Popüler Yayınlar

BİLİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BİLİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2013 Perşembe

Kavram karmaşası ve analitik düşünme - Hilmi Yavuz


Her zaman değişik vesilelerle belirttiğim gibi, analitik düşünce tarzının belirleyici özelliği, kavramlar arasına sınır çizgileri çizmektir. 

Sık sık, zihin yapımızın işleyişine ilişkin esaslı bir maluliyet olarak dilegetirdiğimiz ‘kavram karmaşası’, bütünüyle, analitik düşünememekten ve kavramları birbirinden ayırd etmemekten kaynaklanmaktadır.

‘Gerçek’le ‘Hakikat’i, ‘Hakikat’le ‘Doğru’yu, ‘Sebep’le ‘Gerekçe’yi, ‘Tahmin’le [guessing] ‘Kestirim’i [prediction’], ‘İmkan’la ‘İhtimal’i ve mesela ‘Muhafazakarlık’la ‘Gelenekçiliği’...

Buna benzer birçok kavramı, birbirine karıştırıp bir ‘çorba zihin’le düşünmeye kalkışmak!

Bizde düşünce, bilhassa felsefî düşünce üretimini imkansız kılan, bana kalırsa, budur!

Ve galiba bu karmaşayı giderme yolunda ilk adım, liselerde Mantık derslerine ilişkin müfredatta, ‘Analitik Düşünce’ye ağırlık verilmesidir…

‘Doğru’ ve ‘Yanlış’ kavramları için de durum farklı değildir.

Doğruluk ya da yanlışlık, empirik olarak, yani deney ve gözlem yoluyla saptanabilir önermelere ilişkindir.

Dolayısıyla gündelik konuşma dilindeki empirik önermelerle [mesela: ‘dışarıda kar yağıyor’ önermesi, eğer ‘dışarıda kar yağıyorsa doğru, yağmıyorsa yanlıştır!] bilim önermeleridir ‘doğru’ ya da ‘yanlış’ olan!

Bilindiği gibi, Popper’den bu yana, bir varsayım önermesinin bilimsel olup olmadığının ölçütü, ancak o önermenin yanlışlanabilir [yanlışlanmaya açık!] olmasıdır.

Kavramlar arası sınırların eski deyişle, efrâdını câmî, ağyârını mânî bir biçimde kuşatıcı bir belirginlikle çizilmiş olması, Bilim’le Felsefe arasındaki ilişkinin mâhiyetini de tâyin eder.

İngiltere’nin ‘baba’ felsefecilerinden Gilbert Ryle ve onun P. M. S Hacker gibi ardılları, Bilim’le Felsefe’yi, birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan disiplinler olarak konumlandırırken, Amerika’nın ‘baba’ felsefecilerinden W. V. O Quine, arada kesin bir çizgi olmadığı kanısındadır.

Ryle ve Quine arasındaki bu ihtilaf, ‘Bilim’ ile ‘Felsefe’ kavramları arasına ayırt edici bir çizgi çizilip çizilemeyeceği konusunda, düpedüz analitik bir ihtilaftır.

Bilim’le Felsefe’yi birbirinden nasıl ayıracağız?

Ya da, ayırabilmemiz mümkün mü?

Yoksa Quine’ın dediği gibi, arada kesin çizgiler yok mu?

Bu alanda bir teklif, John Searle’den geliyor: Searle, ‘The Future of Philosophy’de, [Philosophical Transactions of the Royal Society B. 354,1999, s. 2069] bu çok kışkırtıcı teklifinde, bir felsefe sorusunu, sistematik yoldan yanıtlanabilir bir duruma getirecek biçimde revizyona tâbi tuttuğumuz veya formüle ettiğimizde, o sorunun artık bir felsefe sorusu olmaktan çıktığını ve bilimsel bir soruya dönüştüğünü öne sürüyor.

Searle bu teklifi şunun için yapıyor:

Bilincin doğası ile beyin süreçleri arasındaki ilişki üzerine yapılan tartışmalar da, bu mahiyettedir; yani, bilincin doğasına ilişkin soruları, bilişsel [cognitive] nörobilim bağlamında beyin süreçleriyle ilişkilendirerek açıklamak, bu soruları felsefî sorular olmaktan çıkarır;- bunlar, felsefenin değil, bilimin, nörobilimin sorularıdır artık!

Çünkü felsefe, Searle’e göre, sorunları çözmez, yanıtlamaz, sonuçlandıramaz; olsa olsa, onların daha açık ve seçik bir biçimde anlaşılmasına [clarification] yardım eder:

Kısaca, bilincin doğası ile beyin süreçleri ilişkisi, nörobilimin konusudur;- felsefenin değil!

[Bu tartışmalar Türkiye’de çok değerli bir psikiyatr ve düşünür olan sevgili kardeşim Dr. Saffet Murat Tura’nın, başta ‘Histerik Bilinç’ adlı kitabı olmak üzere, birçok çalışma ve seminerlerinde ele alınmıştır.]

Bu meseleye devam edeceğim.

12 Eylül 2013 Perşembe

Bilimin Felsefe bilincini dışlaması

11 Eylül 2013

İlahiyat fakültelerinin müfredatında felsefe ve tarih derslerini dışarıda bırakan değişikliklerin öngörülmesi tartışma doğurdu. 

İlahiyatın kendisi, ilim olduktan ve değişik bilimleri içine aldıktan başka düşünsel yani felsefi bir disiplindir.

İlahiyat fakültelerindeki derslerin tarihi ve felsefeyi dışta bırakarak işlenmesi, konuların ele alınışında insanın dışlanması anlamına gelir.

Çünkü programına yoğun bir infiratçılıkla eğilinmiş her uzmanlık alanında insan dışlanır. Sözle olmadığı takdirde uygulama insanı dışta bırakmakla sonuçlanır.

Müfredatın değişmesi yönünde işleme konulan prosedüre, akademi dünyasından da etkili ve önemli itirazlar, yöneltilmiş karşı oylar var.

Değerli bilim adamı Prof. Dr. Durmuş Günay, açıkladığı (kısmen yazılı basına intikal ettiği gibi tüm metni önümüze gelen) görüşlerle bu konuyla ilgili heyete söylenebilecek olanları ortaya koymuş bulunuyor.

Akademi dünyasının işleyişine müdahale etmek tabii ki bize düşmez. Reform, yenilik demektir. Üniversitede yapılacak yeniliğin sonuçları akademinin çatısı altında kalmaz, kalmaması da gerekir.

Durum böyle olunca bilimsel çalışmaların bir bölümünde daha, tarihin ve felsefenin dışlanması (ki bu nihai anlamda insanın dışlanması anlamına gelir) çerçevesinde bazı görüşlerin kısaca ortaya konulması şart oldu.

İNSANI, ESTETİĞİ, FELSEFEYİ DIŞLAMAK

Estetiği ve felsefe bilincini dışlayan bir yaşama biçimi ile karşı karşıyayız. Tüketim toplumunda yaygın ilgilerin odağını sadece yaşanmış deneyimler dolduruyor, günlük yaşamın gerekleriyle baş etme çabası insanların bütün vaktini alıyor.

Ortega y Gasset'nin resim sanatında yürünen yeni yolu Sanatın İnsanı Dışlaması olarak nitelemesinin üzerinden yüz yıla yakın bir süre geçti.

Ünlü İspanyol düşünür, eşyanın resim sanatı üzerinde kurduğu egemenliğe ve bu durumun olumsuzluğuna dikkat çekmiş idi yazısında.

Günümüzde piyasaları istila eden eşya bolluğu, tercihleri boyunduruk altına alıyor ve toplumsal yaşamda insani niteliklerin görmezden gelinmesine yol açıyor.

Bu eğilim yaygınlaştı, kurumların işleyişini belirlemede etkili olacak ölçülere ulaştı.

Kurumların eliyle yürütülen programlar eskiden olduğundan daha fazla teknik proje ve prosesüs halindedir.

Bir yandan da değişik uzmanlık alanlarının kendi sınırlarını kalın çizgilerle çizerek başka konularla arasını kestiğine tanık oluyoruz.        

İnsanın bilinci, yaşadığı dönemdeki soyut ve somut biçimlenmeleri kapsar ve işleyişini bu biçimlenmeler üzerinden sürdürür.

Bu nedenle pratik akıl işlevseldir ve öncelikli rol oynar. Günlük yaşamda kavramların uygulama değeri öne çıkar.

Herkes kavramların günlük yaşamdaki uygulama değerini baz alarak işlerini yürütmenin peşindedir.

Çünkü söz konusu değeri gösteren güncel biçimlenmeyi aynı şekilde anlamakta ve kabul etmektedir.

Aynı kavrayışın paylaşılmasında insanlar arasında adeta bir ittifak vardır. İşlerin yürütülmesinde kolaylık sağlar bu kavrayış ortaklığı.

Fakat şu bir gerçektir ki, bir kavramın herhangi bir zamanda ve mahalde aldığı biçim ve taşıdığı anlam o kavramın evrensel anlamda yüklendiği değeri tamı tamına içermez.

Kavramın belli bir dönemde yüksek derecede işlevsel olması dahi onun anlamında evrenselliği yakalayacak ölçüdeki bir genişlemenin teminatını vermez.

İnsanın yaradılışından gelen ve doğasıyla ilgili her kavram özünde evrenseldir. Hepimiz özünde bütün evreni kapsayan kavramlara ve duyum parçalarına içinde bulunduğumuz koşullara göre tutunuruz.

Koşullar evrensel öz ile bağlantıların kopmasına yol açabilir. Halbuki bu bağlantıyı devamlı korumamız gerekir, aksi takdirde doğduğu koşulları yitiren bir kavram çürür ve çürütür.


İnsanların tutumlarını gözden geçirmeleri, daha uygun bir deyişle nefis muhasebesi yapmaları gerektiği gibi, içinden geçilen koşullara bakarak kavramların, ilkelerin ve yapıp etmelerimizin evrensel kavrayış karşısında daima sınanması gerekir.

Söz konusu sınamanın yeri insanın anlayışı, zihni, aklı, görgüsü, kısaca yaşam duygusudur, başlıca yollarından biri ise felsefi çabalardır, felsefi tutum ve düşünüştür.

Dini ilimlere ilişkin ilkeler ve  kavramlar söz konusu olduğunda bu sınama onun uygulamadaki anlamını, kapsayıcılık ve yaygınlık ile kavrayıştaki güvenirlik derecesini ölçme üzerinden yapılacaktır.

Felsefenin başka disiplinlerden bağımsız ve kendi tekelinde tuttuğu bir dünya yoktur, konuları varlığa ilişkin bütün alanlara uzanır ve başka bilimlerle irtibatlıdır. 

Felsefeyi ilgilendiren konuların hiçbiri insan bilincinin haricinde bir yerde şekillenmez.

Genişleme ve daralma bilincin alanında meydana gelir. Zihinsel işlem halihazırda meydana gelir, zihnin işleyişi psikolojik gelgitlerden ibaret kalmaz.

Gelgitlerin vukubulduğu esnada zihindeki geçmiş hüküm yürütmez ancak her kavramın bir tarihi ve tarihsel arkaplanı vardır.

İtikadlarımız, duyum halinde insandan insana geçen ilkeler olmak bakımından ve insan duyumu olarak arkaplana sahiptir.

Zekâ ve akıl insani ve toplumsal sorunları çözmeye yöneldiği zaman işte bu arkaplana bakarak tarihi bilginin, mantığın ve felsefenin yardımına ihtiyaç duyar.

Felsefe, yeteri kadar ilgi konusu olmuyor diye başka dünyada ve başka niteliklere sahip insanları ilgilendiren bir disiplin değildir.

Özellikle günümüzden başlayarak klasik İslam filozoflarının Maveraünnehir ve Endülüs'te yaşadığı dönemlere uzanan düşünce ekollerinin yok ya da ortada görünmüyor olmasına bakarak, bu yollarda ilerlemekten vareste tutamayız.

Olguları sırf güncel bağlantılarına (empirik duruma) bakarak, pragmatik çerçevenin içinde kalarak anlayamayız. 
     
DİNİ İLİMLER VE FELSEFE BİLİNCİ

Felsefi bilinç nasıl dışarıya açık olmak durumundaysa, insanlık içinde ve toplumsal ortamlarda, dini ilimler dahil insani ilimlerin kökenleriyle irtibatı, evrensel anlamları ile uygulamadaki kavranışlarının örtüşme derecesi daima sınanır vaziyette olmak durumundadır.

Bu çerçevedeki kavrayışa felsefe bilinci de deniliyor.

Kavramlar tarih boyunca geçirdikleri istihalelerden ve evrensel anlamının yoklanmasından koparılarak uygulandığı takdirde tek bir biçimlenme üzerinden taşlaşmaya mahkûmdur.

Kavramların kireçlenerek esnekliğini kaybetmesinin nelere mal olduğunu göreceğimiz en uzak ve en yakın model İslam tarihidir. 

En uzak diyoruz çünkü yüzlerce yıllık kireçlenmenin nedenlerini düşünmeyi unutmuşuz. En yakın diyoruz çünkü İslam tarihi bizim tarihimizdir.

Orta Asya'da yaşamış ve eserlerini Arapça olarak yazmış olan düşünürler bizim düşünürümüzdür.

Ele aldıkları meseleler bizim meselemizdir. Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd antik dünyadaki eserleri çevirip yorumlarken onları güncellemişlerdir.

Aristoteles'in Metafizik hakkında serdettiği açıklamalar, varlığın var oluşuna tek yaratıcı etrafında açıklama getiren Müslüman düşünürler için çıkış noktası ve geçit yeri olduysa bunun nedeni aynı eserin İslami kavrayış çerçevesinde güncellenmesidir.

İbni Rüşd, dini ilkeler ışığında felsefi düşüncelerin gereğini açıklamış, bu görüşleriyle onun eserinden alıntılar yapan Aquinolu Thomas için bir yol gösterici olmuştur.

Bir yanda üstünde en ince hassasiyeti gösterirken felsefi çalışmalarla kavrayış alanlarını genişletenler var; ki bunların akıl yürütmeleri tasavvuf yolunda olanlara yaramış ve İslam medeniyetinin en canlı devirlerine tekabül etmiştir, öte yanda mantıki düşünceyi iptal edip ritüeller üzerinden batıni ekolleri oluşturanlar vardır ki bir daha sökülemez ölçüde kireçlenmeye yol açmışlardır.

