Popüler Yayınlar

AHMET SELİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AHMET SELİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2014 Pazar

Hatırlamakta fayda var - Ahmet Selim


Üzerinde çokça durduğum bazı meseleleri hatırlamakta fayda var… Spinoza hakkında Cemil Meriç şöyle diyordu: “İncil ve Tevrat yüzünden panteist oldu.” 

Doğruydu söylediği. Ne yapacaktı Spinoza? Ya Descartes gibi, “Manevî alan var ama, aklın orada işi yok.” diyerek düalizmi benimseyecekti. (Ki, Kant’ın da söylediği, özde bundan çok farklı değildir.)

Yahut da, düalizmi “madde” lehine ortadan kaldırmanın üç yolundan birini seçecekti: Ya deizm, ya panteizm, ya ateizm!

Ateizmin karanlığını çareymiş gibi gösteremeyecek kadar zekiydi. Voltaire gibi deizme tutunacak derecede gönül fukarası değildi.

Descartes’ın aklı tereddütte bırakıcı düalizmiyle yetinmek istemiyordu. Tevrat’la İncil arasında gidip gelmenin bunalımlarından da kurtulamamıştı. Panteizm’e çark etti… Panteizm, çıkmaz sokakların en uzunu. Kırk katır ve kırk satır yerine pösteki saymak.

Bir sözü daha var Cemil Meriç’in: “Müphem bir deizm, mutlak (çıplak) bir ateizmden çok daha tehlikelidir.” (zehirlidir). Bu aynen panteizm için de geçerlidir. Müphemiyet, zaten, deizmin de panteizmin de kendi mahiyetlerinden doğan has seciyeleridir. Onların propaganda silahıdır…

Vuzuh projektörlerini üzerlerine çevirirseniz, sun’î farklılıklar kaybolur ve mahiyetlerinin sırrı açığa çıkar. Birisi ateizmin yandan çarklısıdır, diğeri menevişlisi! İkisi de estetiği ve edebiyatı çok iyi kullanır.

Çünkü mecazlar, cinaslar, teşbihler, istiareler, (yeni deyişle ve kabulle, imajlar-imgeler-metaforlar vs.), vuzuhtan çok, müphemiyetin ihtiyacıdır. Vuzuh, namuskâr ve cesur fikrin harcı.

Müphemiyet, korkaklığın ve samimiyetsizliğin sığınağı. Bütün vazıhlar ve bütün müphemler aynı hükmün “tahyir” parantezlerine alınamaz; fakat genel manzara böyledir.

Yeri gelmişken, bir ukdeye temas etmek istiyorum…

Bir Müslüman düşünün. İmanı sahih, ibadetlerini de yapmaya çalışıyor… Ama bir dünya görüşü yok, tefekkürî-fikrî bir bakıştan mahrum…

Panteizmi sunuyorlar, yutuyor. Deizmi anlatıyorlar, kanıyor. Masonizmin takdimleriyle karşılaştırıyorlar, kapılıyor.

Ateizmin dolaylı telkinlerini moda cazibesiyle önüne getiriyorlar, sahiplenebiliyor. Pozitivizm’in teknolojik destekli tuzaklarına çağırıyorlar, tıpış-tıpış gidiyor…

Bu hale ne diyeceksiniz? Çözüm nedir?

Satıhta kalmayalım. “Sıfırı bulduk” falan. Sonra ne oldu? Açın bakalım lügatleri; “Meşşaiyye”, “İşrakiyye”, “Revakiyye” ne demekmiş? Hepsinin kökü eski Yunan’dır. Aklımızı çalıştıralım derken ruhumuzu sakatladık.

Tevillere ve makyajlara lüzum yok; inin kaynaklara, gerçeğin bu olduğunu görürsünüz. Gazalî’nin karşı çıktığı da buydu. Nedir sebepleri?

Tefekkürde manevî şuuru öne almamaktır. Yeni meselelerle karşılaşınca; gereken gayreti ve basireti göstermemektir. Fikir ve kavram üretmek yerine, taklitçi benzeşmelere sarılmaktır…

Böyle bir başlangıç noktasından yola çıkmaya çalışırsanız, başlamadan bitersiniz. Bizim önümüzde; Descartes’ın, Kant’ın, Locke’un önündeki talihsizlikler yoktu…

 Önce tefekkürün ne olduğunu tefekkür etmek lazımdır. “Tefekkürde taklit” aklın da ruhun da iflası demektir. Yine Cemil Meriç diyor ki: “Kafatasını çatlatsan bu teslise akıl ermez!” Doğrudur.

