Popüler Yayınlar

SİYASET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SİYASET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2013 Pazar

Askersiz bir siyaset için iyi politika yapmalısınız / Marwa MazIad

26 Temmuz 2013


Seattle’daki Washington Üniversitesi’nde doktora öğrencisi ve İstanbul Şehir Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olan Marwa Maziad, bir süredir Türkiye ve Mısır’da asker-sivil ilişkileri üzerine çalışmalarını sürdürüyor.

Mısır’da yayımlanan Al-Masry Al-Youm gazetesinde köşe yazarlığı da yapan Marwa Maziad, yaşanan korkunç olaylara rağmen olup bitenlerin doğru analiz edilmesi gerektiğini söylüyor.

Darbelerin bahanesi olmaz elbette ama arkalarında yatan bir hikâyeleri olur. Maziad’a göre Mursî’nin düşmanları geçen Kasım ayındaki anayasa deklarasyonunu fırsat bilerek ona karşı birleştiler.

Buna karşılık Mursî ve partisi kapsayıcı bir siyaset geliştiremedi ve on yıldır hareketli olan sokağın alerjisini üzerine çekti. Şimdiki korku bir iç savaş. Maziad, buradan çıkışı yeniden toplumsal diyalogun kurulması ve İhvan’ın dünya standartlarında bir siyasi partiye dönüşmesine bağlıyor.


Mübarek’in Mısır’ı ile 2011 sonrasındaki Mısır’ın sosyal dokusunda ne gibi değişiklikler oldu?


25 Ocak 2011’de insanların neden Tahrir’de bir araya geldiğini anlamaya çalışanlar neler olup bittiğinin pek farkında değillerdi. Anlamak için bütün 2000’li yıllara bakmak gerekir. Tahrir’deki sloganları hatırlayalım: Ekmek, özgürlük, sosyal adalet ve insan onuru. Ekmek, ekonomik meseleleri simgeliyordu.

Buradaki ekonomik problem, Mısır’daki özelleştirmelerde insanların kendilerini dışlanmış hissettiği neo-liberal projelerdi. Özelleştirme ve neo-liberalizmle birlikte, toplumun seçkin bir bölümünün Mısır’ı “soyacağı” düşünülüyordu. Kağıt üstünde Mısır aslında iyi gidiyordu. Fakat sorun kaynakların dağıtımındaydı.

Çok ciddi oranda yozlaşma vardı. Tahrir’deki bir diğer slogan özgürlüktü. Özgürlük burada, politik anlamda kullanılıyor. Muhalefet karikatürize bir hâldeydi. Müslüman Kardeşler (MK) mesela o zamanlar en önemli muhalefetti.

Ancak onlar da Mübarek’le anlaşma yapmak durumundaydılar. 25 Ocak’a katılmayı MK reddetmişti. Rejimle bir anlaşmaları vardı. Siyasî davranıyorlardı. Ancak başarıya ulaşılacağını görünce katıldılar. Maalesef, birçok Mısırlı MK’nın devrime başından beri destek vermediğini asla unutmadı.

Hatta Mısırlılar, onları devrimin üzerine atlamakla ve seçimleri kazandıktan sonra demokratik olmayan biçimde bir yönetim getirmekle suçladı.

Tahrir’deki sosyal adalet konusu da yine ekonomik anlamda dağılımla ilgiliydi. Evet gelişen bir ülkeydik ama birazcık refah devleti, birazcık fırsat eşitliği aranıyordu. Mısır’ın Nasır’a uzanan bir sosyalist geçmişi var.

Buradan açık kapı politikasına geçilirken, Enver Sedat döneminde, önemli dönüşümler yaşanmıştı. Nasır’ın sosyalizminden kısa süre sonra, Sedat, 1970’lerde açık kapı politikasına geçiş yaptı. Böyle bir geçiş yozlaşmaya bulaştı ve sosyal adaletten iyice uzaklaşıldı.

Burası Türkiye’yle Mısır’ın tarihi arasındaki önemli bir farktır. Türkiye’de hiçbir zaman o derece bir sosyalizm ya da devlet-merkezli ekonomi yaşanmadı. Evet, bazı örnekleri görülebilir. Ama genelde özel sektörle bir barış ve uyum görülebilir. Mısır’da bu hileli bir yol gibi görülür.

Çok para kazanan herkese hırsız gözüyle bakılırdı. Tahrir’de sosyal adalet dışında bir de insan onuru meselesi vardı.

Bu da öncelikli olarak polis devleti ile ilgiliydi. Mısır, Mübarek yönetimi altında giderek otoriter bir devlete dönüştü. Mısır, Nasır’dan bugüne, 60 yıl boyunca askerî bir devlette yaşadı demek o kadar da kolay değil. Daha spesifik olarak söylersek, 1967’deki yenilgiden ve 1973’teki zafer için profesyonelleştirilen ordudan beridir Mısır askerî bir devlet değil.

Bunun yerine olan bir polis devletine dönüşümdür. Mısır, Sedat döneminde dönüştü. Ve Mübarek’le birlikte bir polis devletine dönüştü. Polisle halk sürekli karşı karşıya geldi ve bu ciddi bir baskı aracına dönüştü. 2011’e geldiğimizde, ironik olan şey, 25 Ocak tarihinin “polis günü” olmasıydı.

Bütün insanlar bir araya gelip, “Bugün polis günü, hadi kendi meşrebimizce kutlayalım” diyecekti. Ve bu bir günlük protesto olacaktı. İnsanlar evlerine dönecekti sonra. Çok önceden planlanmıştı. Medya biliyordu, sosyal medyada konuşuluyordu.

2000’li yıllar boyunca bu sosyal hareketlilik güçlenmişti. İnsanlar Mübarek’in oğlunu yerine hazırladığını görüyordu. 2004-5’te “Kifaye” (Yeter) isimli bir hareket vardı. 2008’de işçiler özelleştirmeye ve işçi haklarına karşı ayaklanmışlardı ve bu gençler arasında yayıldı.

2000’lerde başka sosyal hareketlilikler de var. Mesela 2003’te ABD’nin Irak Savaşı’na karşı da gösteriler oldu. Bütün bu mobilizasyon insanların “Ülkeyle ilgili bir şeyler yanlış” dediği noktaya kadar vardı. Buna bir de insanların etrafında toplanabileceği önemli bir figür eklendi: Halid Said.

Bu genç adam, orta sınıftandı. Bir “çapulcu” değildi. 27 yaşındaydı ve polis tarafından yanlış suçlamalarla gözaltına alınıp işkence altında öldü. Bu da, Mısır’daki sosyal aktivistlerin Mısır’daki orta sınıfa dönüp “Sırada siz varsınız!” demesini sağladı.

Sonra Tunus’ta gerçekleşen olaylar, “Biz de yapabiliriz” duygusunu yaydı. Ama 25 Ocak’taki gösteri, Tunus’tan önce planlanmıştı. “Polis günü” bir şekilde dışarı çıkıp polisi eleştirme gününe dönüşecekti. Aslında gün boyunca polis hiçbir şey yapmadı.

Şiddet yoktu, karşı karşıya gelme yoktu. Barış içindeydi. Kalabalığın bir kısmı evine gittikten sonra kalanlar hükümetin orada atılan sloganlara cevabını görmek için bekledi. İşte bunlar vahşi bir biçimde saldırıya uğradılar. Sonra kalabalıkla birlikte talepler de büyüdü.

25 Ocak 2011’in öncesi ve sonrasındaki sosyal dokuyu anlayabilmek için, öncelikle Mısırlıların sosyal ve politik anlamda çok köklü değişim istediğini bilmek gerekir.

Maalesef, haklarını ve eşitliği koruyacak gerçek bir demokrasiye erişebilme umuduyla ve sandıktan çıkacak prosedürel bir demokrasiyle yetinmemek adına devrimin çoklu dalgalarını yaşamak zorunda kaldılar.

Mısırlılar, sarsıntılı zeminlerden korunmak için “devrim mantığı” içinde hareket ediyorlar. Dünyanın bunu anlaması gerekir çünkü Mısırlılar için başka bir yol yok.

Bugün düşününce, burada ABD’nin çıkarı olduğunu söyleyebiliriz. Aslında Mübarek, ABD için bir müttefikti ve müttefiklerinizin böyle gitmesini istemezsiniz. Ama bölgede otoriter rejimlerin ömrünün sona yaklaştığı da görüldü.

Ve bunun yerini 2000’ler boyunca ABD’deki üniversitelerde ve think tank’lerde konuşulan “ılımlı İslamcılar”ın alacağı düşünülüyordu. Türkiye bunun için bir “model” hâline geldi. 2002’de iktidar olan AK Parti bu açıdan hayli iyi bir örnekti. Ekonomi iyi gidiyordu, neo-liberal politikalarla uyum sağlanmıştı. Fakat önemli bir fark var ki, MK, AK Parti değildi.


MK’le AK Parti arasında nasıl farklar var?


Tekrar 2011’e dönersek, olaylar sona erip askerî konsey yönetimi ele aldığında kimse bunun bir “darbe” olduğunu düşünmedi. 2012’de konseye karşı tekrar gösteriler olmaya başladı ve seçimleri hızlandırma çağrısı yapıldı.

Bir anayasa yazmadan önce seçimlerin yapılması için zorlayan da tabi ki MK’di. 2011’de, Tahrir’de çok sayıda grup bir araya gelmişti ve buradaki siyaseti şekillendiren de bu grupların varlığıydı. Askerî konseye karşı gösterilerde ise MK halkı örgütledi ve hemen seçim olması gerektiğini savundu.

Ve Mısır’da bir tartışma başladı: Önce bir anayasa mı yazmalıyız, yoksa nasıl bir anayasa yazacağını ve kendine nasıl güçler bahşedeceğini bilemediğimiz bir lider mi seçmeliyiz? Burada bir analoji yapayım: Türkler nasıl ki askerî darbelere karşı alerjik ve tepkililer, biz Mısırlılar da otoriteryanizme karşı alerjik ve tepkiliyiz.

Yönetici devletin bütün aygıtlarını kendi çıkarı için kullanabilir. Haliyle anayasa yazmadan önce seçime gitme fikri ciddi bir ayrışmaya sebep oldu. MK ise kazanabilecekleri bir seçimi öncelemeyi tercih etti.

Ancak buradaki hesap yanlıştı. İhvan’ın, kendisini bir siyasi partiye dönüştürmeye çalıştığı varsayılıyordu. Ancak eğer bir siyasi partiye dönüşecekse İhvan’ın resimden çıkması gerekiyordu. Çünkü siyasi partilere herkes katılabilir, tüzük herkes için aynı şekilde uygulanır vs. Bu açıdan AK Parti bir modeldir. İhvan’ın bir siyasi partiye dönüştüğü hususunda Mısır toplumunu ikna edememesiyle karşı karşıyayız.

Hatırlayalım, diğer aday Ahmet Şefik askerî kökenli olduğu için liberaller, devrimciler, sosyal hareketler Mursi’yi desteklemişti. Çok çeşitli bir topluluğun bir araya gelmesi önce Tahrir’de, ardından seçimlerde Mursi’nin başarmasının yolunu açtı.

Seçilmesinden Kasım 2012’ye kadar da halk kendisini destekliyordu. Ama Kasım’da anayasayla ilgili deklarasyonu yayınladığında, en yakınındaki danışmanları bile habersizdi bundan. Hiç kimseye danışmamıştı, fikirleri tamamen İhvan’dan almıştı.

AK Parti ile MK’i karşılaştırdığımızda AK Parti’nin yaptıklarının neredeyse hiçbirini bulamıyoruz. Türkiye’deki hükümete mesajım şu olabilir: AK Parti’nin kendini, başarısız ve yara almış bir MK markası ile özdeşleştirmeleri yanlış. Çünkü çok farklılar.

Bence her iki ülke, tarihleriyle ilgili kendi hassasiyetlerine sahip ve bu yüzden birbirini anlamakta zorluk çekebilir. Mısır’da bugün yaşanan gösteriler, devrimin üçüncü dalgası gibi algılanıyor. İlki 2011’de Tahrir’de başlayandı ve ikincisi Askerî Konsey’e yönelik olanıydı. Bu da MK’e karşı üçüncü dalga oldu. Çünkü “demokratik olmadıklarını” ve “dışlayıcı” olduklarını kanıtladılar, seçimle iş başına geldikleri halde.


Bir yıl bunun için çok kısa bir zaman değil mi?


Bu, MK’in bütün pozisyonları kapatmak için çok hızlı hareket etmelerinden kaynaklanıyordu. MK çok “dışlayıcı,” bir görünüm verdi. Yani kendi grupları ve partileri dışındakilere sosyal ve ekonomik imkânları kullandırma eğiliminde değillerdi. Bir başkan ve bir parti olduğunu, kendilerinin siyasetle bu kadar doğrudan uğraşmayacaklarını seslendirmeleri gerekirdi. İnsanları bu konuda ikna edemediler.


Mursi, son konuşmasında iktidarını paylaşmayı önermişti…


Ama bu çok geçti. Kasım’a dönmek gerekir. Anayasayla ilgili deklarasyon herkesi şok etti. Çünkü Mursi, MK’in yazdığı anayasayı uzlaşma olmadan geçirmek için kendini yasanın ve mahkemenin üzerine koyuyordu.

O zaman Mursi’ye soldan ve liberallerden danışmanları vardı. Ama bu konuda sahip olduğu danışmanların hiçbirine sormadı. Böylece herkes gemiyi terk etti. Mursi, MK karşısında çok zayıftı. Siyasette her zaman lobi grupları olur. Ve onları hoş tutmak zorundasındır.

Fakat bunu ayrıcalıklı olarak yapmazsın. MK bir çıkar grubudur ve Mürşid bir talepte bulunabilir, burada politik kabiliyet bu talebi siyaseten makul hale getirmek ve açıkça siyaset yapmaktır. Mursi bunu yapmakta başarısız oldu. Böylece diğer bütün aktörler ona karşı bir araya geldi.

Mursi’nin problemi, bütün Mısırlılar için bir başkan gibi davranmamasıydı. Kendini MK’den ayıramadı. Mürşid Muhammed Bedii’nin bir müridi gibi davrandı. Mısırlılar da buna karşı ayaklanıp, “Pardon, biz mürşidi ya da İhvan’ı seçmedik.” dediler.

Bir yıl çok kısa bir süre değil mi diye sormuştunuz. Mısır’la Türkiye’yi ayrıştırmamız lazım burada. MK şiddetle anılan bir geçmişe sahip ve 1928’deki kuruluşundan bu yana başbakanları öldürdü. Nasır’a yönelik bir suikast girişiminde başarısız olunca hareketin neredeyse tamamı hapse atıldı.

1950’lerden sonra sadece şiddeti kullanmayacaklarını söylediler. 1980’lere geldiğimizde, Enver Sedat’a suikast yaptılar. 1990’larda terörist gruplar vardı, cihatçılar vardı. Demek istediğim şu ki, MK şiddetle çok ilişkilendirildi. Şiddetle oyun oynayamazsınız. MK’nın sözcüleri bu söylemden vazgeçmediler. Bu da sivil halkı korkutuyor. İnsanlar, tarihinde şiddet olan bir topluluktan korkuyorlar haliyle.

Elbette burada bir başka önemli mesele de, Suriye’deki enkaz ve Mısır’ın burada nasıl bir pozisyon alacağıyla ilgiliydi. Paralı cihatçıları destekleyen Mısır, ordunun Mısır’ı değil. Tunus’tan, Libya’dan gelen, Hamas’ın desteklediği paralı askerlerden bahsediyoruz.

Mısır ordusu bunu Sina’da biraz tolere etti ancak daha sonra Mısır’ın bu şekilde pozisyon almasının ciddi ulusal güvenlik tehlikeleri barındırdığını düşündü. Bu da, neden Mursi’nin görev süresini tamamlamasının beklenmediğinin bir başka boyutu. Mısır’da ise bu devletin varlığıyla ilgili bir durumdu.


