Popüler Yayınlar

ANAYASA MAHKEMESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANAYASA MAHKEMESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2013 Cuma

MHP için yol ayrımı: Milliyetçilik mi? Ulusalcılık mı?

12 Ağustos 2010

Siyasetin tüm unsurları anayasa değişikliğine ilişkin referanduma odaklanmış durumda. 

İlginçtir, bunca polemik bombardımanı içinde tartışılan iki ciddi konu var: Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın yeniden yapılandırılması...

CHP, Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın yapısındaki herhangi bir değişikliğe kökten karşı. Aslında bu tavır, CHP'nin geleneksel zihniyeti açısından son derecede tutarlı.

Zira CHP, tarihsel süreçte ideolojik olarak her iki kurumu da kendine çok yakın hissetmekte. Tam da bu noktada belirtmek gerekir ki, darbe anayasasına en başta karşı çıkması umulan DİSK ve KESK gibi kuruluşların da referandum konusunda CHP ile senkronize davranışı, ideolojik bir ortak paydadan kaynaklanmakta.

Referandum, AKP için iki açıdan hayati bir önem taşımakta. Birincisi; merkezi kuşatma altında tutan bürokratik oligarşiye karşı toplumsal nitelikli bir zafer kazanmak, ikincisi ise; referandumda "evet" çıkması durumunda oluşacak psikolojik havayla, gelecek yıl yapılacak olan genel seçimlerde bir başarı yakalamak...

Halkoylamasında CHP ve AKP açısından "hayır" ve "evet" cephesinde öncülük ne kadar anlaşılabilir bir durumsa, ideolojik tutarlılık açısından MHP'nin tavrı bir o kadar eksantrik görünüyor.

MHP yetkilileri meydanlarda "hayır" kampanyasını başlatmış durumda. Ancak referandum konusunda bu partinin tabanında kafalar berrak değil.

Bir yanda parti sözcülerinin açıklamaları, bir yanda milliyetçi düşünce sisteminin vicdanlara yüklediği ağır vebal!

Bürokraside AKP adına yapılan partizanlıklardan zarar görenler, ya da parti tavanından aldığı işareti "kurşun asker"lik için yeterli sayanlar bir yana, milliyetçi/ülkücü tabanın bu referandumda "hayır" oyu kullanması için ortada gerçek bir sebep var mıdır?

Bu soruya rasyonel bir cevap verebilmek gerçekten çok zor...

MHP'de 12 Eylül darbesine kadar taban ve tavan arasındaki iletişim lider/doktrin/teşkilat düzleminde süregeldi.

Komünizme karşı mücadelede devletin asal direnç noktaları olduklarına inandırılan bir nesle, darbe sonrası öyle bedeller ödetildi ki, sonuçta "kutsal devlet"in tüm parametreleri parçalanıverdi.

Böylece mutlak bir itaat kültüründen beslenen devletçi anlayıştan kopan milliyetçiler, eleştirel ve sorgulayıcı bir anlayışla tanıştılar.

Bu nedenledir ki, MHP seçmeni bugün referandum gibi hayati bir konuda, olayları kendi akıl süzgecinden geçirdikten sonra ideolojileri ile tutarlı bir karar verme yetisine sahiptirler.

MHP kurmayları öncelikle referandumda "hayır"cılar safında yer alınmasının düşünsel ve ideolojik gerekçelerini açıklamak zorunda.

Eğer tek amaç, AKP hükümetini referandum yoluyla şöyle bir silkelemek ise, unutmamak gerekir ki bu strateji aynı zamanda ideolojik açıdan bir kırılmayı da beraberinde getirmekte.

Hükümet karşıtlığı adına, solun tüm renklerinin buluşup kaynaştığı bir değirmene su taşımak, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaya sebebiyet verebilir.

Daha yakın geçmişte MHP'nin de katkısıyla Parlamento'dan 411 milletvekilinin desteğiyle geçen üniversitelerde kılık kıyafet serbestliğinin, bu Anayasa Mahkemesi tarafından engellenmesi karşısında sızlayan kamu vicdanı unutulmuş olamaz.