Ve Batılı düşünürlerin çoğu mazurdur. Bu mazurlar grubunu (zincirini), Batı’nın kara damarı, teknikle-ekonomiyle güçlenmiş ve pervasız hale gelmiş bir materyalist-saptırma sonucunda tam bir sömürü gasbının aletleri olarak kullandı.

Batı, medeniyetini, bu sömürü gasbının harcıyla inşa etti. “Modernite” deyip, Descartes’ı, Pascal’ı, Rousseau’yu, Locke’u hatta Adam Smith’i suçlamanın; çare olarak da “Voltaire-Comte-Marx-Nietzsche-Freud..” kara damarının uzantılarına “postmodernite” etiketi yapıştırarak piyasaya sürmenin alemi var mı?

Bir mütefekkire göre: “Gafleti anlamak, imanı anlamaktan zordur.” Ne kadar haklı.

10 Ekim 2013 Perşembe

Nedir mutluluk? - Ahmet Selim


Mutluluğun bilimsel bir tanımı var mı? Binbir çeşit tanımı var, bu da üzerinde birleşilmiş bir tanımı olmadığını gösterir.

Bana göre mutluluk manevî (ruhî), maddî (bedenî) sıhhat dengesinin tatminkâr bir seviyede olmasıdır; ama bu bir tanım olmaktan çok, uzun ve derin izahlara muhtaç bir hayat görüşünün ana başlığıdır.

Bir hasta, mutluluk içinde ölebilir; maddeten sağlıklı ve zengin bir insan ise mutsuzluk içinde yaşıyor olabilir.

İnsanı ve hayatı anlamak zordur; kolay zannedilir ama çok zordur. Düşünce konularının en sarp olanıdır.

Sevgi öyle kendiliğinden doğmaz ve kendiliğinden yok olmaz. İnsanın varlığında kan ve lenf dolaşımı gibi bir “sevgi ve düşünce dolaşımı” ağı da vardır.

Bu ruh merkezli ağ iyi çalışmıyorsa, o insan olumlu düşünceye ve olumlu duygulara kapalı demektir.

Burada olumludan kastım, “ufuklu”dur. Bir şeyler düşünür ve hisseder ama onlar ufka açık değildir.

Nefsaniyetle sınırlıdır. Böyle bir insan derin idrake, saf ve halis sevgiye yönelemez.

Bir havuzda kâğıttan kayıklar yüzdürür, enginlere açıldığını zanneder. Ve hayat bunu kaldırmaz.

Mutluluk öyleleri için bir yanılsamadır. Çeşitli tatmin arayışlarıyla karıştırılan bir yanılsama.

“Küçük şeylerle mutlu olmak” denir. Aslında bu, var olan mutluluğun çeşitli sevinme vesileleriyle pozitif dalgalanmalar göstermesidir.

O vesilelerle mutluluk var olmaz, var olan mutluluk gülümser.

Esasen sevgi ile düşünce arasında çok sıkı bir bağlılık vardır. Sevgiye açık olmayanlar düşünceye de, düşünceye açık olmayanlar ise sevgiye de açık değildir.

İnsanın fıtratı böyledir, fıtratın kimyası böyledir. Ve bu hakikati en iyi ve doğru biçimde, İslam’ı öğrenince anlarsınız.

Felsefede bunu fark eden nadir kişiler vardır ama izahını tam yapamazlar. Sadece sezgi ile buldukları bir şey vardır.

Andre Gide gibi... Victor Hugo gibi... Ne var ki sezgilerle hakikat aydınlatılamaz. Zaten o sezgiler Batı felsefesi içinde rağbetsiz kırıntılar olarak kalmıştır.

Beşerî olarak hepimiz ölümden korkarız. Ama şuurlu bir inanan için ölüm korkunç bir şey değil.

“Allah imanlı ölüm nasib etsin” diye dua ederiz sadece. Ölümün korkulacak olanı, imansız gitmektir.

Zaten öyleleri için ölüm bir yok oluştur, yok oluş inancının apayrı bir korkusu vardır ki anlatılması kolay değildir.

 Bizden bir düşünür demişti ki: “Cehenneme razıyım ama ölümün bir yok edilme olmasından çok korkuyorum.”

