir parantezi kapatmanın arifesindeyiz

Yazar Sevan Nişanyan ise “5 yıl önce Diyarbakır’da Türk sorunu hassasiyeti üzerine toplantı yapılacak ve burada Türklerin hassasiyetlerini anlatma vazifesi sana verilecek diyecek kişinin aklından zoru olduğuna inanırdım.” diyerek başladı konuşmasına.

Son 10 yılda Türkiye’de radikal değişiklik yaşandığını söyleyip bir tahminde de bulundu: “Barış süreci başarılı olduğu takdirde siyasi sonucu muhtemelen Tayyip Erdoğan’ın yüzde 60 küsur oyla cumhurbaşkanı seçilmesi olacaktır. Bu CHP, MHP gibi partilerin ölümle karşı karşıya gelmeleri demektir. Bu partilerin varlık nedeni kalmıyor. Memlekette bir Türk sorunu var. Türk ulusal kimliğinin yeniden tanımlanması memlekette nüfusun yüzde 30-40’a gelen kesiminin işine gelmiyor. Bundan ötürü kendilerini mağdur hissediyorlar. Kurulu dünyalarının yıkılmakta olduğunu düşünüyorlar. Sonuçta böyle bir olgu var.”

Yıldıray Oğur ise Kürt meselesinin nereden gelip nereye gittiğini aktardı. Leyla Zana’nın Hürriyet gazetesine verdiği röportajda dillendirdiği “Bu sorunu Erdoğan çözer.” sözünü yeni sürecin ilk adımı olarak değerlendirdi. “Türkiye bu süreçten demokratikleşmiş olarak çıkacak. Cumhuriyetin iki düşmanı bir araya geliyor, bir dönem kapanıyor.” yorumunda bulundu.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Cemal Uşşak ise kardeşlik hukukunun 100 yıldan bu yana atılan yanlış adımlar sonucu bu duruma getirildiğini ifade etti. Milat gazetesinden Ahmet Ay da sorunun çözümünde İslam’a vurgu yaptı. “Türkiye bu sürece gelene kadar 60 bin insanını kaybetti.” derken “Değerlerimizden, inancımızdan, geleneklerimizden hareketle bu sorunu çözmek mümkündür.” ifadesini kullandı.

Taraf gazetesinden Ceren Kenar ve eski DEP Milletvekili Sedat Yurtdaş da “Yeni Ortadoğu ve Yeni Siyaset”i konuştu. Programın son bölümünde Berat Özipek ve Vahap Coşkun barış sürecini değerlendirdi. Bütün konuşmaların özünde çatışmasızlık ortamı ile oluşan barış havasının sürmesi için daha dikkatli bir dil kullanılması sık sık vurgulandı. Özipek, “Uzun bir parantezi kapatmanın arifesindeyiz.” derken; Vahap Coşkun, “Barış, demokrasi getirmeyecek demek doğru değil. Kürt meselesini çözen Türkiye otoriter bir devlet olamaz. Bu süreç sadece Kürtlere yaramayacak, kültürel ve siyasal alan genişleyecek. Bu süreç başarılı olursa herkes kazanacak.” diye konuştu.

Toplantıda konuşmacılar gelinen noktayla ilgili iyimser yorumlarda bulunurken süreçle ilgili birçok soru cevapsız kaldı. Bölgede Öcalan’ın düşük profilli taleplerini yeterli bulmayanlar az değil. Fakat kimse şimdilik bunu yüksek sesle dillendiremiyor. Yine BDP’liler Kürt sorununu çözen bir AK Parti’nin bölgede oylarını artıracağını düşünüyor.

Mümtaz’er Türköne: Sosyal bir sorun

Türk sorunu denen sorun, etnik veya siyasi bir sorun değil. Bu sorun son 30 yılın kanıyla beslenen ve toplumu korkutan bir canavarın eseri. Batı illerinde ve özellikle sahil yörelerinde zirve yapmasının sebebi, tamamıyla toplumun son yıllarda yaşadığı tecrübelerle alâkalı. Büyük ölçüde 90’lı yıllarda artan iç göçle birlikte yaşam sorunlarına yol açtı. Kısaca mesele siyasi değil, sosyal bir mesele. Sosyal meseleler çözülmezse siyasileşir. Türk sorunu, çözülemeyen bu sosyal sorunların siyasileşmesi anlamına geliyor. Türklük üzerine yapılan vurgular ve etnik çözümler bu yüzden doğru değil.