Mübarek’in polis gücünü kullandığını söylemiştiniz. Polis güçleri şu an kimden yana peki?


Mübarek hakkında biraz düşünelim: Mübarek bir diktatör değil, otoriterdi. Yasaları kurgular, bunu üyelerini kendi eliyle seçtiği parlamentodan geçirirdi. İş adamlarıyla anlaşmalar yapardı. Yani iş dünyasıyla, muhalefetle, medyayla ve yargıyla kendi ittifaklarını kurardı.

Bütün bunları yönetirdi. Asla gelip de “Ben karar verdim, asker benim elimde” demedi. Bu şekilde yönetemezdi. O yüzden insanlar, Saddam’la Esed’in Baas partileriyle ilişkilerini Mübarek’le karıştırıyorlar. Mübarek bütün bu sivil ittifaklarla askere karşı bir güç oluşturuyordu.

Mısır’da polisin tarihine bakarsak, Mübarek döneminde sadakatleri Mübarek’eydi. Ve askerde hiç kimse Mübarek’e karşı bir darbe girişimi düşünmüyordu bile. Çünkü Mübarek kendisini polisle koruyordu.

Ayrıca Mübarek askeri “temsil” ediyordu, demek de çok doğru olmaz. Kendi gücü vardı, kendi polisi ve partisi vardı. Aslında asker, Mübarek’in oğlu Cemal Mübarek’le yarışıyordu. Mübarek, yerine oğlunu hazırlıyordu ve asker bu projeyi sevmiyordu.

Tantawi, bundan hoşnut değildi. Mübarek, her şeyi kontrol ediyordu ve asker de onun otoritesine saygı gösteriyordu. Mübarek aslında polisi güçlendirmişti. Ama şimdi bu dengeler değişiyor. Şimdi polis güçleri, devleti değil vatandaşı korumak ve düzeni sağlamak adına gerçekten sivil bir yapı olmak için ciddi bir reforma ihtiyaç duyuyor.


Mısır’da ordu siyasette çok güçlü görünüyor. Ordunun kışlasına dönme ihtimali var mı yakın gelecekte?


11 Şubat’ta Mübarek şöyle demişti: “Pozisyonumu bırakıyorum ve iktidarı askeri konseye devrediyorum.” Kimse bunu eleştirmedi. Herkes bunu bir “devrim” gibi algıladı. Çünkü baskıyı gören kişi, Mübarek, istifa etti ve gücünü devretti.

Ve askeri konsey hükümet ediyordu. Seçilmemişti, atanmıştı. Bu da başarısızlığa uğradı. Asker yönetici sınıf olamazdı. Ve insanlar buna karşı da isyan etti, sonucunda seçimler oldu, Mursi seçildi. Şimdi insanlar yeniden erken seçim istiyorlardı ve Mursi, gücü elinde tutmayı sürdürdü.

Bunu yapınca, ona karşı olan ayaklanmış insanlar orduyu çağırdı. Ancak şimdi ordu yönetmiyor. Çünkü önceki durumdan ders çıkardı. Türkiye’nin 1980 darbesinde askerlerin üç yıl yönetimde kalması gibi değil, 1997’deki müdahale gibi oldu bu.

Şimdi erken seçimlere gideceğiz. Bence ordu aşama aşama iktidarı devredecek. Mısır’da bazı yorumcular şimdi, Mursi’den kurtulup yerine kendi çıkarları olan bir orduyu getirmek istemiyoruz demeye başladı. Orduya karşı eleştiriler olacak yine.

Bir şekilde bir denge oluşacak. Bu askeri müdahalenin arkasında bütün politikacıların başarısızlığı var. Orduyu denklemin dışında tutmak için gerçek politikacı olmanız gerekir. Yani, muhalefetle anlaşmanız lazım ki, size karşı orduyu göreve çağırmasınlar. Fakat Mısır’da siyaseti yönetememek, hem iktidar hem de muhalefetin başarısızlığı, orduya bu fırsatı verdi.


Tabi bu arada The New York Times’ın haberlerine bakarsak, ordu da Mursi hükümetinin işlerini zorlaştırmak için ekonominin kötü gitmesine yol açacak komplolar yapmış...


Evet, bütün karşıt gruplar bir araya geldi. Ama soru şu: Onlar bir araya gelirken siz ne yapıyordunuz? Cevap, partinin içinde. Diğerlerinde değil. Çünkü açıkçası her yerde düşmanlarınız olacaktır.

Komplo kurup size karşı bir araya gelmeye çalışacaklar her zaman. Başarınız ya da başarısızlığınız, bunu farkedecek bir politikacı olup olmamanıza bağlı. Ayrıca Kasım’daki anayasa deklarasyonundan sonra herkes, Haziran’daki yıl dönümünde bir araya gelineceğini söylüyordu.

5 ay boyunca bunun olacağı biliniyordu. Bu, gizli gizli kurgulanmış bir müdahale bile değil, hayli açık bir mücadele. Mursi, bütün bunların bir kurbanı mı? Evet, bir kurban. Ama Mursi, kendi davranışlarının ve MK’nın davranışlarının da bir kurbanı.


İhvan’a ne olacak bundan sonra?


Eğer bir siyasi partiye dönüşürlerse devam edebileceklerdir. Ama bu fırsat kaçırılmış gibi görünüyor. Bundan sonra İhvan’ın politik partiye dönüşme meselesi devlet ve toplum tarafından daha çok tartışılacak. Çünkü negatif bir his oluştu onlara karşı.

Maalesef bu durum başlangıçtaki “dava”çabalarını da yaraladı. Böylece hem siyasi arenada hem de dava cephesinde kredilerini kaybettiler. Örgüt içinde bir kırılma yaşayacağız.

Genç nesiller, ya sadece “dava”nın peşinden gidecekler ya da liderlerin başarısız olduğu siyasi parti olma yolunu seçecekler ve böylece belki de “AK Parti”, Erbakan-Erdoğan değişimi doğacak.


Gençler bunu yapabilirler mi?


Evet, Rabia meydanına baktığımızda o gençleri görebiliyoruz. Gençler arasında şimdi bazı, belki çok fazla ya da yeterli değil ama, sesler var. Bazıları, bu yaşananlardan ders çıkarıyor ve yenilenmeye yöneliyorlar. Fakat liderler buna karşı çıkıyor.

Eğer MK değişimi kabul ederse toplum tarafından da kabullenilecektir. Ve bu durum bana Erbakan-Erdoğan karşılaşmasını hatırlatıyor. Erbakan da bundan memnun değildi elbette. Toplum içinde bir çeşit uzlaşma yaşamamız lazım.

Mesela MK’dan bazı insanların “iyi” olabileceğini söylerseniz, bazı liberaller tarafından karakter suikastine uğramanız mümkün. Kutuplaşma, ultra-milliyetçi bir sese dönüştürüyor. Kutuplaşmadan daha kötü ne olabilir diye düşünüyorum ve sanırım bu tek bir tarafın kazandığı durum olurdu.


Peki Mısır’daki bu kutuplaşma nereye gider?


Ben aslında iyimserim. Bu, Mısır’ın dengeyi bulmak adına yaşadığı bir dalga. Mısır, kolonize etmeye çalışanların mezarıdır. Ne zaman gelip Mısır’da yönetim kurabileceğini düşünen olmuşsa, bir müddet kalmış sonra kovulmuştur.

İşte problem şu ki, Mısırlılar bir an MK’nın da kolonyal bir güç gibi davranmaya başladığını düşündü. Çünkü MK’nın sadakati, uluslararası bir organizasyonaydı. Maalesef birçok Mısırlı onları Mısır’a değil, küresel kapitale sadık gibi algıladı.

Çok hızlı bir şekilde uluslararası anlaşmalarda yer almaya başladı, çok hızlı bir şekilde seçkin bir kitle oluştu, bunları bir hayli yavaş yapmanız gerekir ki hayatta kalasınız. Problem buydu. Onları suçlamak için değil, analitik olarak neden insanlar MK’ya karşı bir araya geldi sorusunun cevabı için bütün bu anlattıklarım.


Mısır’da bir iç savaş tehlikesi görüyor musunuz?


Maalesef bunların işaretlerini görüyoruz. Al-Masry Al-Youm’daki köşemde 30 Haziran’dan önce bunları yazmıştım. Bu, iki taraflı iktidar kavgası yüzünden siyasetin iptal edilmesiyle oluyor. Şimdi Mısırlılar, Suriye senaryosunu engelliyorlar.

Bu sebeple, MK’in liderleri yeni gerçekliğe tepki verip sorumluluk göstermeliler ve tüm Mısır’da terörist olarak anılmaktan kaçınmalılar. Kan dökülmesini engellemek üzere takipçilerine sokaktan çekilmelerini söylemeliler. Böylece genç İhvan üyeleriyle uzlaşma çabaları başlayacaktır.

Genç İhvan, liderlerinin boyunduruğu altında kalmayıp seçimlere katılmalı ve yeni partiler kurabilmeli. Sadece şiddete bulaştıkları kesin olan liderler yargılanmalı, bütün üyeler değil.

Hiçbir şart sunmadan toplumun geri kalanıyla diyalog kurmak durumundalar, çünkü kendilerine karşı olan toplumun geri kalanına ve bütün siyasi aktörlere karşı direnemezler.

Ancak o zaman, ayrımcılık ve dışlayıcılık değil eşitlik ve haklara dayalı gerçek bir demokrasi için açık bir yol belirebilir.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Sol ve siyaset - Etyen Mahçupyan

İki yıl önceki dar kapsamlı anayasa referandumunda, ancak ideolojik bir bağlam üzerinden anlayabileceğimiz bir tutum ortaya çıkmıştı. 

'Yetmez ama evet' diye sloganlaşan bu tutumun takipçileri yapılacak değişimi yeterli bulmadıklarını, ancak desteklediklerini beyan ediyorlardı.

Ne var ki referanduma sunulan metni kaleme alan hükümet üyeleri bile bu değişikliğin yeterli olmadığını söylerken, değişikliğin yeterli olduğunu savunan kimse de yoktu.

Yani 'yetmez ama evet' duruşu 'yeterli olduğu için evet' diyen bir karşı görüşü hedef almıyordu. Bu sloganlaştırmanın altında yatan, kendilerini 'sağcı' hükümetle aynı tarafta bulan 'solcuların' rahatsızlığıydı. Verilmek istenen mesaj ise, kendilerinin 'farklı' olduklarıydı.

Soru, solcuların kendilerini 'farklı' görürken dayandıkları verilerin ne olduğudur. Buradaki 'yetmez' sözcüğünün referansı acaba nerede aranmalıdır?

 Ortada apaçık bir yetmezlik hali olduğuna ve herkes buna katıldığına göre, buradaki 'yetmez' kelimesi şu an yaşanan bir yetmezlikten ziyade muhtemelen 'yeterli' olanın bilgisine göndermede bulunmaktadır.

Nitekim söz konusu kampanyaya başka kesimlerden de bireysel katılımların olmasına karşın, bu sloganı toplumsal bir bağlama oturtarak 'sol' kılan nitelik, yeterli olanın, ulaşılması gereken hedefin zımnen işaret edilmesidir.

Muhtemelen 'sağ' ve 'sol' siyaset arasındaki en kritik farklılık budur... 'Sağ' bugün için istenen ve olabilecek olanın peşinden giden, ideallerini ise ahlaki ve kültürel zeminde arayan bir siyaset anlayışını işaret ediyor.

Oysa 'sol', ideal olarak olması gereken ve gelecekte neredeyse 'kaçınılmaz' olarak gerçekleşecek bir hedefin takipçiliğini yapıyor ve ahlaki zeminini de doğrudan bu ideallerden türetiyor.

Dolayısıyla sol için bu ideal hedeflerin vurgulanması hem psikolojik olarak rahatlatıcı, hem de sosyal bağlamda kimlik oluşturucu bir nitelik arz ediyor.

'Yetmez' kelimesi bir yandan reformları desteklemeyi mümkün kılarken, diğer yandan da sol kimliğin cemaatleşmesine katkıda bulunuyor.

Ne var ki aynı referandumda solun bir bölümünün 'hayır' dediğini ve hatta 'yetmez' diyenleri solculuğun dışına ittiklerini de biliyoruz.

Aradaki fark otoriter zihniyetin ne denli içselleştirildiği veya ona ne kadar mesafe alınabildiğiyle ilişkili. 'Hayır' diyenler otoriter anlayışın taşıyıcıları olarak, doğruyu bildiklerinden çok daha emin olmaları bir yana, doğru olanın 'sulandırılmasına' da karşılar.

Söz konusu sulanmanın en bariz göstergesi ise reformları 'kimin' yaptığı... Çünkü tarihin yasalarını kavramamış, bilinçsiz kişilerin yürüteceği bir reform bizi gidilecek hedefin daha da uzağına götürebilir.

Hele bu kişiler mevcut nizamın veya 'geri' bir ideolojik konumun sahipleri ise, reformun kötüye kullanılacağından ve bir tür 'karşı devrim' olarak hayata geçeceğinden emin olmanız gerekir...

Böylece sol kendi iradesiyle kendisini siyasetin dışına çıkararak, siyasetin tümüyle reddini bir tür 'siyaset' haline getirmeyi tercih edebilmekte, 'sağlam' duruşunu pekiştirerek cemaatsal yapısını koruyabilmektedir.
Son dönemde bu anlayışın izdüşümü olarak değerlendirilebilecek iki beyanat gündeme geldi.

Biri DİSK Genel Sekreteri'nin anayasa çalışmalarını engelleyici bir tutum içinde olacaklarını söylemesiydi. Gerekçe, hükümetin 'gerçekten' bir toplumsal anayasa istemediği ve kendi anayasasını toplumsal bir kisve altında sunmayı amaçladığı tespitiydi.

DİSK sürece müdahil olup olması gereken anayasayı üretmeye çalışma peşinde olmayacaktı, çünkü bunun hükümete destek vermek olduğu düşünülmekteydi.

Anlaşılacağı üzere sol için anayasalar tedrici olarak iyiye gitmesi beklenen ve somut toplumsal tercihleri taşımakla yetinen metinler değiller. Olması gereken, ideal bir varoluş halini hayata geçirmesi gereken ve bu açıdan toplumsal desteğe muhtaç olmayan metinler...

Dolayısıyla da olması gereken anayasayı zaten biliyor olanların topluma rağmen devrim yoluyla o anayasayı hayata geçirmeleri gayet meşru olabilmekte.

Daha yumuşak bir örnek ise BDP Genel Başkanı'ndan geldi... Demirtaş "anayasa Kürt halkını tanımayacaksa... biz bu anayasaya yeni anayasa diyemeyiz.

Darbe anayasasından hiçbir farkı olmaz" diye konuştu. Siyasetçi diliyle, mesaj vermek üzere söylendiğini kabul etsek de, Demirtaş'ın 'anayasa yenilik getirse de bu yeterli olmayabilir' şeklinde bir nüansı ifade edemeyeceğini iddia etmemiz pek mümkün değil.

Dolayısıyla karşımızda sol dilin doğal halinin bulunduğunu göz ardı etmemekte yarar var. Mesaj, eğer olması gereken olmayacaksa, olabilecek olan hiçbir şeyin 'iyi' olamayacağıdır.

Eğer sol, olması gerekenin ne olduğunu toplumsal talep ve tercihlere dayandırsaydı bu tutumun işlevsel olduğu bile öne sürülebilirdi.

Ne var ki solun temel sorunu olması gerekeni zaten bildiğine, toplumun ise bunu hiçbir zaman bilemeyeceğine inanmasıdır.

Bu bakış ideolojik ve 'bilimsel' bağlamda kategorik bir üstünlük yaratarak şiddeti onaylayan bir psikoloji yaratmakta, bunu hedefe uzak olmanın ima ettiği kategorik mağduriyet duygusu ile pekiştirmekte ve böylece devre kapanmaktadır...
 

