Popüler Yayınlar

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2013 Cuma

"TÜRKLÜK BİLDİRİSİ" NİN YANLIŞLARI

4 Nisan 2013
Kürt sorununun çözümünde önemli bir aşama geçildi. Sorunun silâhlı ve şiddet içeren boyutu ortadan kalktı.

Yalnız, farkında olmalıyız ki bu, Kürt sorununun çözüldüğü anlamına gelmiyor. Aksine, sorunun çözümü için önümüzde bugüne kadar elde edemediğimiz ölçüde büyük bir toplumsal fırsat sunuyor.

Bu fırsatı iyi değerlendirmek ve sorunu çağdaş demokrasilerin tâbi olduğu özgürlükçü hukuk devleti anlayışına uygun olarak çözmek zorundayız.

Çözümün gerçekleşmesi ise “Kürt sorunu”nun varlığını ve içeriğini tespit etmekten geçiyor. Tersinden söylersek, Türkiye’de bir “Kürt sorunu olmadığı” tezi sorunu çözmeyeceği gibi şimdi sağlanan barışın kalıcılığı önünde de en önemli engel. Hafıza-i beşer nisyân ile malûldür.

O yüzden, sorunu kavramaya başlamak bakımından sâdece iki noktayı hatırlatalım: Birinci nokta 12 Eylül askerî darbesinin ürünü olan 1982 Anayasası’ndaki anadilde eğitim yasağı. Bu, 1924 ve 1961 anayasalarında hiç bulunmayan, tamamen 12 Eylül’ün ürünü olan bir yasak.

Bu yasağın bir uzantısı 1983’te çıkartılan “Kürtçe yasağı”nın ancak 1991’de ilga edilmesi ve 2005’te de utangaç bir biçimde “anadil” lâfını kullanmaksızın çıkartılan bir yasayla Kürtçe öğretilmesinin serbest bırakılması.

İkinci nokta, Türkiye’nin son otuz yıllık siyasî hayatında, iktidar ve muhalefet partilerinin büyük bir bölümünün “herkesin birinci sınıf vatandaş olacağı”ndan söz etmeleri ve bu meyanda “Kürt realitesinin tanınacağı” vaadi.

“Herkesin birinci sınıf vatandaş olacağı” ve “Kürt realitesinin tanınacağı” terminolojisi, benim anlayışıma göre, Kürt sorununun “eşit anayasal vatandaşlık”, çokkültürlü demokratik özgürlükler düzeninin kurulması ve bunun içinde en geniş ölçüde adem-i merkeziyetçi bir yapının kamu yönetimine hâkim kılınması demek.

Bunların nasıl somutlaştırılacağı ise ayrı ama hiç de bilinmeyen konular değil ve bu yönde somut adımlar atılmasını mümkün kılacak bir yeni anayasa düzenine geçilmedikçe, Kürt sorununun çözümü ve dolayısıyla şimdi sağlanan barışın kalıcı olması da, en hafif deyimiyle çok zor.

Hâl böyle iken, geçen hafta medyada yer alan üç maddelik bildiri metni, tüm Cumhuriyet târihinin bu muazzam barış ve çözüm fırsatını berhava etmeye dönük bir yaklaşımı dile getiriyor.

Bildiri sâhiplerinin iyi niyetlerinden kuşkum yok ama pek çok hâtâ içeren bu kısa ve öz metnin Kürt sorununun çözümü bağlamında demokratik ilkeler bir yana, işleri kolaylaştırıcı bir kamusal sesleniş olduğunu söylemek de imkânsız.

Görüş ve yaklaşım farklılıklarına olan bütün saygımı muhafaza ederek, bu bildiride gördüğüm yanlışları ve kabulü imkânsız ifâdeleri ortaya koymak istiyorum.

Bildirinin birinci maddesi, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı, vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkarılamaz.” diyor.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti” gibi yıllardır galat-ı meşhur hâline gelmemesi için çaba gösterdiğim bir yanlış ifâdenin daha ilk maddede yer alması, bildiri sâhiplerinin kariyerleri göz önüne alındığında gerçekten üzücü.

Bilindiği gibi 1924, 1961 ve 1982 anayasalarının tümünde 1. madde “Türkiye devleti bir cumhuriyettir” hükmünü içerir. O yüzden devletin adı “Türkiye Cumhuriyeti”dir ve bu devlete “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” demek “Bâb-ı âli kapısı” demekten farksızdır.