Bugünkü Anayasa Mahkemesi'ni ya da adeta bir kast sistemiyle oluşan HSYK'nın yapısını savunmak, hangi milliyetçi düşüncenin ürünü olabilir?

Eğer bunun gerekçesi "AKP kendi yargısını kuracak" basitliği ise bu söylem gerçekten de sıradan insanların zekâsıyla dalga geçmeye teşebbüsten ileriye gidemez.
 
GENEL SEÇİM ÖNCESİ BÜYÜK STRATEJİK HATA 

MHP yöneticilerinin Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın bugünkü yapısında ısrar etmelerinin perde arkasında, bugünlerde zor durumda kalan bürokratik oligarşiye devletçi bir refleksle omuz vermek var ise bu durumda milliyetçilikten ulusalcılığa bir yolculuk başlamış demektir.

İşte MHP'de asıl sorun da burada başlamaktadır. Zira MHP'nin bu ortamda ulusalcı bir düzleme sürüklenmesi, milliyetçi maneviyatçı tabanda çok derin ayrışmalara yol açar.

Anlaşılıyor ki MHP kurmayları, kendi seçmen davranışları konusunda ya derinliğine bir analiz yapma ihtiyacı duymuyorlar, ya da gelecek seçimlerde oy kaybını şimdiden göze almış durumdalar.

Hiç değilse hatırlanması gerekir; 57. Hükümet içinde solun kuyruğuna takılı bir MHP, geleneksel seçmen tarafından adeta cezalandırılmış, dahası, özellikle Orta Anadolu'da MHP'den kayan oylar bir daha geri dönmemiştir.

Sözün özü; CHP, DİSK, KESK gibi kuruluşlarla birlikte saf tutan bir MHP, referandum sonrasında bu davranışının siyasi bedelini ödemek zorunda kalabilir.

MHP'nin referandumda "hayır" cephesinde yer alması, yaklaşan genel seçimler öncesinde bir başka açıdan stratejik bir hata olacaktır.

Özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde etnik tartışmaların yaşandığı yörelerde son seçimlerde MHP'ye yönelen sosyal demokrat oyların, Kılıçdaroğlu ile birlikte tekrar CHP'ye yönelmesi beklenmekte.

İşte, referandum yolunda MHP'nin CHP ile yakın temas içinde olması, bu akışkanlığa büyük bir ivme kazandırabilir.

Şüphesiz ki, referandumda "hayır" çıkması durumunda, bunun siyasi rantını CHP alacaktır. MHP açısından hiçbir kazanım olmayan bu durum karşısında, referandumda "evet" oyu kullanan bir kısım milliyetçi seçmen genel seçimler öncesi şüphesiz ki yeniden bir durum değerlendirmesi yapacaktır.

MHP'nin referandum konusunda CHP ile özdeş tavrı, eğer gelecek yıl yapılacak genel seçimden sonra kurulması planlanan CHP+MHP koalisyonunun bir işaret fişeği ise bu strateji MHP açısından gerçek bir yıkım projesidir.

Siyasetini terör olaylarının istatistiği üzerine inşa eden partiler, kendi iktidarlarında toplum nezdinde yarattıkları "terörü önleme" beklentisinin altında kalabilirler.

Şüphesiz ki Kılıçdaroğlu-Bahçeli hükümeti kuruldu diye, PKK mevcut stratejisinin tek enstrümanı olan terörden asla vazgeçmeyecektir.

Ve hatta yapısal durum irdelendiğinde, muhtemel bir CHP+MHP koalisyonu döneminde PKK terörü daha da artma potansiyeli taşımaktadır.

Çok erken olmasına rağmen söylemekte fayda var: Genel seçimler sonrası kurulabileceği varsayılan CHP+MHP koalisyonu bu ülkenin geleceğini karartabilecek çok derin bir kaosun başlangıcı da olabilir.

Denilebilir ki referandum öncesinde MHP tam bir yol ayrımında! Soru şu... Milliyetçilik mi? Ulusalcılık mı?
Ne yazık ki vuvuzela öttürmekle siyasette tutarlı bir yol haritası çizilemiyor işte!