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Anayasa yapmak iktisadi bir meseledir - [Yorum - Tamer Çetin]


22 Kasım 2011


Karl Marx, bütün politik (ve hukuki) değişimin, dolayısıyla toplumsal dönüşümün, ekonomik ilişkilerin belirleyiciliğinde gerçekleşeceğini kabul etmişti.
Ronald Coase, atla arabanın yerini değiştirip, iktisadi ilişkilerin bir ülkenin hukuki donanımına göre şekillendiğini ifade ettiğinden bu yana, "hukuk ve iktisat" öğrencileri, pek çok hukuki ve siyasi değişkeni, neo-klasik iktisadın temel varsayım ve araçlarıyla analiz etmeye ve açıklamaya çalıştılar. 

Bu alanlardan biri anayasanın, bir diğeri (ana)yasa yapmanın ekonomik analizidir. 

Son dönemde hem herhangi bir anayasanın kendi doğasına ilişkin sorunlar, hem de anayasa yapma süreçlerine ilişkin tartışmaların yoğunluğundan dolayı, bu kısa yazı, her iki meseleyi bir arada ele almayı hedeflemektedir. 

Anayasa, bir toplumun iktisadi, sosyal ve siyasal tüm alanlarına yön veren ve yasal normlar hiyerarşisinde piramidin tepesinde yer alan düzenleyici bir sözleşme olmakla birlikte, temelde yasal bir düzenlemeden ibarettir. 


Bu anlamda iktisadi bakış açısıyla tüm düzenlemeler veya regülasyonlarda olduğu gibi anayasa değişikliği de, mülkiyet haklarını yeniden tanımlamaktan ve refahı yeniden dağıtmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir. 

İktisat, bir kurum olarak her türden yasal düzenleme mekanizmalarının bu niteliğine kayda değer bir önem atfetmekte ve önemli bir analiz alanı geliştirmektedir. 

Tüm kamu politikası belirleme süreçlerinde olduğu gibi anayasa yapma süreçleri de özel çıkar gruplarının, bu sürece taraf olmasına neden olmaktadır. 

Dolayısıyla anayasa değişikliğinin içeriği kadar, anayasa yapma süreci de önemli hale gelmektedir. 

Bu anlamda hâlihazırda Türkiye'de olduğu gibi bu değişim sürecine çıkar gruplarının müdahil olması ve her bir çıkar grubunun, kendi pozisyonunu, kendi fayda-maliyet durumuna göre alması ve buna uygun bir ses tonuyla sürece katılması oldukça doğal karşılanmalıdır. 

En azından kabul edilmelidir ki çıkar gruplarının politika belirleme süreçlerine müdahil olması, demokrasilerde içsel bir veridir. 

yeni anayasa zemini kaydırır 


İlave olarak, bunu görmezden gelmenin veya çıkar gruplarını süreçten dışlamaya çalışmanın, pek çok olumsuz yanı bulunmaktadır. Zira bu durum, demokrasinin bir sonucudur. 


Demokratik bir yapı, en azından teorik olarak tüm çıkar gruplarının politika belirleme süreçlerinde temsil edilmesine olanak sağlar. 

Başka bir deyişle, anayasa yapma sürecine toplumun tüm kesimlerinin müdahil olması ve anayasanın olabildiği kadar tüm grupları temsil etmesi, nihai metnin ne kadar demokratik olduğunu da gösterecektir. 

Ancak sorun şu ki, genellikle bu süreçlerde politika belirleyiciler üzerinde en fazla etkili olan gruplar, yeni servet dağılımından en fazla kaynak transferi elde etmeyi hedefleyenlerdir. 

Bu gruplar genellikle yüksek gelir grubuna sahip, küçük sermayedar gruplardır. 

Zira daha geniş kitlelere sahip örneğin tüketici grupları gibi grupların hem bir araya gelmeleri oldukça maliyetlidir hem de bu maliyete karşın yeni durumdan elde edecekleri kişi başına fayda oldukça düşük olacaktır. 

Buna karşın, daha küçük ölçekli grupların hem bir araya gelmeleri ve politika üzerinde baskı yapmaları daha az maliyetli olacak hem de nihai durumdan elde edecekleri muhtemel servet transferi, katlandıkları maliyetin oldukça üzerinde kalacaktır. 

Bu tespit, anayasa yapma sürecinde büyük sermayeli ve nispeten küçük ölçekli grupların niçin daha yüksek telden ses verdiklerini açıklamaktadır. 

Aynı senaryo, iktisadi çıkar grupları dışında örneğin politik veya bürokratik çıkar gruplarına da uyarlanabilir. 


Zira anayasa değişikliği, politik ve bürokratik mülkiyet haklarını da tanımlamakta ve toplumun iktisadi, politik ve sosyal kodlarını düzenleyici yetkilerin el değiştirmesine neden olabilmektedir. 

Böylece politik asiller ve bürokratik vekiller veya bazı durumlarda asiller, hiç istemedikleri halde üzerinde durdukları zeminin, ayaklarının altından kaymasına tanık olmak zorunda kalabilirler. 

Bu uyarlama da 1982 Anayasası'ndan güç toplayan seçkin(ci)lerin -aslında vekillerin- niçin bu kadar yüksek tondan kalkıştıklarını açıklamaktadır. Bu, demokrasinin açmazı olarak değerlendirilebilir, fakat nihayet sonucudur da. 

O halde ne olursa olsun bu tür çıkar grupları süreçten dışlanamaz veya bu de facto [olağan] durum görmezden gelinemez. 

Sorunun çözümü, siyasi otoritenin, çıkar grupları arasındaki dengeye ne kadar yaklaştığında yatmaktadır. 

Dengeye ne kadar yaklaşılacağının temel belirleyicisi, bu denli büyük dönüşümlere neden olan değişikliklerin gerçekleşme zamanıdır. 


Anayasa yapmak gibi politika belirleme süreçlerine, politik ve ekonomik konjonktür olarak ne resesyon ne de zirve dönemlerinde değil, ekonomik ve siyasi gelişmelerin normalleştiği dönemlerde girişmek, kurumlar ve gruplar arasındaki uzlaşmanın işlem maliyetlerini düşük tutacağından, anayasa değişikliği üzerinde güvenilir bir taahhüt sağlayabilir. 

Ancak burada çözüme ulaşmak, teorinin öngördüğünden daha zordur. 

Zira ekonomik gruplar açısından her iki uç durum, üretici ve tüketici grupları gibi farklı grupların, daha fazla zarar görebileceği gelişmeleri ima etmektedir. 

Bu anlamda anayasa değişikliğinin iktisadi çıkar grupları üzerindeki etki sorunundan kaçınmak için konjonktürün dengeye yakın olduğu durumlar gözlenebilir. 

Fakat bu önerme, en azından Türkiye özelinde politik ve bürokratik çıkar grupları açısından aynı sonucu getirmez. 

Türkiye'de bu alanlardaki sorunun kaynağı, daha kadim bir geçmişe ve köklü bir siyasi derinliğe sahip olduğundan konjonktürel dalgalanmalardan bağımsızdır. 

Başka bir ifadeyle bu önerme, oyunun belirleyicisi olan kurumların ve kuralların yerleşik hale geldiği toplumlarda genel geçer bir kabul anlamına gelirken, Türkiye gibi iktisadi, siyasi ve hukuki açıdan kurumsallaşmasını henüz tamamlayamamış ülkeler için zorlu bir tercihi ima etmektedir. 

Türkiye'de, Batı'daki kurumsal donanımdan farklı olarak, politika yapma süreçlerine iktisadi-özel çıkar grupları dışında, devlet bürokrasisinden, kendini ağırlıklı olarak ekonomik değil, siyasi algılarına göre kimliklendiren gruplar da katılabilmektedir. 

Bu, politika yapma süreçlerinde bir yandan demokrasi açmazını dikey olarak derinleştirip yatay olarak genişletirken, diğer yandan doğal olarak sürecin işlem maliyetlerini artırmaktadır. 

O halde çözüm için soruna bir de tersinden bakmak gerekir.
 

Bu durumda çözüm için, önce çıkar gruplarının tercih fonksiyonlarının ne kadar anlamlı olduğuna ve daha sonra esas karar alıcı olarak siyasi otoritenin, politik veya iktisadi tüm çıkar gruplarının tercih fonksiyonlarına ne kadar irkildiğine bakmak gerekir. 

Siyasi otorite bunların hiçbirini dikkate almayıp, doğrudan kendi amaç fonksiyonunu maksimize etmeyi de amaçlayabilir. 

Özellikle yüksek oranda seçmen desteğini almış bir iktidarın böyle davranması daha az tartışmalı da olabilir. 

Ancak yine de tartışmalıdır ve siyasi otoriteler farklı tepkileri ve beklentileri genellikle dikkate alırlar ve almalıdırlar. 

Bunun dışında siyasi iktidar, farklı grupların tepkilerini doğrudan asillerden (seçmenler) değil, vekillerden (meclis içindeki diğer partiler) alarak da politik hedefini meşrulaştırabilir. 

Bu bağlamda bir veya iki muhalefet partisinin desteği, meşruiyeti önemli ölçüde perçinleyecektir. Ancak bu tür bir tercih de birinci en iyi sonuca ulaşmak için yeterli değildir.

Belki yine birinci en iyi anlamına gelmeyecektir, fakat buna en yakın nokta anlamına gelen yer, bürokratik, hukuki veya iktisadi tüm çıkar gruplarının endişelerine önem vermeyi işaret eder. 


Şüphesiz Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinin hiçbir döneminde bu türden bir anayasa yapma süreci yaşanmamıştır. 

Ancak burada kötünün iyisine değil, en iyisine yönelik bir hedef peşinde koşulmaktadır. 

Belki nihayet böyle bir anayasa, sonrasında ülkenin bir bütün olarak daha az enerji kaybetmesine, kaynaklarını daha verimli alanlarda kullanmasına, daha az politik gerginliğe, daha dinamik bir kurumsal yapıya ve daha düşük işlem maliyetli hukuki, ekonomik ve politik süreçlere neden olabilir. 

Bu nedenle en iyinin peşinden koşmak, dikkate değer bir hedeftir. Ancak sorunların tamamı çözüme kavuşmuş değildir. 

Başka değişkenler de bulunmaktadır ve bunların da iyi tanımlanması gerekir. Bir önemli değişken, anayasanın türüne ilişkindir. 

Aslında sanırım herkesin en temel sorun olarak gördüğü, fakat aşırı basitlik içerdiği için konuşmayı tercih etmediği bu sorun, üzerinde herkesin en başta uzlaşması gereken sorundur. 

Şüphesiz, hukuk normlarının kabulü açısından pozitif hukuku veya hâkim hukuki akımı temel veri alanlar çok geniş kapsamlı (kazuistik), katı ve ideolojik bir anayasa yerine, çerçeve, daha yumuşak ve nötr bir anayasa türünü kabul etmektedirler. 

Zira bir anayasa metninin, en temel sorunlar olarak, kazuistik, katı ve ideolojik olması, en azından iktisatta kendiliğindenin doğasına doğrudan bir müdahaleyi ve yüksek işlem maliyetli iktisadi süreçleri ima eder. 

Gerçek dünyada, politik alandakiler daha büyük olmakla birlikte, iktisadi ve politik süreçler, mübadeleyi ve kendiliğindeni zorlaştıran pozitif işlem maliyetleri barındırmaktadırlar. 

Diğer yandan sıfır işlem maliyetli bir dünya, bir Robinson Cruisoe dünyasıdır ve gerçekle örtüşmemektedir. 

Bu nedenle iktisadi açıdan politika belirleme süreçlerinden beklenen, sıfır işlem maliyelerine değil, olabildiğince düşük işlem maliyetlerine neden olmalarıdır. 

Bu nedenle anayasa türünün nasıl olacağına ilişkin tercih, sonraki dönemde piyasalarda işlem yapmanın maliyetlerini minimize eden bir anayasa türüne odaklanmaktadır. 

Bu ise 1982 Anayasası'nın aksine, pozitif hukukun da kabul ettiği gibi kazuistik ve ideolojik olmayan, nötr ve çerçeve bir anayasa tercihini içerir.

bürokrasi vs. piyasa 


Kazuistik ve ideolojik bir anayasanın payandası durumundaki anayasanın her derde deva olma beklentisi, başka gerekçelerle de piyasa süreçlerinin dibine kibrit suyu dökebilir. 


1982 Anayasası deneyiminde açıkça görüldüğü gibi anayasal metnin her soruna çözüm getirme gayretinde olması, politik süreçlerle iktisadi süreçlerin ve bazen de yasal süreçlerle siyasi süreçlerin yer değiştirmesine neden olmaktadır. 

Örneğin 1982 Anayasası'nın devletin ekonomi politikalarına ilişkin konularda yer yer müdahaleci görüşü bazen de liberal bakış açısını benimsemesi, anayasal yargı süreçlerinde yargıçların, ekonomik bir sorun olarak alınması beklenen özelleştirme ve diğer ekonomi temelli kamu politikalarına ideolojik veya siyasi bakış açısıyla karar vermelerine neden olabilmiştir. 

Böylece tamamen ekonomik bir rasyoneli ve politik bir tercih olması beklenen kararlar, yüksek yargı tarafından manipüle edilebilir hale gelir ve hukuki süreçler, hem siyasi hem de ekonomik süreçlerin yerine geçebilir. 

Aynı şekilde 1982 Anayasası'nın bürokrasi içinde imtiyazlı gruplar oluşturması da kayda değer bir örnektir. 

Zira bizzat Başbakan tarafından defaatle dillendirildiği gibi pek çok durumda bürokratik tahakkümün varlığı, siyasi süreçlerin belini bükmeye yetmiştir. 

Buna mukabil, kendi içinde makul bir rasyoneli olan bağımsız düzenleyici kurumların da siyasi otorite tarafından bir anayasal değişiklikle anayasal meşruiyete kavuşturulması gerekirken, bu değişikliğe henüz gidilmemiş olması bir yana, aksi yönde bir karar alınması ve enerji piyasaları gibi bazı alanlarda bu kurumların özerkliğinin siyasi iktidar tarafından ciddi şekilde zedelenmesi de siyasi kanattan gelen süreç ihlalini göstermektedir. 

Dolayısıyla anayasanın her derde deva olma gayreti, atla arabanın yerini sıklıkla değiştirmekte ve iktisadi aktörlerin yönlerini olması gerekenden, suni bir olana çevirerek, kendiliğindenin doğasına sürekli ilave maliyetler yüklemektedir. 

Siyaset ve hukuk alanını da bir piyasa olarak kabul edersek, genel olarak piyasa süreçlerinin birbirlerinin yerine geçmesi, ilgili piyasalardaki aktörlerin müşevviklerinin değişmesine ve bu müşevvikler üzerinden bir rant arama toplumuna geçilmesine neden olmaktadır. 


Suni rant peşinde koşan tüm aktörler, nihayet, toplum açısından sosyal refah kaybına neden olmaktan başka bir işlev göremez hale gelirler. 

Bürokratlar, ellerindeki yetkiyi daha fazla bütçe geliri, itibar ve statüko sağlamak için kullanmayı; siyasetçiler, dar görüşlü pragmatizm içinde bir sonraki seçimlerde daha fazla seçmen desteği elde etmeyi; yargıçlar, yasal düzenlemelerin ideolojik görüşlerine uygun hale gelmesini ve nihayet iktisadi aktörler de normal piyasa kârları veya fırsatları yerine suni ve yüksek rantlar elde etmeyi hedeflerler. 

Sonuç, sosyal refah kaybı ve kaynakların israfı olacaktır. 

30 Nisan 2013 Salı

Bâbıtelli’nin hasar raporu

 
4 Şubat 2013 / ZAFER ÖZCAN
 
Medya–siyaset ve ticaret ilişkilerindeki çürümenin tavan yaptığı ve basın patronlarının tam 10 banka batırdığı İkitelli dönemi, Hürriyet Medya Towers’ın yıkılışıyla sona erdi. İşte 90’lar medyası ve Bâbıtelli’nin hasar raporu…
 
Basın sektörü ‘medya’ olmadan önce, gazetecilerin ve gazetelerin merkezidir Bâbıâli yokuşu. Cağaloğlu’nun buram buram tarih kokan dar sokaklarında yetişti, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminin kalemşorları.