Geçelim. “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve sâhibi olan Türk milleti” ifâdesiyle ne anlatılmak isteniyor? Cumhuriyet’in ilân edildiği 1923’te kullanılan tâbirler “Türkiye halkı”, “Türkiye ahalisi” (1924 Anayasası, md. 88) gibi tâbirler olup, Osmanlı’da “millet” kavramı dinî mensûbiyeti ifâde ettiğinden, hem Mustafa Kemal Paşa’nın o târihlerdeki konuşmalarına ve hem de Lozan Antlaşması’na da yansıdığı üzere, Türklük bir etnisitenin adıdır ve Türkiye halkını birleştirici üst kimlik esasen “Müslümanlık” olarak ifâde edilmiştir.

Uzatmayayım; “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve sâhibi olan Türk milleti” târihî gerçeklerle uyuşmamakta, bundan da öte, şimdi çözmek zorunda bulunduğumuz ve en iyi “Kürt realitesinin tanınması” diye özetlenebilecek sorun açısından hiç de olumlu bir yaklaşım taşımamaktadır.

İkinci maddeye geleyim: “Devletimizin eşit ve şerefli üyeleri olan aziz vatandaşlarımız, ırklara ve mezheplere ayrıştırılamaz.” Doğru ve demokratik bir yaklaşım gibi duruyor. Karşı çıkmak zor, aksine ben de gönülden katılırım bu ifâdeye.

Peki, 1982 Anayasası’nın 42. maddesi “Türkçeden başka hiçbir dil okullarda Türk vatandaşlarına andilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.” derken Cumhuriyet’in eşit ve şerefli üyeleri olan aziz vatandaşlarımızı ırklara ve mezheplere ayrıştırmış olmuyor mu?

Üstelik, yine bu madde “milletlerarası antlaşmaların” hükümlerini saklı tuttuğunu belirtmek suretiyle, Lozan’da “anadilde eğitim hakkı” güvence altına alınmış olan “gayrimüslim vatandaşlara” tanınmış bir hakkı anadili Kürtçe olan aziz ve şerefli vatandaşlarımızdan esirgemeyi nasıl haklılaştırabiliyor?

Bu bildirinin ikinci maddesi, Türkçe dışındaki dillerin de anadil olarak eğitimde geçerli kılınmasını gerektirmiyor mu?

Bildirinin üçüncü maddesine gelince, “Anadolu coğrafyasında Selçuklu ile başlayıp Osmanlı ile devam eden Türk milletinin kesintisiz egemenliğini esas alan büyük Atatürk’ün kurduğu milli devlet yapısı ortadan kaldırılamaz.” deniyor.

Bu ifâdenin neresini düzeltmeli? Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin hanedân mensuplarının “Türk” etnik kökenine mensup olmalarını, târih dışı (anakronik) bir yaklaşımla modern çağa özgü “millî devlet” (ve tabiî millî egemenlik) kavramıyla benzeştirmedeki kabûl edilemezliği mi öne çıkarmalı?

Yoksa, “Atatürk’ün kurduğu millî devlet yapısı”nın bu “anakronik” yorumla “Selçuklu ile başlayıp Osmanlı ile devam eden Türk milletinin kesintisiz egemenliği”ne dayandığı ifâdesinin bizzat Atatürk’e âit olan Cumhuriyet ile birlikte “saltanat-ı şahsiyyeden saltanat-ı millîyeye geçildiği” değerlendirmesiyle taban tabana zıt oluşundaki talihsiz çelişkiye mi işâret etmeli?

Hakikaten üzüntü verici bir durum. Oysa sorun iki temel ilkeyi kabul etmekle netleşecek ve kolayca çözülebilecektir: (1) Vatandaşlık devlet ile birey arasındaki hukukî bir bağdır. Bu bağın niteliği vatandaşlığın bir hak olmasında somutlaşır.

Anayasalar bu hakkı tanır ve güvence altına alırlar ama asla bizde olduğu gibi “Türklük”, “İtalyanlık”, “Almanlık” vb. terimlerle tanımlamazlar. Yeni anayasada vatandaşlığı bir temel hak olarak güvence altına alan düzenlemeden başkaca bir “tanım”a da gerek yoktur. (2)

Türkiye Cumhuriyeti’nin farklılıkların birlikteliğinden doğan ve farklılıklara eşit saygı ilkesine uygun bir demokratik hukuk devleti olduğunu vurgulayan yeni bir devlet anlayışını ifâde eden bir başlangıç bölümü, şimdiki kutsal Türk devleti yaklaşımının da yerini almak zorundadır.

http://www.zaman.com.tr/yorum_turkluk-bildirisinin-yanlislari_2073776.html

31 Mart 2013 Pazar

HEY KOCA TÜRK!

Mümtaz'er Türköne


“Türklüğü siliyorlar”, “Türklüğe savaş açtılar”, “Türklüğe dokunma” gibi içinde “Türklük” geçen son zamanların tırmanışa geçen retoriğinde, rahatsızlık verici bir şeyler var.