Seçim yapan bir kişinin iki uzak ucun göründüğü bu duruma bakması ve ders çıkarması lazımdır.

Arada asırlar süren ve nedenleri üzerinde ayrıca konuşmanın mümkün olduğu bir kesintinin bulunduğu gerçektir ancak Osmanlı dönemindeki medreselerde felsefi düşünüşün tarihselliği aleyhinde tavır alındığını söyleyemeyiz.

Medreseleri de içine alan eksikliğin çıkış noktası başka yerlerdedir. Son devirdeki (20. yüzyılın başındaki) Osmanlı uleması, tek insanın yetkinliğe ulaşması kaygısını merkeze aldıklarında da toplumsal ve siyasi konulara girdiklerinde felsefi düşünüş alanındaki açığı kapatmaya yönelik bir üslubu benimsemişlerdir.

Demokrasi kavramının yeterince toplumsallaşmadığı, bu nedenle tartışmalar denizinin üstünde şüphelerin yüzdüğü bir devirde çağdaş toplumsal kavramlara göndermede bulunmaktan geri kalmamayı isteyerek demokrasi fikri etrafında dolaştıklarında dahi son devirdeki Müslüman düşünürlerin eserlerinde tarihsel boyuttan kopmadıklarını ve güncel koşullanmalardan kaçındıklarını söyleyebiliriz.

Biz bilgi üreten ve ihraç eden bir toplum olmaktan çok ithal eden bir toplumuz.

Osmanlı tarihi, coğrafyası gibi bize özgü olduğunu herkesin kabul edeceği konularda dahi güvenilir bilgiyi üretir ve dünyaya ihraç eder durumda değiliz.

Hal böyleyken ve İslami konularda uluslararası alanda bilinmeyen kaynaklardan çıkarak dolaşıma sokulan fikirlerden  fanatizmi besleyenler yüz ağartıcı nitelikte olanları her gün daha da koyulaşan bir gölgede bırakmakta iken ilahiyat fakültelerindeki müfredatı güncel koşullanmalara teslim edecek bir değişikliğe gidilmesi vahim sonuçlara yol açacaktır.

İnsani ilimlerin başlıcası durumundaki dini kavramların evrensel ve tarihsel özünden koparılarak öğretilmesiyle düşünme alanında meydana gelecek daralmaya cevaz vermeyi üniversite kavramı ile bağdaştıramıyoruz.

Bu nitelikteki değişiklikler uygulamaya konulursa en geç bir kuşak sonra vazgeçileceği kesindir; ancak o zamana kadar ortaya çıkacak bilgi açığının ve eğitimdeki kısırlaşmanın ve her türlü toplumsal marazın nasıl giderileceğinin şimdiden düşünülmesi gerekiyor.

23 Nisan 2013 Salı

Osmanlı edebiyatında bilim ya kurtarıcı ya felaket

SEDA UYANIK
SEDA UYANIK
21 Nisan 2013

Tanzimat ve sonrası edebiyatı uzmanı Seda Uyanık, son kitabında Osmanlı edebiyatının marjinal metinlerini irdeliyor. 

Kendisiyle, deniz üzerinde seyahat eden trenlerin, zaman makinelerinin ve makineleşen insanların bize ne anlattığını konuştuk…

İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Osmanlı Bilim Kurgusu: Fennî Edebiyat’ kitabı,  literatürde çok da aşina olmadığımız bir konuyu ele alıyor.

Bilim kurgu yahut fantastik edebiyat olarak nitelenen Osmanlı edebiyatı metinlerini ‘fenni edebiyat’ kavramıyla tekrar yorumlayan Seda Uyanık, 19. ve 20. yüzyıl eserlerindeki bilim-siyaset ilişkisini de ele alıyor.

Fenni roman kavramı nasıl tezahür ediyor Osmanlı edebiyatında?

19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda hız kazanan yenileşme hareketlerinin önemli dinamiklerinden biri olan “Batı’nın bilim ve teknolojisinin Osmanlı’ya ithali yönündeki tartışmaların bilim ve edebiyat ilişkisini tetiklediği görülmektedir. Söz konusu tartışmalar, fen ve teknolojinin faydalarının ya da beraberinde getireceği olumsuz sonuçların öngörülmeye çalışıldığı 19. yüzyıl sonunda fenne dayalı bir edebiyat türünün doğmasına neden olmuştur.

Osmanlı bilim kurgusu olarak adlandırdığımız, döneminde ise “fennî” olarak nitelendirilen bu türün Osmanlı’nın içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durumla şekillendiği söylenebilir. Dolayısıyla Osmanlı modernleşmesini, Tanzimat sonrası edebiyatta Batılılaşmayı daha iyi anlamlandırabilmek için metin merkezli çalışmalardan uzak kalmış bu anlatıları değerlendirmek önemli.

Salt bilimle ilgili bir tür değil o halde. Altyapısını siyasetin doldurduğunu söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle. Kitapta iddia ettiğim tezlerden biri de bu. Bu edebî metinler aynı zamanda siyasi metinlerdir aslında. O dönemde homojen bir aydın grubundan bahsedemediğimiz için, yazarlar arasında da büyük bir ayrım söz konusu.

Örneğin aynı dönemde kaleme alınmış Molla Davudzâde Mustafa Nâzım’ın Rüyada Terakki ve Medeniyyet-i İslamiyye-i Rü’yet adlı metni ile Celal Nuri’nin Tarih-i İstikbâl metni arasında büyük farklar var; fakat aynı eksen, aynı izlekler üzerinde kurulmuş.

Nedir bu izlek? Gelecekteki dünyanın nasıl olacağı, gelecekteki İstanbul’un nasıl olacağı. Bir geleceğin inşası, geleceğin tahayyülü söz konusu bu metinlerde. Geleceğe duyulan merak veya şüphe, geleceğe duyulan umut veya tedirginlik diyebiliriz buna. Molla Davudzâde Mustafa Nâzım’ın metninde daha olumlu İslami bir modern İstanbul çizilirken Celal Nuri’nin metninde tam tersi bir durum söz konusu.

Yani bu eserler, ütopya romanı olarak tanımlanabilir...

Ben bu anlatıları ütopya olarak adlandırmıyorum. Buna fennî edebiyat diyorum. Osmanlı döneminde bu metinler fennî olarak adlandırıldıysa, böyle kavramsallaştırıldıysa Batılı kavramlarla türü çerçevelemek doğru değil bana göre. Bu yüzden konu üzerine literatür tararken ütopya, fantastik, bilimkurgusal gibi türleştirmeleri kitabımda eleştirdim.

Peki, fenni roman için Osmanlı aydınının edebi metinler üzerinden kurguladığı bir kurtuluş reçetesi diyebilir miyiz?

Kitabımda ele aldığım anlatılarda bilim bazen medeniyetin tamamlayıcısı, bazen de felaketi olarak görülüyor. Örneğin Rûşenî, “Rûşenî’nin Rüyası”nda geleceğin İstanbul’unda yükselen tekno-İslam uygarlığını anlatır. Bu anlatı için asr-ı saadette inşa edilen ve devrin sosyal şartlarına göre yeniden düzenlenen bir teknoloji ülkesi benzetmesi yapmak yanlış olmaz.

Yazarın model aldığı ülke ise Avrupa’ya göre emperyalist geçmişi daha geç tarihlerde başladığı söylenebilecek Amerika’dır ve Amerika anlatıda Batı’nın bilimini temsil eden olumlu bir araç olarak seçilmiştir.

Hatta “İslam hegemonyası” gibi ifadelerin seçilmesinin dışında yapılan “Müslüman Amerika” benzetmesiyle de Batı emperyalizminin yerine İslam emperyalizminin geçtiği ve sistemin övüldüğü görülür. Eserde betimlenen yüz metrelik, “çelik” vücutlu, bir elinde kılıç bir elinde Kur’an tutan Selim ve Fatih’in heykelleri ile 92 metre yüksekliğinde, sağ elinde bir meşale, sol elinde bir bağımsızlık bildirgesi tutan Özgürlük Heykeli arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır.

Peki bu imajların Batı’daki  ilham kaynakları hangi yazarlar?

“Fennî roman”, kavram olarak Osmanlı Edebiyatı Numuneleri’nde (1894) görülür. Mehmet Celal, bu çalışmasında fennî roman türüne o dönem sadece Osmanlı’da oldukça popüler olan Jules Verne’i koymaktadır. Bilim kurgu bağlamında Osmanlı romanı ele alındığında Jules Verne’in aydınlar üzerindeki etkisi belirgin.

O dönemdeki literatür incelendiğinde bilim kurgunun fennî roman olarak karşılandığı görülmektedir. Özellikle 1885-1895 yılları arasında Jules Verne çevirilerine sıklıkla rastlarız. Verne, Osmanlı aydınlarının fennî roman olarak adlandırdıkları türü açıklamak için özellikle başvurdukları bir isimdir.

Jules Verne’in eserlerinde denizaltılar, suyun altında rahatlıkla hareket edebilen insan örneklemeleri var. Osmanlı edebiyatındaki bilim kurgu türünde hangi örnekleri verebiliriz?

Eserlerde her şeyin otomatikleşmesi, makineleşmesi önemli bir izlek. Örneğin Molla Davudzâde Mustafa Nâzım’ın eserinde bir restoranda gizli bir düğmeye dokunulduğunda karşılıklı iki sandalyesi bulunan gayet şık bir masanın konukların önlerine açılması, yemek siparişlerinin oturulan masadaki bir düğmeye basılarak söylenmesi ve bir dakika geçmeden yemeklerin küçük arabalarca masaya taşınması bu durumda anılabilir.

Romanın ana karakteri önce içi su dolu bir kabı alıp bir köşeye götürür ve duvarda bir düğmeye basar. Açılan bir kapakta ellerini yıkar. Trenler deniz üzerinden de gidebilmektedir.

Celal Nuri, Tarih-i İstikbâl’de insanların robotlaşmasından bahseder. Yahya Kemal’in Çamlar Altında Musahabe’sinde bir zaman makinesi kurguya eklenir. Üniversiteleri, tiyatroları, konservatuvarları, bankaları, şehir içi ulaşım için kullanılan uçan âletleri ile 2187 yılının İstanbul’u anlatılır.

Aydınlar niye böyle bir türe ihtiyaç duymuşlar veya aydınları bu türde yazmaya iten nedenler nedir?

Bu türün Osmanlı’da gelişememesinin nedeni türün öncülerinden Ahmet Mithat’a göre Osmanlı’nın Avrupa yanındaki geri kalmışlığıdır. Yani bilimdeki gelişmelerle roman türündeki, tekniğindeki gelişmeler arasında bir paralellik kurulmaktadır.

Ayrıca 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında teknolojik bakımdan Batı’yı yakalamaya çalışan aydınların, ileri toplumların ürettikleri bugünü kendi yarınları olarak düşleme çabaları onları zamanda yolculuk veya alternatif tarih yazmak gibi eğilimlerle fen ve seyahatlere dayanan roman türü yazmaya yöneltmiştir.

Ancak fen ve edebiyata dayanan romanların zemininde sunulan ideoloji çeşitlidir. Çünkü bu metinlerde amaç, ideal toplum, yani İslam medeniyeti veya başka alternatif düzenler olabilirken, araç, bilim ve teknolojidir.

13 Mart 2013 Çarşamba

MANTIĞIN GÖRKEMLİ DÖNÜŞÜ - Timur KARAÇAY

Özet
Bu konuşmada, insanoğlunun varoluşundan beri doğru düşünmek ya da doğru bilgi üretmek için giriştiği çok kapsamlı ve görkemli çabanın matematiğe dayanan en önemli kolunun çok kısa bir özetini verecek ve şimdiye kadar cebirsel yöntemlerle yetinen biçimsel mantığın, gelecekte analiz (calculus) yöntemlerine başvurması gerektiğini belirterek, fuzzy logic üzerinde harmonik analiz yapmanın olanaklı olduğunu açıklayacağız.

İnsan doğaya egemen olmak ister 

İnsanoğlu varoluşundan beri doğayı bilmek, doğaya egemen olmak istemiştir. Gök gürlemesi, şimşek çakması, ayın ya da güneşin tutulması, hastalıklar, afetler, vb doğa olayları kuşkusuz onu korkutmuştur. Öte yandan, yaşama içgüdüsü, insanı yaşamaya, doğadan korkusunu yenmeye zorlar. Korkuyu yenebilmenin tek yolunun, korkuyu yaratan doğa olayını bilmek ve ona egemen olmak olduğunu, insan, zamanla anlamıştır. Böylece, insanoğlu doğayla amansız bir savaşa girişmiştir.

Elbette korkunun yanında başka nedenler de vardır. İnsanoğlunun merakı, tutkusu, egemen olma isteği, beğenilme isteği, refah içinde yaşama isteği vb nedenler bilgi üretimini sağlayan başlıca etmenlerdir. İnsanın bu istekleri hiç azalmadan sürecektir. Öyleyse, insanın doğayla savaşı ve dolayısıyla bilgi üretimi de durmaksızın sürecektir. 

Bir yandan, tek tek doğa olaylarını açıklama çabasına giren insanoğlu, öte yandan doğayı, evreni, varlığı toplu olarak açıklama gereksemesi içine girmiştir. Felsefe, evreni bir bütün olarak açıklamak, evrensel olguyu (fenomeni) anlatmak ister. Bunu yapabilmesi için şu sorulara yanıt arar:
  • Evren niye vardır ?
  • Evren niye böyledir?
  • Varlık nedir, nasıl oluşmuştur?
Belli bir olayı ya da bir sınıf olayı gözlem, deney, usavurma vb yollarla inceleyen bir bilim dalının yöntemlerinden ve amacından çok farklı olarak, felsefe, onların üzerinde genel doğa yasasını arar. 

Doğru –Yanlış

Bilgi üreten insanoğlu, doğal olarak, bilgi üretiminde güvenilir yöntemlere gerekseme duymuştur. Başka bir deyişle, onu doğru bilgiye götürecek aracı da yaratmak zorunda kalmıştır. Bu araç şu iki soruya yanıt vermeliydi: Doğru nedir? Yanlış nedir? Bu araç mantık’tır. Mantık, düşünülen varlıktan ve içinde bulunulan çevre koşullarından bağımsız olarak, doğru düşünme yöntem(ler)ini konu edinir. 