Cemal Uşşak: Bu sorunu İslam kardeşliği hukuku çözer

Tarih boyunca Türklerin ve Kürtlerin bir arada huzur ve ahenk ile yaşadığı dönemler, İslam’ın engin ve zengin ‘kardeşlik hukukuna’ riayet edildiği zaman dilimleri olmuştur. Buna riayet edilemediği zamanlarda ise güven bozulmuş ve sıkıntılar baş göstermiş. Geçmişe baktığımızda Anadolu topraklarında bin yıla yakın hüküm süren İslami yönetimlerin, teb’a ile olan ilişkileri de karşılıklı rıza ve bey’at üzerine oturmuştur.

Bu ilişkide, farklı etnik veya dinî gruplar arasında, ast-üst;hâkim-mahkûm ilişkisi söz konusu değildir.Kerküklü Kürt gazeteci Kamran Karadaği ile yaptığım bir görüşmede “Ben merhum Turgut Özal ile El Hayat gazetesi için röportaj yaptığımda bana öylesine sıcak ve samimi davrandı ki ben kendimi sanki onun kardeşi gibi hissettim.” demişti. Bugün ise Türklere düşen, Kürt kardeşlerine gerçekten kardeşleri olduklarını söz, davranış ve icraatlarıyla hissettirmektir. “İslam Kardeşliği Hukuku” bunu gerektirmektedir.Çözüm Süreci bunun için bir fırsattır. Eğer bu fırsatı kullanabilirsek, Türk’üyle, Kürt’üyle ve bu ülkenin bütün unsurlarıyla hepimiz güçleneceğiz.

Vahap Coşkun: Bu süreç başarılı olursa hepimiz kazanırız

Bu sürece toplum büyük bir umutla bakıyor. Çatışmaların durması barış adına çok ciddi bir ortam doğurdu. Türkiye genelinde olduğu gibi Kürt kamuoyu da çatışmalardan bezmiş bir hâlde. Bu bezginlik bence çatışmanın sona ermesi konusunda en önemli motivasyon kaynağını oluşturuyor. Endişeler yok değil.

Birincisi, yeniden çatışma ortamına dönülmesi. Çünkü her geri dönüş çok daha sert oluyor. Hem can kaybı hem de toplumsal ortamın gerilmesi endişesi var.Bir de bir kısım insanların dillendirdiği mücadelenin ucuza verildiği kaygısından söz edebiliriz.

Öcalan’ın Nevruz’daki mesajı önemliydi. Mücadeleden değil silahlı mücadeleden vazgeçildiğinin altını çizdi. Başbakan da akil insanlarla toplantısında açıkladı. Sürece en büyük destek Güneydoğu ve Doğu Anadolu illerinden. Halkın bu süreçten memnuniyeti açık. Türklerdeki bölünme korkusunun ise abartıldığını düşünüyorum. 1991’den bugüne Kürt meselesinde çeşitli adımlar atıldı.

Bu adımların hepsini Türkiye toplumu kucakladı. Bugün Öcalan’la görüşülüyor, kıyamet kopmadı. Evet, Türk toplumunda bir hassasiyet olabilir. Dikkate alınmalı. Bu süreci sonuna kadar götürürsek hepimiz kazanırız. Götüremezsek hepimiz kaybederiz. Kürtlerin kazanması Türklerin kaybettiği anlamına gelmiyor.

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-35313-diyarbakirda-turku-konusmak.html
 

2 Nisan 2013 Salı

TÜRKLÜĞÜ YORMASAK...


  Ahmet Turan ALKAN

İnsan haklarına saygılı bir siyasi rejimimiz olsaydı ve millî gelir bakımından yurttaşlarına refah vadeden bir ülke hâline gelebilmiş olsaydık, hayli zamandır yokuşa sürdüğümüz şu “Türklük” kavramı, bu kadar konuşulmazdı gibime geliyor.
 