Sözün özü; AKP'ye zarar vereceğim derken, referandumda KESK, CHP, YARSAV, DİSK gibi kuruluşlarla aynı saflarda mücadele, MHP'nin misyonu ve vizyonu açısından gerçek bir fikirsel kırılmadır.

Elbette ki MHP yetkililerinin milliyetçiliği, sadece bir retorikten ibaret değilse!

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-prof-dr-ibrahim-aydin-mhp-icin-yol-ayrimi-milliyetcilik-mi-ulusalcilik-mi_1014899.html

11 Nisan 2013 Perşembe

TBMM çoğunluğu yeni anayasa yapabilir mi?


7 Şubat 2013

İki hafta önceki yazımda, Uzlaşma Komisyonu'nun yeni anayasa çalışmalarının başarısız kalması hâlinde ne olabileceğini tartışmış ve “oybirliği” sağlanamıyorsa “uzlaşanlar”ın yeni anayasa yolunda ilerleyip ilerlemeyeceklerini sormuştum. 

Mart sonundan itibaren Türkiye siyasetinin gündemine gelmesi beklenen bu soruyu, doğrudan “TBMM çoğunluğu yeni anayasa yapabilir mi?” diye de sormak mümkündür. Cevaplandırmaya çalışayım.

Öncelikle, şu sorunun cevaplandırılmış olması gerektiğini hatırlatmak gerekiyor: TBMM yeni anayasa yapabilir mi? Buna “evet” cevabı vermeden TBMM'nin nasıl bir çoğunlukla bu yeni anayasayı yapabileceğini tartışmak mümkün değildir.

TBMM'nin yeni anayasa yapabilip yapamayacağı sorusu ise, hep ifâde ettiğim gibi, yeni anayasayı gerektiren siyasî kararın ortaya konmuş olmasına bağlıdır.

Kanımca TBMM'de grubu bulunan tüm siyasî partilerin yeni anayasa yapma göreviyle bir “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” oluşturmaları ve bu Komisyon'un çalışmalarına ilgili siyasî partilerin kararıyla devam etmesi, TBMM'nin yeni anayasa yapabileceği yönünde bir siyasî kararın oluşmuş olması anlamına gelmektedir.

Kısaca belirtmek gerekirse Komisyon'un varlığı TBMM'nin “aslî kurucu iktidar” olarak hareket etmeye karar verdiğinin en belirgin işaretidir.

Bu işaret o kadar belirgindir ki Komisyon, kendi çalışma esaslarını tesbit ederken, üzerinde uzlaşma bağlanacak olan “yeni anayasa”nın hangi usule göre hukukî değer kazanacağını da yine kendisinin “oybirliği” ile kararlaştıracağını da belirtmiştir.

Yani, “yeni anayasa”yı ortaya çıkaracak olan Komisyon, bu yeni anayasanın yapılış usulü söz konusu olduğunda, yürürlükteki anayasanın “anayasa değişikliği” ile ilgili kurallarına bağlı kalmak zorunda olmadığını da kararlaştırmış bulunmaktadır.

Bu durumda, Uzlaşma Komisyonu'nun varlığı ve niteliği ile benimsediği çalışma esasları göz önüne alındığında, TBMM'nin yeni bir anayasayı kendi belirleyeceği usullere göre yapabileceği üzerinde bir siyasî ittifak olduğu tesbit edilebilir. O hâlde sorun nerede? Sorun, oybirliği şartının yerine getirilmesinde.

Yani Komisyon, yeni anayasa metni ve bunun yapılış usulü üzerinde oybirliği tesis edemeyebilir. O zaman, Komisyon'un yapamadığını TBMM çoğunluğu yapabilir mi?

Bu sorunun iki aşamalı bir cevabı bulunmaktadır. Birinci aşamada, “TBMM çoğunluğu”ndan ne kastedildiğini açıklamak gerekmektedir. Burada TBMM çoğunluğu derken üye tam sayısının salt çoğunluğu mu, yoksa yürürlükteki anayasaya göre belirlenecek olan nitelikli çoğunluk mu anlaşılmalıdır?

Birinci ihtimal geçerli olamaz, çünkü adı “yeni anayasa” olsa da, bu metin Cumhurbaşkanı'nın onayına ve yasalaşması durumunda da Anayasa Mahkemesi'nin denetimine tâbidir.