Deneysel Bilimin gücü

Bilimin sözlüklerdeki tanımları, bazı nüans farklılıklarıyla birbirlerine benzer:  

“Bilimsel bilgi, doğa olaylarını açıklayan, geçerliği ve kesinliği kanıtlanabilen düzenli bilgidir. Bilim ise, doğa olaylarının sınırlanmış bir bölümünü açıklayan bilimsel bilgiler topluluğu ya da bilimsel bilgi üretme sürecidir.”

Dar anlamda bakarsak, insanla ve çevresiyle ilgili olan her olgu bir doğa olayıdır. Burada doğa olaylarını en genel kapsamıyla algılıyoruz. Yalnızca mikro ya da makro evrendeki fiziksel olguları değil, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel vb bilgi alanlarının hepsi doğa olaylarıdır. İnsanoğlu, bu oluşumları bilmek için varoluşundan beri tükenmez bir tutkuyla ve sabırla çabalamaktadır. Dolayısıyla, bilimin asıl uğraşı alanı, bu anlamda, doğa olaylarıdır.
Doğa bilimcisi açısından, bilimsel bilginin geçerliliği her istenildiğinde tekrar tekrar kanıtlanabilir. Yüzyıllar boyunca süren bilimsel bilgi üretim süreci, kendi niteliğini, geleneklerini ve standartlarını koymuştur. Bilimsel çalışma hiç kimsenin tekelinde değildir, hiç kimsenin iznine bağlı değildir. Bilim herkese açıktır. İsteyen her kişi ya da kurum bilimsel çalışma yapabilir. 
 Dil, din, ırk, ülke tanımaz. Her an herkes tarafından, üretilen bilginin geçerliği ve kesinliği denetlenebilir. Bu denetim sürecinde, yanlış olduğu anlaşılan bilgiler elenir. Dolayısıyla, bilim, herhangi bir anda tekniğin verdiği en iyi olanaklarla gözlenebilen, denenebilen ya da mevcut bilgilere dayanan usavurma kurallarıyla geçerliliği kanıtlanabilen sistemli bilgilerden oluşur. Böyle oluşu, deneysel doğa bilimcisi açısından, bilimsel bilginin doğruluğunu ve evrenselliğini sağlar.
Ama felsefe, mantık ve hatta matematik açısından bilginin doğruluğu ve evrenselliği bu denli basit değildir. 

Bilimsel bilgi üretme yolları

Bilgi üretimine yarayan yöntemleri, başlangıçta ikiye ayırmak mümkündür: tümevarım ve tümdengelim. Tümevarım, tikel önermelerden tümel önerme oluşturma yordamıdır. Tümevarım gözlem ve deney ile bir doğa olayının genel kuralını kurmaya çalışır. Bazı doğa olayları insanlık tarihi boyunca gözlendiği ve her seferinde aynen tekrarlandığı için tartışmasız tümel önermeler olarak kabul edilir. Bazı doğa olayları yeterince gözlenmiş ve hep aynı sonucu vermiştir. 

Bazı doğa olayları, ancak laboratuvar ortamında defalarca denenmiş ve varılan sonuç genel kural kabul edilmiştir. Tümdengelim ise, tümel (genel) bir önermeden tikel (özel) önerme çıkarma eylemidir. Bazı düşünürler, bilimsel bilgi üretmenin tek aracının tümevarım olduğunu, tümdengelim yönteminin bilimde yeri olmadığını düşünürler. [Francis Bacon (1561-1626) , Réne Descartes (1596-1650)]. Bazıları ise, bunun tam tersini savunurlar.

Mantık tarihine kısa bir bakış

Tümel bir önermeden tikel önerme çıkarılışını sağlayan yordama usavurma diyoruz. Mantık (usbilim-lojik) usavurma kurallarını konu edinir. Başka bir deyişle, mantık tümdengelim yöntemlerini inceler. Değişik kaynaklarda bazı nüans farklılıklarıyla, usavurmaya akıl yürütme, tasım (kıyas), dedüksiyon, çıkarım, vb adlar verilir.
Antikçağ 

MÖ 8.yy dan başlayıp MS 5.yy da sona eren zaman dilimi içinde eski Yunan ve Roma kültürlerini içine alan felsefeye antikçağ felsefesi denilir. Buna eski Yunan felsefesi de denilir. Bu dönemde uzakdoğu, Hint, Mısır, Sümer, Akad, Babil, Asur, Hitit, Fenike, İsrail, Pers, Kartaca vb birçok kültürler daha vardır. Bunları da içine alan felsefeye İlkçağ felsefesi denilir.

Hemen her olguda olduğu gibi, doğru düşünme kurallarının ortaya çıkması da tarih içinde bir gelişim, bir evrim geçirmiştir. Buna bir başlangıç noktası seçilemez. Üstelik felsefe ile mantığın ayrıldığı tarih çizgisi belirlenemez. Ancak, antik çağdan günümüze gelen kalıtlarda mantık ile uğraştığı bilinen bazı önemli adlar şunlardır. 

Parmenides (M.Ö.500) : Varlık (evren) mutlaktır, onun ne eksiği, ne isteği, ne hareketi ne de değişimi vardır. 

Zenon (M.Ö.500): Fenike asıllıdır. İradeyi tanrılaştıran stoacı okulun kurucusudur. Abese indirgeme ve kanıtlama yönteminin bulucusu, diyalektik ve sofistiğin babası sayılır. 

Socrates (M.Ö.470-399): Tümevarım yönteminin kurucusudur. Devletin tanrılarına inanmamak, başka tanrılar kabul etmek ve gençliği bozmakla suçlu tutularak baldıran zehiri içmeye mahküm edildi. Sofistlere, metafiziğe, tabiat bilimine ve matematiğe karşıdır. Dersleri üstün ahlakı yaymaya yöneliktir. Bu nedenle etik (en yüksek iyi) ’in kurucusu sayılır. Geriye hiç bir yazı bırakmamıştır. İnce zekası, siyasi paradoksları, mükemmel hitabet sanatı, ölüme kahramanca gidişi belki onu hakettiğinden üstün bir yere oturttu. 

Platon (M.Ö.428-348): Atina’daki ünlü Akademia yüzyıllar boyunca onun adıyla anıldı. Kendisinden önceki felsefecilerin öğretileri yanında Öklid’in ve Pisagorcuların matematik düşüncelerinden etkilendi. Platon’un felsefesi geometri gibidir. Doğru, daire, üçgen, vb geometrik şekiller evrende vardır, var olmaya devam edeceklerdir. Onların varlığı, onları bize aksettiren maddeden bağımsızdır. Madde değişse bile, onların nitelikleri değişmez. 

              Geometri aksiyomlar üzerinde kurulur, yasaları usavurmayla çıkarılır. Geometride yasaları elde etmek için başka bir yönteme gerekseme yoktur. Platon felsefesinde geometrideki aksiyomların yerine geçen ideler vardır. İdeler gelip geçen şeylerin değişmez şekilleridir, öncesiz ve sonrasızdırlar. Asıl olan ide’nin bilimidir. Bu bilimin kullandığı yöntem diyalektik adını alacaktır. Maddeye etki yapan ide doğayı yaratır. Physike adını alan bu bilim ikinci derecededir, hatta bilim sayılmaya bile değmez. Doğa sonunda en yüksek iyiye (etik) gidecektir. 

Aristotles(M.Ö.384-322): Mantık biliminin doğması ve gelişmesinde en etkili olan addır. Kendi zamanına kadar ortaya çıkan usavurma kurallarını Aristotles sistemleştirdi. Organon (alet) adlı yapıtında 14 syllogism (usavurma kuralı) verdi. Bu kurallar bu günkü biçimsel mantığın temelidir. Bu kurallar, 2000 yılı aşkın bir zaman dilimi içinde insanoğlunun düşünme ve doğruyu bulma eylemini etkisi altında tutmuştur.
Ortaçağ
Hristiyanlık en başından antik çağ felsefesine karşı oldu, onu düşman saydı. Zaten başka türlü de olamazdı. Antik çağ felsefesinin yarattığı tanrılar veya tek ve mutlak tanrı varlıktan ayrı değildi, varlığın kendisiydi. Başka bir deyişle, antik çağ felsefesinde doğa-tanrı vardır. Bireysel varlıklar mekanda onun parçaları, zamanda anlarıdır. ‘Yoktan hiç bir şey varolmaz’ kuralı antik çağ felsefenin temelidir.
Hristiyanlık ise ‘evreni yoktan yaratan’ tanrı kavramını getiriyordu. Yalnız oğul (İsa) ve kutsal ruh tanrıdan çıkmıştır. Öyleyse, onlar da gerçek tanrıdır. Yoktan yaratılanlar ile yaratan arasında mutlak ayrılık vardır. Tanrı gerçek ve hayat olan oğulda kendisini göstermiştir. Mutlak gerçeğe sahip olduğuna göre, Hristiyan’ın gerçeği aramasına gerek yoktur. Eğer gerçeği arıyorsa, sahip olduğu gerçekten (oğul) şüphe ediyor demektir. Bu da İsa’yı inkar etmesi anlamına gelir.
Ne var ki, çöken hellenizmin bıraktığı miras felsefede izini belli ediyordu. Kilise, red ettiği antik çağ felsefesinin karşısına bir felsefe koymak zorundaydı. Bu durum hristiyanlık üzerinde verimli bir baskı yarattı. Platon, Aristotles ve stoacıların doktrinleri hristiyan öğretisine uyarlandı. Hristiyanlık inancı (imanı) bir doktrin (dogma) halinde kuruldu, sistemleşti. Hristiyan doğmatiğinin kurucusu İskenderiye hristiyan okulunun kurucusu Origenes (MS 220) dir.
İskenderiyeli Saccas (MS 300) Aristotles'in eserlerini yorumlayarak ortaçağa taşıdı. Din devletini kurmak isteyen Hristiyan Kilisesi Aristotles Mantığını iyice benimsedi. Ortaçağda, Hristiyan din adamları, Aristotles'in 14 syllogism'ine 5 tane daha eklediler. 
Ortaya çıkan 19 kural, Hristiyan Kilisesi öğretisinin (skolastik öğreti) temeli oldu. Bu öğretide, evrime (değişim - zaman) yer yoktur; gerekseme de yoktur. Aristotles'in tümelden tikele giden usavurma kuralları, Hristiyan din devletinin yapısına kolayca uyarlandı. Din devletinin yetkileri Tanrı'nın yetkileri sayıldı. Bu tümel bir gerçek (mutlak gerçek) olarak kabul edildi. Bu gerçek asla sorgulanamazdı.
Ortaçağda yeryüzünde biricik olan islam hoşgörüsü, müslüman olan ya da olmayan birçok bilginin islam şemsiyesi altında toplanmasına neden oldu. Ortaçağların sonlarına doğru Organon Arapça'ya çevrildi. El Kindi(805-873), El-Farabi(873-950), İbni Sina(980-1037), İbni Rüşd(1126-1198) islam uygarlığının mantıkla da uğraşan düşünürleridir. 
Matematik, astronomi, tıp ve felsefede ileri adımlar atıldı. Bağdat, Mısır, Buhara, Kufe, Kurtuba, Gırnata, Toledo, Sevilla, Valencia vb yerlerde bilime kaynak olacak okullar açıldı. Bu okullar batının felsefi uyanışına çok yardım etmiştir. Hristiyan dünyasında düşünce üretimi durmuşken, islam dünyasındaki bu gelişme sürdürülebilseydi, belki tarihin akışı değişecekti. 
Ne var ki, akıl ve mantığın imana ters düşemeyeceğini savunan İmam Gazali, bir bakıma hristiyan din devleti öğretisine benzer düşünceyi savunarak, diğer islam bilginlerine karşı çıktı. Ne yazıktır ki, Osmanlı'da ve islam dünyasında İmam Gazali'nin düşünceleri zamanla egemen oldu ve islam dünyasında düşünce üretimi sınırlandı [12].
Yeniçağ
İnsanın, düşüncenin sınırlanmasına başkaldırısı aniden olmadı. Buna bir başlangıç bile konulamaz. Hristiyan dogmasına karşıt tohumlar, kilisenin en güçlü olduğu dönemlerde, hatta hristiyanlığın gelişme döneminde atılmıştır. Zamanla yeşeren bu tohumlar yenidendoğuşu (rönesas) yarattı. 
Bir çok bilginin, kaşifin, düşünürün bitmez çabalarıyla yeni fikirler oluştu. 1547 yılında Alman Papazı Martin Luther (1483-1576) Wüttenberg kilisesinin kapısına astığı ünlü protestosu ile katolik kilisesine karşı çıktı. Bu bir başlangıç değil, sondur!.. Bu sonun gelişi engizisyon mahkemeleriyle, savaşlarla, acılarla, insana yapılan eziyetlerle epeyce uzun sürmüştür. 
Sonunda batı avrupada ortaçağ karanlığı yırtılmıştır. Yenidendoğuş (rönesas), her alanda olduğu gibi felsefe ve mantıkta da yeni gelişmelere neden oldu. Akıl dinden ayrıldı, özgürce düşünmeye başladı. Bilgilerini yenileyen insan, bütün dogmalardan kuşkulanmaya başladı. Yenidendoğuş felsefesi bir dinsel akım gibi görünse de, onun temel niteliği insancı (hümanist) olmaktır. Jordano Bruno (1548-1600), Francis Bacon (1561-1626), Réne Descartes (1596-1650) cesaretle bilimde yenilik gösteren sistemleri koydular.
Bruno bilimin yenileşmesinde başı çekti. Kilise dogmasına karşı görüşlerinden dolayı Roma’da yakılarak öldürüldü. Yakılacağı sırada, kendisine ölüm kararını bildiren engizisyon yargıcına söylediği şu söz insan aklının zulme meydan okuyuşudur:   
 Ölümümü bildirirken, sen benden daha çok korkuyorsun!..
Bacon, tümdengelime karşı çıktı. Bilimsel bilginin ancak tümevarımla üretilebileceğini savundu. Her şeyin tam bir listesini çıkarıp aralarında karşılaştırma yapmayı önerdi. Ama böyle bir listeyi çıkarmak mümkün değildi.
Bilimsel bilgi üretiminde, en önemli yöntemi Descartes önerdi: ‘Herşeyden şüphelen, çözümle, birleştir, say-ölç, bütün-parça ilişkisini kur’ diye özetlenebilecek bu yöntemin bilimsel yöntemlere büyük etkisi oldu.
Ancak, bunların biçimsel mantığa bir etkisi yoktu. 