Yok olmaktan insan her hücresiyle çok korkar; itiraf etmese de böyledir. Böyleleri için sevgiye düşünceye açık olmak, mutluluğu anlayıp yaşamak mümkün değildir. Hayatı anlamanın, ölümü anlamakla ilgili önemli bir tarafı vardır.

İnancın bir hayatiyet irtibatı (kaynağı) halinde var olması gerekir. Öyle inananlar var ki inanmıyormuş gibi yaşıyorlar ve bu çelişkili hale de “gaflet” denir.

Sınavda başarılı olmak isteyen ama çalışmayan, gayret göstermeyen öğrencinin hali gibi.

İnanç, bir ciddi sorumluluk bilinci doğuracak kıvamda olmalı. Gaflet öyle bir derttir ki, nefs onu bir onur meselesi gibi savunur, her türlü eleştiriyi ve uyarıyı şiddetle reddeder.

Belki ateisti eleştirirseniz o kadar tepki almazsınız. Sevgiye açık olmamak en dramatik tezahürlerini Hakikat Sevgisi alanında gösterir.

Bazen hadis bilgilerini bazen tasavvufu toptan inkâr edenler, bu incelikleri göremeyenlerdir.

Hayatı ve insanı anlamak, ancak İslam’ı doğru anlamakla mümkündür. O takdirde gaflete de yer kalmaz.

Sevgiyi ve mutluluğu soyut, yalın ve yüzeysel sözlerle, velev ki güzel bile olsalar, ne anlamak kabildir ne de anlatmak.

Hoşa gider ama beslemez, içselleştirmeyi sağlamaz. O sözler faydalı olurlar ama aradığınız vuzuhu size kazandırmazlar. 

21 Nisan 2013 Pazar

İNSANIN VE ZAMANIN BÜTÜNLÜĞÜ

Geçmiş yaşanır, sonra da yaşanan yeni zamanlarda yeniden düşünülür. Vaktiyle düşünerek yaşamış olsanız bile böyledir. 

Çünkü yeni yaşanan zamanlar geçmişe yeni açılar ve ışıklar getirir. Ama düşünmeden yaşamak yolundaysanız, zamanlar sizin için bir şey ifade etmez. 

Bir sayfa dolar, onu çevirip kapatırsınız; yeni sayfaya yeniden (sıfırdan) başlarsınız, bir gün gelir defter biter; siz son sayfaya yeniden başlamışken!

Unutmamak, hatırlamak değildir. Hâfızanızda vardır, ama sizi hiç meşgul etmez. Hiç açılmayan bir albüm gibi, tavan arasındaki eşya gibi, varlığı bilginiz dahilindedir ama ilginiz dahilinde değildir.

Buna unutmak demeyelim de, hatırlanmayı ihmal etmek, istememek diyelim. Böyle yaşayan insanlar çok var. Halleri de bazılarına güçlülük gibi görünür. Duyarsızlığı güçlülükle karıştıranlar çoktur.

Ben ilkokul çağını bile zaman zaman düşünürüm. Kendi çocukluğunu hatırlamadan şimdiki çocukları nasıl anlayacaksın ki?

“Herkes hâfızasından şikâyet eder, muhâkemesinden şikâyet eden yoktur” sözünü severim. Öyledir ama, aması var! Bizim hatırlama ihmallerimizin çoğu, hâfızamızla değil, muhâkememizle ilgilidir. Düşünmediğimizi hatırlama ihtiyacı da hissetmeyiz.

Geçenlerde internette bir arkadaşımın sözlerine rastladım. Benim ortaokul numaramı söylüyor! 49’u görünce bir hoş oldum. Beni severdi ve bu hatırlayış da onunla ilgili. Sevenler hatırlar.

İlkokul üçüncü sınıf öğrencisine on kıt’a İstiklâl Marşı’nı ezberletiyorlar. Bu kadar yanlış bir şey olur mu?

Bakarak okuyabilse, o yeter. Şühedâ, cüdâ, nâmahrem, cerihâ, rûh-u mücerred, izmihlâl, … bunları ve aynı seviyedeki kelimeleri üniversite öğrencileri biliyor mu ki? Ezberletmek ne kazandıracak? Neyi ne zaman nasıl yapacağımızı bilmiyoruz. Çünkü yaşadığımız o çağlarımızı düşünerek hatırlamıyoruz.

Tekâmülü attık, gelişme diyoruz. “Kötü gelişmeler oldu” cümlesindeki “gelişme” tekâmülün karşılığı mıdır? İkisinin de ayrı kullanım yerleri vardır. Tekamül’ü biliyoruz ama unuttuk.