Gazete patronlarının meslekten gazeteci olduğu, basına dışarıdan sermaye girişinin henüz yaşanmadığı, gazetecilerin vapura, tramvaya bindiği, klasik deyimle ‘toplumdan kopulmamış’ zamandan söz ediyoruz.

Necip Fazıl’lar, Peyami Safa’lar, Bedii Faik’ler, Ali Naci Karacan’lar, Kemal Ilıcak’lar, Abdi İpekçi’ler hatta Simaviler ve Ahmet Emin Yalman’lar dönemi.

En sert polemiklerin yaşandığı, muharrirlerin kalemlerini âdeta silah gibi kullandığı yıllarda, muhalefet Bâbıâli’den yükselirdi.

İnternet ve televizyonun olmadığı vakitlerde, gazetecilerin kıvrak üslubu ve pervasız kalemleri, gündemi belirlerdi. Gazetecilikte üslubun âdeta sanat kabul edildiği günlerdi, Bâbıâli yılları…

Üstad Necip Fazıl, ‘Bâbıâli’ adını verdiği otobiyografisine başlarken, bahsedilenin sadece bir semt adı olmadığını anlatıyor: “Bütün yollar Roma’ya çıkar. Cihana hâkim bir imparatorluk nizamının tarihte mihrak noktasıdır çünkü Roma…

Bizde de bütün yollar Bâbıâli’den geçer. Fikir, sanat, ilim, politika, pafta pafta, bu memlekette duygu ve düşünce kıvranışı belirten kim varsa çarşısını, pazar yerini Bâbıâli’de bulur zira… Bu kabil insanlar nerede ve neyle uğraşmakta olursa olsunlar, Bâbıâli’den sayılabilirler…”

‘Bu kabil insanlar’ Bâbıâli’den sayılmıyorlar artık. Köprünün altından çok sular aktı. Bâbıâli defterini kapatanlar, ikame ettikleri İkitelli’den de çabuk vazgeçti.

20 sene önce tasını tarağını toplayarak İkitelli’deki plazalara taşınan ve basından medyaya inkılap eden sektör, artık yeni sulara yelken açtı.

Bâbıtelli diye de anılan İkitelli medyasının son temsilcisi Hürriyet Grubu ve onun ‘Hürriyet Medya Towers’ diye anılan meşhur binası da inşaat sektörünün çarkları arasında eridi gitti.

Nurol Gayrimenkul’ün 127,5 milyon dolara Doğan ailesinden aldığı binanın yerine iş merkezi ve rezidans inşa edilecek.

Nurol firmasının kepçeleri aslında farkında olmadan medya için bir dönemin daha kapandığını ilan ediyor…

 

Plaza gazeteciliği

 

Bâbıtelli’yi ilk terk eden Sabah ve atv’nin yeni mekânı Beşiktaş Barbaros Bulvarı oldu. İkitelli’deki bina bir süre İş Bankası’na ev sahipliği yaptıktan sonra ilaç firması Deva Holding’e satıldı.

Uzanların meşhur binası da önce bir GSM şirketinin merkezi oldu, ardından sahibi değişen Star gazetesi ile Kanal 24 televizyonu buraya taşındı.

Binayı Defacto isimli tekstil şirketiyle paylaşıyorlar. İkitelli ve Türkiye’nin ilk özel televizyonu Star, artık Doğuş Grubu bünyesinde ve Maslak’ta yayına devam ediyor.

Hürriyet gazetesi ise Bağcılar’daki Doğan Medya Center’a taşındı. Milliyet ve Doğan Grubu’nun diğer yayınlarına ev sahipliği yapan binada artık Kanal D, CNNTÜRK kanalları ile Hürriyet, Posta ve Radikal gazeteleri de bulunuyor.

Doğan’ın diğer gazeteleri Milliyet ve Vatan ise Demirören Grubu’na satıldı. Rüzgâr gibi geçen ve hem ülkenin hem sektörün dengelerini altüst eden Bâbıtelli yılları nasıl geçti ve arkasında nasıl bir iz bıraktı? Bir hasar tespiti yapmakta fayda var.

Bâbıâli’nin önemini yitirmesiyle memleketin dışa açılması paralel giden süreçler. 12 Eylül darbesinden sonra tek başına iktidara gelen Turgut Özal’ın dışa açılma hamlesi ve iş dünyasındaki hızlı gelişmelerden basın sektörü de nasibini alacaktır.

İş adamlarının gazetecilik ‘işi’ne ilgi duymaya başlamasıyla, bugün konuştuğumuz pek çok sorunun temeli atılmış olur. O güne kadar mesleği gazetecilik olan patronların elindeki basın sektöründe artık iş adamlarının da gözü vardır.

Nitekim ilk adım Aydın Doğan’dan gelir. Otomobil, ticari araç ve inşaat gibi sektörlerde faaliyet gösteren, Koç Grubu şirketlerinin bayiliğini yapan Gümüşhane Kelkitli Aydın Doğan, 1979’da Milliyet gazetesini alarak sektöre girer.

İkinci büyük hamlesi ise 1994’te, Simavi ailesinden Hürriyet’i almaktır. İzmirli gazete (Yeni Asır) patronu Dinç Bilgin’in ulusal bir gazete (Sabah) çıkarmak için 1985’te gelişinden sonra Hürriyet’in Doğan’a satılması, Bâbıâli’nin Bâbıtelli’ye dönüşümünün en önemli kilometre taşları olur.



Babıâli dönemini bitirerek Bâbıtelli günlerini ilk başlatan Sabah Grubu’dur. Dinç Bilgin, kendi açısından sonun başlangıcı denebilecek serüvene hayli şaşaalı başlar.

İkitelli Basın Ekspres Yolu üzerinde ve tam da Ayamama Deresi kenarına inşa edilen ‘akıllı’ Sabah-atv binası, dönemin teknoloji harikasıdır.

Kısa süre sonra, Türk medyasındaki değişim ve negatif dönüşümün de simgesi olacaktır bu bina. Gazeteciliği halktan koparan, toplumdan uzaklaştıran, medyayı kendi sektörü dışındaki işlere bulaştıran, bankacılığa sokan, toplum mühendisliği operasyonlarının aracı hâline getiren sembollerden biri, belki de en önemlisidir İkitelli’deki ünlü yapı.

Yeni Asır’ın kurucusu, bütün hayatı gazetecilikle geçmiş bir aileyi yoldan çıkaran sürecin temelleri de o binada atılmıştır.

Bâbıâli’nin, Bâbıtelli’ye dönüşümünü simgeleyen ‘plaza gazeteciliği’ Türkiye’nin en kritik yılları denebilecek 90’ların kilit aktörüdür.

Dinç Bilgin’e sadece gazeteciliği değil, neredeyse her şeyini kaybettiren bir dönem olur Bâbıtelli yılları. Nitekim kendisi yıllar sonra verdiği röportajlarda yaptığı yanlışları, askerî vesayetin nasıl dümen suyuda girdiklerini ve gazetecilik dışı işlere bulaşarak yaptıkları vahim hataları tek tek itiraf edecektir.


 

Medya, siyaset, vesayet!


Basın sektörünün Bâbıâli yılları Osmanlı’nın son dönemlerinde başlıyor. Sultan 2. Mahmut döneminde, o zaman devletin de merkezi konumundaki Bâbıâli’de ilk gazete yayına başlar.

Takvim-i Vekayi adı verilen ‘resmî’ yayın organının amacı, devletin reformlarını halka daha iyi anlatmaktır. Bu gazetenin yayın tarihi 1831’i dikkate alacak olursak, sektörün Babıâli geçmişi 1990’lara kadar yaklaşık 160 yıl devam ediyor.

Buna karşılık sadece 20 yıl devam eden İkitelli dönemi, sektörde uzun yıllar tedavi edilemeyecek yaralar açmış ve derin izler bırakmıştır.

Bunun birkaç sebebi var. Birincisinin basın dışından sermayenin sektöre girmesi olduğunu belirtmiştik. İkinci önemli sebep İkitelli dönemiyle özel televizyonların devreye girmesi.

Bu aynı zamanda basının medyaya dönüşümünün başlangıcıdır. İkitelli’deki Sabah Plaza atv’ye, Hürriyet Medya Towers Show TV’ye, Uzanların Star gazetesi Star TV’ye ev sahipliği yapmaktadır.



Televizyonun etkisini de arkasına alan basın grupları güçlerinin zirvesindedir artık. Bu gücün kontrolden çıkmasına zemin hazırlayansa özel televizyonlarla birlikte İkitelli yıllarına rastlayan ‘koalisyonlar’ dönemidir.

Basın dışından sermayeye ek olarak, reklam pastasının büyümesiyle bir anda maddi gücünü katlayan, televizyonların devreye girmesiyle ulaştığı kitleleri hızla büyüten medya sektörü bir de karşısında zayıf koalisyon hükümetlerini bulacaktır.

Tam bir güç zehirlenmesi vakası. Birkaç milletvekili transferiyle düşürülebilen zayıf hükümetlere karşı diğer güç odağı askerle iş tutmanın dayanılmaz cazibesini de bu dönemde keşfedecektir medya patronları ve elbette yöneticileri.

İkitelli yıllarının çok sorunlu geçmesinde, medyanın ilişkilerdeki dozu ayarlayamaması, daha doğrusu ayarlamak istememesi temel etkendi denebilir.

Medya-siyaset, medya-ticaret ve medya-asker ilişkilerinden bahsediyoruz. 1991-2002 arasındaki koalisyonlar döneminde gerek ekonomi gerekse demokraside yaşanan gerilemelerde, medyanın kurduğu sorunlu ilişkiler başroldeydi.

İşini büyütmek için medyanın gücünü keşfeden sermaye sahipleri ve benzer amaçlarla medyayı kullanmaya hevesli siyasetçilerin ortaya çıkardığı vahim sonuçlar dönemidir 90’lar…

Aradan geçen kısa sürede adını unuttuğumuz birçok yeni yetme ‘basın patronu’ türemiş, ülke normalleşmeye başladıktan sonra da bunların çoğu silinip gitmiştir.

Sürecin en dikkat çekici özelliği, diğer sektör yatırımlarında kâra odaklanan patronların, konu medya olunca kârlılığı ikinci plana atmasıdır.

Çünkü medya, holding menfaatlerinin taşıyıcısı hâline gelmiştir. Nitekim, 2000 yılında Türkiye’de medyanın yüzde 60’ını elinde bulunduran Doğan Holding’in gazetecilik faaliyetlerinden elde ettiği kârın grup şirketleri içindeki payı, kendi internet sitesindeki verilere göre, sadece yüzde 4’tür.

 Buna karşılık o tarihe kadar medya yatırımlarının toplam grup cirosundaki payı yüzde 40’a ulaşmaktadır. Bu örnek bile plazalar döneminde gazeteciliğin hangi anlayışla yapıldığını anlatmaya yetiyor.



Aydın Doğan, Milliyet’i Karacanlardan aldığı 1979 yılından beri 34 yıldır medya sektöründe. Onun için, ‘medya sektörüne dışarıdan giren en akıllı patron’ demek yanlış olmaz.

Benzer durumdaki onlarca patron silinip giderken, o bütün çalkantılı dönemlerde ayakta kalmayı başardı. Peki, plaza gazeteciliğinin kurbanı patronlar kimlerdi?

Doğan’dan sonra medya sektörüne 1982 yılında Güneş gazetesini kuran Kozanoğlu-Çavuşoğlu Grubu girer. Yurtdışında müteahhitlik yaparak ciddi sermaye birikimi oluşturan iki ortak, Hisarbank ve Odibank’ın hisselerini alarak finans sektöründe de etkin hâle gelir.

Nitekim medya ve finans, o tarihten 2001 krizine kadar memleketin en dikkat çeken ikilisi olacaktır. Güneş gazetesini daha sonra, Trabzonlu girişimci Mehmet Ali Yılmaz alır.

Gazetenin son sahibi ise Polly Peck Grubu’nun sahibi Kıbrıslı girişimci Asil Nadir olur. Nadir, Güneş dışında Günaydın gazetesi ve Gelişim Grubu’nu da alarak medyadaki etkinliğini artıracak; ancak bu etkinlik uzun sürmeyecektir.


 

Medya patronları 10 banka batırdı

 

90’ların başlarında medyada Uzanlar rüzgârı esmeye başlar. Kemal Uzan ve oğulları Cem ile Hakan Uzan, 1991’de, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal ile ortaklık kurarak ülkenin ilk özel televizyonu Star1’i (İnter Star’ı) faaliyete geçirir.

Uzanlar ayrıca Adabank ve İmar Bankası ile finans sektöründe etkilidir. Aile daha sonra özelleştirme ihalelerine girerek aldığı çimento ve elektrik şirketleriyle hızla büyüyecektir. Uzanlar, basını silah gibi kullanarak her alanda etkin olmak isteyen patronlara en önemli örnektir.

Hatta bu gücü parti kurarak siyasette aktör olma noktasına kadar vardıran aile, 2002 seçimlerine katıldıkları Genç Parti ile yüzde 7,5 oranında oy almayı başarır.

Uzan ailesinin sonunu getiren de bankacılık sektöründe yaşadıkları sıkıntı ve tabii Başbakan Tayyip Erdoğan ile girdikleri ‘savaş’ olacaktır.

O dönem televizyonculuğa ilgi duyan bir başka patron, önce Show TV’ye ortak olan, daha sonra Cine 5’i kuran Erol Aksoy’dur. Mehmet Emin Karamehmet de 90’larda medya sektörüne girenlerden.

Önce Mehmet Ali Ilıcak’tan Akşam gazetesini, daha sonra Erol Aksoy’dan Show TV’yi alan Karamehmet, kısa süre elinde tutabildiği Sabah gazetesiye birlikte bir anda 90’ların en dikkat çekici medya patronu hâline gelir.

Sabah’ı bir gece operasyonu ile tekrar Dinç Bilgin’e kaptırmasına rağmen Digitürk hamlesiyle yeni medya alanında kendini ispatlayan Karamehmet’in medya merakı, ona Pamukbank ve Yapı Kredi’yi kaybettirecektir.

Buna rağmen Turkcell gibi çok değerli bir şirket sayesinde ayakta kalmayı başarır bu sessiz patron ve daha sonra ve SkyTürk haber kanalını hayata geçirir.



Basın sektörüne hızlı girip aynı hızla sektörden çıkan ve banka işinden ağzı yanan patronlardan diğeri elbette Bursalı Cavit Çağlar’dı.

Onun başını yakan da, 1996’da Karamehmet’ten aldığı ve 1999’da Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun el koyduğu İnterbank olur.

Süleyman Demirel döneminin devlet bakanı ve ‘aile fotoğrafı’ üyelerinden Çağlar, kurucusu olduğu NTV’yi Doğuş Grubu’na satmak zorunda kalır.

NTV’yi alarak sektöre giren Doğuş Grubu, bugün ülkedeki etkili medya gruplarından birinin sahibi. Demirel’in aile fotoğrafından diğer medya patronu Kamuran Çörtük’ü de unutmamak lazım.

BRT televizyonu ile sektöre giren Çörtük’ün medyada ipini çeken yine bankacılık sektörü olacaktır. Sahibi olduğu Bayındırbank’ın 2001’de Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredilmesiyle, onun için de çöküş süreci başlar.

90’lardaki ‘yeni medya patronu’ portrelerinden en ilginci kuşkusuz Korkmaz Yiğit’tir. 1998’e kadar iki banka, üç televizyon ve iki gazeteye sahip bir patrondur Yiğit.

Ekim 1998’de patlayan Türkbank skandalı üzerine, 9 Kasım 1998’de gözaltına alınır. Bu süreçte banka, televizyon ve gazetelerini kaybeder.