Hatta, biçimsel mantık yenidendoğuşun başlarında bir bilgi üretme yöntemi olarak kabul görmemeye başladı. Kilisenin temel baskı aracı olduğu gerekçesiyle, Martin Luther, Aristotles’in adını bile duymak istemiyordu. Tabii, zamanla Aristotles’in usavurma yöntemlerinin, yabana atılamayacağı ve kilisenin onu kullanmış olmasında biçimsel mantığın bir günahının olmadığı anlaşılmıştır.
Bundan sonraki dönemlerde, biçimsel mantıkta matematiksel yöntemler ağır basmaya başlayacaktır.

Matematiksel Mantık

Blaise Pascal(1623-1662 ): Bir para atıldığında, ya yazı ya tura gelir. Herkesin gördüğü, bildiği bu apaçık gerçeği, Pascal, matematik diliyle ifade etti: “Yazı gelme olasılığı ½, tura gelme olasılığı da ½ dir. Bu iki olasılığın toplamı ½ + ½ = 1 eder.” Matematik diliyle söylenen bu apaçık gerçek, olasılık kuramı (probability theory) adlı bilim dalının doğmasını sağladı. Bu bilim dalının, biçimsel mantıkla halâ süren yakın ilişkisi o günlerde hiç sezilmiyordu; çünkü biçimsel mantığa matematiksel yöntemler henüz karışmamıştı.
Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716): Usavurma sürecini konuşulan dilden bağımsız kılarak ona matematiksel bir yapı kazandırmaya çalışan ilk kişi Alman matematikçisi Leibniz’dir. Yazık ki Leibniz'in yaptığı işin önemi ölümünden iki yüzyıl sonra anlaşılabilmiştir. Dissertatio de Arte Combinatoria, 1666, adlı eserinde sembolik bir dil yaratmayı düşündü. Evrensel tam notasyon sistemi diyebileceğimiz bu dilde, her kavram en küçük bileşenlerine kadar ayrıştırılabilecektir. Ayrışan bu bileşenler her kavrama temel olacak bilgilerdir. Lingua characteristica universalis, Calculus ratiocinator (Akıl yürütmenin hesabı) adlı projeleri teorik bazda bile gerçekleşemedi. Logic konulu olan ve yaşarken yayınlanmamış makalelerinin önemi, daha sonraki dönemlerde anlaşılacaktır. 

İmmanuel Kant (1724-1804 ), mantığın tamamen işlenmiş, bitirilmiş, sona erdirilmiş bir doktrin olduğunu 1794 yılında ifade etmiştir. Ama Kant yanılıyordu. Mantığın görkemli dönüşü henüz başlayacaktı.
George Boole (1815-1864): İngiliz matematikçisi Boole, Leibniz’in başladığı işin önemini kavrayan ilk kişi sayılır. Konuyu yeniden ele alarak bugünkü iki-değerli mantığın yapısını tamamen matematiksel temellere oturtmuş ve klasik mantığın dile bağımlı zayıf yanını yokeden simgesel mantığı yaratmıştır. Buna Boole mantığı, Boole cebiri, matematiksel mantık, simgesel mantık, vb adlar verilmektedir. Boole mantığında bu gün kullandığımız simgeleri yaratan kişi Ernst Schröder (1841-1902)’dir. Simgesel mantığın üstünlüğü şudur: Akıl yürütmede kullanılan kavramları sözcüklerden, nesnelerden, duyulardan arındırmakta, onları soyut simgelerle temsil etmekte ve o simgeler arasında matematiksel işlemler kullanarak akıl yürütme sürecini kesin sonuca ulaştırmaktadır. Kullandığı cebirsel yapı, mantığın istediği sağlamlığı sağlamaktadır.

Predicate calculus

Simgesel mantığın birisi ötekine kenetlenmiş iki ayrı dalı vardır: Önermeler mantığı ve predicate calculus. Birincisi, önermeleri tek tek ele alır ve onların doğru ya da yanlış olduklarını belirler. İkincisi ise, bir küme üzerinde tanımlı önerme fonksiyonlarını ele alır. Predicate terimi, matematik dilindeki fonksiyon’dan başka bir şey değildir.

Belirsizlik (uncertainty)

Matematiksel (simgesel) mantığın sağlam ve soyut cebirsel bir yapı olarak ortaya konması, klâsik (sözel) mantıkta ancak 2000 yıl sonra yapılabilen çok büyük bir aşamadır. Ama, Boole mantığı da klâsik mantığın ortaya koyduğu iki-değerliliği korumaktadır. İki-değerli mantıkta belirsizlik olamaz. Orada bir önerme ya doğru ya da yanlış’tır. Oysa, gerçek yaşamda önermeler biraz doğru, biraz yanlış olabilir. Daha ötesi, gözlemlere dayalı önermeler belli bir olasılık katsayısına bağlıdır ([2],[4],[6],[8]).
İki-değerli mantıktan çok-değerli mantığa geçiş
İki-değerli matematiksel mantık, 20.yy biliminin ve teknolojisinin temelidir. Hiçbir matematikçi, onun sağlamlığından, öneminden, heybetinden kuşkulanamaz. Ama doğa olaylarıyla ilgilenen bilim adamları, bazı doğa olaylarını açıklamak için iki-değerli mantığın yetmediğini çaresizlik içinde görüyorlardı. İki-değerli mantığın istediği kesinliğin elde edilemediği yerlerde, doğa bilimciler olasılık kuramına başvurmaya başladılar. 

Bu arada, bazı mantıkçılar üç-değerli mantık(lar) kurmaya çalıştılar. İki-değerli mantığın aldığı doğru ve yanlış değerler yanına belirsiz ya da nötr adını verdikleri üçüncü bir değer kattılar. Lukasiewicz, Bochvar, Kleene, Heyting, Reichenbach gibi mantıkçılar birbirlerinden farklı üç-değerli mantık sistemleri oluşturdular. Bunların her biri kendi içinde tutarlı olmakla birlikte, simgesel mantığın kullandığı , , , , işlemler arasında tanım farklılıkları yarattılar. Dolayısıyla, hiç biri mantığın evrensel kuralları olarak düşünülemez.
Bu arada, Jan Lukasiewicz (1878-1956) üç-değerli mantığın da yetmediğini gördü ve 1930 lu yıllarda (L2, L3, ... , L) mantık dizisini kurdu. Bunlardan ilki olan L2 iki-değerli mantıktır. Diğerleri artarak sonsuz-değerli L mantığına kadar uzanır.
L mantığının değerleri [0,1] aralığındaki rasyonel sayılarıdır. Bu düşünce, elbette çok önemlidir ve sonsuz değerli mantığa yürüyüşün kaçınılmazlığını ortaya koymaktadır.

Heisenberg Belirsizlik İlkesi

Werner Karl Heisenberg(1901-1976), yirmimci yüzyıl fiziğinin büyük adlarından birisidir. Bu yüzyılın en önemli buluşlarından birisi olan kuantum mekaniğinde, atom çekirdeğinin yapısını belirlemek için, içindeki küçük parçacıkların hareketlerinin belirlenmesi gerekiyordu. Ancak, kesin ölçümler yapılamadığı için, hareketli parçacıkların yörüngeleri ancak olasılık hesabıyla verilebildi. Heisenberg Belirsizlik İlkesi diye adlandırılan bu yöntem, atom çekirdeğinin yapısı hakkında çok şey söylemektedir. Ama, Albert Einstein (1879-1951) “Tanrı, doğa için zar atmaz!” diyerek doğa olaylarının olasılık yöntemleriyle açıklanmasına karşı çıkmıştır. Elbette, matematikçiler ve fizikçiler, belirsizlikten sakınmak isterler ve daima kesinliğin peşinde koşarlar ([3],[6],[8],[11],[15],[20]).

Hartley İnformasyon Formülü

Hartley (1928), öğe sayısı n olan bir X kümesinden s defada seçilebilecek dizilerin sayısından hareketle, I(ns) = slog2n formülünü çıkarmıştır. Bu formül, bir yandan elektronik bilgi aktarımında maksimum sığayı verdiği için; öte yandan da bir belirtisiz informasyonun (buna bulanık önerme diyelim) alabileceği değerleri veren sayısal bir formül olduğu için önem taşır ([1], [4], [5], [7], [11]).
Shannon Entropisi
Claude Elwood Shannon (1916-2001) sonlu bir X kümesi üzerindeki belirsizliğin ya da bulanık informasyonun başka bir ölçüsü olan entropiyi aşağıdaki olasılık dağılımı ile vermiştir (1948).
H (p(x) | xX) = -p(x) log2 p(x)

Boltzman Entropisi
Sonlu kümeden sonsuz bir X kümesine geçildiğinde, Shannon formülü aşağıdaki şekle dönüşür ve Boltzman entropisi adını alır. Bu formül, belirsizliğin ya da belirsiz informasyonun (bulanık önermenin) değerini gerçel sayılara genişletmektedir.
H(q(x) | xX) = -q(x)log2 q(x)dx
Problem Çözen Makina
Bilimin her dalında olduğu gibi, 20.yy ikinci ve üçüncü çeyreğinde mantıkta ve matematikte başdöndürücü gelişmeler oldu. Leibniz'in hayalini gerçekleştirecek bir makine olabilir mi? Başka bir deyişle, her problemi çözen bir algoritma yaratılabilir mi? Aristoteles’den sonra en büyük mantıkçı sayılan Kurt Gödel (1906-1978) ‘in eksiklik (tamamlanamazlık - incompleteness) ilkesi, bunun yapılamayacağını ortaya koydu.
Recursive fonksiyonlar kuramı, sonlu sayıda kombinatorik işlemlerle hesaplanabilen fonksiyonları konu edinir. Bunlara mekanik çözülebilir fonksiyonlar da denilir. Gödel, Herbrandt, Turing, Church ve Post tarafından 1930 lu yıllarda yapılan çalışmalar bu alanda önemli gelişmeler sağladı. Bazı problem sınıflarının mekanik çözülebilirliği, bazı problem sınıflarının da çözülemezliği ispatlandı.

Bu yönde yapılan çok önemli bulgulardan birisi de şudur: 1970 yılında, Diophant denklemleri’ni çözecek bir algoritmanın olmadığı ispatlandı. Bu sonuç, 1900 yılındaki Matematik Kongresinde Hilbert'in sunduğu ünlü 10.Problem’in çözümsüzlüğünü ortaya koymuştur. 

David Hilbert (1862-1943) sembolik logic yardımıyla soyut ve sonsuz varlıkları konu edinirken sağlam bir zemin aradı. Bu nedenle aksiyomatik yaklaşımı seçti ve mantıkta engin bir ufuk açtı. Öte yandan Brouwer bu yaklaşıma karşı çıkıyor ve sezgisel mantığa (intuitionism) dayanmayı yeğliyordu. 

Düşünen Makina 

1970 yılında Alan Colmerauer PROLOG (PROgramming LOGic) adını verdiği bir bilgisayar dili yarattı. Bu dil, daha önceki bilgisayar dillerinden tamamiyle farklı idi. PROLOG mantık kurallarını kullanarak (çözülebilir) problemleri usavurma yöntemiyle çözecekti. Bu dilin önemi başlangıçta anlaşılamadı. Belki de, kapsamlı problemlerin çözümünde PROLOG'un gerekseme duyduğu büyük ana bellek yokluğu (RAM), onun pratiğe geçişini geciktirdi. 

Son yıllarda, PROLOG türü programlamanın geleceğin dili olduğunu savunanlar çoğalmıştır. Bir çok üniversitede mantık ve yapay us (logic and artificial intelligence) konusunda yoğun çalışmalar başlamıştır.
Mantıksal programlama kavramı 1974 yılında Kowalski tarafından önerilmiştir. 

Uzun zaman hiç bir ses getirmeyen bu öneriden 20 yıl sonra binlerce makale yayımlanmıştır. O alana özgü bilimsel dergiler çıkmaya başlamıştır. Üniversiteler ve hatta devletler araştırma projeleri başlatmışlardır. Bu gelişmeye PROLOG dilinin etkisi büyüktür. 

80'li yıllarda alternatif programlama dilleri üzerinde başlayan sağanak halindeki araştırmalar sonunda görüldü ki, aranan seçenek zaten orta yerde duruyor: PROLOG. Ondan sonra, logic programlama konusunda ciddi araştırmalar başladı ve önemli gelişmeler katedildi. Tabii, PROLOG yanında, başka mantıksal programlama dilleri de yaratılmıştır. 

Boole ile matematiksel açıdan tamamen ortaya serildiği varsayılan logic’te gelişmeler hiç durmadı. Sezgisel logic, klasik logic, sequent calculi, linear logic, modal logic, monoton logic, temporal logic, aksiyomatic logic, first order logic, vb adlarla anılan , ortak ve farklı yanları olan değişik logic sistemler yaratılmıştır ve üzerlerinde aktif çalışmalar yapılmaktadır. Mantık ve yapay us matematiğin aktif dallarından birisi haline gelmiştir. 

Bu gün mantıksal programlama diye bilinen bilgisayar dil(ler)inin ortaya çıkmasında Colmerauer, Warren ve Kowalski'nin çalışmaları önemli rol oynamıştır. Çoğu problemin çözümünde, uygun logic terimler kullanılarak bir algoritma kurulabileceği ortaya konulmuştur. Kowalski'nin deyimiyle 

Algoritma = logic + kontrol

formülü bir çok problem için geçerlidir. Bütün sorun, bu algoritmayı kurmaktadır. Ondan sonrasını bilgisayar yapacaktır. Peki, ama burada kullanacağımız logic hangisidir? Düşünen makina için yeni bir logic mi gerekecektir? ([6], [19], [20]).
Fuzzy Mantığı
Doğa olaylarını açıklamak için kullandığımız matematiksel yöntemlerin ve modellerin yararı, gücü ve heybeti tartışılamaz. Ancak, matematiğin kesin deterministik niteliğinin uygulamada gerçeğe çoğunlukla uymaması, yüzyıllar boyunca bilim adamlarını ve düşünürleri uğraştırmıştır. Matematiksel temsiller, evrenin karmaşıklığı ve sınırsızlığı karşısında daima yetersiz ve çok yapay kalmaktadır. Bu nedenle, doğa olaylarını açıklarken, çoğunlukla, kesinliği (exactness - certainty) değil, belirsizliği (vagueness - uncertainty) kullanırız. 

Kesinlik (certainty), modellenen doğa olayının matematiksel yapısının ve parametrelerinin iyi bilindiğini varsayar. Matematiksel bir modelde doğru-yanlış, evet-hayır, iyi-kötü, ak-kara, vb ikilemleri (dichotomy) açıklamak mümkündür. 