Bir diğer deyişle, 1982 Anayasası'nın yerini alacak ve adı “yeni anayasa” olan bir metin, TBMM'de nitelikli bir çoğunluk tarafından benimsenmediği takdirde, “anayasa değişikliği” olarak görülecek ve 1982 Anayasası'nın anayasa değişikliği ile ilgili kurallarına tâbi kılınacaktır.

Böyle bir durumda da, önce Cumhurbaşkanı'nın “iâde”sine, sonra da AYM'nin iptal kararına konu olacaktır.

Anlaşılmış olmalıdır ki, Uzlaşma Komisyonu'nun oybirliği ile sonuçlandıramayabileceği yeni anayasa sürecini TBMM çoğunluğunun sonuçlandırması, ancak “nitelikli çoğunluk” ile mümkündür.

Bu durumda da “nitelikli çoğunluk”tan ne kastedildiğini açıklamak gerekmektedir. Burada, yine adı “yeni anayasa” olan metnin bir “anayasa değişikliği” metni gibi görülerek 1982 Anayasası'nın kurallarına göre değerlendirilmeye devam edileceğini göz önünde tutmak gerekmektedir.

Böyle olunca da, yeni anayasayı yapacak olan TBMM çoğunluğunun, sonuçta yasalaşacak olan metni AYM'ye götürmek için gereken (110) milletvekili sayısını anlamsızlaştıracak bir çoğunluk olması gerektiği düşünülmelidir.

Çünkü, TBMM'nin örneğin 2/3'lik çoğunluğu (367 milletvekili) ile kabul edeceği yeni anayasa hakkında, geriye kalan ve yeni anayasaya muhalif olan 183 milletvekili rahatlıkla konuyu AYM'ye götürebilecektir.

Sonuç olarak, yeni anayasa yapabilecek TBMM çoğunluğunun gerçekten başarılı olabilmesi için TBMM üye tam sayısının en az 4/5'inden bir fazla milletvekilinin desteğiyle bu yeni anayasayı ortaya koyabilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Aksi durumda, konu 110 milletvekilinin imzasıyla AYM'de iptale konu edilebilecektir.

TBMM çoğunluğunun yeni anayasa yapma yetkisi ve yeteneği konusundaki bu tespitlerin salk hukukî olmayan boyutları da bulunmaktadır.

Şöyle düşünelim: Şu anki aritmetiğe göre, yeni anayasayı AYM önüne götürmeksizin yasalaştırabilecek TBMM çoğunluğunun oluşması için en az 441 milletvekili gerekmektedir. Bu 441 milletvekilinin siyasî kompozisyonu içinde AK Parti'nin blok olarak yer alması kaçınılmazdır.

Sorun, AK Parti grubunun 326 olan sayısına (süreçte bazı firelerin olabileceği ihtimali de unutulmamalıdır) eklenecek en az 115 milletvekilinin hangi siyasî partilerden gelebileceği ile ilgilidir.

TBMM aritmetiği ile ilgili gibi görünen bu pratik sorun aslında doğrudan Türkiye toplumunun yeni anayasa ile ilgili siyasî tercihlerine, yani yeni anayasayı ortaya çıkaracak olan siyasî karara bağlanmaktadır.

Hatırlanacağı üzere, bu yazının başlangıcı gibi okunması gereken iki hafta önceki yazımda şu noktayı vurgulamıştım: Türkiye'nin bugüne kadarki anayasalarını belirlemiş olan “homojen” bir ulus-devlet inşâ etme yönündeki siyasî kararı değiştirmeyen bir anayasanın “yeni” adını alması da imkânsızdır.

Bu görüş doğrultusunda düşünmeye devam edecek olursak, Cumhuriyet'in çağdaş, özgürlükçü, çoğulcu ve çokkültürcü, adem-i merkeziyetçi/katılımcı demokratik bir devlet olmasını te'min etmesi beklenen yeni anayasanın, bu niteliklerin önünü kapatan “eski siyasî karar”ı değiştiren bir zemine oturması gerekmektedir.