ABD’de Amerikan, Almanya’da Alman, İngiltere’de İngiliz olmak, aslen öyle olmayanların sinirine dokunmuyor nedense, aksine hafif gururla karışık bir sahiplenmeye yol açıyor. Türkiye’de Türk kelimesi üzerinde belirgin bir psikolojik baskı meydana getirildi. 

Sözün gelişi, “Türk toplumu” denilmek gereken yerde, “Acaba birilerini incitir, istemeden de olsa dışlar mıyız?” yollu bir çekingenlik kendini hatırlatıyor; giderek “Türk”, bir tamlama unsuru olarak tereddütle karşılanır bir kelime hâline geliyor. 

Haksız ve yanlış; yanlışlığın resmî ideolojiden kaynaklanan dayatma faslını kimse inkâr etmiyor. Okullarda çocukları her sabah, “Türk’üm, doğruyum...” sözleriyle başlayan bir yemine mâruz bırakmanın hoş görülecek tarafı yok, kezâ dağlara-taşlara Türklüğü abartı derecesinde öven vecizeler yazmak da öyle. 

Cumhuriyet’in ilk zamanlarda takib edilen, herkesi Türkleştirmek politikası terk edileli yıllar oldu. Artık kimse çıkıp, “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür, Türk olmalı, ille de Türkçe konuşmalıdır; zaten bütün kavimler Türk kökenli olduğuna göre sair mensubiyetleri hatırlamanın yeri yoktur” demiyor. 

Belirgin bir mesafe alındı. Türk milliyetçiliği de zaman içinde değişim geçirdi. Bu fikriyatı savunan partiler bile, şovenist ve dışlayıcı bir Türkçülük edebiyatı yerine nispeten yerli kültür değerlerini savunan bir çizgide konuşmaya başladılar. Bunların hepsi iyi işaretlerdir. 

Eğer dünya gözüyle görmek nasip olursa yeni anayasada Türk kavramını, 1982 ve ondan öncekilerde olduğu gibi yersiz ve abartılı ölçüde kullanılmak konusunda mutedil davranmak gerekir. 

Devletin, vatandaşın kimliğini tarif etmesine gerek yok; vatandaşlığının nasıl kazanılacağı hakkında teknik bir çerçeve tercih etmek yetecektir. 

Üstelik, Türklüğü anayasa teminatı altına almanın ona iyilikten ziyade zarar getirdiğini de hep birlikte gördük ve kabul etmeliyiz ki, vaktiyle rejimin Türklük üzerine bunca vurgu yapmak ihtiyacını duyması, aşağılık duygusunun bir yansımasıydı. Kendinden emin olanlar, kendi özelliklerinden uzun uzadıya bahsedilmesini sevimsiz bulurlar çünkü. 

Öyleyse itirazları abartmanın da lüzumu yoktur; her tabiri anayasada zikrederek yeni bir lugat yapmıyoruz. 

Anayasada tâdâd edilse de edilmese de yeri geldiğinde yine eskisi gibi Türk yargısı, Türk futbolu, Türk anayasa düzeni, Türk folkloru, Türk müziği demeye devam edeceğiz; bu kavramlarda Türk’ün yerine konulacak alternatif bir kelime yok. 

Ülkenin adı, birileri beğense de, huysuzlansa da yine Türkiye olarak kalacak. Millî futbol takımının maçlarında -ben artık eski heyecanımı kaybetsem de- yine “Türkiye”yi tutacağız. 

Basında yine “Türkiye’nin millî geliri, Türk dış politikası denilmeye devam edilecek. Elbette öyle olacak çünkü bu kullanım biçimlerinde sadece niteleme var, “öteki”ni dışlama, aşağılama, yok sayma gibi imâlar değil... 

Türklüğü yeterince yormuşuz zaten; Balkan Harbi’nden bu yana Türk milletini -yüceltmek demeyelim de- eziklik duygusundan kurtarmak için başvurulan abartılı övgünün lüzumu kalmadı. 

Türklerin kendi başlarına bağımsız bir devlet kuramayacak derecede ‘geri’ bir topluluk olduğunu ileri süren saçma-sapan iddialar tarihin çöplüğünde çürüyor. 