Ama evreni ya da onun bir parçasını hangi matematik modelle temsil etmeye muktediriz ?

Doğal diller, doğa olaylarını açıklamakta çoğunlukla iki-değerli mantığa dayalı matematiksel modellerden daha etkilidir. Örneğin, “bu gün hava güzeldir – değildir” ikilemi, hemen her konuşma dilinde kavurucu çöl sıcağından başlayıp, dondurucu kutup soğuğuna kadar varan derecelendirmeyi anlatabilir. 

 ”Bu gün hava güzeldir” deyimi tatilini bir yaz günü plajda” geçiren kişi için başka, bir bir kış günü kayak merkezinde geçiren kişi için başkadır. Yer ve zamana bağlı olarak farklı anlamlara sahip olan bu deyim, hemen hemen her söylenişinde istenen anlamı verir. İki-değerli mantığın kesinliğine sahip olmayan doğal dil, bir doğa olayını ondan daha iyi anlatabilmektedir. 

Bu olgu, mantığı ve matematiği yeni arayışlara itmektedir. Fuzzy Kümeleri ve onun doğal yoldaşı olan Fuzzy Mantığı bu arayışlardan birisidir.

Geleneksel matematikteki kesinlik (certainty) deyimi yerine, Fuzzy mantığında belirsizlik (vagueness-uncertainty-imprecision) deyiminin konulması, belki doğal bir talihsizliktir. Gerçekte Fuzzy Kümelerinde belirsiz (fuzzy-bulanık) olan hiç bir şey yoktur. O, belirsizliği, bulanıklığı inceleme peşindedir.

Kısa zamanda hızlı bir gelişim gösteren Fuzzy Kuramının gelecekte nelere muktedir olacağını bilmiyoruz. Evreni açıklamakta yeterli bir araç olduğunu ummak hayal kırıklığı yaratabilir. Ama o yönde atılmış yeni bir adım olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır ([2], [10], [21]). 

Fuzzy Mantığı Üzerinde Harmonik Analiz

Cebirsel yapılar ve o yapılardaki işlemler bize iki-değerli mantığın istediği sağlamlığı ve kesinliği vermektedir. Ama, doğa olaylarını açıklamak için daima matematik analizi kullandık. İki-değerli mantığa dayalı düşünce sistemimize göre belirsizlik doğduğunda, onu aşmak için başvurduğumuz olasılık yöntemleri aslında matematik analize dayalıdır. Dolayısıyla, soruna doğrudan yaklaşıp, mantığa matematiksel analiz yöntemlerini katmak, matematiksel mantıkta yeni ve belki de zorunlu bir aşamadır.
Verilen bir önermeler kümesinden hareketle o kümeyi bir topolojik gruba genişletip, onun üzerinde harmonik analiz yapmak mümkün olmaktadır. Harmonik analiz, matematiğin en güçlü aletlerinden birisidir([9], [16], [18]). Bu aleti kullanarak, iki-değerli mantıkta bulanık görünen bir önermeyi, bir Hilbert uzayında sonsuz bileşenleri yardımıyla ifade etmek mümkün olmaktadır. Cebir, Fonksiyonel Analiz ve Topoloji’nin ileri yöntemlerini kullanan bu yöntemi açıklamak, bu yazının kapsamı içine giremez ( [13], [14]).
KAYNAKLAR
[1] Aczel, J – Daroczy, Z. (1975), On Measures of Information and Their Caharacterizations, New York, Academic Press.
[2] Albert, P. (1978), “The Algebra of fuzzy Logic.” Fuzzy Sets and Systems, 1, pp.203-230.
[3] Alsina. C. – Trillas, E. – Valverde, L. (1983), “On Some Logical connectives for Fuzzy set theory.” J. Of Math. Analysis and Applications, 93, pp. 15-26.
[4] Ash, R.B. (1965), Information Theory, New York, Interscience.
[5] Ashby, W.R. (1965), “Measuring the internal informational exchange in a system.” Cybernetica, 1, pp. 5-22.
[6] Baldwin, J.F. (1979), “A model of fuzzy reasoning through multi-valued logic and set theory.” Intern. J. Of Man-Machine Studies, 11, pp.351-380.
[7] Campbell, J. (1982), Grammatical Man: Information, Entropy, Language, and Life, New York, Simon and Schuster.
[8] Gougen, J.A. (1968), “The logic of inexact concepts.” Synthese, 19, pp.325-373.
[9] Hewitt, E - Ross, K.A. (1970), Abstract Harmonic Analysis I-II, Berlin, Springer-Verlag.
[10] Höhle, U.- Stout, L.N. (1991), “Foundations of fuzzy sets.” Fuzzy Sets and Systems, 40, pp. 57-296.
[11] Jalinek, F. (1968), Probabilistic Information Theory: Discrete and Memoryless Models, New York, McGraw-Hill.
[12] Karaçay-Çoker-Özer-Bilge-Akıncı-Azcan (1998), Mantık, Eskişehir, Anadolu ÜniversitesiYayınları, No:942.
[13] Karaçay, T. (1997a), “Fourier Analysis On Fuzzy Sets (Part One).” BUSEFAL-Bulletin for Studies and Exchanges on Fuzziness and its Applications, N.70, Toulouse – France.
[14] Karaçay, T. (1997b), “Fourier Analysis On Fuzzy Sets (Part Two).” BUSEFAL-Bulletin for Studies and Exchanges on Fuzziness and its Application, N.71, Toulouse – France.
[15] Katz, A. (1967), Principles of Statistical Mechanics: The Information Theory Approach, San Francisco, W.H.Freeman.
[16] Loomis, L.H. (1953), An Introduction to Abstract Harmonic Analysis, New York, Van Nostrand.
[17] Pryce, J.D. (1973), Basic Methods of Linear Functional Analysis, London, Hutchinson & Co. Ltd.
[18] Rudin, W. (1962), Fourier Analysis on Group, New York, Interscience.
[19] Whalen, T. – B. Schott (1985), “Alternative logics for approximate reasoning in expert systems: a comparative study.” Intern.J. of Man-Machine Studies, 22, pp. 327-346.
[20] Yager, R.R. (1980), “Aspects of possibilistic uncertainty.” Intern. J. Of Man-Machine Studies, 12, pp.283-298.
[21] Zadeh, L.A. (1965), “Fuzzy Sets.” Information and Control, 8, pp.338-353.

8 Mart 2013 Cuma

21. YÜZYILA GİRERKEN KİMLİK MESELEMİZ VE MİSYONUMUZ - Hayrettin KARAMAN



Giriş: Tarih ve takvim bakımından dört yıl sonra gireceğimiz yeni bir yüzyılda (çağda, üçüncü bin yılın ilk asrında) toplumumuzu belirleyen, bizi başkalarından ayıran unsurlar ve millet olarak (veya başka bir yapıda) toplumumuza ve insanlığa sunacağımız değerler ve hizmetler konusunda düşünmeye, fikir alış-verişine tahsis ettiğimiz bu sohbette, asıl konuya geçmeden önce bazı kavramları açıklığa kavuşturmak ve hem geçen, hem de başlamak üzere bulunan çağlar hakkında bir değerlendirme yapmak gerekecektir. Konumuz bakımından açıklığa kavuşturulması gereken kavramlar "çağdaşlaşma, Batılılaşma, Türkleşme, İslâmlaşma, köktencilik ve uyarlamacılıktır."
Çağdaşlaşma: Bu kelimeye, "aynı fizik zamanı paylaşma" mânâsı verilmediği açıktır; çünkü onu paylaşan toplumlar "çağdaş, çağın gerisinde, ilkel, ileri" gibi sınıflandırmalara tâbî tutulmaktadırlar. Şu halde çağdaşlaşmaktan maksat "belli bir kültür ve medeniyet düzeyini yakalamak, standartlaşan değerleri paylaşmak"tan ibaret olsa gerektir. Kendilerine "ilerici, çağdaş, aydın" vasıflarını lâyık gören bir kesim çağdaşlaşmayı bu mânâda kullanmaktadır.
Batılılaşma: Toplumların (çağımızda milletlerin) kendi öz kültür ve medeniyetlerinden çıkarak, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa'nın temsil ettiği kültür ve medeniyet ortamına girmeleri, Batılı milletlerden biri gibi olmalarıdır. Teorik olarak ve uygulamada Batılı toplumlar göz önüne alındığında bu iki kavram birbirinden biraz farklı olsa da, Doğulu ve Güneyli toplumlar bakımından farksızdır; "çağdaşlaşmak Batılılaşmak demektir."
Türkleşme: Türk milliyetçiliğinin hedefidir. Günümüzde kafatasını ve saf kanı ölçü olarak alan millet anlayışı ve Türkleşme idealinden, böyle bir idealin temsilcilerinden söz edilemez. Biyolojik unsur devreden çıkınca geriye tarih, kültür, coğrafya (vatan), ekonomi ve bu unsurların doğurduğu duygu ve şuur kalmaktadır. Günümüzde en azından bir kesim Türkleşmeyi ve Türk milliyetçiliğinin hedefini, yukarıda sıralanan unsurların dokuduğu milleti ve millî değerleri öncelikli olarak korumak, geliştirmek ve kimliğin belirleyici unsuru kılmak" şeklinde tanımlıyorlar. 
İslâmlaşma: Rakip ideolojilerin söz konusu olmadığı devirlerde müceddid diye anılan ıslâhçı âlimlerin yürüttükleri faaliyet (tecdîd) de bir bakıma İslâmlaşmadır; burada İslâmlaşmadan maksat, İslâm'a yabancı din ve kültürlerden gelen ve ona ters düşen katkıları temizlemek, İslâm'ı ilk saflığına döndürmektir. Yabancı toplumların ve kültürlerin İslâm dünyasını istîlâsından sonra bir ideoloji haline gelen İslâmlaşmanın mânâsı, İslâm toplumlarının bağımsızlık kazanması, bağımsız toplumda -siyasî, sosyal, hukukî, ekonomik, kültürel, ahlâkî... alanlarda- İslâm'ın hâkim düzen olarak uygulanması ve bu toplumların bir şekilde birleşerek ümmeti teşkil etmeleridir. 

Köktencilik ve uyarlamacılık terimleri, karşıt ideolojilerin çatışması durumunda ortaya çıkmış çerçeve terimlerdir. Köktencilik, başka ideolojileri, sistem ve kültürleri dışlayan, öz kültürün ve değerlerin temelleri üzerine oturan bir programın ve yönelişin adıdır.1 Uyarlamacılık ise dışlama yerine uzlaşmaya, alışverişe yönelmektedir. 

Âdetâ sihirli bir hâle gelen, sözü edilince başka kanıtlara hâcet bırakmayan, anılınca akar suların durduğu "çağdaşlık" ve "çağdaşlaşma", çağı yakalamak, standart değerleri elde etmek, öngörülen seviyeyi tutturmak mânâsına geldiğine göre, bu sisli ifadeleri açıklığa kavuşturmak ve muhtevâlarını ortaya koymak, üzerine hüküm bina etmenin ön şartı haline gelmektedir. Kapanmakta olan son çağı tanımlayan özellikler akılcılık, bilim, teknoloji, ilerleme, kalkınma, insan hakları ve demokrasidir. 
Yirmibirinci yüzyıla da "görececilik, liberalizm, çoğulculuk, küreselleşme ve barış..." sloganlarıyla girilmektedir. Bütün bu değerlerin insanlık için ne ifade ettiğini, ne getirip ne götürdüğünü, insanoğlunun mutluluk ve tekâmülünü nasıl etkilediğini ve buradan hareketle -aynı yolda yürünecekse- gelecek yüzyılın da neler getireceğini görmek maksadıyla Batılı düşünür ve analizcilerden uzunca bazı aktarmalar yapmakta fayda görüyorum:

Çağdaş Batı, Batılı değerler ve Dünya Düzeni: 
1. Değerler:
"Uzun zamandır sömürülmüş müslümanların, eski işgalci tarafından zorla kabûl ettirilen yaşama biçimlerinden ve yasalardan kurtulma arzusu elbette haklıdır. Çünkü bu yasamalardan ortaya çıkan dünya ve insan anlayışı, yalnızca Kur'ân'da ifadesini bulan anlayışa kökten karşı olmakla kalmaz, aynı zamanda Batının kendisini de ahlâkî iflâsa sürükler. 
Öncelikle bu Batılı yasamalar, Allah'a ve böylece bütün mutlak değere başvuruyu, ilke olarak tümüyle dışlarlar; öyle ki, insan hakları bildirgeleri, insanın ödevlerinin bir tekrarı ile birarada bulunmazlar. Sonra bireylerden hareket ederler ve onlar arasında bir toplum sözleşmesi; zenginlik ve güç eşitsizliğinin egemen olduğu bütün topluma bir aldatmaca sözleşme yerleştirilir. Şu bir gerçektir ki, ateizm ve bireyselcilik, İslâm'ın aşkınlık ve birliktelik temel değerlerinin de karşıtıdırlar. Bu yasalar.... bozulmamış, tam insana yabancı yasalar... Çünkü Allah'ı ve O'nun mutlak değerlerini hesaba katmayan bir toplum ve kendini bütün insanlardan sorumlu olarak değerlendirmeyen bir birey insan-altı bir türe aittirler."2

"Lâik hümanizmin ilk günahı insanı Tanrı'dan ayırması, dîne ve Tanrı buyruklarına karşı aklın, isteklerin ve içgüdülerin özgürlüğünü övmesiydi. ...Lâik hümanizm ikili bir görünüme sahiptir: toplumsal plânda, devlet gücünü arttırmaktan başka bir amacı olmayan adlî ve bürokratik zorluklarla boğduğu bireyin girişim özgürlüğünü kısıtlıyor. Etik planda ise düzensizlik ve ahlâksızlıkla gittikçe değerini yitiren bir özgürlüğün avukatlığını yapıyor."3

"Sanat için sanat; yani insanî ya da ilâhî mesajı olmayan ve tüm modalara olduğu gibi tüm ticarîleştirmelere katılan bir sanat."4 

"1980'lerin çoğulcu ve ahlâken karmakarışık dünyası belki de eski, standart modernist fikirlerle çözülemiyecek büyük problemlere sahiptir. Lâik ve rasyonel çözümlerin Avrupa ve ABD'de bile iş görüp görmediği hiçbir sûrette kesin değildir. Şimdi ve gelecek, İslâm için hem fırsatlar, hem de meydan okumalar sunmaktadır."5 