Yiğit ayrıca televizyonda yayımladığı konuşmasıyla Mesut Yılmaz hükümetini düşüren patron olacaktır. Onun medyaya girişi 90’ların en dikkat çeken hadiselerindendir.

Medyadaki yükselişi Bank Ekspres’i almasından sonra başlar. Yiğit, önce Kanal 6, Kanal E ve Genç TV’yi alır, devamında ise Yeni Yüzyıl ve Milliyet gazetelerini bünyesine katar.

Özellikle Milliyet’i Doğan’dan alması medya çevreleri kadar, askerî cenahta da epey gürültü koparacaktır. O dönem askerlerin Milliyet’in satılmasına karşı çıktığı biliniyor.

Nitekim gazete daha sonra tekrar Doğan’a geçer. Yiğit’in başını yakan, Bank Ekspres’ten hemen önce hisselerini ihaleyle aldığı Türk Bank olacaktır.

Mafya babası Alaattin Çakıcı’nın ihale sürecinde Yiğit lehine devreye girdiği ses kayıtları ile ortaya çıkınca, ihale iptal edilir ve bu, yeni basın patronu için sonun başlangıcı olur.

Doğan Grubu da bankacılık hevesinden kendini alamadı ancak diğer örneklerin aksine kâr ederek defteri kapadı.

Görüldüğü gibi, İkitelli döneminin en önemli belirleyicisi medya patronlarının bankacılık merakı, hızlı yükselme iştahı ve yükselirken de medyayı basamak olarak kullanma stratejileridir.

Patronlar, basın gücünü çıkarlarını korumak ve kamu ihalesi almak için silah gibi kullanırken diğer yandan bankalarından grup şirketlerine para aktarıyorlardı.

Halktan yüksek faizle topladıkları mevduatlar da bu doyma bilmez iştihaya kurban veriliyordu. Bedelini hem onlar hem de batan bankalar kanalıyla bizzat toplum ödedi.

‘Sonradan görme medya patronları’ bunlara ilaveten bir de ‘devlet teşvikleriyle’ güçlerine güç kattı. Nitekim 90’lı yıllarda hortumlanan, içleri boşaltılan ve fona devredilen 25 özel bankanın 10’unun sahibi medya patronlarıdır.

Burada vurgulanması gereken bir husus daha var; medya patronlarının bankacılık meraklarına emekli generallerin verdikleri destek.

Nitekim 28 Şubat sürecinde batan bankaların neredeyse tamamının yönetim kurullarında emekli askerler, özellikle de generaller görev yapmıştı.

Medya patronları için asker kökenli yönetim kurulu üyeleri bir tür kendilerini garantiye alma aracıydı. Olay sadece bankalarla sınırlı kalmadı, askerin ülkedeki gücünden etkilenen pek çok holding, yönetim kurullarına emekli askerleri almakta gecikmedi.

Nitekim 2002’de göreve gelen ve bu alandaki çürümenin farkına varan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, bir genelge yayımlayarak emekli generallerin banka ve şirketlerin yönetim kurullarında yer almasını yasakladı.

O dönemin meşhur paşalarından eski Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhittin Fisunoğlu, Hayyam Garipoğlu’nun sahibi olduğu Sümerbank’ta; eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Vural Bayazıt, Dinç Bilgin’e ait Etibank’ta ve eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman da Cavit Çağlar’ın İnterbank’ında yönetim kurulu üyeliği yapmıştı.

Boyalı basın dönemi

 

90’larda medya-siyaset-ticaret ve asker ilişkilerindeki çürümenin yayıncıları ve elbette haber içeriklerini de doğrudan etkilediğinin altını çizmek gerekiyor.

Ticari çıkarları için Ankara’nın önemini bilen medya grupları, ‘Ankara temsilciliği’ makamını medyada yükselmenin aracı hâline getirmekte gecikmedi.

Birçok genel yayın yönetmeninin geçmişinde Ankara temsilciliği görevi bulunması elbette tesadüf değil. Ankara’nın öneminin artması, medyada sarkacın ağırlığının muhabirden-haberciden yazar ve temsilciye kaymasına sebep olacaktır.

Yazarlar ve temsilcilerin siyaseti yönetenlerle kuracağı ikili ilişkiler artık medya patronları için hayati önemdedir.

Nitekim Bâbıâli döneminde basının yıldızı ‘muhabir-muharrir’ iken, Bâbıtelli döneminde bu yayın yönetmeni ve temsilciye evrilmiştir, üstelik bu yaklaşım hâlen sürmektedir.

Yine bu anlayışın diğer sonucu, medyadaki magazinleşmenin artmasıdır. 80 darbesinden sonra nasıl siyasi haber yazmanın zorlukları ‘ekonomi haberciliği’nin yıldızını parlatmışsa, 90’larda da magazin gazeteciliği ve ‘televole’ tarzı görsel yayıncılık öne çıkmıştır.

Kısacası 90’lar ‘boyalı basın’ ve ‘üçüncü sayfa haberciliği’ anlayışının da zirve yılları ve sektöre bıraktığı hastalıklı miraslardandır.

Kısaca böyle özetlenebilir, basın sektörünün medyaya dönüşümü ve Bâbıtelli yıllarının bilançosu. Bugün Bâbıtelli’den geriye, elden çıkarılan veya yıkılan plazalardan başka bir şey kalmasa da, medyanın burada geçirdiği 20 yıl, ileride gazeteciliğin nasıl yapılmaması gerektiği konusunda ders yapılabilecek kadar malzeme barındırıyor. Bu malzemeyi işlemek de, 90’lar medyasını tez konusu yapacak gelecek nesillere düşüyor.

 

İki medya grubuna verilen teşvik: 625 milyon dolar

 

90’ların medya hikâyeleri yazmakla bitmez. Bunlardan biri de, görkemli plazaların inşa edilmesi ve basının son teknoloji ürünleri kullanmasındaki para gücünün kaynağını oluşturan, devlet teşvikleridir.

Dönemin medya-siyaset ilişkisinin belirleyicilerinden biridir söz konusu teşvikler. Bu konudaki resmî bilgileri açıklayan isim koalisyonlar döneminin meşhur devlet bakanlarından Güneş Taner olur.

Ertuğrul Özkök ile yaptığı bol küfürlü ve pazarlıklı telefon konuşmaları ile de gündeme gelen Taner, Erzincan Milletvekili Tevhit Karakaya’nın soru önergesine, 31 Aralık 1997’de verdiği cevapta, aslında farkında olmadan medya-siyaset-ticaret üçgenindeki kirli ilişkileri deşifre etmiş oluyordu.

Taner’in verdiği bilgilere göre 1983-97 arasında medyaya verilen teşviklerin yüzde 90’ı sadece iki gruba gitmişti.

O yıllar arasında Sabah Grubu ve Doğan Holding’e verilen devlet desteğinin miktarı, Taner’in açıkladığı verilere göre 625 milyon dolar.

Başka bir ifadeyle Doğan Grubu’nun 626,3 milyon dolarlık yatırımının 406,7 milyon dolarını, Sabah Grubu’nun 292,1 milyon dolarlık yatırımının 194,9 milyon dolarını devlet ödemişti.

Tabii bu açıklama Taner’in başını epey ağrıtır. İlgili grupların gazeteleri olayın üstüne gidince, Taner kendisini bürokratların yanılttığını söyleyerek özür dilemek zorunda kalır.

Ancak ok yaydan çıkmıştır artık. Bu hadise, 90’larda medya-siyaset ilişkilerindeki çürümenin en önemli belgelerinden biri olarak Meclis arşivindeki yerini alacaktır.

Nitekim 10 Mayıs 1997’de İstanbul Sultanahmet’te bir miting düzenleyen Başbakan Tansu Çiller, medya gruplarına verilen teşvikleri açıklayarak, bunları kaldırdığı için kartel medyasının hedefi olduğunu söyleyecektir.

Bu arada teşvikler meselesini kapatmadan, en çok teşvik alan iki grubun 90’larda imza attığı ve Türkiye basın tarihi açısından ‘yüz karası’ denebilecek bir anlaşmaya da değinmek gerekiyor.

O dönem basının iki büyük grubu Doğan ve Sabah arasında yazılı olmayan bir ‘centilmenlik anlaşması’ bulunuyordu. Yani bir grubun işten attığı gazeteciyi, diğeri centilmenlik anlaşmasına uyarak almıyordu.

Adı centilmenlik denen utanç uygulaması aslında 90’larda medya emekçileri açısından da nasıl bir çalışma ortamı bulunduğunun en iyi örneği denebilir.

Gazetecilik her zaman halktan kopuktu

Medyadaki dejenerasyon fiziki mekânlarla ne kadar ilişkili? Medya eleştirmeni, gazeteci-yazar Alper Görmüş, gazetelerin Bâbıâli’yi terk edip ‘Plazalar’a taşınmasının her şeyi berbat ettiğine dair giderek büyüyen kanaate katılmıyor.

Görmüş’e göre, gazetecilikte plazacılığın bazı olumsuz sonuçlar doğurduğu muhakkak. Ama sonuçlar üzerinde düşünmek ve odaklanmak, asıl meseleyi gözden kaçırmaya sebep olabilir.

Görmüş, “Bence asıl soru şudur: Gazetecilikte plazacılık hangi koşullarda doğdu?” diyor ve şu cevabı veriyor: “Türkiye’de gazetecilik, devletle kurduğu problemli ilişkinin belirli bir aşamasında şımardı ve bütün şımarıkların içine girdiği psikolojiyle ‘büyüklüğünü’ toplumun gözüne sokmak istedi.”

Peki, bu özgün durumu üreten şartlar nelerdi? Bunun, ekonomik ve siyasal olmak üzere iki ayağının olduğunu düşünüyor Görmüş:

Ekonomik ayak: 1980’lerden sonra Türkiye ekonomisinin liberalleşmesiyle birlikte basın sektörü de büyümeye başladı. Fakat daha da büyüyebilmek için gözünü devlete dikmeye başladı. Bunu da ‘siyasal ayak’ üzerinden başardı.

Siyasal ayak: Medya güçlenirken siyasal iktidarlar güç kaybediyordu. 1990’larda, medya iktidarları doğrudan etkileyecek ölçüde güçlendi.

Medya patronları banka sahibi oldu ve bu kaynakları gayrimeşru yollarla kullandılar; devlet de olan bitene ses çıkaramadı. Plaza düzeninin 90’larda yükselmesi tesadüf değil. Haydan gelen paralar huya gitti.

Gazeteciliğin günümüzdeki ahlaki sorunlarının oluşmasında plazalaşma sürecinin elbette payı olduğuna ancak bunun küçük bir pay olduğuna işaret eden Görmüş, “20 yıllık plazalar dönemi yaşanmasaydı da aynı problemler oluşacaktı.” kanaatinde.

Gazetecilerin ‘halktan kopması’ meselesinin de mekânlarla değil, ideolojiyle ilgili olduğunu vurgulayarak çarpıcı bir tespit yapıyor: “Türkiye’de gazetecilik her zaman halktan kopuk oldu, çünkü bu meslek hiçbir zaman ‘toplum odaklı’ yürütülmedi.”

İktidar odaklarıyla göbek bağı kesilmeli

Gazeteci Yavuz Baydar ‘plaza gazeteciliğinin’ ülkenin demokratikleşmesinden yana tavır koyamamasını birkaç gerekçeyle açıklıyor.

Öncelikle, gazetecilerin ezici çoğunluğunun mesleki cehalet veya deformasyon içinde olması.

Baydar’a göre çoğunluk için, devletin yüce çıkarları her zaman önde geldi. Bunu içselleştirilmiş milliyetçilik ve katı bir Kemalizm sürekli besledi.

Militarizm hep bir gölge gibi yazı işlerine hükmetti. Baydar, medyadaki zihniyeti şöyle anlatıyor: “Hep bir gözü darbede, darbecilerde oldu bir kısım kilit pozisyondaki gazetecinin.

Demokrasiyi küçümsediler. Darbecilerin önünde kuyruk olup ellerini öptüler. Elitten geldikleri için halka tepeden baktılar. Halkın bitkisel hayatta kalması için çaba sarf ettiler. Tabuları yıkmak bir yana, sürekli canlı tuttular.”

İşin zihniyet boyutunun yanına, plazalar dönemiyle birlikte ciddi bir para ve maddi çıkarlar boyutunun da eklendiğinden bahsetmiştik.

Baydar, “1980’ler ortasında başlayan medya liberalizasyonunun iyi yanları çoktu, ama sektör aktörlerinin mesleği sakınmadığı ve açgözlülük uğruna gazeteciliği beş paralık ettiği dönemin de önü alınamadı.” diyerek, sektörün mafyatik yapılanmalara karşı kırılgan hâle getirildiğinin altını çiziyor.

Medya sermayesinin, kurulan büyük saadet düzenini, banka ve ihaleler aracılığıyla sürdürmek istediğini vurgulayan Baydar, üretilen sahte cenneti şöyle tanımlıyor:

“İç yapılanmalar bu düzene uygun kuruldu; editörler muazzam maaşlarla sınıf atladı, lüks plazalarda, iyi altyapı eşittir iyi gazetecilik gibi yalan bir dünya oluşturuldu. Halk, ezilenler, sessizler, mağdurlar bu dönemde asla görülmedi, görülürmüş gibi yapıldı.”

Peki, medyada son yıllarda sermaye açısından çoğulcu bir yapıya doğru gidilmesi, plazalar dönemi sorunlarına çözüm olabilir mi? Baydar bu konuda ihtiyatlı iyimser.

Henüz önemli bir dönüşüm görmediğinin altını çiziyor. Buna karşılık eski düzenin aktörlerinin zayıfladığı tespitini yapıyor.

Sektörde kurallı, ilkeli, sağlıklı bir yapı, çeşitlilik, dağılım ve kalite olmadığını belirterek özellikli insan kaynağı ve çalışanların hakları ekseninde ciddi problemlerin devam ettiğini düşünüyor.

Baydar, esas kaygı verici noktaya da işaret ediyor: “Eski düzene yerleşiklik kazandırıp medyada kangren yaratan, para ve mali-siyasi çıkar eksenli, al gülüm-ver gülüm esaslı ilişkilerin devam ediyor olması.

Eski veya yeni patronaj aktörleri hâlâ sıkı fıkı ilişkiler aracılığıyla Ankara’dan medet umuyor, yamanmaya ve talep etmeye devam ediyor. Bu yapı kırılmazsa ülkede ne bağımsız gazetecilik olur ne de özgür habercilik. Medya ile iktidar odakları arasındaki para eksenli göbek bağının kesilmesi gerekir.”

Bâbıâli de ak kaşık değildi!
 
Gazeteci Fuat Uğur Bâbıâli zamanında etik sorunların daha az yaşandığını belirtmekle birlikte, o dönemin de basın açısından tamamen sorunsuz olmadığına işaret ediyor.

İkitelli döneminde siyasi süreçlerin sertleşmesiyle birlikte alttan yürütülen kavgaların daha görünür olmaya başladığını belirten Uğur, şu yorumu yapıyor:

“Kavgada yumruğun hesabı sorulmaz mantığıyla etik, gazetecilik meslek ilkeleri, ahlak tamamen bir kenara bırakıldı. 1990-2010 arasında medya patronları ve onların güdümündeki genel yayın yönetmenleri, yetkili yöneticileri, gazeteciliğin infisah ettiği bir dönemin sorumlusudur. Kısaca Bâbıâli’de de zihniyet aynıydı ama yukarıda saydığım sebeplerle görünür ve güçlü değildi.”

Uğur, son yıllarda medyadaki sahiplik yapısının çeşitlenmesini büyük fırsat olarak görüyor. Buna rağmen basın ve ifade özgürlüğü açısından hâlâ sıkıntılar olduğunu, Türk Ceza Kanunu’nun fikir özgürlüğü açısından sınırlamalarının ve Terörle Mücadele Kanunu’nun değiştirilmemiş olmasının endişe verici olduğunu belirterek, “Ancak hükümete eleştiri ya da benzeri konularda ‘Bugün istediğimizi yazamıyoruz, söyleyemiyoruz’ diyenlerin çoğu ikiyüzlü.