Milliyetçilikte kantarın topuzunu kaçırdığımız devreler de dâhil hepimiz gördük ki, adına Türkler denilen topluluk ne diğerlerinden zayıf ve kabiliyetsiz, ne de üstün ve parlak bir cinsin adı değildir; herkes nasılsa Türk de öyledir. Aşağılık duygusuyla hamâset ve edebiyata asıldığımız günler geride kaldı.

Asabiyyet dâvâlarının sabah akşam konuşulduğu ve daha beteri olmak üzere kavga sebebi teşkil ettiği toplumlar, “delikanlı” toplumlardır biraz; övgü gibi anlamamalı bu delikanlılığı, acemilik olarak algılamalı. 

Herkesin bir etnik aidiyeti var fakat sadece ona tutunmak ancak bir delikanlıda hoş görülebilecek ârızalardandır; ergenlik sivilcesi gibi. 

Hep birlikte mutlu ve iyi bir gelecek kurmak istiyorsak, kabın ismini değil içini mesele etmeliyiz; kabı iyi ve doğru şeylerle doldurmak gerek. 

Gelin Türklüğü yormayalım; her değer, kendi hacmi ve ebadınca değerlenmeli.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=35092

31 Mart 2013 Pazar

HEY KOCA TÜRK!

Mümtaz'er Türköne


“Türklüğü siliyorlar”, “Türklüğe savaş açtılar”, “Türklüğe dokunma” gibi içinde “Türklük” geçen son zamanların tırmanışa geçen retoriğinde, rahatsızlık verici bir şeyler var.

O kadar “Türk” lafzının tekrarlanmasına rağmen, bu endişelerin, sloganların içinde bizim şu “Koca Türk” yer almıyor.

“Koca Türk” dediğim şu sahici, gerçek Türk. Bu toprakları vatan yapan, eza ve cefa çeken, her türlü fedakarlığa katlanan koca millet.

Bir karartma altında adeta kayıp. “Türklük nedir?” tartışmalarının da bu karartmada pek fazla anlamı yok. Bir ırk, bir millet, bir etnisite, bir üst kimlik...

Aralarından tercih edeceğiniz bir sıfatın size yol gösterme ihtimali bulunmuyor. 300 Aydın’ın imzası ile imzalanan metin arasında, tümseğe takılan tekerlek gibi engeller var.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı, vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkartılamaz” cümlesinin önünüze koyduğu açmazlar gibi.

Sadece bir cümle bile niyet hakkında fikir vermek için yeterli. Allah aşkına “’Türk milletinin adı’ anayasadan çıkartılsın” diyen bir Allah’ın kuluna bugüne kadar tesadüf edeniniz var mı? En marjinal, en uçuk laflar da dahil bu tartışmada edilmeyen söz kalmadı. Peki bir kişi bile, “Anayasa’da ‘Türk milleti’ ibaresi yer almasın” dedi mi?

Anayasa’mızda tam 161 defa “Türkiye”, 49 defa da “Türk” kelimesi yer alıyor. Yeni anayasa hazırlığında uzlaşılan maddelerde de bir tensikat görülmüyor. Tartışma sadece anayasanın vatandaşlık tanımı etrafında dönüyor. İşin tuhaf tarafı, bildiride iddia edildiği gibi mevcut haliyle “Türk” vatandaşlık tarifinde yer almıyor, tersine “vatandaşlık” Türk’ün tarifinde yer alıyor.

İşin özeti bu tartışmalarda Türklük, birilerinin üzerine basarak boylarını yüksek gösterecekleri bir basamak ve belki de daha kötüsü “bedhaht”ların maskesi olarak duruyor. Türklük, Türklere yönelmiş bir silah olarak kullanılıyor. Bu tartışmalarda şu yüce gönüllü, sabırlı ve mukavim Koca Türk’e dair bir iz ve nişane bulan var mı?

Bu hükme varmamın sebebi, mangalda kül bırakmayan “Türkçüler”in Suriye ve Rusya yanında mevzi almaları.