"Batı tipi kültür (Hıristiyanların tek tek gayretlerine rağmen, bilimleri yönlendiremez ve sosyal adâleti kuramaz olmuş Hıristiyan kiliselerinin köhneleşmesi yüzünden) bütün itibarıyla bilimlerde pozitivist, edebiyat ve sanatlarda da nihilisttir. Her iki haliyle de bu kültür, insanın hayatının ve tarihinin anlamını bulmasına yardım edemez. 
O yüzden de Batı kültürü, kaçışları ve şiddetleriyle bireyciliğe ve milletler arasında 'terör dengeleri" kurulmasına sebep olmaktadır.... Batı tipi iletişim (mass-media) Batıda ve Batıyı taklit eden ülkelerde ticarî kazanç kaygılarının baskısı ve egemenliği altındadır. Batı tipi iletişim demek şiddet, aşksız cinsellik yahut da katı ırkçılık ve partizanlık temalarının istismarı demektir."6

2. Felsefe ve bilim:
 
"Bu yüzyılda iki kökten kesintiye şahit olduk:
Önce tarihte ilk defa olarak dünya çapında gerçekleşen iki savaşın kesintisi. Sömürgeci güçlerin hegemonyası tüm gezegeni ateşler içine sürükledi.... Yeryüzündeki hayatın tüm izlerinin silinmesine ve üç milyon yıllık insan destanının alabora olmasına imkân sağlayan yeni çağın bu ilk kurbanından sonra Hindistan'dan Çin'e, Endonezya'dan Vietnam'a ve Cezayir'e kadar kan pahasına elde edilmiş özgürlükler ve Lâtin Amerika'da zorla kabûl ettirilen diktatörlüklerle birlikte sömürgeciliğin son çırpınışları görüldü. 
Bu hayatî trajediden ve binlerce yıllık aşamalarına varıncaya kadar Batılı felsefeden ne çıktı ortaya? Hiçbir şey! Yangından hiçbir yansıma yok, ama nihilizmleri ve şaşkınlıkları ortada. Drama hiçbir katılım ve insanların sorularına cevap vermeye yönelik hiçbir çaba olmamıştır."7 

"İkinci kopmaya bilimlerin kökten değişiklikleri sebep oldu. Galilo ve Descartes'tan beri klâsik fiziğin, Öklid'den beri geometri ve felsefenin üzerine dayandığı temel kavramlar, yirminci yüzyılın başında, en azından otuz yıl içinde, Einstein'ın görelilik üzerine (1905 ve 1915) iki makâlesiyle birlikte ve kuantum fiziğinin -1910 ve 1925'e kadar özellikle Bohr, de Broglie, Blanck, Heisenberg'le -doğmasıyla birlikte geçersizleşmiştir."8 

"Klâsik Batılı bilimin geleneksel kurallarının iflâsı, bilgi teorilerinin bolluğuna yol açtı. Platonculuğun yıkımını başlatan Kant devriminin az çok bozulmuş tüm mirasçıları, mantıksal ampirizmden oluşan pragmatizmden ve söyleme indirgenmiş bir gerçeklik üzerine kurulu yuvarlak lâflardan ibaret bir yapısalcılıktan hareketle, içinde yenilikten ya da felsefeden hiçbir iz barındırmayan 'yeni felsefe' diye, tersine bir deyimle adlandırdıkları şeyle, en eski Atina safsatacılığının başlangıcına döndüler."9 

"... Çağdaş Batı felsefesinin hayatımızın ve ölümümüzün anlamı üzerinde bizi aydınlatmakla görevli olmadığı gibi, onlardan doğan problemi çözmek gibi bir işlevi de yoktur. O bir kavram tekniğidir ve bu daraltıcı anlayış içinde -politikacıların Üçüncü Dünya kavramında topladıkları- tüm diğer dünyaların bilgeliklerini; yani sonu endüstrileşmeye ve körükörüne gelişmeye varmamış ve bu gelişimi, insanî olmayan "gizli bir tanrı"; -ölçüsüz ve delice bir silâhlanmadan, sömürgecilik ve sömürgecilik- sonrası savaşlardan, hayatın bütün boyutlarını körelten ya da yıkan bilimci ve teknokratik bir totalitarizmden insan kurbanları isteyen acımasız bir tanrı-haline gelmemiş tüm kültürleri bilinçlice dışlayarak yalnızca Batılı gelenek ile yetinir."10 

"Öğretici bilimler (instructional) küllî hakikatle değil, sadece hakikatin -sâyelerinde sonuç elde edilebilecek- parça veya veçheleriyle ilgilendiklerinden yalnızca kendi sonuçlarıyla yargılanmaları yerindedir. Bilimin hakikati meydana çıkardığı, bilimsel olarak kanıtlanmış, kesin, sarsılmaz, güvenilir bilgiyi doğurduğu ve bu biricik yeteneğin ona diğer herhangi bir beşerî faaliyetten daha yüksek bir statü sağladığı iddiası biraz dikkatli biçimde araştırılma ihtiyacındadır. 
Çok sayıda farklı teorilerimiz olabilir; içlerinden herhangi biri kanıtlanabilir mi? Tasvîrî (descriptive) bilimlerde kanıtlama asla mümkün değildir; burada sınıflamalar, gözlenen düzenlilikler, spekülasyonlar, farklı makûliyet derecelerindeki teoremler olabilir. Bilimsel kanıtlama (isbat) sınırlı olarak ancak öğretici bilimlerde mevcût olabilir; çünkü ancak akıllarımız ve ellerimizle kendi kendimize yaptıklarımız kanıtlanabilir. 
Akıllarımız geometri, matematik veya mantık yapabilir; dolayısıyle işleyebilen talimâtlar verebilir ve böylece kanıt tesis edebiliriz. Aynı derecede, ellerimiz içinde maddenin de yer aldığı birçok ameliyelerden başarıyla geçebilir, dolayısıyla -önceden, belirlenmiş sonuçlara nasıl ulaşılacağına dair- talimâtlar verebiliriz, böylece kanıtlamayı gerçekleştirebiliriz. Talimâtlara dayalı olarak yapma olmaksızın kanıtlama olamaz."11 

"Modern çağın en etkili öğretisi olan evrim öğretisi... tasvîrî bilimlere aittir... Bu öğreti kendisini, biyolojik değişimin sistemli bir tasviri ile sınırlamakla yetinmeyip, onu kanıtlama ve açıklamanın öğretici bilimlerde sunuldukları biçimde kanıtlamaya ve açıklamaya yeltenmesi, çok fecî sonuçları olan felsefî bir hatadır."12

"Yirminci yüzyıl düşüncesinin kendisini bu sahtekârlıktan kurtarmadaki iktidarsızlığı, Batı medeniyetinin çöküşüne sebep olabilecek bir başarısızlıktır. Çünkü hiçbir medeniyetin konfor ve hayatta kalma faydacılığını aşan anlam ve değerlere bir inanç -yani bir dînî iman- olmaksızın yaşaması mümkün değildir. 
(Evrim öğretisi de bir iman [inanç] olduğu halde ona inanmayanlar bilimsel düzlemde değil diye) yuhalanacak ve her türlü bilimsel jargon kullanılarak susturulacaktır... Halbuki deney yoluyla ne doğrulanabilen, ne de yanlışlanabilen kapsamlı açıklayıcı kuramlara daldığı zaman tasvîrî bilim ilmî ve meşrû olmaktan çıkar. Bu tür kuramlar bilim değil, imandır."13 

(Görünmez bilgi alanının, görünür alandan sonsuzca daha büyük olduğunu bilmeyenler, et, kemik ve madde alemine dalıp kalırlar.) "Görünmezin öğretimi geleneksel olarak dînin işlevi olageldi ve din, Batı medeniyeti tarafından terkedildiğinden, bu öğretimi sağlayacak hiçbir şey kalmamaktadır. Batı medeniyeti sonuçta, beşerî varlık düzeyindeki hayatın gerçek sorunları ile başedemez hale geldi. Onun aşağı düzeylerdeki ustalığı soluk kesecek kadar güçlüdür; ama esas olarak beşerî meselelere gelince hem cahil, hem yetersizdir."14

3. Batının yaşadığı kriz: 
"Kur'ân bize 'Eğer Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, yerde ve gökte kaos olacaktı' der.15 
Batılı dünyanın mevcut durumunun bu temel gerçeklikten daha iyi kanıtı ve açıklaması olamaz. İster ateizm resmî olarak Doğuda ilân edilmiş olsun, ister Batılı ülkelerde sözü edilmeksizin uygulansın, evrensel olanın bütün kısmî çıkarların üzerinde önceliğe sahip olduğu gerçek bir toplumun canlı ilkesi olan tek bir Allah'ın unutuluşu, vahşî hayvanların dalaşı gibi karşı karşıya gelmiş bireylerin ve grupların güç ve büyüme isteklerinin, çıkarları ve tutkularının kargaşalı bir şekilde boşalımına ulaştı. 
(Genel gidiş üzerinde etkisiz yaşayan bir Hıristiyan azınlığın iç hayatı hariç, Allah'tan yoksun dünya, yerini gerçek bir çoktanrıcılığa bıraktı. Batılı dünyamız yalnızca ateist değildir, çoktanrıcıdır. Her birey ve her grup parayı, gücü, tekniği, cinselliği, ulusu, ideolojiyi, büyümeyi kendi içinde bir amaç, mutlak bir değer olarak görerek kendi arzusundan (hevâ) bir tanrı ediniyor. Kendisine hizmet edeni bağnazlaştıran ve parçalayarak yiyen, yayılmasına karşı gelen diğer bütün değerleri ve başka tüm insanî varlıkları tepeleyen sahte, etobur bir tanrı."16 

"Batı insanı, araçlarda zengin, amaçlarda yoksul olmuştur. Bilgisinin hiyerarşisi bozulmuş, bir değerler hiyerarşisini üzerine yerleştireceği zemini kaybettiğinden irâdesi felce uğramıştır."17

4. Dünya Düzeni: 
"Karşılıklı ekonomik bağımlılıklardan ötürü tüm uluslar, kimi zaman hammaddeler ihraç ederek veya gazoz meşrûbatında uzmanlaşmış bir çokuluslu şirketi kabûl ederek, kimi zaman aya adam yollayarak, uzaya telekomünikasyon uyduları yerleştirerek, kıtalararası nükleer başlıklı füzeler yaparak ve büyük teknik gelişmeleri gerçekleştirerek -ki bunlar insanlığın en acil ihtiyaçlarını giderecek nitelikte değildir- ama onun çok küçük bir bölümünün, yani Batı toplumunun yaşam koşullarını büyük ölçüde değişikliğe uğratan bir durumun ortaya çıkmasına katkıda bulundular. 
Varlığı teknikçi sisteme bağlı olan ve bizi yaşamımızın her alanında koşullandıran sosyo-ekonomik örgütleniş biçimi fecî bir adâletsizliği simgelemektedir. Kendimizi öylesine bir gidişe kaptırmışız ki, tekniğin dönüşüme uğrattığı bu dünyanın başka türlü olabileceğini ve olması gerektiğini hayal bile edemiyoruz. (Bunu hayal edenlerin de dile getirmeleri, mesela uzay mekiğinin insanlık için hiçbir anlamı olmadığını söylemeleri de bir cesaret meselesidir.) 
İkinci Dünya Harbinden sonra Amerikalılar tüm kapitalist dünyadaki hakimiyetlerini resmîleştirmek üzere bir kurumsallaşmaya gitmemekte isabet ettiler. Bir yandan sahip oldukları nükleer şemsiye bir vakıa idi ve herkes bundan kendine göre bir sonuç çıkarma durumunda idi. Diğer yandan ekonomik güçleri ve teknolojik ilerilikleri siyasal ve kültürel üstünlük sağlamaları için yeterli idi. 
Önce sömürgeci ülkelerin parçalanmasını teşvik ederek (halkların özgürlüğü adına) Üçüncü Dünyanın bütününü sermayelerine açtılar. Daha sonra GATT çerçevesinde Raund'lara girişerek kendi çıkarlarına işleyecek bir serbest ticaret düzeni ve rekâbet alanını genişlettiler. Bununla sermayenin dünya ölçeğinde hareket edebilme ve uluslararasılaşma yolu açılmış oldu. Böylece yeni tip bir imparatorluğun, ekonomik imparatorluğun kurucusu oldular. 
Sermaye imparatorluğunun geçen yüzyılların askerî-politik imparatorluklarıyla bazı ortak yanları da vardır: Bu, merkezi iktidar tarafından empoze edilmiş bir "pax romana" değildir; fakat öyle bir ekonomik, malî, teknik ve örgütsel bütünleşmedir ki, sanayileşmiş ülkeler arasında eski dönemin çatışmalarını imkânsız hale getirmiştir. Biçimsel olmayan iktidar hiyerarşisinin dağılımı kapitalist düzeni ayakta tutup iktidarın üstünlüğünü sağlamaktadır. 
Tüm toplumlara uygulanabilir yasalar artık yoktur, ama aynı hukûkî ortamda benzer ilke ve değerlere göre yaşamayan, yasallığın sahte perdesiyle örtülmüş ve her alanda orman yasalarının geçerli olduğu insan toplulukları vardır. 
Resmî bir din yoktur, ama ilerlemeye iman etmede de kusur yoktur. Sirklerde artık gladyatörler yoktur, ama seçim kampanyası sirkleri de en az onlar kadar eğlenceli olabilmektedir. Artık Romalıların ekmeğini pişirip onları dinlendiren köleler olmayacak, ama zengin ulusların ihtiyacını karşılamak için (uzay mekiği ihtiyacı dahil) köleleştirilmiş halklar vardır. 
Roma imparatorluğu kadar haksızlık ve ıztırap üzerine kurulmuş ve geçmişteki birçok hakimiyet ilişkisini ortadan kaldırmış bu imparatorluğun yıkımdan kurtulabileceğine inanmak için aşırı karamsar olmak gerekir... Sanayileşmiş dünyanın çıkmaza saplanması mukadderdir, ancak bu tek başına trajik bir hedef değildir. Ekonomik teknik evrim bir felâketle sonuçlanacağına göre kendi kendine yıkılması daha iyidir. Batı uygarlığının ve onun ürünü olan sistemin sonunun gelmesi, kör bir sona doğru sürüklediği insanlığın sonunun gelmesinden daha iyidir..."18 
"Üçüncü dünyaya empoze edilen iktidar sisteminin ve üretim tarzının geleneksel toplumsal dokuyu nasıl tahrip ettiği üzerinde durmak yersizdir. Sonuç ortadadır. Ne var ki, bu durumdan sanayileşmiş kapitalist ülkeler de daha iyi nasiplenmiş değillerdir. 
Onlar da birkaç eksen üzerinde ilerleyen bir sosyal çözülme ile karşı karşıyadırlar. İşsizliğin ve yoksulluğun artması, suçluluğun hızla yükselişi, ulusallığın ulusları parçalamaya götürecek kadar zayıflaması, toplumun bir bölümünün el yordamıyla yeniden örgütlenmeye yönelmesiyle birlikte giden ideolojik karşı koyuş..."19