Ezberletmek öğretmek değildir. Zorlanırsa İngilizce bir metni de ezberler insan. Bir faydası olur mu? “Düz yazıdaki uyak nedir?” diye soruyorlar! Kafiyeyi unutturmuş seciyi öğretmeye çalışıyor! Onu bilmese de olur!

Herkes “nema” diyor, “nemâ” yerine. Nemâ getirene de “nâmi” denir. Uzatmasız haliyle “nema” ne çirkin. Ünlü siyaset adamları “fâsit daire” yerine “fasit daire” diyor.

Bizâtihî’yi “bizzat” yerine kullanıyorlar. “Vak’a” diyen spikere rastlamadım hiç; hepsi “vâkâ” diyor. Notlar alıp sonra vazgeçiyorum, saymakla bitmez… Unutanlar öğrenmeyenlerden daha çok.

Edebiyat hocamız Hilmi Soykut Bey derdi ki: “Aslında hiçbir şiir ezberlenmez. Sadece bazı mısralar, beyitler hatırda tutulur.”

Doğrusu da bu. İki kıt’alık (okunan) İstiklâl Marşı’nın ezberlenmesi ayrıdır ve gereklidir. Ama on kıt’anın değil. O iki kıt’a bile, söylemeye başlayınca canlanır insanda.

Hayatın, fıtratın normali budur. Ezberletmeyin, şiir okumayı öğretin. Şiir okumak, yazmak gibi bir sanattır. Öyle bağıra çağıra değil!

Bugünü yaşarken, bugünün şartları ve ihtiyaçları açısından geçmişimizi de hatırlayıp düşünmek durumundayız. Aksi halde bugünü de yarını da, düşünerek yaşayamayız.

Zamanın ve hayatın bütünlüğünü kavramadan düşüncenin ufku açılmaz. Kendimizle yüzleşmenin aslı, kendi bütünlüğümüzün gerçekliğini bilmektir.

Bu bilgi düşünceyle bilinç haline dönüştüğünde, zamanın ruhu ile de tanışırız. Zaman parçalanmaz, o da bir bütünlük içinde akar ve onun da ruhu bütünlüğünde okunur.

Bugün çok önemlidir, ama bu bütünlükler içinde önemlidir. Düşündürerek ve sevdirerek öğretemediklerimiz tabii ki unutulacaktı. Hatıralar da kelimeler de.

 http://www.zaman.com.tr/ahmet-selim/insanin-ve-zamanin-butunlugu_2080832.html

14 Nisan 2013 Pazar

DİN VE KELİMELER

Gençliğimden beri hep şunu düşünmüşümdür: “Din bilgisi, Türkçeyi öğretici bir etki de meydana getirir. Bende öyle olmuştur. Şimdi niçin öyle olmuyor?” Bunu hakikaten anlayamamışımdır.

Mesela besmeleyi bilmeyen yok. Peki orada “Rahman” ve “Rahim” geçiyor. Ne demektir bunlar diye merak etmez mi insan?

Tercümesinden o çıkmıyor ki. “Esirgeyen” Türkçede konuşurken kullandığımız bir kelime değil; bir orada kullanılıyor. “Bağışlamak” da pek berrak değil. Bir izah ihtiyacı duymalı insan. Rahman ve Rahim, Osmanlıca sözlüklerde var.

“Allahuekber” deniyor. “Ekber” ne demek? “Tesbih” diyoruz. “Tesbih” ne demek? “Akılbaliğ” olmak çok kullanılırdı. Biraz merakla öğrenilir. Farz, vacip, sünnet anlatılırken “ef’âl-i mükellefîn” denilirdi.

Bunun ne demek olduğunu öğrenmezsem ben çatlardım. Okulda “bâis-i şekvâ”yı Namık Kemal bahsinde öğreniyoruz ya! Ef’âl-i mükellefîn’e şimdi ne deniyor, bilmiyorum.

“Yükümlülerin eylemleri” mi? İnsan bunu öğrenirken, fiil’i, ef’âl’i, mükellef’i, mükellefîn’i öğrenir. Zor değil ki. Biraz gayret yeter.

Kamil’i, Kemal’i, isim olarak kullanıyoruz. Tekamül’e yabancılık hissetmememiz lazım. Biraz ilgi yeter. Bu eğlenceli bir ilgidir de. Bunun ardından, “mütekamil, mükemmel, tekemmül...” yavaş yavaş gelir. Tevekkül’ü bilen, mütevekkil’i yadırgamaz, hemen algılar.