İsteyen istediğini söylüyor, söyleyebilir. Hakaret etmeye yönelik yasal yaptırımları engel ya da sansür olarak niteleyemezsiniz.” diyor.

Uğur da Baydar gibi son tahlilde asıl meselenin medya patronlarının devletle bağlarını kesmeleri olduğunu vurguluyor:

“Patronlar devletten sürekli ihale bekledikleri sürece kendi yazarlarının, yayın yönetmenlerinin sesini bizzat kendileri kısacaktır ki zaten bunu yapıyorlar. Medya-siyaset-ticaret ilişkileri ‘bağımlılık’ ilişkisinden çıktığı takdirde özgürleşme de kendiliğinden gelecektir.”

Bir çürük elma bütün sepeti bozar!
 
Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü Başkanı Prof. Dr. Erkan Yüksel, Bâbıtelli dönemini ‘Türkiye’nin yaşadığı değişim ve dönüşüm sürecinin basındaki yansıması’ diye değerlendiriyor.

Yüksel, medyanın sermaye ile entegrasyon sürecinin hâlâ devam ettiği görüşünde. Medyadaki değişimin, ülkedeki ve toplumdaki dönüşümden farklı olmadığının altını çizen Yüksel, “Medyanın genel alışkanlığı, gücün yanında yer almaktır. Hepsi olmasa bile önemli bölümü için durum böyledir.” diyor.

Medya yapısının gerek siyasal gerek ekonomik gerekse toplumsal yapıdan ayrı değerlendirilemeyeceğini söyleyen Yüksel, bu alanlarda sıkıntı varsa, medyada da olmasının kaçınılmazlığını vurguluyor.

Siyaset, toplum, ekonomik düzen, diğer aktörler ve medyayı aynı sepetin içindeki elmalara benzeten Yüksel, içerideki bir çürük elmanın bütün ürünü etkileyeceğine işaret ediyor.

“Medyayı tek başına suçlamak sorunu çözmez. Çözüm için uzun yıllar gerekir ama tek başına medyayı düzeltmekle de sorunları çözemezsiniz.” tespitini yapıyor.

Son dönemde medyadaki sahiplik yapısının çeşitlenmesini önemli ancak yetersiz buluyor Prof. Yüksel. Medyadaki sermaye sahiplerinin çeşitlenmesi kadar, yerel basının da güçlenmesi gerektiğini hatırlatıyor.

Türkiye’nin bilgi ihtiyacının sadece İstanbul’dan çıkan gazetelerle karşılanamayacağı tespitini yaparak şöyle devam ediyor:

 “Türkiye’de medya siyaset gündemine hâkimdir ama kamuoyu gündemi ile medyanın arası aynı oranda iyi değildir. Medya, toplumun sorunlarını ve ihtiyaçlarını dile getirme yerine siyasetin peşine takılıyor. Bu anlamda hem yerel basının güçlenmesini hem de sahiplik yapısındaki çeşitlenmeyi önemli buluyorum.”

Bâbıtelli’de gazeteler promosyonu kadar konuşurdu!  

Gerek Bâbıâli gerekse Bâbıtelli dönemlerini içeriden yaşayan ve uzun yıllar medya eleştirileri yapan Zaman Okur Editörü, gazeteci Hasan Sutay, 90’larda gazetelerin promosyon iştahına vurgu yaparak bu sürecin hem basın sektörünü hem de okuru yaraladığını söylüyor.

O dönem İstanbul’un bazı semtlerinde kupon pazarları bile kurulduğunu hatırlatan Sutay, ilginç tespitler yapıyor:

“Sabah Grubu’nun İzmir’den İstanbul’a gelişini Hürriyet bir türlü kabullenemedi. 90’larda ve öncesinde şimdi hiçbir gazetede olmayan bir gelir kapısı vardı: gazino reklamları. Bu bile çekişme konusu olmuştu.”

Sutay, gazino reklamları kavgasının bitmesinin ardından başlayan ikinci bir kavgaya dikkat çekiyor, o da promosyon savaşları ya da daha yaygın adıyla ansiklopedi savaşları.

Ansiklopediyle başlayan promosyonda daha sonra tabak çanaklar devreye girmişti. Sutay’a göre çanak-tabak türü promosyon malzemeleri sadece medyanın değil, okuyucunun da kimyasını bozdu.

Gazeteler verilen ürünlerin yanında promosyon gibi kalmaya başlamıştı. Gazetelerin verdiği tencere ve tavalar, televizyon programlarının tartışma konusu hâline gelmişti.

Ürünlerin kalitesizliğini göstermek isteyen programcılar elleriyle bunları yırtıyordu. Hasan Sutay, promosyon meselesinde diğer bir tuhaflığı da şöyle anlatıyor:

“Akşam gazetesi, kupon biriktiren herkese televizyon verecekti. Gazetenin tirajı bir milyonu aşmıştı. Ne var ki, kuponların tamamlanacağı vakit piyasada gazete bulunmuyordu. Çünkü baskıyı düşürmüşlerdi. Bu yüzden ilk defa kupon pazarı açıldı. Kuponzedeler diye bir kavram bile oluştu. En sonunda konuya devlet el attı ve promosyon yasasıyla bir düzenleme yapılmak zorunda kalındı.”

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-34757-b%C3%A2bitellinin-hasar-raporu.html
 

26 Nisan 2013 Cuma

Devlet protokolü ve siyaset [Yorum - Eser Karakaş]

8 Kasım 2012

Türkiye'de son on senede çok önemli ve çok büyük bölümü de olumlu gelişmelere şahit olduk; bu çok önemli gelişmeleri en genel hatlarıyla iktisat ve siyaset başlıkları altında toparlamak mümkün.

İktisatta yaşanan gelişmeleri çok daha somut olarak görmek mümkün; on bin doları aşan kişi başına gelir, kredi notumuzun uluslararası derecelendirme kuruluşları tarafından 1994'ten beri ilk kez yatırım yapılabilir bir düzeye çekilmiş olması, bütçe açıkları ve kamu borç stoklarında ulaşılan çok düşük, Maastricht kriterlerini uzak ara karşılayan oranlar, bankacılık sisteminin çok olumlu rasyoları, ihracat düzeyimiz ve süren artış oranları iktisat alanında yaşanan çok olumlu gelişmelerin sayısal göstergeleri.

Siyaset alanında da çok önemli başarıların yaşandığına kuşku yok ama bu alanda mesele iktisat alanında olduğu kadar siyah-beyaz pek değil; bardağın dolu tarafında fiiliyatta geriletilen askeri vesayet var, AB sürecinde anayasada ve yasalarda yapılan kısmi olumlu değişiklikler var, AB ile, çok zor da ilerlese, başlamış olan müzakere süreci var, vatandaşların devlet ve siyasi otoriteyle barışma süreci var, 1982 Anayasası'nın sorgulanır oluşu var, vs.

Bardağın boş tarafında ise 1982 Anayasası'nın değişmemiş olması ve her geçen gün değişme umudunun azalması var, AB tam üyelik sürecinin iç hukuk değişim gereklerinin yerine getirilme hızının azalmış olması var ve benim en çok önemsediğim başka bir konu, askeri vesayetin çok olumlu fiili geriletilme sürecinin Anayasa'ya, yasalara, yönetmeliklere, uygulamalara, mesela devlet protokolüne yansıtılmıyor olması var.

Mevcut siyasi dengelerde askeri vesayetin fiili olarak geriletilmiş olması, yasal dönüşümler yapılmamış olsa bile, somut bir tehdidi muhtemelen engelleyebilir ama yarın değişebilecek siyasi dengelerde geçerli hukuki yapı askeri vesayetin tüm ağırlığıyla geri dönüşünü çok kolaylaştırabilir, bunu iyi görmek gerektiğini düşünüyorum.

Bu yorum yazımda da askeri vesayetin hukuksal, kurumsal bir görünümüne işaret etmek istiyorum; üstelik bu görünüm 12 Eylül rejimine ait bir görünüm de değil, son olarak Mayıs 2012'de yeniden şekillendirilen bir görünüm. İşaret etmek istediğim görünüm Mayıs 2012'de yani yaklaşık altı ay önce yeniden düzenlenen devlet protokol listesi; lütfen, devlet protokol listesinin ne önemi var diye düşünmeyelim zira devlet protokol listesi bir devletin değerler hiyerarşisini, demokratikleşme düzeyini adeta bire bir yansıtan bir listedir, bir görünümdür.

Mayıs 2012 öncesi yürürlükte olan devlet protokol listesi 12 Eylül rejiminde Kenan Evren'in hazırladığı devlet protokol listesi idi; Mayıs 2012'de ise bu 12 Eylül protokol listesi değiştirildi, yerine normal koşullarda çok daha demokratik bir protokol liste anlayışının gelmesi gerekiyordu ama ilginçtir, aşağıda detaylarına gireceğim, tek parti döneminin “Reis” protokolü adı verilen bir protokol liste anlayışı benimsendi ve zannımca da protokol anlayışında önemli bir değişiklik yaşanmamış oldu. Oysa, on senelik bir AK Parti yönetiminden sonra çok daha demokratik, daha etkin ve evrensel hukuk devleti ilkelerine daha uygun bir protokol listesi anlayışı Türkiye Devleti protokolü için benimsenebilirdi kanısındayım.

Mayıs 2012'de benimsenen yeni protokol listesi anlayışında doğal ve demokratik olarak birinci sırada TBMM başkanı geliyor; Cumhurbaşkanlığı makamı protokol sıralaması anlayışının dışında değerlendirildiği için zaten sıralamada görülmüyor. İkinci sırada ise başbakan geliyor; parlamenter rejimlerde rejimin en güçlü ismi başbakanın da ikinci sırada yer alması doğal ve yine kanımca evrensel demokratik teamüle uygun.

Bizim eski ve yeni protokol sıralama anlayışlarında sorun üçüncü sıradan itibaren başlıyor; devlet protokol sıralamasının üçüncü pozisyonunda nihai analizde bir devlet memuru olan genelkurmay başkanı geliyor. Bir askerin devlet protokol sıralamasında üçüncü sırada bulunmasını herhangi bir demokratik değer skalası ile açıklamak pek mümkün değildir kanısındayım.

Dördüncü sırada yani genelkurmay başkanının arkasından ise anamuhalefet partisi lideri geliyor; bu durumun bir demokraside izahının kolay olamayacağı açıktır. Anamuhalefet partisi lideri demokrasilerde çok ama çok önemlidir, başbakanlık adayıdır yani potansiyel başbakandır.

Bu durum yani Mayıs 2012'den itibaren geçerli olan yeni devlet protokol anlayışı her açıdan tuhaf bir görüntü arz etmektedir; bu görüntü, devlet protokol sıralamasında bir askerin üçüncü sırada, anamuhalefet liderinin önünde bulunması siyasi iktidar için çok önemli bir nakısadır, yeni Türkiye, ileri demokrasi şiarları ile çok tutarlı gibi durmamaktadır.

Bu görüntü anamuhalefet yani CHP için de iyi bir sınav değildir zira Mayıs 2012'de bu yeni düzenleme yapıldığında Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendi adına değil ama konumu adına bu düzenlemeyi protesto ettiğine de galiba kimse şahit olmamıştır; CHP de kendi kurumsal kimliğiyle, anamuhalefet partisi adına bir devlet memurunun arkasından protokolde yer almaktan rahatsız olmamıştır ve bu rahatsız olmamışlıkla da sistemde demokratik bir alternatif olabilme şansını da kanımca bir kez daha kaybetmiştir.
 
Türkiye'de tüm bakanlar, tüm milletvekilleri, yüksek yargı organları başkanları ve üyeleri protokol sıralamasında genelkurmay başkanının gerisindeler; örneğin bir milli savunma bakanının milli savunmaya ilişkin bürokrasinin başındaki bir memurun protokol sıralamasında epey arkasında oluşu muhtemelen ancak bizim ülkemizde rastlanabilecek bir tuhaf manzaradır ama işin doğrusu güzel bir manzara da değildir, bu manzara ile evrensel kriterlerle bezenmiş hukuk devleti ideali imtizaç etmemektedir.

Fransa'da genelkurmay başkanı protokol listesinin 19. (on dokuzuncu) sırasında görülmektedir; tüm milletvekilleri, tüm senatörler, doğal olarak tüm bakanlar, ombudsman, yüksek yargı organları başkanları Fransız genelkurmay başkanının önündedirler; bu manzaraya sayısal olarak baktığınızda, 550'yi aşan milletvekili ve senatör düşünüldüğünde, genelkurmay başkanı devlet protokolünde 600 (altı yüz) kadar kişinin gerisindedir.

Bu durumu eskiden, diyelim askeri vesayet günlerinde, ordunun devlet kuruculuğu ile açıklamaya yönelik çok da doğru olmayan, yapay bir iddia vardı ama bugün, askeri vesayetin en azından fiili düzeyde geriletildiği bir ortamda, 12 Eylül referandumu sonrasında devlet protokolü yeniden düzenlenirken bir devlet memuru olan genelkurmay başkanının devlet protokolünün hâlâ ve yine üçüncü sırasında oluşu tuhaf, anakronik, antidemokratik, anti hukuk bir manzara oluşturmaktadır. 

e.karakas@zaman.com.tr

14 Nisan 2013 Pazar

SİYASET DIŞI ÇÖZÜMSÜZLÜK

Mümtaz'er Türköne


Siyasetle yatıp kalkanların düştükleri sistematik hata, herkesin kendileri gibi siyasetle yoğun olarak ilgilendiklerini zannetmeleridir. 
Halbuki toplumun kahir ekseriyeti için siyaset alt sıralarda yer alan bir meşgaledir. Kural olarak insanlar canları yandığı zaman siyasette çözüm ararlar. Sorun çoksa siyaset çoğalır.

Biri çözüm bulmuşsa can yakan sorunların da pek anlamı kalmaz. Anlamı kalmayınca asıl sorun dışında ne varsa ortaya dökülür. Biriken hesaplar görülür. Asıl sorundan boşalan yere sempatilere ve antipatilere dökülen duygular dolmaya başlar.

Türkiye, en temel sorununu çözerken manzara bu. Üç aydır şiddet yok. Tekrar başlayacağına dair bir endişe de kalmadı. Şiddet geri kalan sorunların tamamını baskı altında tuttu.

Biriken bütün hesaplar adeta elektrik süpürgesinin torbasının patlaması gibi ortalığa döküldü. Ama bu sadece bir başlangıç. Sular dalgalanmadan durulmaz.

Taşlar yerli yerine oturduğu zaman daha soğukkanlı iş görmeye başlayacağız. Kamuoyu araştırmaları çözüme desteğin yavaş yavaş arttığını gösteriyor.

Farklı araştırma şirketlerinin verdiği rakamlar ortak bir noktada buluşuyor. Bugün için % 58-60  civarında bir destek görünüyor.

Gündeme göre bu oranın dalgalı bir seyir izleyeceğini ve en nihaî noktada % 70 bandına yerleşeceğini düşünüyorum. O zaman geri kalan kemik % 30’a kafa yormamız lazım. Bu % 30 neden çözüme karşı direniyor?

Sorunun cevabı doğrudan meselenin kendi içinde değil.  % 70 - % 30 oranı, gündeme hangi konu girerse girsin değişmesi pek mümkün olmayan bir kutuplaşmayı yansıtıyor.

Türkiye’nin AB’ye girmesi gibi faydası tartışmadan hali bir referandum söz konusu olsa % 30’luk direnç devam eder. Terör sorununun çözümü için atılan adımlar, aynı direncin tahkimatını pekiştiriyor.

Karşı çıkanlarla konuşuyorum: Çok ateşli ve ısrarlı bir dirençleri var. Ama çözüme değil, hükümete ve aynı çerçevenin içine yerleştirdikleri başka konulara itiraz ediyorlar.

Çözümün gündeme gelmesi, bu toplu itirazların ifade edilmesi için bir vesileye dönüşmüş. Bu vesile ile eteklerindeki taşları döküyorlar.