Sorun, bu zeminin oluşmasına Türkiye toplumu içinde yer alan farklılıkların ifâdesi olan siyasî aktörlerden hangilerinin katkıda bulunabileceğini tespit edebilmektedir.

Bu tespitin anahtarı, son günlerin en umut verici gelişmesi olan “barış” için yapılan girişimlere verilen destekte aranabilir.

Yeni anayasanın en önemli belirleyicilerinden biri olan Kürt sorunu bağlamında ortaya çıkan “barış”a yönelik girişimler konusunda, barışı desteklemek bir yana, tepkisel davranmayan her siyasî tavır, Türkiye toplumunun genel siyasî eğilimine de uygun bir biçimde, yeni anayasanın inşâ sürecine de katkıda bulunmaktadır.

Bu doğruysa, yeni anayasayı yapabilecek TBMM çoğunluğunun da AK Parti yanında CHP ve BDP'yi de içine alması hem mümkündür ve hem de gereklidir.

CHP'nin “yeni anayasa”nın “yeni”liği konusunda kendi içinde farklı düşüncelere sâhip olduğu gerçeği karşısında, böyle bir TBMM çoğunluğunun oluşumunda anlamlı bir fire verebileceği tabiî hesaba katılmalıdır.

Bununla birlikte, yeni anayasayı gerçekten yeni bir biçimde ortaya koyabilecek güçlü bir TBMM çoğunluğunun oluşması ihtimali hâlâ vardır.

l.koker@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yorum_tbmm-cogunlugu-yeni-anayasa-yapabilir-mi_2050670.html

 

Yeni anayasa ve kamu yararı

25 Ocak 2013


Başbakan Erdoğan'ın, güçlerin ayrılığına ilişkin sözleri çokça tartışılırken, asıl vurgunun yapıldığı ve tartışmanın merkez kavramı olan kamu yararı (milletin menfaati) üzerine pek az şey söylendi.

Nedeni basit. Kamu yararı, akademik literatürde de üzerinde fikir birliğine varılmış ve üstesinden gelinebilmiş bir kavram değildir. Oldukça muğlaktır. Bununla birlikte, güçlerin ayrılığı durumunda kamu yararına ilişkin normatif yaklaşımlar serdetmek mümkün.

Belki böylelikle uygulamada ne olması gerektiğine dair de yol gösterici çıkarımlar yapmak mümkün hale gelebilir. Kamu yararının, anayasal omurga unsurlardan biri olduğu düşünülürse, ilgili kavram üzerine tartışma, özellikle yeni anayasa yapma süreci açısından da yol gösterici olacaktır.

Birey-birey, birey-toplum ve hassaten birey-devlet ilişkilerinde gücün temerküz ettiği temel aktör olarak modern devletin, toplum zaviyesinden ehemmiyeti, kamu yararını artırmayı öne alan kamu politikaları üretmesidir.

Bu oyunda devlet, bireye ve topluma karşı güç bakımından baskın aktör olmasına rağmen, asil/asıl olan birey ve onun oluşturduğu toplumdur. Birey veya toplum, devleti, elindeki gücünü toplum lehine kullanması için yetki delege ettiği bir vekil olarak görmektedir.

Dolayısıyla bu oyunda birey asil, devlet ise vekildir. Esas olan birey ve toplum olduğuna göre devletin varlık sebebi de bireyin refahını maksimize etmektir.

Bu anlamda devletin varlık sebebi, kamu yararının maksimize edilmesidir. Şu halde devlet tarafından dizayn edilen tüm kamu politikaları da aynen devletin dizaynı gibi kamu yararına göre şekillenmelidir.

Ve bu kamu yararı içinde varoluşsal bir gereklilik olarak kamu politikaları, devleti bireye/topluma göre değil de, bireyi/toplumu devlete göre öne alan bir içerik tercih etmek zorundadır. Sonraki aşama, kamu yararının hesaplanmasında hangi yöntemin tercih edileceğidir.

Hakim teorik yaklaşımlar ve tarihsel sürecin gösterdiği ampirik kanıt, kamu yararının, devleti yücelten politik tercihler yerine, bireyi önceleyen tercihlerde yattığına işaret etmekte. Bu perspektif, tüm kamu politikaları, anayasal ve yasal düzenlemeler için de geçerli.