Anayasadaki vatandaşlığın Türklüğünü sorun eden Türkçüler, aynı zamanda Rusya politikasını ve Suriye’de Esed yandaşlığını müdafaa ediyorlar.

Hani şu Türkiye’ye gözdağı vermek için Karadeniz’de apar-topar tatbikat yapan Rusya’nın ve Türkiye’ye terör ihraç eden Suriye’nin.

Yeni Çağ’da, “Büyük Kürdistan” önünde engel olarak takdim edilen Rusya, 1833’te Hünkâr İskelesi Antlaşması’nda bile böylesine iddialı bir kurtarıcı olarak görülmemişti.

Hiç olmazsa II. Mahmud mazeretini, Kütahya’ya kadar gelen Mısır ordusunu kastederek “denize düşen yılana sarılır” diye beyan etmişti. Türkçülerin bir mazereti var mı?

Türkçülere göre, Büyük Kürdistan oyununu neredeyse tek başına Rusya bozuyor. Aynen şöyle yazıyor, cuma günkü gazetenin manşetinin altındaki, “Rusya’dan iki kritik hamle” başlıklı spotta: “ABD, Büyük Kürdistan’ı (!) dünyaya, Karadeniz’den ulaştıracaktı.

Ancak TSK ve Rusya, NATO üzerinden gerçekleştirilmek istenen bu projeyi boşa çıkardı. (...) İç karışıklık çıkardıkları Suriye bölünecek, yeni Kürt bölgesi Kuzey Irak’la birleşerek denize ulaşacaktı.

Rusya, bu kapıyı da kapattı.” Aynen böyle yazıyor. O zaman sormak lazım: Rusya, Türklere bu iyiliği acaba neden yapıyor?

Türklük siliniyormuş. Türklük, duvara tebeşirle yazılan bir yazı mı ki, öyle kolayca silinsin? Kabile’nin ortasına dikilen bir totem mi ki, devrilip, yok olup gitsin?

Çözüm diye yola koyulduğunuz zaman, birileri neden aniden Anayasa Türkçüsü kesiliyor. Türklük neden, çözümün önüne konacak bir takozdan ibaret görülüyor?

Peki, bu coğrafyanın derinlerine kök salan Koca Türk, bu duruma ne diyor?

http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/hey-koca-turk_2072065.html

17 Mart 2013 Pazar

TÜRK, TÜRKİYELİ....

Anayasa'da Türk yerine Türkiyeli denmesini isteyenlerin iyi niyetle davrandıklarına inanıyorum. Bu kritik alanda dile getirdikleri böyle “cesur” önerileri için onları takdir de ediyorum. 

En başta da dostum Baskın Hoca'yı. Amaçları farklı etnisiteden olan kimseleri rahatlatmak, bir duyarlılığın üstüne gitmeden bastırılmış kimliklerin önünü açmak. 

Bendenize de “Rum” dendiği için de böyle bir öneriyi desteklememi bekleyenlerin olacağını tahmin ediyorum. Ama bu “Türkiyeli” lafına benim aklım bir türlü ermedi!

Bu mesele siyaset bilimi, vatandaşlık veya kimlik sorunu değil, bence en başta bir dilbilim sorunudur. Bu anlaşılmadan sağırlar diyaloğu sürer gider. Her dilin kendine özgü ifadeleri vardır ve her kelime başka dillere çevrilemez. Bir örnek yararlı olabilir.

Yunanistan'da bastırdığım bir Yunus Emre çevirisinin önsözünü yazan Türk(iyeli) bir bakanın hamasî yazısını çeviriyordum. Bir paragraf içinde “kalb”, “yürek” ve “gönül” kelimelerini kullanmıştı. “Öteki” dilde bu kelimeler yok! Batı dillerinde üç değil bir kelime vardır. Aynı kelimeyi üç kez kullanırsanız yazı anlamsız ve komik olur. Mecbur oldum, çevirinin o kısmını kendime göre uyarladım.

Türkçede Kıbrıslı “Rum” denir, bana da. Ama İngilizce konuşurken (resmi konuşmalarda bile) “Greeks of Cyprus”, “Greeks of Istanbul” deriz; çünkü ne dediğimizin anlaşılmasını isteriz.