5. Modernleşme, Batılılaşma: 
Modern olmak bir müslüman için Batının, yani çöküş diyarının ne büyüme modellerini, ne de kültür modellerini taklit etmektir. Bu uygarlık bugün can çekişmektedir... İslâm'ın geleceği Batının hâli ve geçmişi değildir. 
Teknolojinin zararsız olmadığının, bütün teknoloji transferlerinin -eleştirel ve seçici değilse- yerli değerlere sahip yaratıcı güçleri yok edebilen bir büyüme modelini, bir uygarlık anlayışını ve yaşama biçimlerini getirmekle sonuçlandığının açıkça bilincinde olmak gerekir. (Bunun aksinin sonuçları Meiji dönemini başlatan Japon imparatoru ve Mısır'da M. Ali Paşa'da görülür.)20 
Batı hayranlarını, Batıyı daha iyi bilen ve bu kültür içinde yetişmiş bulunan kalemler ve kafalar aracılığı ile iknâ etmek maksadıyla hayli uzun tuttuğumuz bu nakillerin ortaya koyduğu sonuç, ilerici ve çağdaş olmanın ölçütleri sayılan değerlerin tutarsız ve tartışmalı olduğudur. Post-modernistler de son otuz- kırk yıldan beri modernizmi ve aydınlanmacı Batı medeniyetini kıyasıya eleştirmekte ve sorgulamaktadırlar. 
Kimliğimizin İki Unsuru ve Çağdaşlık: 
Müslüman Türk milletinin kimliği iki unsurdan oluşmaktadır: Müslümanlık ve Türklük. Türklük tabiî ve fıtrî (yaratılıştan gelen), edinilmesi kişinin elinde ve iradesinde olmayan bir unsurdur. Müslümanlık ise tarihen sonradan edinilmiş, halen de edinilmesi kişinin irâde ve ihtiyarında bulunan bir unsurdur. 
Ferdin varlığı topluma, toplumun varlığı ise başka toplumların var olmalarını ve ayakta durmalarını sağlayan güç ve değerlerin benzerine veya dengine sahip olmaya bağlıdır. Bu güç ve değerlere sahip toplumlar çağdaş, sahip olmayan toplumlar ise çağın gerisinde olarak kabûl edilmektedirler. Aşağıda bu üç özelliğin varoluş ve meşrûiyet açılarından birbiri ile ilişkisi ele alınacaktır.

1. Müslümanlık ve Türklük: 
Varoluş açısından bakıldığında müslümanlık kavimler, ırklar, mekânlar ve zamanlar üstüdür; varlığı belli bir ırka, kavme, zaman ve mekâna mahsûs ve bağlı değildir. Bugün yeryüzünde İslâm'ı din olarak seçmemiş, benimsememiş milletler vardır, bugün müslüman olan toplumlardan bazıları da -Allah korusun!- gelecekte İslâm'ı terkedebilirler, ancak bütün bunlara rağmen müslümanlık tarihi, kültürü, medeniyeti ve mensupları ile varlığını sürdürmüştür ve sürdürecektir. 
Türklük ile müslümanlık arasındaki varoluş bağı gölgeli ve tartışmalı olmakla beraber tarihte İslâm'ı din olarak benimsememiş bulunan Türk boylarının ırkî ve kavmî özelliklerini de koruyamadıkları, zaman içinde köklü bir kültür değişimine uğradıkları görülmüştür. 

Meşrûiyet açısından Türklüğe göre müslümanlık, bu kavmin oniki asır önce benimsediği, bağlandığı bir dindir. Türkler müslüman olduktan sonra millî değerlerinden önemli bir kayba uğramamışlar, buna karşı çok önemli kazançlar elde etmişler, İslâm'a yatkın fıtratlarını geliştirerek büyümüşler; öldürücü, yıkıcı, sömürücü olarak değil, adâlet, hakkaniyet, hizmet ve yüksek ahlâkî değerlerin temsilcisi olarak cihan hâkimiyeti mefkûresine ulaşmışlardır. 
Türklük ile müslümanlığın imtizacından doğan bu büyük medeniyetin gerileme sebeplerini yine bu iki unsurda aramak çelişkiye düşmek olur. Biz bu sebepleri -ileride bahse konu edineceğimiz- çağdaşlaşma unsurunda arayacağız. 
İslâm dînî fıtrîdir; insanın fert ve toplum olarak yaratılıştan gelen, tabîatı icabı olan vasıf ve özelliklerine uygundur, bunlarla örtüşmektedir. "Allah'ın insanlara yaratırken verdiği mahiyetten (fıtrattan) ibaret olan tevhid dînine kendini ver; sağlam din işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler"21 meâlindeki âyet fıtrat ile hak din arasındaki bağı ifade etmektedir. İnsan türünü diğerlerinden ayıran akıl, irade, estetik duygu gibi fıtrî özellikler yanında insan gruplarını, topluluklarını birbirinden ayıran özellikler de vardır. 
Kur'ân-ı Kerîm bunlardan ikisine işaret etmektedir: "Allah'ın işaretlerinden biri de sizi topraktan yaratmasıdır, sonra siz zaman içinde yeryüzüne yayılan insan nev'i oldunuz.... O'nun işaretlerinden biri de gökleri ve yeri yaratması ve sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Bilenler için şüphesiz bunlarda büyük işaretler vardır."22 
İnsanlar bir kökten geldikleri halde yeryüzüne dağılıp çoğalıyorlar, dilleri ve renkleri farklı "alt neviler", gruplar oluşturuyorlar. Renk biyolojik farklılıklara, dil ise kültür farklarına işaret eden anahtar kelimelerdir. Yine âyette geçen "insanların dağılıp yerleştikleri yeryüzü" insan gruplarının bağlandığı, sahiplendiği toprağa; yani coğrafî unsura işaret etmektedir. Biyolojik, kültürel, coğrafî... özelliklerin biraraya getirdiği, birleştirdiği insan gruplarına Kur'ân-ı Kerîm'de "kavim" denilmektedir. 
Yakından uzağa soy ilişkisi ise "şa'b, kabîle, aşiret" gibi kelimelerle ifade edilmiştir: "Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, ve tanışmanız için sizi boylara (şu'ûb) ve kabilelere ayırdık, şüphe yok ki Allah nezdinde en kıymetli olanınız O'na isyandan en fazla sakınır olanınızdır; Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır."23 
Kur'ân-ı Kerîm'de "millet" kelimesi "toplumun dîni"24, "ümmet" kelimesi ise "bir peygambere, bir dîne... mensup insan topluluğu, gruplar" mânâsında kullanılmıştır. Bugün bizim millet dediğimiz toplum yapısını ifadeye en yakın kelime "kavim"dir (Arapça'da el-kavm). Kur'ân-ı Kerîm'e göre insanlar bir kökten (topraktan), sonra bir ana-babadan (Âdem ile Havvâ'dan) yaratılmışlardır. Aynı kökten gelmelerine rağmen yeryüzüne dağılmışlar, dilleri ve renkleri farklı kılınmış (farklılaştırılmış), farklı kelimelerle ifade edilen gruplara, topluluklara (cemâat ve cemiyetlere) ayrılmışlardır. Bütün bu oluşma ve gelişmeler fıtrat (yaratılış) icabıdır, tabiîdir, Allah'ın irâdesi ile olmuştur. 
Ayrıca birçok âyet ve hadîs yardımlaşma, ilgilenme, dayanışma, koruma konularında yakınlara öncelik vermektedir. Akraba, arkadaş, komşu, hemşehri... bu mânâda "yakınlar" içinde yer almaktadırlar.25 İstisnâî durumlar dışında zekât sarfında da bu önceliğe riâyet edilmiştir. Hem geçmişin, hem gelecek nesillerin, hem de hâlen üzerinde yaşayanların hakkı bulunan yurdun (mülkün) korunması İslâm'ın önemli amaçları arasındadır. İnsanın, diğerlerine nisbetle yakınlarına daha fazla sevgi duyması da tabiîdir. 
Bütün bu tabiîlik, fıtrîlik ve teşvikler göz önüne alındığında "aynı tarihi, kültürü (dînî, dili, âdetleri, zevkleri...) yurdu, mensubiyet şuurunu paylaşan insanların millet, kavim gibi bir isim altında bir grup teşkil etmelerine, bu grup içinde birbirini daha ziyade sevmelerine, korumalarına, dayanışmalarına, kültürlerini (ümmet camiâsına nisbetle alt-kültürlerini) geliştirmelerine ve bir değer olarak insanlığa takdim etmelerine" bu mânâda bir milliyete, hatta gerektiğinde milliyetçiliğe İslâm'ın bir diyeceği yoktur. 
Yeter ki bu milliyetçilik, ümmetin diğer gruplarıyla (diğer İslâm kavimleri ve milletleriyle) ilgiyi kesmeye, bütünlüğü bozmaya, onlara ve diğer insan gruplarına haksızlık etmeye, İslâm öncesi inanç ve âdetlere dönerek dînin zedelenmesine sebep olmasın! Şüphe yok ki, İslâm'ın öngördüğü ve müslümanları dâvet ettiği toplum yapısı ümmettir. 
Burada ümmetten maksat "Hz. İbrâhîm'in (a.s) ismini koyup26 geliştirdiği, soyundan gelen son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile tamamlanan dîne (İslâm'a ve bu mânâda millete) mensubiyet râbıtası ile birbirine bağlı insanların ve grupların oluşturduğu toplum yapısıdır." 
Bu toplumun fertleri birbirinin kardeşidir27, bu toplumun yurdu bütün mü'minlerin yurdudur, bu toplum, İslâm'ı din olarak benimsememiş, başka bir dîne mensup olmuş millet ve ümmetlerden ayrı ve farklı, onları kendi câmiasına dâvet eden, insanlığa alternatif bir dünya görüşü ve hayat düzeni sunan bir ümmettir. Siyâsî, sosyal, ekonomik, hukûkî bağlar ve bağlantılar yanında bir üst kültüre bağlılık bu ümmetin gruplarını birleştirmiş ve bütünleştirmiştir.

M. Âkif'in deyişiyle:
Müslümanlık sizi gâyet sıkı, gâyet sağlam
Bağlamak lâzım iken, anlamadım, anlıyamam
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?
Birbirinden müteferrık bu kadar akvâmı
Aynı milliyyetin altında tutan İslâm'ı
Temelinden yıkacak zelzele kavmiyyettir
Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir.
Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez
Son siyasetse bu, hiç böyle siyaset yürümez
Sizi bir âile efrâdı yaratmış Yaradan
Kaldırın ayrılık esbâbını artık aradan
Siz bu dâvada iken yoksa iyâzen billah
Ecnebîler olacak sâhibi mülkün, nâgâh!
...
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
...
Birinin ırzı heder, diğerinin hûnu helâl
İşte ey unsur-ı ısyân, bu elim izmihlâl
Seni tahrik eden üç-beş alığın marifeti
Ya neden beklemiyordun bu rezil âkıbeti
Hani milliyyetin İslâm idi kavmiyyet ne
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine
Arnavutluk ne demek, var mı şerîatte yeri
Küfr olur başka değil, kavmini sürmek ileri
Arabın Türke, Lâzın Çerkese, yahut Kürde
Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerede
Müslümanlıkta anâsır mı olurmuş? Ne gezer
Fikr-i kavmiyeti tel'in ediyor Peygamber.

Bir kavmi, bir etnik gruba mensup olmayı ileri sürerek ümmet bütünlüğünü bozmak, tefrika çıkarmak Hz. Peygamber'in (s.a.v.) lânetlediği bir davranıştır. 

Müslüman olmak, kavmiyet (bugünkü mânâda milliyet) bağını, İslâm kardeşliği bağına tâbi kılmak demektir. İslâm bağı bütün bağların üstündedir. Birbirine İslâm bağı ile bağlanmış etnik grupların, kavmiyyeti bir ideoloji haline getirerek ümmet birliğini bozmaları karşısında M. Âkif'in haklı isyânını yukarıdaki şiirlerinde gördük. 
Ancak bir kere bağ bozulup ümmet birliği dağılınca, her parça kendi başının çaresine bakmak durumunda kalınca M. Âkif'in -bir geçiş dönemi olmak üzere- kavmiyyetin, ırk asâletinin, İslâm'a hâdim bir milliyetçiliğin, müsbet mânâda altını çizdiğini görüyoruz:

Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl
Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet, bu celâl
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilâl
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl

İslâm'ın mensuplarını dâvet ettiği câmia (ümmet) gerçekleştiği takdirde hiçbir müslüman fert ve grup bu câmianın dışında kalmayacak, ona dahil olacaktır. Milliyet ve milliyetçilik bu câmianın dışında kalmaya ittiği ve sebep olduğu zaman -İslâm yönünden- meşrûiyetini kaybeder. 
Böyle bir câmia fiilen gerçekleşmemiş veya bozulmuş olursa müslümanların gruplar (bu arada kavimler, milletler) halinde birlikler, toplum yapıları oluşturmaları, birlik ve değerlerini korumak için gerekli tedbirleri almaları tabîî ve zarûrîdir. Bu zarûretle karşı karşıya bulunan grup (topluluk, toplum) bugün anlaşılan mânâda bir millet ise milliyetin temel unsuru (kimliğin belirleyici ögesi) İslâm olacaktır. 
Toplum, mevcut yapısını tarihî bir zarûret ve ârıza olarak görecek, imkânların elverdiği ölçüde ümmet yapısına geçmeyi, bu yapıda birleşmeyi amaç edinecektir. Bu kayıt ve şartlar içinde ve bu mânâda bir milliyet ve milliyetçilik meşrûdur ve günümüzde zarûrîdir. Bugün dünyada elliden fazla İslâm ülkesi vardır ve müslümanların kimlikleri üç unsurdan oluşmaktadır: Dîni, kavmiyeti ve ülkesi. Günümüzde bir müslüman "T.C. vatandaşı, Müslüman, Türk", "İran İ.C. vatandaşı, Müslüman, Farsî", "A.B.D. vatandaşı, müslüman, zencî"... şeklinde tanımlanmaktadır. 
Müslüman hangi ülkenin vatandaşı ve hangi kavmin, etnik grubun mensubu olursa olsun her şeyden önce müslümandır, sonra bir ülkenin vatandaşıdır, sonra da bir etnik grubun mensûbudur. Bu sıra bozulmadığı, her bir unsurun hakkı verildiği, amaç bölünme değil, bütünleşme olduğu müddetçe müslümanlar arasında kimlik farkı kısmen tabîî ve kısmen zarûrî olarak meşrûdur, zararsızdır, faydalıdır, "tanışmanız, tanımlanabilmeniz için" buyruğuna uygundur.