Konuşulan, tartışılan şey Türkiye’nin yaşadıkları ve geldiği nokta değil. Geçmişin sağlam bir muhasebesi ve alternatifler bu tartışmalarda yer almıyor. Çözüm, şikâyetleri dile getirmenin bir aracına dönüşüyor.

Benim neslim gibi kimliğini ve kişiliğini sert siyasî kutuplaşmalar içinde edinenler, bu tutumu yakından bilirler. Siyasi gündemler sadece siyasî duruşa cephane oluşturmak içindir.

Siyasi tutumları belirleyen toplumun veya ülkenin genel yararı değil, siyasî safların sınırlarıdır. Sorunlar için rasyonel çözüm arayışları, ancak o sınırlar içinde mümkündür.

Bu alışkanlıktan bugün için ne çıkar? Sınırları değiştirmeden tutumlar değişmeyecektir. Siyasî tavırları belirleyen sınırlar safları tutmakta zorlanacak ve siyasi kimlikler yeniden şekillenecektir.

Her siyasî kanadın kendi mensubuna biçtiği elbisenin dar gelmeye başladığı bir aşamadır bu. Türkiye çözümü bulurken, siyasi kimlikleri de varoluşsal sorunlarla karşı karşıya bırakıyor.

Herkesin kendi kimliğini şu veya bu şekilde sorgulamak zorunda kalacağı bir aynanın önünde resmi geçit yapıyoruz. Tarihte bu tür değişimler bıçak sırtında ilerler.  % 70 - % 30 denklemi ise dönüşümün kaçınılmazlığını göstermek için yeterli.

Siyaset dışı çözümsüzlüğün üstesinden, siyaset dışı çarelerle gelmek mümkündür. Toplumdaki kutuplaşma çok sert değil. Üstelik çözüm doğal mecrasında kutuplaşmayı daha da yumuşatacak.

Sert çatışmalar safları sıklaştırır, mevzileri tahkim eder. Yumuşama ise özgürleşmeye, farklılaşmaya ve ortak paydaları çoğaltmaya hizmet eder.


Türkiye’nin yumuşamaya ihtiyacı var. Bu yumuşamanın en temel dinamiği ise çözümün kendisi. İlave destek ise, siyaset dışı kaynaklardan geliyor. Siyaset dışı çözümsüzlüğün çaresi her türlü siyaset dışı çözüm olmalı. 

m.turkone@zaman.com.tr

26 Şubat 2013 Salı

ADAM SMITH







Adam Smith


Adam Smith
Doğumu 16 Haziran 1723
Kirkcaldy, Fife, İskoçya
Ölümü 17 Temmuz 1790 (67 yaşında)
Edinburgh, İskoçya
Bölgesi Batı felsefesi
Okulu Klasik iktisat (modern iktisat)
İlgi alanları Siyaset felsefesi, etik, iktisat
Önemli fikirleri Klasik iktisat, çağdaş serbest piyasa, işbölümü, "görünmez el"


Adam Smith (16 Haziran 1723 – 17 Temmuz 1790), İskoç filozof. Ahlak felsefesi profesörü olması nedeniyle ekonomik açıklamalarında bu bilim dalının etkileri yoğun görülür. Ekonomide ve doğal olaylarda bir düzen olduğunu ve bunun gözlem ve ahlâk hissi ile tespit edilebileceğini söyler.

Hayatı

Adam Smith, İskoçya'nın Kirkcaldy şehrinde çalışan bir gümrük denetleyicisinin oğlu olarak dünyaya geldi. Kesin doğum tarihi kayıtlarda olmasa da 5 Haziran 1723'te, babasının ölümünden 6 ay sonra vaftiz edilmiştir. Yaklaşık 4 yaşlarında bir çingene çetesi tarafından kaçırılmış, ama kısa zamanda amcası tarafından kurtarılıp annesine geri teslim edilmiştir. Smith bu sıkıntıyı kısa sürede atlatıp annesi ile eski yakınlığını kısa zamanda yakalamıştır.


Ondört yaşında Glasgow Üniversitesi'nde ahlak felsefesi konusunda, Francis Hutcheson'ın yanında eğitim görmeye başlamıştır. Özgürlük, hukuk ve ifade özgürlüğü konularındaki tutkusu burada alevlenmiştir. 1740 yılında Oxford'daki Balliol Koleji'nde okumaya başlamış fakat 1746 yılında okulu terkedip Oxford'un imtiyaz denetimi konusunda eleştirmenlik yapmaya başlamıştır. 1748 yılında Edinburgh Üniversitesi'nde Lord Kames'in koruması altında kamu konferansları vermiş, konuşma sanatı ve belles-lettres konularına değinmiştir. Sonraları "servet yönetimi" konusunu ele almış ve bu dönemde, yani yirmili yaşlarının sonlarına doğru, daha sonra 'Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations' adlı kitabında dünyaya açıklayacağı "doğal özgürlüğün açık ve basit sistemi" konusuna el atmıştır. 1750 yılı civarlarında ileride çok yakın arkadaş olacağı David Hume ile burada tanışmıştır. İskoç Aydınlanması'nın ortaya çıkışında önemli rol oynayan diğer arkadaşları ile Edinburgh Poker Kulübü'nün müdavimi olmuştur.
Smith'in hristiyan olan babası dinine çok bağlıydı ve İskoç Kilisesi'nin ılımlı kanadına üyeydi. Smith'in İngiltere'ye gidişinin arkasındaki sebebin İngiltere Kilisesi'nde kariyer yapmak istemesi olduğu soylense de bu konu hakkinda kesin bir kanit yoktur ve aksine Smith'in İskoçya'ya deizm yanlısı olarak döndüğü bilinmektedir. Ayrıca çocukken babası tarafından gönderildiği kiliseden kaçarak geri dönmüştür. Smith, felsefi olarak dinin ekonominin önünde bir engel olarak görmüş ve ateizm üzerinden düşünmüştür. Birçok yönden Darwin ile aynı görüştedir.


1751 yılında Smith Glasgow Üniversitesi'nin mantık profesörü, ertesi sene de ahlak felsefesi profesörü olarak atanmıştır. Derslerinde etik, konuşma sanatı, hukuk, politik ekonomi ve "polis ve gelir" konularını işlemiştir. 1759'da Glasgow'daki bazı konferanslarını bir araya getirdiği The Theory of Moral Sentiments adlı kitabını yayınlamıştır. Bu kitap çıktığı dönemde Smith'in itibarının yayılmasını sağlamıştır. Kitabın ana teması insan ilişkilerinin verici ve alıcılar (yani birey ve toplumun diğer üyeleri) arasındaki sempatiye ve anlayışa ne kadar bağlı olduğu üzerineydi. Lord Monboddo'nun 14 yıl sonra yayımlanan Of the Origin and Progress of Language kitabındaki detaylı incelemesinde gösterildiği üzere, Smith'in bu ilk kitabındaki dil evrimi analizi yüzeyseldi. Yine de Smith'in akıcı ve ikna edici savunmaları belagatlı olsa da tartışılmazdır. Smith açıklamalarını Lord Shaftesbury ve Hutcheson gibi "ahlak duygusu" ya da Hume gibi faydaya (en:utility) değil, anlayışa dayatmaktadır.
Smith bu dönemden sonra konferanslarında ahlak teorilerinden hukuk ve ekonomi konularına ağırlık vermeye başladı. Bir öğrencisinin 1763 civarından konferans notlarından Edwin Cannan tarafından derlenip yayınlanan 'Lectures on Justice, Police, Revenue and Arms' adlı kitapta Adam Smith'in politik ekonomi hakkındaki fikirlerinin gelişimi hakkında bir izlenim edinilebilir. Bu kitabın daha kapsamlı bir uyarlaması 1976 yılında Lectures on Jurisprudence adlı Glasgow baskısı tarafından yayımlanmıştır.
Smith ile David Hume sayesinde tanışan Charles Townshend, 1763 yılı sonunda Smith'ten üvey oğlu genç Buccleuch Dükü'ne özel ders vermesini rica etti. Smith, gelecek iki sene boyunca talebesi ile, çoğunlukla Fransa'da yaptığı yolculuklar sırasında Turgot, Jean D'Alembert, André Morellet, Helvétius, ve özellikle çalışmalarına itibar ettiği fizyokratik düşüncenin başkanı François Quesnay gibi öncü aydınlarla tanıştı. Kirkcaldy'ye döndükten sonrataki 10 seneyi An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations (Yaratılışın Sorgulanması ve Ulusların Zenginliğinin Nedenleri) adlı, 1776'da yayımlanan başyapıtı üzerinde çalışarak geçirdi. Kitap büyük çoğunluk tarafından hüsnükabul gördü ve revaçta kalarak Smith'in meşhur olmasını sağladı. 1778'de Smith İskoçya'da vergiden sorumlu bir devlet bakanı olarak atandı, Edinburgh'ya annesinin yanına yerleşti. 17 Haziran 1790 yılında ağır bir hastalık sonrası yaşamını yitirdi. Bilindiği kadarıyla gelirinin büyük bir kısmını gizli yardım fonlarına bırakmıştır.
Smith'in edebi vasiyetini yerine getirenler İskoç akademik dünyasından iki eski arkadaşıdır: fizikçi/kimyacı Joseph Black ve öncü yerbilimci James Hutton. Yazar arkasında pek çok not ve yayımlanmamış yazılar bırakmıştır ama yayımlanmaya uygun olmayan her şeyin imha edilmesi için talimat vermiştir. History of Astronomy adlı yayımlanmamış bir makalesini basıma uygun görmüştür ve bununla beraber diğer eserleri Essays on Philosophical Subjects adlı kitapta 1795 yılında okuyucuyla buluşturulmuştur.

 

Ulusların Zenginliği

Bu kitabın ana konusu ekonomik büyümedir.
Ölümünden kısa bir süre önce Smith, neredeyse bütün yayımlanmamış yazılarını yoketmişti. Sanıldığı kadarıyla, son yıllarında iki büyük tez üzerinde çalışıyordu; bir tanesi hukuk teorisi ve tarihi, diğeri de bilim ve sanat hakkında. Ölümünden sonra, 1975'te yayımlanan Essays on Philosophical Subjects muhtemelen ikinci tezinin bir kısmını kapsamaktadır.

Ulusların Zenginliği, ekonomi disiplinin ortaya çıkmasını ve aynı zamanda özerk ve sistematik hale gelmesini sağladığı için döneminde etkili bir eserdi. Batı dünyasında, konusundaki yayımlanan en nüfuzlu kitap olduğu söylenebilir. 1776'da piyasa çıktığında, İngiltere ve Amerika'da serbest ticaret anlayışı yaygınlaşmaktaydı; ve kitap ekonomik başarı için büyük külçe rezervlerinin önemli olduğunu savunduğu teori olan merkantilizme karşı klasik bir bildirge haline geldi. Bu dönemde Amerika'nın içinde bulunduğu, kurtuluş savaşı sonrasında ortaya çıkan fakirlik ve sıkıntılı koşullar, bu anlayışı doğurmuştur. Yine de kitap piyasa çıktığı dönemde, serbest ticaretin yararları konusunda herkes ikna olmamıştı: İngiltere halkı ve parlementosu merkantilizme uzun süre bağlı kalmıştır.

Ulusların Zenginliği, aynı zamanda, fizyokratik anlayışın toprağın önemini vurgulayışına karşı çıkıyordu. Smith bunun yerine işgücünün üstünlüğüne inanmaktaydı, ve işçi sınıfının (en:division of labor) üretimin artmasında etkili olacağını savunuyordu. Uluslar o kadar başarılı oldular ki, bu başarı eski ekonomik ekollerin terk edilmesine yol açtı. Thomas Malthus ve David Ricardo gibi ekonomistler Smith'in bugün klasik ekonomi olarak bilinen teorisini rafine etmeye yöneldiler ve bu zamanla modern ekonominin gelişmesini sağladı. Malthus, Smith'in nüfus fazlalığı konusundaki düşüncelerini geliştirdi. Ricardo "ücretlerin demir kanunu"na (en:iron law of wages), yani nüfus fazlalığının asgari geçim düzeyinin önününe geçeceğine inanıyordu. Smith, bugün daha doğru olduğuna inanılan, artan üretimle artan ücretler varsayımını önermişti.
Ulusların Zenginliği 'nin ana konularından bir tanesi, serbest piyasanın her ne kadar karmaşık ve denetsiz gözükse de aslında sözde bir "görünmez el" tarafından doğru miktarda ve çeşitlilikte üretim yapmak için yönlendirildiğidir. Smith bu simgeyi The Theory of Moral Sentiments adlı kitabında daha önce kullanmış olsa da fikri ilk olarak Astronomi Tarihi adlı denemesinde kaleme almıştır. Örneğin, bir üründe üretim eksikliği olduğunda fiyatı artar ve bu durum ortaya bir kâr marjının çıkmasını sağlayarak başkalarını bu ürünü üretmeye teşvik eder ve nihayet kıtlığa son verir. Eğer pazara çok fazla üretici girerse, üreticiler arasındaki artan rekabet ve artan stok, yani arz, fiyatların üretim maliyetine düşmesini sağlayarak, ürünün "doğal fiyat"ına (ortalama piyasa fiyatı) ulaşmasına yol açar. Kâr oranı bu ortalama piyasa fiyatında sıfırlansa da mal ve hizmet üretimi için teşvikler ortadan kalkmaz çünkü bütün üretim masrafları, mal sahibinin işgücü de dahil, üretilenin fiyatına yansımaktadır. Eğer fiyatlar sıfır kâr oranının altına düşerse, üreticiler piyasadan çekilmeye başlarlar. Kâr oranları sıfırın üzerinde olduğu sürece üreticiler piyasaya girmeye devam edecektir. Smith, insanların harekete geçmelerini sağlayan nedenlerin, bencil ve açgözlü olmalarından kaynaklandığına inanıyordu. Bunun olumlu sonucu olarak da serbest piyasadaki rekabetin, fiyatların aşağıda kalmasını sağlayarak halkin tamamına faydalı olmasını gösteriyordu. Ona göre bu rekabet aynı zamanda çok çeşitli mal ve hizmet üretilmesini teşvik etmekteydi. Yine de, işadamlarına karşı dikkatli olunması gerektiğini ve tekelleşmenin yanlış olduğunu savunuyordu.
Smith, tüm gücüyle sanayi gelişimini engelleyen modası geçmiş devlet kısıtlamalarına saldırıyordu. Nitekim, ekonomik sürece olan çoğu hükümet müdahalesinin, gümrük vergileri (en:Tariff) de dahil, verimsizliğe ve uzun dönemde yüksek fiyatlara yol açtığını savunuyordu. Her şeyin oluruna bırakılmasını savunan bu "laissez-faire" teorisi, ileriki yıllarda, özellikle 19. yüzyılda, hükümetin koyduğu kanunları etkilemiştir. (Buna rağmen Smith hükümetin varlığına muhalefet değildi; ekonomi sektörünün dışındaki konularda faaliyet göstermesini savunuyordu. Örneğin, fakir yetişkinler için kamu eğitimi verilmesinin, özel fabrikalar için kârlı olmayan kurumsal sistemlerin, adli sistemin ve daimi bir ordunun taraftarıydı.)