Peki, “Türkiyeli” lafını resmi ifade olarak nasıl çevireceğiz? “Turkish”, “from Turkey”?! Turkish kelimesinin iki anlamı var: sıfat olarak (Türk'e ait/özgü) ve isim olarak (Türkçe dili). Her ikisi de isim olan “Türk/Turk”ün karşılığı değil.

Bir “Türkiyeliye” vatandaş anlamında “Nesin?” diye İngilizce sorduklarında –ki bana bu soruyu yüzlerce kere sormuşlardır– ne diyecek? “From Turkey” cevabı “Nesin?” sorusunun değil “Neredensin?” sorusunun yanıtıdır. Bu tür bir cevap karşımızdakinin bizim İngilizce bilmediğimize hükmetmesine neden olacak; ve yine bizim bir “Türk” olduğumuza karar verecek.

Çünkü içinde yaşadığımız ulus-devletler döneminde bütün dillerde vatandaşlık kapsamında bir “anlam” ve kelime baş göstermiştir. (Muhtemel ve haklı olarak, “bize ne İngilizcesinden/gâvurcasından, biz Türkçe ile ilgili bir soruna çözüm arıyoruz” tepkisine cevap da buradadır.) Seçilen kelime ise çok eskilere uzanır.

Her ülkenin vatandaşları (gramer anlamında) bir sıfatla değil bir isimle belirlenir. French (Fransız), American (Amerikalı), English (İngiliz) gibi. “Amerikalı” kelimesi “nereden olduğunu” göstermiyor, vatandaşlığı gösteriyor. Bir insan Hawai'den olabilir ve Amerika kıtasına bile ayak basmamıştır; yine Amerikalıdır.

Oysa Türkçedeki “Türkiyeli” kelimesi bu anlamı vermiyor. Coğrafi bir ifade! Hatta isim değil, sıfat. Bu, en açık bir biçimde, bu kelimeyi başka bir dile çevirmeye kalkıştığımızda belli oluyor; çeviri örneğini de bu yüzden verdim.

Denecek ki, bu kelimenin (Türkiyeli'nin) isim gibi kullanılmasını yerleştirelim ve benimsetelim. Bu durumda da dilbilimin “yasaklarıyla” karşılaşıyoruz: dilin kendi yasaları ve çalışma biçimleri var. Dil, dil mühendisliğine pek açık değil. Milyonlarca kimseye kelime benimsetmek hiç de kolay bir iş değil. İnsanların dili dönmez; hele benim dilim hiç dönmüyor.

İyi niyetli bir önerinin, yüzyılların alışkanlıklarına bağlı dilbilimin sınırlarını aşması zor. “İmkânsız” olmayabilir ama zor. Kaldı ki “Türkiyeli” olan biri “Türkiye vatandaşı” olmayabilir, mesela Alman olabilir; her “Yunanlı”, Yunanistan vatandaşıdır, ama bir “Yunanistanlı” Fransız vatandaşı olabilir – dilin “yapısı” ve işlevi yüzünden. Vatandaşlık adının dışında isteyen “ayrıca”, tabii ki, kökenini veya başka bir kimliğini dile getirebilmeli. Bu başka bir konu.

Kaldı ki “Türk” kelimesine tepkili olan birinin “Türkiyeli”ye de tepkili olması gerekmez mi? Bu derecede aşırı duyarlılıkların çözümünü dilde değil, başka alanlarda aramak gerek. Vatandaşlık anlamında “Türk” kelimesi bazı tepkiler doğuruyorsa bunun nedeni kelimenin kendisinde değil, Türk devletinin ve kısmen toplumunun da uygulamalarıdır.

Her vatandaşın geçmişini Orta Asya'ya bağlamak, başka etnisitelerin varlığını görmezlikten gelmek, hatta bastırmak, Türkçe dışında başka dilleri yasaklamak veya aşağı görmek, vatandaşlar arasında dil, din veya köken temelinde ayrımcılık yapmak…

Bütün bunlar “Türk” ve “Türklük” adına yapıldığından tepkiler doğmuştur. Tersi olsaydı, yani “Türk” kelimesi gerçekten kapsayıcı bir uygulamanın simgesine dönüşmüş olsaydı, yani yalnız lafta veya Anayasa'da bir cümle olarak kalmasaydı bugün “Türk” kelimesi sorunlu olmazdı.

