Popüler Yayınlar

BATI MEDENİYETİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BATI MEDENİYETİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Batı'da politik ve sivil savaş - [Yorum - İhsan Işık]


22 Ağustos 2011


Felaket tellallığını sevmem. Genelde güzel görüp güzel düşünmek isterim.
O yüzden şahsi alanda idealistim. Ancak aynı zamanda bir akademisyenim. Rasyonel bilim felsefesiyle yetiştirildim. 

Elimdeki gözlemler, veriler, bilgiler ne söylüyorsa eğmeden bükmeden onu aktarmakla mükellefim. O yüzden kamusal alanda realistim. "Ben demiştim" gibi ifadelere de soğuğum. 

Çünkü yüz şey dersiniz, bir ikisi çıkar, onunla övünmek yersizdir. Fahırlanmıyorum ancak bu sayfalarda yazdığım bazı şeyler gerçekten de çıkmış. 

Küresel krizde ikinci bir dalgalanın geleceğini 23 Haziran 2011'deki "Yunanistan, Batı medeniyetinin sonu olabilir..." adlı yazımda şöyle haber vermişim: "Yunanistan'a bir şey olursa benzer durumdaki Portekiz, İrlanda, İspanya ve İtalya'nın dizleri üzerine çökmesi aşikârdır. 

Hatta Yunanistan'a büyük miktarda borçlar veren Alman ve Fransız bankalarının da iflasın eşiğine gelmesiyle bu ülkelerle beraber tüm AB'de sistemik bir kriz doğabilir. 

Avrupa Merkez Bankası'nda birikmiş çürük Yunan devlet tahvillerinin pul haline gelmesiyle merkez bankası da büyük yara alır. 

Bu, AB projesinin buharlaşması demektir. Bu, kıyamet senaryosu gibi bir şey. Avrupa'daki bir fiyasko, onun okyanus ötesi uzantısı ABD'yi de sallar. Bu tür zincirleme bir reaksiyon, Batı medeniyetinin çöküşüdür." 

Nitekim bir ay geçmeden Yunanistan merkezli zelzele, İtalya ve İspanya'yı salladı; hatta Fransa bile çembere girdi, piyasalarca AAA kredi notu sorgulandı; AB'nin ve Euro'nun geleceği tehlikeye düştü. 

Avrupa'daki bu olumsuz tabloya Amerika'nın AAA kredi notunun AA+'ya düşürülmesi eklendi ve piyasalar Batı'dan Doğu'ya adeta çöktü. 

Aslında Batı'daki sallantının bir nedeni, lider sorunu. AB dağılmakla karşı karşıyayken bile inisiyatif alabilen güçlü bir lider yok etrafta. Merkel ve Sarkozy, çevrelerine ümit vermiyor. İkisi de devamlı topu taca atıyor, zamana oynuyor. 


Zira kendilerini şimdilik emniyette hissediyorlar. Kriz derinleşirse diğer AB ülkelerini yeni bir oluşumda "esir alma" derdindeler. 

Batı cenahının doğal lideri Amerika ise ortalıkta yok. Kendi iç hesaplaşmalarıyla uğraşıyor. 8 senelik Bush kâbusundan sonra bütün dünyada "beklenen kurtarıcı" olarak karşılanan Obama ise tamamen bir hayal kırıklığı. 

Obama, radikal sağcıların kuşatması ve dayatması altında devamlı mevzi kaybediyor. Erdoğan gibi diklenmeden dik duramadığı için büyük bir iktidar ve itibar kaybında. 

Nitekim küresel krizin derinleştiği günlerde, finans sisteminde radikal reformlar yapması beklenirken, çıkardığı yasanın lobiler ve muhalefet tarafından kuşa döndürülmesine izin verince, bu sayfalarda 9 Haziran 2009'da çıkan "Washington'da güç savaşları" adlı yazımda şu öngörüyü yapmıştım: 

"Obama, bir önceki çevreyi koruma kanunlarında önemli tavizler vermek zorunda kalmış, şimdi de malî anayasa değişikliklerinde ilk hedeflerden sapma istidadı göstermektedir. [...] 

Obama'nın seçim çalışmalarında 2 milyonun üzerinde gönüllü çalışmıştır. Obama, bu kadar büyük desteği, Washington'a çöreklenmiş çıkar gruplarını dizginleyeceği sözüyle almıştır. 

Obama'nın halk desteği hâlâ rekor seviyededir. Ancak halk, bu desteği Obama'nın kara kaşına, kara gözüne vermemiştir. 

Obama, ya Washington aslanı olacak ya da Washington kedisi. Arası bir şey düşünüyorsa, masallarda bile böyle bir yaratığın esamesi yoktur." 