O kadar “Türk” lafzının tekrarlanmasına rağmen, bu endişelerin, sloganların içinde bizim şu “Koca Türk” yer almıyor.

“Koca Türk” dediğim şu sahici, gerçek Türk. Bu toprakları vatan yapan, eza ve cefa çeken, her türlü fedakarlığa katlanan koca millet.

Bir karartma altında adeta kayıp. “Türklük nedir?” tartışmalarının da bu karartmada pek fazla anlamı yok. Bir ırk, bir millet, bir etnisite, bir üst kimlik...

Aralarından tercih edeceğiniz bir sıfatın size yol gösterme ihtimali bulunmuyor. 300 Aydın’ın imzası ile imzalanan metin arasında, tümseğe takılan tekerlek gibi engeller var.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı, vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkartılamaz” cümlesinin önünüze koyduğu açmazlar gibi.

Sadece bir cümle bile niyet hakkında fikir vermek için yeterli. Allah aşkına “’Türk milletinin adı’ anayasadan çıkartılsın” diyen bir Allah’ın kuluna bugüne kadar tesadüf edeniniz var mı? En marjinal, en uçuk laflar da dahil bu tartışmada edilmeyen söz kalmadı. Peki bir kişi bile, “Anayasa’da ‘Türk milleti’ ibaresi yer almasın” dedi mi?

Anayasa’mızda tam 161 defa “Türkiye”, 49 defa da “Türk” kelimesi yer alıyor. Yeni anayasa hazırlığında uzlaşılan maddelerde de bir tensikat görülmüyor. Tartışma sadece anayasanın vatandaşlık tanımı etrafında dönüyor. İşin tuhaf tarafı, bildiride iddia edildiği gibi mevcut haliyle “Türk” vatandaşlık tarifinde yer almıyor, tersine “vatandaşlık” Türk’ün tarifinde yer alıyor.

İşin özeti bu tartışmalarda Türklük, birilerinin üzerine basarak boylarını yüksek gösterecekleri bir basamak ve belki de daha kötüsü “bedhaht”ların maskesi olarak duruyor. Türklük, Türklere yönelmiş bir silah olarak kullanılıyor. Bu tartışmalarda şu yüce gönüllü, sabırlı ve mukavim Koca Türk’e dair bir iz ve nişane bulan var mı?

Bu hükme varmamın sebebi, mangalda kül bırakmayan “Türkçüler”in Suriye ve Rusya yanında mevzi almaları.

Anayasadaki vatandaşlığın Türklüğünü sorun eden Türkçüler, aynı zamanda Rusya politikasını ve Suriye’de Esed yandaşlığını müdafaa ediyorlar.

Hani şu Türkiye’ye gözdağı vermek için Karadeniz’de apar-topar tatbikat yapan Rusya’nın ve Türkiye’ye terör ihraç eden Suriye’nin.

Yeni Çağ’da, “Büyük Kürdistan” önünde engel olarak takdim edilen Rusya, 1833’te Hünkâr İskelesi Antlaşması’nda bile böylesine iddialı bir kurtarıcı olarak görülmemişti.

Hiç olmazsa II. Mahmud mazeretini, Kütahya’ya kadar gelen Mısır ordusunu kastederek “denize düşen yılana sarılır” diye beyan etmişti. Türkçülerin bir mazereti var mı?

Türkçülere göre, Büyük Kürdistan oyununu neredeyse tek başına Rusya bozuyor. Aynen şöyle yazıyor, cuma günkü gazetenin manşetinin altındaki, “Rusya’dan iki kritik hamle” başlıklı spotta: “ABD, Büyük Kürdistan’ı (!) dünyaya, Karadeniz’den ulaştıracaktı.

Ancak TSK ve Rusya, NATO üzerinden gerçekleştirilmek istenen bu projeyi boşa çıkardı. (...) İç karışıklık çıkardıkları Suriye bölünecek, yeni Kürt bölgesi Kuzey Irak’la birleşerek denize ulaşacaktı.

Rusya, bu kapıyı da kapattı.” Aynen böyle yazıyor. O zaman sormak lazım: Rusya, Türklere bu iyiliği acaba neden yapıyor?

Türklük siliniyormuş. Türklük, duvara tebeşirle yazılan bir yazı mı ki, öyle kolayca silinsin? Kabile’nin ortasına dikilen bir totem mi ki, devrilip, yok olup gitsin?

Çözüm diye yola koyulduğunuz zaman, birileri neden aniden Anayasa Türkçüsü kesiliyor. Türklük neden, çözümün önüne konacak bir takozdan ibaret görülüyor?

Peki, bu coğrafyanın derinlerine kök salan Koca Türk, bu duruma ne diyor?

http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/hey-koca-turk_2072065.html