Sadece Fatîha’nın mealini düşünsen, bir sürü kelime öğrenirsin, azıcık zahmete katlanırsan, “sırat-ı müstakîm” Türkçe gibi olur. “İstikamet” onunla beraber gelir. Ben birçok kelimeyi çocukken, bulmaca çözme zevkiyle öğrendim.

Şimdi bazı kelimeleri hatırlamaya çalışacağım:

“Mükâfat-mücazat, teşekkül-müteşekkil, hüccet-senet-delil-karîne, kerim-mükerrem, nizam-intizam-muntazam, vasıl, sadık, takva-muttaki, mübarek-teberrüken, tadil-i erkân, temkin, ruhsat-azimet, kanaat-kanaatkâr, tama-hasis, resul-nebi, sahabe-sahabî, mazbut-mütedeyyin, hayır-şer, gayretullaha dokunmak, nail olmak, mazhar olmak, layık-liyakat, salih- amel-i salih, fesat-fâsit-müfsid, edâ, medyun, vâris, miras-murîs-tevarüs, ifrat-tefrit-müfrit, katî-zannî, umumi-hususi, isabet-musibet, teenni-itidal, hüsn-ü zan- su-i zan, şefkat-muhabbet-hassasiyet-rikkat, intisap-müntesip, ihlas-ihsan, edep-âdap, hal-ahval, kül-cüz, feyiz, zarf-mazruf, suret-siret, hüküm-ahkâm, tebliğ-beyan, irşad-mürşid, muvazzah-mufassal, metanet-salabet, tavzih-tasrih-şerh, kıraat-tilavet, mütalaa-mülahaza, vareste-münezzeh-muarra, neş’e-neşve-sürûr, latife-letaif, hidayet-delalet, hüsniniyet-suiniyet, hitap-muhatap, mahdum-kerime-refika-zevc-zevce, tezekkür-tefekkür-teemmül, feraset-basiret, ikamet-mukîm, cemile-cemilekâr, istihza-müstehzi-nükte-latife, tezat-tenakuz-tearuz, hakîm-hakîmane, bedihi-bedahet, basiret-feraset-kıyaset, vazıh-muvazzah, dahil-tedahül, maktu-münkati-merfu-mürsel, cehil-tecahül-tecahülü arifane, aşina-muarefe, sarih-tasrih, şûra-istişare-meşveret, tahayyül-muhayyile, inşirah, inkişaf, fert-münferit, bilhassa- bahusus-hassaten-hususiyle, bu böyle gider...

Bir Muhsine Teyze’miz vardı, ben küçükken ona Kur’an öğrenmeye giderdim. Bu kelimelerin hepsini de benzerlerini de bilirdi. Oysa bir okul bitirmişliği yoktu.

Esasen vaaz dinleyen cami cemaati de bunları bilirdi. Benim, dinî sohbetleri sırasında babamdan öğrendiğim kelimelerin ise haddi hesabı yoktur.

Sohbetlerdeki bazı kelimeler ne kadar sirayet ediyor diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Bir mana engeli belirince hemen onu aşacak özel kelimeleri suhuletle kullanıp duraksamadan devam ediyor.

Bir ince izah yoluna girip de o kelimeleri bilmeyen yarı yolda kalır. Heyecanımız kullanılan kelimelere dikkat etme duyarlılığımızı unutturmamalı. Basit manayı sade anlatacaklar çoktur, ince manayı anlatmaya talip olanlar ise kelimelerin kullanılışına özen göstermeli.

a.selim@zaman.com.tr

28 Mart 2013 Perşembe

ESTETİK VE DÜŞÜNCE

Garipliklerle dikkat çekmenin amacı ne olabilir?  Nasıl yorumlanacağı düşünülerek böyle bir tercihte bulunulur?

Mesela bir erkek, saçlarını uzatmış, arkadan at kuyruğu yapar gibi bağlamış. Bir sanat adamının saçı sakalına karışmış, dudakları bile görünmüyor.

Bireysel tercihtir, kimse karışamaz, özgürlük var. Bu ayrı bir konu. Ben bireysel tercihin psikolojisini merak ediyorum.

İnsanın kafasının içiyle dışının bir ilgisi yok. Yani belli bir tarzda düşünmek öyle görünmeyi gerektirmez. Düşünen bir insan, dıştan bakınca düşüncelerinin bu türlü şeylerle ifade bulup anlaşılacağını düşünmez.