2. Türklük ve çağdaşlık: 
Çağdaşlığa ister "Batı standartları ve değerlerine ulaşma" mânâsı verilsin, ister "Batınınkine denk ve alternatif bir kültür ve medeniyeti temsil etme" mânâsı verilsin hâlen bütün dünyada milletler ve ülkeler vardır, her bir millet kendi öz kültürüne sahip çıkmaktadır ve millî menfâatine öncelik tanımaktadır. "Globalleşme, küreselleşme" kavramlarının pratikte yeri yoktur, yahut -daha doğrusu- dünya hâkimiyetine oynayan milletlerin ve birliklerin amaç, strateji ve taktiklerini ifade etmektedir. Buna göre Türklük ve Türkleşme ile çağdaşlaşma arasında bir çelişki mevcut değildir. Meşrûiyet açısından türkleşme ile çağdaşlaşmanın birbirine bakışı farklı, problemli ve tartışmalıdır.

3. Müslümanlık ve çağdaşlık: 
Varoluş açısından İslâm'sız bir dünya hayatı ve çağın gerisinde kalan bir İslâmî hayat mümkündür; ancak yalnızca aklına güvenen, ilâhî irşada kulaklarını tıkayan bir insanlığın et, kemik, toprak seviyesinden yücelere çıkması, kâinâtın gözbebeği ve insân-ı kâmil olması mümkün değildir. Her an hareket ve gelişme içinde olmayan, kendini -özünü bozmadan- yenilemiyen, maddî ve mânevî güç bakımından çağın gerisinde kalan müslümanların da varlıklarını devam ettirmeleri imkânsız gibidir. 
Meşrûiyet bakımından modernistlerle post-modernistlerin dîne başkışı farklıdır. Aydınlanma devrini takip eden modernist düşünceye göre insanlığın ilerlemesi, özgürleşmesi ve insanlığını gerçekleştirmesi, dînin baskı ve hakimiyetinden kurtulmasına bağlıdır. İnsana yol göstermek için (mürşid olarak) akıl ve beşerî bilgi yeterlidir. Din sosyal bir olgudur. Fertlerin vicdanlarında kalmalı; siyâsî, sosyal, ekonomik, hukûkî, hatta ahlâkî hayatı düzenlemesine, bu sâhalara girmesine izin verilmemelidir. 
Eğer bir din -meselâ İslâm- bu sâhalara girme ve düzenleme istidadı ve meyli taşıyorsa, ya tamamen toplum hayatından uzaklaştırılmalı, yahut da reforme ve modernize edilerek kendi kabı olması gereken vicdanlara çekilmelidir. Bu sebeple -modernistlere göre- sosyal hayatı düzenlemeye kalkışan din ve bu kalkışmalar -ki bazıları bunu fundamentalizm, köktencilik kelimeleriyle ifade etmektedirler- meşrû değildir, buna izin verilemez. 
Post-modernistlere göre mutlak gerçeklik de, mutlak değerler de yoktur; görecelik vardır. Bu düşüncenin sosyo-kültürel ve politik uzantısı katılımcı demokrasi, sivil toplum ve çoğulculuktur. Dînin verileri de; aklın verileri de mutlak doğru ve mutlak iyi olmadığına göre her fert ve her grup kendi doğrularını, iyilerini yaşayabilmeli, biri, diğeri üzerinde baskı ve hakimiyet kurmaya kalkışmamalı, özgürlükler kısıtlanmamalıdır. 
İslâm da bir din ve düşünce sistemi olduğuna göre bunu benimseyenlerin bütünüyle yaşamaları tabîî haklarıdır.
İslâm'a göre müslümanların, Batılılaşma mânâsında çağdaşlaşmaları caiz ve meşrû değildir; çünkü çağdaş Batının kültür ve medeniyetine temel (alt-yapı) teşkil eden varlık ve bilgi anlayışı ile değerler sistemi İslâm'ınkine ters düşmektedir. 
Bunun tabîî bir sonucu olarak Batı'nın dünya görüşü, insan ve kâinat anlayışı, sistem ve düzenleri -genel mânâda- İslâm'a aykırıdır. İslâmın meşrû gördüğü, mensuplarını teşvik ettiği çağdaşlaşma, "insanlığa alternatif kültür ve medeniyet, dünya görüşü ve düzeni sunmaktır. Yalnız akla değil, vahiy artı akla dayalı olan bu kültür ve medeniyeti koruyabilmek ve insanlığa sunabilmek için gerekli bulunan bilim, güç ve teknolojiye sahip olmaktır." Bu mânâda çağdaşlaşamayan müslümanlar geride kalırlar ve kalmışlardır. 

Müslümanların bu mânâda çağdaşlaşabilmelerinin önemli şartlarını şöylece sıralamak mümkündür: 
a) Kendi kültür ve medeniyetlerini tanımak ve kendilerine güvenmek. 
b) Bunun için gerçek mânâda "millî" bir eğitim seferberliği ilân etmek. 
c) İslâmı doğru anlamak ve alternatif teorileri, sistemleri, projeleri ortaya koyabilmek için ictihad kapısını açık tutmak, samimî müslüman ve gerçek âlim olan "müctehidler" yetiştirmek. 
d) Asırlardan beri insanlığın ortak gayretleri sonucu ortaya çıkmış, elde edilmiş bulunan dünya bilgisi ve teknolojilerini alırken süzgeç kullanmak; bu bilgi ve teknolojileri kültürel bağlarından temizlemek ve sonuçlarını İslâmî amaçlar açısından kontrol altına almak. 
e) İslâm dünyasının dağınıklığına mutlaka bir çare bularak olabildiğince geniş ve sıkı işbirlikleri sağlamak, müslümanların beyinlerine ve servetlerine sahip çıkmak, sömürülmeye son vermek, yüce amaçlar uğruna kullanılacak güçlü bir ekonomiye ve teknolojiye sahip olmak. 
f) Siyasî irâdeyi bu amaçlara yönlendirebilmek için halkı eğiterek şuurlandırmak, yönetilen-yöneten, aydın-halk ikiliğini, farklılığını, çatışmasını ortadan kaldırmak, baskı-tepki ilişkisine son vermek.
Eğer bunlar gerçekleşirse, önce dünyanın bir parçasında, sonra belki bütün dünyada şirk yerine tevhid, kölelik yerine hürriyet, zulüm ve sömürü yerine adâlet ve âdil paylaşma, insanları hayvanlaştıran, birbirinin kurdu yapan ahlâk anlayışı yerine onları kardeş kılan, yücelten, örtülü kalmış kabiliyet ve kapasitelerini harekete geçirerek bilgi ve mutluluklarını artıran ahlâk anlayışı hâkim olacak, insanlar yaratılış amacına doğru ilerleme imkânına kavuşacaklardır. İslâm'ın nihâî gâyesi budur. 

Bu konuyu, benzer düşünceleri paylaşan kalemlerden bazı nakillerle mühürlemek istiyorum:

Mehmet Âkif'ten:
(Japonya örneği)
Medeniyyet girebilmiş yalnız fenniyle
O da sahiplerinin lâhık olan izniyle
Dikilip sahile binlerce basîret, im'an
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan
Garbın eşyası eğer kıymeti haizse yürür
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür
...
(Hindistan örneği)
Besliyormuş bereket versin o iklîm-i kadîm
"Rahmetullah"a muâdil daha yüzlerce hakîm
Ulemâ var ki: Huzurunda bugün Garb eğilir
Rûh-i edyânı görür, hikmet-i Kur'ân'ı bilir
Hele hayran kalır insan yetişen gençlere de
Bunların bir çoğu tahsil eder İngiltere'de
Sonra dindaşlarının rûhu olur, kalbi olur
Çünkü azminden, ölüm çıksa, o dönmez sokulur
Öyle maymun gibi taklîde özenmek bilmez
Hiss-i milliyyeti sağlamdır onun eksilmez
Garb'ın almışsa herif ilmini almış yalınız
Bakıyorsun eli san'atlı, fakat tırnaksız
Fuhşu yok, içkisi yok, himmeti yüksek, gözü tok
Şer'-i ma'sûma olan hürmeti bizlerden çok
...
O kanâat de şudur: Sırr-ı terâkkînizi siz
Başka yerlerde teharrîye heveslenmeyiniz
Onu kendinde bulur yükselecek bir millet
Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket
Alınız ilmini Garb'ın alınız san'atini
Veriniz hem de mesâînize son sür'atini
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız
Çünkü milliyyeti yok san'atın, ilmin yalnız
İyi hatırda tutun ettiğim ihtarı demin
Bütün edvâr-ı terâkkîyi yarıp geçmek için
Kendi mâhiyyet-i rûhiyyeniz olsun kılavuz
(Millî ve mânevî değerlerinizin kılavuzluğunda hareket idin.)
Çünkü beyhudedir ümmîd-i selâmet onsuz.
....
Mütefekkirleriniz anlamıyorlar sanırım
Ki çemenzâr-ı terâkkîde atılmış her adım
Değişir büsbütün akvâma, cemââte göre
Başka bir kavmin izinden yürümek çok kerre
Âdetâ mühlik olur; sonra ne var, her millet
Gözetir seyr-i tekâmülde birer ayrı cihet
Bir de hatırlamıyorlar ki, umûmen beşerin
Daima koştuğu son maksada yükselmek için
Tutacak silsile akvâma değildir hep bir
Belki her millet için ancak o mahiyyettir
Ki kopar kendisinin rûh-i umûmîsinden
Şimdi bir kavmin içinden mütefekkir geçinen
Zümre evvelce bu mahiyyeti takdîr ederek
Sonra kaç safhası mevcûd ise tenvîr ederek
Çekecek oldu mu önden ilâhi feneri
Arkasından da cemâat yürür artık ileri.

R. Garaudy'den:
"İslâm prensiplerinden hareketle bir başka kültür modeli teklif edip ortaya koyabiliyor muyuz? Evet mi, hayır mı?... Kur'ân prensiplerinden hareketle bir başka iletişim modeli teklif edip ortaya koyabiliyor muyuz? Evet mi, hayır mı? Bir iletişim modeli ki, orada öncelikle yayınlanacak ve duyurulacak olanlar, cinayetler veya sapkınlıklar olmayacaktır. Aksine bütün öncelik, insanî yüzlü, yani ilâhî bir geleceği kurmak için, halkların derinliklerinde doğmakta ve gelişmekte olan husûsları açığa vuran olaylara verilecektir. 

"Yukarıdaki iki problemi çözebilirsek işte o zaman dünyada hakîki şerîat, yani İslâm kanunu hâkim olacaktır. Hakiki şerîat baskı değil, aksine ve her şeyden önce sosyal adâlet demektir. Bu ilâhî düzende bütün yeteneklerini rahatça sergileyebilmesi için, bütün teknik, politik ve ruhî imkânlar herkesin hizmetine sunulacaktır. 
Allah tarafından çizilen "doğru yolda" kullanması ve yeryüzünde ilâhî düzeni gerçekleştirmesi için, insanoğluna Allah tarafında bahşedilmiş olan bütün yeteneklerini serbestçe kullanabilme şansı verilecektir.
"İslâm bugün, doruğa ulaştığı dönemlerdekinden çok daha büyük yayılma imkân ve perspektiflerine sahiptir. Çünkü Amerikan modeli ile Rus modelinin çifte ve kesin iflâsı karşısında, başarısızlıktan ötürü hayatta kalması tehlikeye girmiş bir dünyaya İslâm yeniden umut verebilir. 
Kendisini çare bulunmaz bir çöküşe mahkûm eden, kısırlaştırıcı bütün "ictihad" sedlerinin ötesine taşıp bir zamanlarki ihtişâmını sağlamış olan hayat verici prensiplere tekrar kavuşmasını bilirse, İslâm bunu başarabilir."28 


1. Daha geniş bilgi için bu ciltte yer alan "Siyasî ve Sosyal Hayatımızın Bazı Meseleleri" başlıklı yazı özellikle önerilir.
2. Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 254.
3. Gilles Kepel, Tanrının İntikâmı, Çev. S. Kırmız, s. 164. Krş; Garaudy, age., s. 139.
4. Garaudy, age., s. 270.
5. J.O. Voll, İslâm, Çev. Aydın, Şişman, Demirhan, s. 16.
6. Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, Çev. C. Aydın, s. 151.
7. Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, Çev. A. Z. Ünal, s. 51.
8. Garaudy, age., s. 51, 154.
9. Garaudy, age., s. 54-55.
10. Garaudy, age., s. 50-51.
11. E. F. Schumacher, Aklı Karışıklar İçin Kılavuz, Çev. M. Özel, İz Yayıncılık, İst. 1990, s. 127, 129.
12. Schumacher, age., s. 132.
13. Schumacher, age., s. 136-137.
14. Schumacher, age., s. 92.
15. Kur'ân: 21/22.
16. R. Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 269 vd.
17. Schumacher, age., s. 75.
18. François Partant, Kalkınmanın Sonu, Çev: F. Başkaya, s. 111-121.
19. Partant, age., s. 122.
20. Garaudy, age., s. 288.
21. Rûm: 30/30.
22. Rûm: 30/20, 22.
23. Hucurât: 48/13 (Aşiret için bkz. Şuarâ: 26/214; Tevbe: 9/24; Mücâdele: 58/22).
24. Yûsuf: 12/37.
25. Nisâ: 4/36.
26. Hacc: 22/78.
27. Hucurât: 49/10.
28. İslâm ve İnsanlığın Geleceği, s. 151 vd.


http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0789.htm    internet sayfasından alınmıştır....