 

Tam Rekabet

Smith yaşadığı dönemin bilimsel gelişimininde etkisiyle ekonomiyi doğa kanunlarının varlığıyla açıklamaya çalışmıştır. Görünmez el bu araştırmaların en önemlilerindendir. Smith'e göre iktisadi hayat bireycidir ve bu bireycilik insanların doğal yapısından kaynaklanmaktadır. Kişisel menfaat iktisadi hayat için itici bir güçtür. Kişi en az zahmetle en çok tatmine ulaşmaya çalışacaktır, doğası gereği. Bu amaçla, Smith, arz ve talep eşitliğini otomatik olarak gerçekleştiren fiyat mekanizması üzerinde duracaktır. Smith'e göre fiyatlar denge unsurudur. Smith'in denge fiyat unsurunu piyasa örneği ile açıklayalım: Üretim azalırsa fiyatlar yükselir, ekmek arzının azaldığını düşünün ihtiyacınız olan birim ekmeğe ulaşmak için daha çok çaba harcayacaksınız, bu artan çaba da ister istemez fiyatları arttıracaktır. Fiyatların yükselmesi firmaları daha fazla kar edeceklerini düşündüklerinden daha fazla üretim yapmalarına teşvik edecek ve arz talebe yaklaştığı sırada bir dengeye geleceklerdir, arz talebi aştığı sırada fiyatlar düşecektir bu da firmaların üretimlerini kısmasına sebep olacaktır, böylece hiçbir müdahale olmadan her şey bir dengeye gelecektir.
Tam rekabette kişiler ve firmalar kendi çıkarlarını en çoklaştırırlarken aynı zamanda toplumunda çıkarına hizmet ederler. Örnek olarak, tam rekabet ortamında fiyatlar düşer ve fiyatlar düşünce bundan tüketiciler yararlanır. Tam rekabet ortamında üreticiler ve tüketiciler arasında bir çıkar çatışması yoktur. Tam rekabet ortamında üreticiler ile tüketiciler üretim ve tüketim artıklarını eşit şekilde paylaşırlar.
Ancak, aşağıdaki etkenler tam rekabet ortamında kurulan dengeyi bozabilir:
  • 1 Devletin vergilerini arttırması.
  • 2 Üretim faktörleri'nin optimum bileşimlerinin bozulması, bazı mallarda nadirlik rantı yaratır(nadirlik rantı bir malın piyasada az olması ve mala olan talebin çok olmasından dolayı fiyatının maliyetinden yüksek olmasından dolayı elde dilen kardır).
  • 3 Üreticilerin üretim kararlarında yanılma ve üretim kararsızlıkları.
  • 4 Uluslararası ilişkilerin kısılması veya kopması.
  • 5 Siyasal istikrarsızlığın artması.

 

Sermaye

Smith sermayeyi emeği arttıran her şey ve emeğin daha verimli çalışmasını sağlayan bir etken olarak tanımlar. Alet, makina, toprak, gübre... birer sermayedir. Smith'e göre sermayeye konacak bir vergi üretimi azaltacak böylece hem devletin hem de toplumun faydasını azaltacaktır.
A. Smith ilk defa sermayeyi ikiye ayırır: Sabit sermaye, değişen sermaye.
  • a- Sabit sermaye binalar, gayri menkuller, sabit makinalar ve aletler gibi. Bu sermaye elden ele dolaşmadan sahibine bir kar getirir.( sabit sermaye,hic bir sekilde kar getirmez,sadece degerini parca parca üretilen metalara aktarir,bu metalarin dolasima girmesiylede degisim degerleri gerceklesir ve böylece sabit sermayenin kullanilan kismi tekrar sermaye sahibine kar getirmeden geri döner.
  • b- Değişken sermaye ise, hammadde, satılıcak mallar gibi sahibine eldeğiştirmeden dolayı kar getirir. Nasıl ki para bir mal ile mübadele edilmedikçe bir fayda sağlamaz, mallarda el değiştirmedikçe fayda sağlamaz.(Degisen sermaye bölümüne sadece ücretler girer,hammaddeler vb.degismeyen sermayenin döner kismina aittir.)
Bir ülkenin yıllık brüt geliri, yıllık toplam hasılasına eşittir. Emek ülkelerin zenginliğini yaratan temel sermayedir. Üretim sermayeye(tasarrufa) bağlıdır. Sermaye oluşturmanın ilk aşaması para elde etmektir ve bu sermayenin oluşmasıda tasarrufla mümkün olur.
A.Smith'e göre tasarruf geciktirilmiş bir tüketimdir. Bu günün tüketimini yarına bırakmaktır. Smith'e göre bir ülkenin sermaye birikimi arttıkça zenginliği de artar.

 

Görünmez El

Adam Smith, bireyin ve toplumun iyiliği arasında nedensellik kurduğu Ulusların Zenginliği kitabında şöyle yazıyordu: "(Her birey) kendi çıkarı peşinde koşarken, sıklıkla, katkıda bulunmaya niyetleneceğinden çok daha etkin olarak topluma katkıda bulunur."
Buna göre, herkesin bencil olduğu bir toplumda da uyum, bilinçli bir müdahale olmasa da, kendiliğinden oluşacaktır. Bu kendiliğindenliği sağlayan görünmez el, piyasa ilişkileridir.
Gürünmez el ve piyasayı düzenleyen fiyatlar seviyesi, kaynakların en verimli şekilde kullanılmasına imkân sağlar.
Smith, doğal kanunların varlığını kabul etmekte ve iktisat konusunun bu kanunları keşfetmek olduğunu söylemektedir. Yani Smith, doğal düzenin kişisel çıkara göre oluşacağı inancındadır. bu bakımdan Smith'in doktirini fırsatçı (oportünist) ve gerçekçidir (realist).

Emek

Fizyokratların tersine toprak yerine insan emeğini servetin kaynağı olarak görür ve işbölümünün sağladığı teknik olanaklarla emeğin üretiminin ve dolayısıyla da milli gelirin artacağını savunmuştur.Smith'in teoriye en önemli katkısı tam rekabet altında kaynakların optimal(en verimli düzeyde) etkin dağılımı hakkında ilk analizi geliştirmiş ve artı değer kavramını Ricardo ile (kâr ile özdeş olduğu düşüncesiyle de olsa) birlikte kullanmış olmasıdır.İş bölümüne toplu iğne fabrikasını örnek gösterir.Bu örnekte, günde onlarla ifade edilecek sayıda üretim yapan bir fabrikanın iş bölümü sayesinde üretim sayısını nasıl binlere çıkardığını gösterir.
Ülkelerin serveti topraktan çok insan emeğine bağlıdır.Emek ülkelerin zenginliğini arttıran temel etkendir.
Emek özellikle iş bölümünde aktif rol oynar.Gelişmiş ülkelerde emeğin sermaye birikimini sağlamada önemli bir katkısı olmuştur.
Smith servetin kaynağının emek olarak savunduğuna göre,bir ülkenin yıllık emeği,bütün malları yaratan emek toplamıdır.Diğer anlamda,emek üç kesim için de geçerlidir.

 

Ücret

Smith'e göre her şey fiyata bağlıdır.Üretim miktarı,maliyetler her şey fiyatla ilgilidir. Faktörlerin dağılımı fiyatlara göre olur. Ücret bir fiyattır; emeğin bir fiyatıdır.Ücretler, işverenler ile işçiler arasında yapılan sözleşmelerle belirlenir. Ancak Smith, bu sözleşmelerde işverenlerin işçilerden daha baskın olduğuna dikkat çeker.İşverenler ücretleri düşürmek, işçiler ise yükseltmek ister. Smith'e göre ücretler işçinin ve ailesinin geçimini sağlayacak düzeydedir. Yüksek ücret işçi sayısını arttırır,düşük ücret azaltır. Her şeye rağmen tam rekabet koşullarında ücret asgari ücretin altına inmez.
Emek talebi arttığında,kısa dönemde emek nadir olduğundan ücretler artacaktır.Fakat ücretler ona ayrılan fonlara bağlıdır. Emek talebinin artması,milli gelirin gittikçe artmasına,bu da kişi başına düşen milli gelirin yani büyümenin olduğuna işarettir. Milli gelir arttıkça yükselen ücretler, ülkenin gittikçe zenginleştiğini gösteren bir göstergedir.
Bununla birlikte Smith'e göre ücret artışı doğumların ve nüfusun artışına sebep olacaktır, bu da bir yandan karları azaltacaktır.Ayrıca ücretlerin yükselmesi fiyatları arttırır.Smith bu konuda yanılmamıştır.Çünkü yayımladığı zaman göre nufus azdı ve şuanda belirttiği gibi zamanında ücretlerin artışı ile nufus patlaması yaşanmıştır ve artık insanlar ücretlere göre üremekten yavaş yavaş vazgeçmektedirler.

 

İş Bölümü (Division of Labour)

A.Smith'in Ulusların Zenginliği adlı kitabında en ünlü bölüm iş bölümüyle ilgili olan ilk bölümdür.18. yüzyılda yazılmış olmasına rağmen bugün için bile çok doğru gelmektedir.Smith bu bölümde iş bölümünün üretimi nasıl arttırdığını toplu iğne üretimiyle ilgili bir örnekle açıklar. Tek bir kişi,yapılması için on aşaması olan bir iğneden günde sadece on tane yapabilmektedir;fakat her aşamayı yazlızca bir kişi yapsa yani on kişi çalıştırsak bir günde üretilen iğne sayısı 4800'e çıkıyor;ama her biri her aşamayı yapsaydı sadece 100 iğne üretilecekti.Bu demek oluyor ki,iş bölümü iğne üretimini 48 kat arttırmış.Ayrıca işçinin belli bir aşamada uzmanlaşması o teknolojiyi kullanmanın yeni yolları bulunarak arttırılabilir,bu da daha hızlı üretime sebep olur.
Uluslararası bakımdan iş bölümü,dünyayı çok geniş bir atölye haline getirmiştir. Bu atölyede emek en elverişli yere gidecek,en az zamanı gerektiren faaliyetleri arayacaktır.İş bölümü üretimi arttıracağından dolayı piyasaların genişlemesini ve büyük piyasaları zorunlu kılacaktır.
A.Smith'in iş bölümünü kullanarak uluslararası iktisada en büyük katkısı Mutlak Üstünlük (absolute advantage) teorisi olmuştur.Bu teoriye göre bir ülke hangi malı daha ucuza üretiyorsa kaynaklarını o mala tahsis etmelidir;böylece üstün olduğu malda daha etkin üretim yapabilmektedir.Bu yolla tüm ülkeler birbirlerine muhtaç olmaktadır ama bu sayede üretim çok fazla artmaktadır.
Smith ''laissez-faire, laissez-passer'' (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) ilkesini benimsemiştir. Üretim faktörlerinin bir kesimden diğerine serbestçe geçebilmesi gerekmektedir, bu geçişi sağlayan en önemli etken de fiyattır.
Devlet ekonomik hayata müdahale etmemelidir.Devletin müdahalesi özel sektörün üretemediği veya yapamadığı konularda olmalıdır;savunma, güvenlik, adalet gibi. Eğer devlet çok vergi alırsa, vergiler üretimi kısacağından dolayı ülke durgunlukla karşı karşıya kalabilir.Bu müdahale hem iç hem de dış ekonomi için geçerlidir.Eğer devlet vergilerle bir malın ithalatını azaltırsa bu, içerde o malın üretiminin tekelleşmesini arttırmaktadır.Uluslararası iş bölümünden yararlanmak için ürünlerin ülkeler arasında serbestçe mübadele edilmesi gerekir.
Ekonomik hayat mal ve hizmet üretimi olduğu için,Smith üretime önem vermiştir.Üretimin artırılması emeğin verimine bağlıdır.Verimlilik artışı iş bölümü,tam rekabet, iktisadi hürriyet,tasarruf ve sermaye birikimi ile mümkündür.

 

Para

A.Smith'e göre para bir mübadele aracıdır.Üretim arttıkça mübadele edilecek daha fazla mal olacağından daha fazla paraya ihtiyaç duyulacaktır.Bir ülkenin fazla parasının olması servet artışı olduğunu göstermez;fazla para oluşu fiyatlar genel düzeyini arttırır.(?)
Piyasada fazla para bulunması,servet artışını simgelemez.Aksine ülkedeki fazla para insanların ellerindeki parayı arttıracağından ötürü, genel olarak fiyatlarda bir artış olacak, bir ailenin geçimi için daha çok para gerekecek ancak fiyatların ve ödenen ücretlerin artmasından ötürü ülkenin servet varlığında herhangi bir etkiye yol açmayacaktır.
Smith'e göre paranın değeri de öbür malların değeri gibi ölçülür.Değer emeğe bağlıdır.Malın da paranın da değeri ona harcanan emeğe bağlıdır.
Bu sebeplerden dolayı emek mübadele değerinin gerçek ölçütüdür.Yani sonuç olarak malların mübadele edilmesi aynı zamanda emeğin mübadele edilmesi anlamına gelmektedir.Emek değeri kendine eşit emek değeri ile değiştir(il?)ecektir.Bu bakımdan bakıldığında gerçekten mübadele edilen altın,gümüş,para,döviz değil emektir.Güçlükle elde edilen mallar pahalı,az emek harcanarak üretilen mallar ise daha ucuz olur.

 

Teorileri

Fiyat Teorisi

Adam Smith'e göre bir real fiyat bir de nominal fiyat vardır.Real fiyat malın elde edilmesinde yapılan masraflardır;emeğe bağlıdır;uzun dönemde tüm mallarda real fiyat geçerlidir yani emeğe bağlıdır.Nominal fiyat ise kısa dönem içerisinde arz ile talep dengesinin değişmesinden veya piyasa koşullarının değişmesinden kaynalanan fiyattır.
Piyasa fiyatı;malın miktarı ve bu malı alabileceklerin talebi ile oluşur.Burada iki terimin ayrımı yapılmalıdır:efektif talep,malı veya hizmeti ödeme durumunda olanların talebidir. Mutlak talepten ayrılır;mutlak talep,mala veya hizmete sahip olma arzusudur.
Bir mala olan efektif talep artarsa o malın fiyatı yükselecektir;fakat piyasa fiyatı yüksek olduğundan dolayı firmalar o malda yüksek kar olduğunu düşünüp piyasaya girecektir;bu,firma sayısı artışı dolayısıyla arzı artıracak arz artışı efektif talep artışı ile dengeye gelecek ve fiyatlar düşecektir.Ayrıca bu olayın tam tersi de söz konusudur.
Smith arz ve talep dengesinin tarım ve sanayi kesiminde değiştiğini vurgulamaktadır. Tarım kesimi genellikle geçen yılların fiyatlarına (göre?) arzlarını belirlemektedir.Fakat,sanayi sektöründeki fiyat değişiklikleri arza ve talebe daha çabuk etki etmektedir.

 

Rant Teorisi

Adam Smith beş türlü ranttan bahsetmektedir:
  • a-Net hasıla
  • b-Topraktan üretim yapabilmek için toprak sahiplerine verilen bedel kira(rent).
  • c-Toprak sahiplerinin monopolcü durumlarından dolayı elde ettikleri kar:Bu anlayış 2. anlayışla benzerlik gösterir.
  • d-Piyasalara uzaklık rantı etkiler:Piyasalara yakın toprakların kirası yüksek,uzak yerlerin düşüktür.
  • e-Nadirlik rantı:Nadirlik rantı bir malın piyasada az ama talebinin yüksek olmasından dolayı mala harcanan emeğe göre fiyatının yüksek olmasından dolayı elde edilen kardır.

 

Emek Değer Teorisi

A.Smith'e göre bir malın iki çeşit değeri vardır. Birincisi o malın kişiye sağladığı fayda, ikincisi o malın başka mallarla mübadele değeri.
Birinci değeri genelde kişiden kişiye değişir,kişinin verdiği değere bağlıdır ve toplum açısından hesaplanması zordur.
İkinci (mübadele) değeri, bu malın diğer mal birimleriyle mübadele edilen miktarına eşittir. Değer o malın elde ediminde harcanan emeğe bağlı olduğuna göre,mübadele edilen mallar değil emektir.Emek mübadele değerinin ölçüsüdür.
Bazen en faydalı malların mübadele değerleri çok, az faydası olan malların ise mübadele değerleri fazla olabilir.Buna en iyi örnek su ve elmastır.Suyun faydası elmasın sağladığı faydadan çok daha fazladır ama elmas suya göre çok daha pahalıdır.Çünkü elmasın elde edilmesinde çok büyük emek harcanmış ve mübadele değerini yükseltmiştir.Ayrıca nadirlik rantından da söz edebiliriz.

 

Kaynakça