Dış görünüşle dikkat çekmek, düşünen bir insanın ihtiyacı olamaz. Peki nedir öyleyse? O saçı başı yıkamak temiz tutmak oldukça vakit israfına yol açan bir mesele ve düşünmeye çalışan insan vakit israfını sevmez, sevmemeli. Anlayamıyorum.

“Ben farklıyım” denilmek isteniyor ise, gerçekten farklı olanların böyle bir görüntü verme işinde tatmin araması, ciddi ve değerli farklılık halleriyle bağdaşmaz.

O türlü farklılıklar, garipsenecek çizgilerle değil, emek isteyen bir kavramlar diliyle ifade edilebilecek özellikler taşımalıdır. Gerçekten farklı olanların o işlerle uğraşacak vakti de mecali de olmaz.

Kendi nefsimize (maddemize) ne kadar az vakit ayırırsak o kadar iyidir. Sağlıklı olmanın kazandırdığı bir avantaj da budur.

Kendisiyle uğraşma durumunda olanın işiyle uğraşma imkânları azdır…

Genelde ve ilk bakışta dikkat çekmeyeceksin, özel dikkati olan farklı insanların sendeki tabiî pozitif farklılıkları fark etmesi sana yetecek.

Budur doğru tutum. Sanatta bile böyledir bu. İlgi çekme çırpınışı, gerçek ilgiye liyâkatsizliğin alametidir. Estetikte de, edebiyatta da, mimarîde de böyledir. Şıkır şıkır, zırıl zırıl, hatur hutur dikkat çekmek estetiğin ve sanatın hiçbir dalında güzel değildir.

Gerçek güzellik, baktıkça keşfedilir ve bakar bakmaz hemen göze çarpmaz, adeta bize nüfuz eder. Bunu tabiatta görüyoruz. Tabiîlik içinde etkileyicidir, bir derinliğe sahiptir.

Düşüncelere salar insanı. Ama sıradan biri bunu idrak etmez, içinde duymaz ve zihninde yorumlayarak bir özel heyecan haline dönüştüremez. Ah ne güzelmiş, deyip geçer.

Estetikte aslen kadın-erkek fark etmez. İlkelerin ve ölçülerin ruhu aynıdır.

Dikkat çekmeye çalışmak, önce tavır olarak güzel değildir.  Derin güzellik, aslında liyâkata yöneliktir, layık olmayanı dürtmeye çalışmaz.

Saygı bekler, incelik bekler, duyarlılık bekler. Herkese güzel görünmeyi istemez; çünkü böyle bir kaygı onu gölgeler ve zedeler. Basitini düşünelim: Güzel bir şiirde de öyledir; şiir avamîleşemez.

Hayatın sadelik içindeki şiiri de öyledir; sadelik örtüsünü bir korunma tabiîliği olarak kullanır; “bana bak!” diye bağırıp çağırmak onun mayasıyla bağdaşmaz.

Bir yere herkes bakar ama farklı şeyler görür ve öyle olması da gerekir. Güzellik fark edilir; kimsenin gözüne farklılığını sokmaya çalışmaz. Bir vakarı ve asaleti vardır, güzellik hakikatinin gereği olarak.

İnsan güzelliği aramalı, keşfetmeye çalışmalı. Bu bilinç ister ve her imkân mertebesinde mümkündür. Ama insanlar bunu yapacağına taşıdıkları ve yaşadıkları güzellikleri göremiyor.

Düşünemeyen göremiyor da ve sadece gösterilenlere gözüne çarpanlara bakıyor. Maalesef böyle okuyoruz, böyle seçiyoruz, böyle yaşıyoruz ve güya güzelleşmeye çalışırken çirkinleşiyoruz.

Estetik günümüzde fikrî bir meseledir artık. Hakikati düşünmeyi bilmeyen, asgarî nisbette olsun bilmeyen, onun zahirine bakıp bir şeyler görmeyi de bilmez.

Gördüğü, gözüne çarpanlardan ibarettir. Gönül gözü de tefekkür gözü de kapalıdır. Gerçek güzellik zaten kendisini ona kapatır, onun dikkat menziline girmemeye çalışır, ona karşı tedbir alır, onun görüş alanını bir tehlike ve laubalilik sınırının ötesine iter.

http://www.zaman.com.tr/ahmet-selim/estetik-ve-dusunce_2070816.html