Sorunu çözmenin yolu, çok zaman israf edilmesine rağmen, yine anayasal vatandaşlığın içinden geçiyor. Ama laftan değil, uygulamadan söz ediyorum.

Mesela, okul kitapları, bugün olduğu gibi, “Türk” derken yalnız Sünni Müslüman'dan, anadili Türkçe olandan, kökeni Orta Asya'da olandan söz ediyorsa ve en sıradan hak olan anadil için bir mütarekenin imzalanması bekleniyorsa sorun tabii ki çözülmeyecektir.

Hatta Anayasa'ya “Türkiyeli” kelimesini koysanız da birileri haklı olarak “bu anlamda Türkiyeli değilim” diyecektir!

Vatandaşlık anlamının yerleşmediği yerde, yani vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanmadığı çevrede, dışlayıcı hangi kelimeyi seçerseniz bir süre sonra o kelimeye tepkiler doğacaktır. Türkiyeli kelimesini kullanıp bağnaz, ayrımcı ve ırkçı “Türklük” yapılacaksa tabii ki birileri “Türk/Türkiyeli” derken mutlu hissetmeyecektir. Mutluluk, “demekle” sağlanmıyor; uygulamalardan doğuyor.

Vatana bağlılık da, toplumsal mutabakat da, uyum da uygun uygulamalarla sağlanır. Çağdaş anlamıyla milletler ve ulus-devletler eşit vatandaşlık temelinde kurulmuştur.

Bu eşitlik pratikte ve uygulama çerçevesinde değil de bir tasarım olarak kaldığı sürece “kelimeler” çözüm olmayacaktır. Kelimelerin uygulamada yararı yoktur demedim, ama kelimelerle çözüm arama, öze değinmeyen aldatmacalar olarak da algılanabilir. Ayrıca astarı yüzünden pahalı olabilir.

 http://www.zaman.com.tr/yorum_turk-turkiyeli_2063989.html       internet sayfasından alınmıştır.

10 Mart 2013 Pazar

YENİ BİR ÜLKE DEĞİL, YENİ BİR ANAYASA - Ahmet Turan ALKAN

Değiştirip daha iyisini yapmaya çalıştığımız 1982 Anayasası’nın 66. maddesi “Türk”ü değil, “Türk vatandaşlığı”nı tarif ediyor. Buna göre, “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Bu fıkranın devamında yer alan, “Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür” ibâresi 2001 değişikliğinde kaldırıldı.

Madde şu haliyle bile problem taşımıyor, bir ırka veya etnik cinse değil, siyasi tâbiyete atıfta bulunuyor. Bu maddeden hareketle, “Devlet benim etnik ve kültürel kimliğimi tarif edemez” diye ihtilâf çıkarmak mânâsız görünüyor.

Anayasa metninde, farklı etnisitelere mensup vatandaşları tahkir edici veya onlara ille de Türklük izâfe edici bir mânâ yok. Teknik bir ifadedir ve bu ifade, diyelim ki Arap asıllı bir vatandaşımızı kültürel mânâda Türk yapmaz. Sıkıntı, anayasa metninden değil bazı cebrî devlet politikalarından kaynaklanıyordu. Dağlara taşlara, her resmî binanın cephesine “Ne mutlu Türk’üm diyene” vecizesini yazmak, etnik itibarla Türk olmayanlar için zorlayıcı, bizatihi Türkler için ise maddî bir temelden mahrum romantik bir sözdü. Resmî eğitimin okullarda, abartılı bir Türk milliyetçiliği edebiyatı üzerinden yürütülmesinde de aynı mahzurun izlerini sürmek mümkün.

Yeni anayasada 66. maddenin benzeri veya muadili bir düzenleme illâ ki olacak çünkü bir yurttaşın hangi tâbiyet üzerinden siyasi kimlik kazanacağı ve vatandaşlık hukukunun esasları, anayasada belirtilmesi gereken bir husus. Burada problem yok; problem, Türk kelimesinin vaktiyle yerli-yersiz bol miktarda ve genellikle kötüye kullanılmış olmasından kaynaklanıyor ve psikolojik bir mahiyet taşıyor.