Şu halde güçlerin ayrılığı temelinde dizayn edilmiş olan modern demokrasilerde kamu yararını, asil-vekil perspektifinden nasıl açıklayabiliriz?

Eğer yukarıda sözü edildiği gibi devlete bir sözleşme yoluyla politika yapma yetkisinin delege edildiği bu oyunda, asil olarak birey/toplum ve vekil olarak devlet görülüyorsa, bir sonraki aşama olarak güçlerin ayrılığı durumunda hangi kuvvet, asil ve hangisi vekil konumunda olacaktır?

Daha önceki Zaman Yorum yazımda detaylı anlatıldığı gibi yerleşik bilimsel algı, güçlerin ayrılığı modelindeki politika yapma süreçlerinde, yasama, yürütme ve yargıya rol biçmekte ve bu oyunda asil olarak yasamayı görmektedir.

O halde demokratik bir seçimle politika yapma yetkisi devredilerek iş başına gelmiş olan yasama kurumu da kamu yararının hangi politikalarda olduğunu belirlemek konusunda asıldır.

Yürütme ve yargı, yani bürokrasi ve mahkemeler, yasama yetkisini elinde bulunduran politikacıya tabi olmaktadırlar. Son dönemdeki tartışma bağlamında söylersek, vekil olarak bürokrasi, asil olarak yasama tarafından belirlenen kararları yerine getirmekle ve yine vekil olarak mahkemeler de, yasama sürecinde kararlaştırılan politik tercihlerin yerindeliğini denetlemekle görevlidir.

Nasıl ki devletin, asil olan birey karşısında varlık sebebi birey üzerinden kamu yararını tayin etmekse, yürütme ve yargının da, bireyi ilk elden temsil kabiliyetini haiz olan yasama karşısında rolü, yasamanın belirleyiciliği üzerinden kamu yararına hizmet etmektir.

Şüphesiz bu yapıda özellikle yargının, yasama ve yürütme üzerinde denetim sorumluluğu bağımsız bir şekilde devam etmelidir, ancak bir kamu politikası belirleme ve uygulama sürecinde, kamu yararının hangi politik tercihte olacağının tayin edicisi, asil olarak yasamadır.

Bu kabul, demokrasinin sonucudur. Demokratik sistem, bunu gerektirir. Bu sistemde nihai politikanın, kamu yararının maksimize edildiği birinci en iyi sonucu verip vermeyeceği tartışmalıdır.

Ancak aksi herhangi başka bir durum daha fazla tartışmalı olduğundan, modern dünyanın tasarımcıları, bireysel hak ve hürriyetlerin, sistemin kendisinden daha ileriye gittiği bu post-modern zamanlara bu birinci en iyi olmayan sistemi miras olarak bırakmışlardır.

Şimdi kendini demokrasiden yana tanımlayanların, demokrasinin sonucu olan bu yapıya burun kıvırmaları samimiyetsizlik veya sistemi menfaatine manipüle etmektir. Türkiye'de muhalefet, bu duruma karşılık gelmekte. Çünkü muhalefetin gizli iktidarı yıllar boyunca bu yapıya dayanmaktaydı.

Bu teorik arka plan bağlamında Türkiye'deki durumu inceleyebiliriz. Türkiye'de sistem, tam da Başbakan'ın hayıflandığı duruma karşılık gelmektedir. Son 10 yıl, geleneksel bürokratik yapının, yasama önündeki engelleyici unsurlarının törpülendiğine tanıklık etti.

Ancak yargı için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Yargı, özellikle de yüksek yargı, belirlenen kamu politikalarının anayasaya uyumluluğundan ziyade, yerindeliğini inceleyerek, politika yapma süreçlerinde vekil rolünün dışına çıkmaktadır.

Bunu yaparken de kamu yararını, milletin tercihine göre değil, devleti öne alarak tayin etmektedir. Şu durumda yukarıda sözü edilen teorik kabulü baz alırsak, bazı çıkarımlar yapmak mümkün hale geliyor.

Öncelikle Türkiye'de yargının, yerindelik denetimi yapması, politika yapma süreçlerinde açıkça üzerine düşen rolün dışına çıktığı anlamına geliyor.