Obama, bu süre zarfında gerçekten de masallarda bile olmayan bir ucubeye dönüştü... 

Borç limiti krizini aşmasına rağmen Amerika'nın kredi notunu kıran Standard and Poor's (S&P's), yayınladığı raporda Amerika'nın en büyük sorununun ekonomik değil, politik olduğunu vurgulamıştır: 


"Kararımız sadece Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında varılan anlaşmada gerekli tasarrufların az olmasına bağlı değil. Bizi daha çok kaygılandıran, bu anlaşmanın varılma biçimi. Partiler arasındaki ayrılık, olağanüstü bir şekilde derinleşmiştir ve ülke borçlanma limitinin artırılması tartışması sırasında politik çıkarlar uğruna iflasın eşiğine getirilmiştir." 

Gerçekten de, Amerikan ekonomisi Washington'daki güç savaşlarının tehdidi altındadır. Amerikan hükümeti Kongre tarafından adeta hadım edilmiş, iş yapamaz hale getirilmiştir. 

Demokratlar, genel seçimlerde birinci parti olmuştur ama iktidar olamamıştır. 

Obama adeta Cumhuriyetçilere teslim olmuştur. "ABD'nin Taliban'ı / Hizbullah'ı" denen azınlık bir grup (Tea Party) kabadayılıkla isteklerini iktidara dayatmaktadır. 

Obama, bu uzlaşmaz muhaliflerin yasama sürecini kilitleme veya borç limitini yükseltmeme tehdidiyle aralık ayında Bush'tan tevarüs vergi kesintilerini uzatmış, baharda Libya harekâtına yarım ağız destek verebilmiş, ağustos ayında vergileri yükseltememiş, önemli kesintileri yapamamış, ülkenin geleceğini ve itibarını tehlikeye atmıştır. 

Obama, inisiyatif alamayan, dik duramayan, "geriden idare eden" bir lidere dönüşmüştür. 

AMERİKA NASIL BU HALE GELDİ? 


Amerika, şu an sanki bir politik ve sivil savaş alanı. Cumhuriyetçi radikaller hükümeti kilitlemek, krizi derinleştirmek, gelecek seçimleri almak, ne pahasına olursa olsun Obama'yı yok etmek için ellerinden geleni yapmaktadır. Halk da bunun farkındadır. 


New York Times'ın yaptığı bir araştırmada, halkın yüzde 82'si Kongre'nin gidişatını beğenmemekte ve borç limiti tartışmalarında parti çıkarlarının ülke çıkarlarına değişildiğine inanmaktadır. 

Uzmanlara göre şu anki Kongre, Amerikan sivil savaşından beri en partizan Kongre'dir. 

Kör dövüşünden bıkan birçok Amerikalı, siyasetten ümidini keserken, geri kalanlar ise saflarını sıklaştırmaktadır. 2008 seçimlerinde 3.141 seçim bölgesinden sadece 400'ü el değiştirmiştir. 

Peki, Birleşik Amerika nasıl bu hale geldi? Nasıl partiler arası uçurum bu kadar derinleşti? Ülkede kutuplaşma neden tavan yaptı? 

Kimileri atalarını, kimileri inançlarını, kimileri anayasayı, kimileri yabancıları, kimileri teknolojiyi (Facebook ve Twitter), kimileri ise kendilerini suçluyor. 

Öze dönüş taraftarları bu sene Kongre'nin ilk oturumunda topluca anayasa okuma seansı düzenledi. 

Halbuki Amerika'nın kurucu ataları sistem bünyesinde çatışmayı sağlıklı görmüşler, hatta teşvik etmişler, ancak sonunda uzlaşmanın hakim olacağını düşünmüşlerdir.

Bu yüzden sistemde güçler ayrılığı, fren ve denge mekanizmaları hakimdir. Yönetimde her bir birim diğerleri tarafından kontrol edilir. 

Demokrat ata babalar, hiçbir kamu kurumunun mutlak bir güç olmasını istememişler, başkanın yetkilerini oldukça sınırlamışlardır. 

Bugün Amerikan Kongresi'nde bir senatör mazeretsiz yasama sürecini kilitleyebilmekte ve demokrasiyi tamamen tıkayabilmektedir. Amerikan Kongresi'nde "grup kararı" almak mümkün değildir. 

Başkan, kendi partisinden bile fire verebilmektedir. Temsilcilerin tekrar seçimi başkanın inisiyatifinde değil, seçim bölgesindeki gücüne bağlıdır. 

Bu yüzden başkan geçici, Kongre üyeleri daimidir. Ömür boyu Kongre'de çadır kuran, oradan ebedi yolculuğa uğurlanan politikacılar vardır. 

National Journal'ın yaptığı araştırmaya göre, Obama'nın atama yaptığı yüzlerce pozisyon hâlâ boş durmaktadır, çünkü senatodan onay verilmemiştir. 