Psikolojik sıkıntıların aşılması kolay değildir çünkü işe duygular ve hemen ardından siyasi hesaplar karışıyor. Yeni anayasada devletin, vatandaşlarına karşı ön yargısız, eşit ve âdil bir yaklaşım göstermesi gerektiği konusunda ihtilâf yok. İnsafla tesbit ve kabul etmeliyiz ki, beğenmediğimiz 1982 Anayasası, etnik mânâda Türk unsuruna herhangi bir imtiyaz ve üstünlük bahşetmiş veya Türk asıllı olmayanları anayasal haklarından mahrum bırakmış değildi. 82 Anayasası’nın problemi, özellikle başlangıç kısmında yer alan abartılı ve gereksiz Türklük medhiyesidir.

İşin garip tarafı şu: “Türklük” denilen şey fiilen, 82 Anayasası’nın başlangıç kısmındaki abartılı ifadelerden ötürü nimetlenmiş değildir; bilakis o psikolojik üstünlük kurmaya yönelik ifadelerin psikolojik tortularıyla uğraşıyoruz bugün. “Burada sadece Türkler yaşamıyor ki ülkenin adını Türkiye koyuyorsunuz” gibi abartılı eleştiriler aslında anayasal yapıdaki bir eşitsizlikten değil, psikolojik bir rahatsızlıktan doğuyor. İfratta ısrar, bir süre sonra tefrite yol açıyor, olup biten bu.

Yeni bir anayasa yapmaya çalışıyoruz elbirliği ile, yeni bir ülkeye yeni bir isim aramıyoruz. Ülkenin adı Türkiye’dir; Türkiye ismi 1923’te icat olunmuş uydurma bir kavram değil, XV. asırdan beri yaşadığımız coğrafyaya bu isim veriliyordu. Kelime köklüdür ve tarihî vardır ve ayrıca altını çizmeye gerek görmemeliyiz ki aynı Türkiye, içinde sadece Türklerin meskûn bulunduğu bir yer olmadı hiçbir zaman; daima farklı ve renkli unsurlara vatan oldu.

Devletin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir, değişmez; değişmesi gereken “Cumhuriyet”in içini daha çok hukuk, daha çok demokrasi ve insani değerlerle zenginleştirmektir.

Bu devletin vatandaşları da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır; isteyen -diyelim ki yurtdışında kendilerini tanıtırken, eskiden de olduğu gibi- “TC tâbiyetinde bulunan bir Türk’üm veya Kürt’üm veya Ermeni’yim” der, mesele biter.

Vaktiyle iyi hesaplanmadan kullanılmış kötü bir milliyetçi dil, böyle anayasa problemlerine yol açabiliyor. Yeni anayasamızda vatandaşlığı tarif ederken daha soğukkanlı, teknik ve abartı ihtiva etmeyen bir dil kullanarak bu psikolojik engelleri bertaraf edebiliriz; asıl güç olan her şeyiyle mükemmel bir anayasa kaleme almaktan çok orada yazılanları yaşanabilir kılmak için göstermek gereken gayret ve samimiyettir. Bir anayasaya, ona destek veren bütün unsurların adını yazmak gerekmiyor ama her unsura temel haklarını dilediği gibi tasarruf imkânı veren âdil bir hukuk nizamı kurmak şarttır.

Yeni anayasada her nevi kavmiyetçiliği dışlayan (ayaklar altına alan) bir bakış açısının egemen olmasını bütün kalbimle destekliyorum. Anayasa metinlerinde böbürlenip durmak, hiçbir etnik unsura faikiyyet sağlamıyor. Eğer varsa bizim üstünlüğümüz, hakikaten demokratik bir hukuk devleti için yapacağımız katkı ve fedâkârlıkla ölçülmelidir.

 http://ahmetturanalkan.net/yazi/yeni-bir-ulke-degil-yeni-bir-anayasa/        internet sayfasından alınmıştır.