Demokratik politika yapma süreçleri, güçlerin ayrılığı modelinde yargıya böyle bir görev ihdas etmiyor. Türkiye'de yargı, devletçiliği temel şiar olarak alıp toplumsal, siyasal ve ekonomik ilişkileri bunun üzerinden dizayn eden bir kamu yararı perspektifini, anayasal olarak meşrulaştıran formel ve enformel derin kurumsal yapımız üzerinden kendine böyle bir rol devşirmiş görünüyor.

Oysa açıktır ki, güçlerin ayrılığı modelinin teorik temelleri, yargıya böyle bir görev ve/veya ödev yüklemiyor. Yargının, özellikle yüksek yargının, güçlerin ayrılığı modelindeki görevi, yasama tarafından tayin edilen politikaların, anayasaya uygunluk denetimini yapmaktır.

Ancak Türkiye için sorun bununla da bitmiyor. Yargı, eğer belirlenen politikaları, anayasaya uygunluk açısından değerlendirecekse, bunu yaparken de katı ve demode bir kamu yararı görüşü benimsiyor.

Bunu anlamak için mevcut anayasada ve Anayasa Mahkemesi kararlarında geleneksel kamu yararı görüşünün ne olduğuna bakmak gerekiyor.

Türkiye'de örneğin kamu hizmetlerinin gördürülmesine ilişkin kamu yararı tanımı, çok sığ, dar kapsamlı ve muğlaktır. Örneğin 1982 Anayasası, kamu hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin olarak, hem özelleştirmeye hem de kamulaştırmaya açık tanımlamalar yapmaktadır.

Serbest piyasa ekonomisinin, politikacılar tarafından benimsenebileceğini kabul etmektedir, ancak devletçilik ilkesi temel ilkeler arasında yer almaktadır.

Anayasamızın bu yapısı, politikacıların, kendi siyasi görüşlerine uygun politika gütmelerini mümkün kılma gayreti olarak açıklanabilirken, pratikte aksine neden olduğu da söylenebilir.

Her durumda bu çarpık anayasal kurumsal dizayn, politika yapma süreçlerinde belirlenen kamu politikalarının, anayasaya uygunluğu ve kamu yararının nerede olduğu konusunda yargı içindeki bulanıklığın temel unsuru olmaktadır.

Nitekim, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, defalarca, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine ilişkin politik kararları, kamu yararı gereği devlet tarafından yerine getirilmelidir diyerek reddetmiştir.

 Aynı şekilde Anayasa Mahkemesi'nin parti kapatmaları, kamu yararı gerekçesiyle gerçekleşmiştir. Bu durum, mahkeme yapısının 2002 sonrası değişimiyle kısmen farklılaşsa da pek çok örnekte kendini göstermeye devam etmiştir.

Oysaki kamu hizmetlerinin gördürülmesine ilişkin tüm politik kararın temel belirleyicisi iktisattır ve iktisadın, bu konularda kamu yararının hangi politik tercihte olması gerektiğine ilişkin yaklaşımı nettir.

Hükümet, bu anlamda iktisadın yön vermesine göre politika belirlerken, yargı, bu değişim sürecine henüz adapte olabilmiş değil.

Dolayısıyla yargı mekanizmasının kurumsal temellerini teşkil eden anayasal yapımız ve yargıçların hukuk nosyonlarının, iktisadın belirleyiciliğine göre yeniden dizayn edilmesi ve kamu yararının bu bağlamda şekillenmesi gerekmektedir.

Eğer iktisadi konularda illa ki anayasal bir düzenleme yoluyla kamu yararının tanımlanması hedefleniyorsa, tek madde olarak, mülkiyet haklarının ve sözleşmelerin anayasal teminat altına alınması sağlanabilir.

Bunun dışında iktisadi konulara ilişkin herhangi bir anayasal düzenleme, yasama, yürütme ve yargı arasındaki etkileşimde çatışmalara neden olmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. İktisadi konulara ilişkin politikanın ne olacağını demokratik seçim süreçleri tayin etmelidir.


*Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yeni-anayasa-ve-kamu-yarari_2045075.html