Küresel krizle mücadele eden Amerika Hazine Bakanlığı'nda birçok kilit pozisyon boş beklemektedir. 

Ayrıca eskiden on senede bir nadiren gözlemlenen yasama tıkanıklığı şimdi olağan hale gelmiştir. 

Mesela 2009'da Cumhuriyetçiler, önemli yasaların yüzde 80'ini bloke etmiştir. 

Rutin borç limitini artırma süreci tarihte ilk defa muhalefet tarafından akamete uğratılmış, hükümet iflasın eşiğine getirilmiştir. Amerika'nın en yumuşak karnı politik sistemidir. 

Azınlığın çoğunluk üzerinde tahakkümü vardır. Lenin, "Organize olmuş azınlıklar, organize olmamış yığınları yönetirler." der.

Bugün bir avuç Tea Party mensubu Amerikan hükümetini ve sağduyusunu rehin almıştır. Amerika'da iyi organize olan küçük gruplar, Tea Party, Evangelic, Yahudi, Ermeni ve Yunan lobileri, milli politikaları orantısız şekilde etkileyebilmektedir. 

Bazılarına göre ise politikacılar arasındaki ayrışma tabandaki derin ayrışmanın yukarıya yansımasıdır. Amerika, bugün her konuda daha ayrışıktır. 


Mesela gelir adaletsizliği rekor seviyededir. Ülkenin en zengin yüzde 1'i 1970'lerde milli gelirin yüzde 8'ini almaktayken şimdi yüzde 20'sini almaktadır. 

Halbuki vatandaşın ortalama geliri 40 yıldır yerinde saymaktadır [hatta 2000 yılına göre yüzde 7 azalmış; 50 eyalette sadece kaynak zengini 5 eyalette artmış; diğerlerinde düşmüştür]. 

Daha kötüsü, bu krizin yükü eşit paylaşılmamıştır. Bugün beyazların ortalama geliri siyahlarınkinden 20 kat daha fazladır. 

Evlerini bankalara kaybedenlerin çoğu ya zenci, ya Hispanik ya da göçmendir. Kurtarma paketleri bankaları ve şirketleri kurtarmış, halkı açıkta bırakmıştır. 

Halk için gönderilen federal yardımlar, eyalet başkentlerinde kalmış, kırsala tozu bile ulaşmamıştır. Halkın tersine, Amerikan şirketlerinin kârları rekor seviyededir. 

EKONOMİK KRİZİN YENİ FATURASI 


FED tarafından basılan paralar borsaya akmış, zenginlerin hisselerini şişirmiştir. Bankalar ve şirketler nakit içinde yüzmektedir. 


Küresel şirketler sadece hasta Amerikan ekonomisine bağlı değildirler ve faaliyetlerini başka ülkelere taşıma tehdidiyle yok denecek kadar vergi ödemektedirler. 

Hatta bu hafta Amerika'nın en zengin adamı Warren Buffett, "Ben geçen sene yüzde 17 vergi ödedim, işçilerim yüzde 33-41 ödedi." diyerek, bu adaletsizliğe işaret etmektedir. 

Dahası, Amerika'dan Avrupa'ya hükümetler kemer sıkma politikaları gütmeye başladığından, genellikle işsizlik sigortası, emeklilik fonları, sağlık yardımları gibi fakirlere yönelik programlar kırpılmıştır. Amerika'nın demografisi de değişmektedir. 

Amerika'da yaşlıların yüzde 80'i beyaz, yüzde 7'si Hispanik iken, gençlerin yüzde 21'i Hispanik kökenli. 

Göçmenler son on yılda yüzde 24 artmış, her yere yayılmıştır. Ekonomik sıkıntılar bazı yerlerde göçmenlerle gerilimlere neden olmaktadır. 

Arizona ve Alabama eyaletleri, göçmen karşıtı yasalara imza atmışlardır. Ayrıca beyazlar ve azınlıklar arasındaki eğitim farkı gittikçe açılmaya başlamıştır. 

1990'larda eğitimi en yüksek ve en düşük şehirler arasındaki fark yüzde 26 iken, şimdi yüzde 34'e çıkmıştır. Krizden en fazla zarar görenler, düşük eğitimli kesimdir. 

Mesela, inşaat sektörü bu krizde çöktüğünden, bundan en fazla göçmenler ve azınlıklar zarar görmüştür. 

Bugün ABD'de gençler arasında işsizlik yüzde 24'lere kadar çıkmıştır; azınlık gençleri arasında bu oran daha yüksektir.

Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi tezi "varlık barıştırır, yokluk dövüştürür" der. Dünya savaşı ve Soğuk Savaş varken ABD'de uzlaşma ve işbirliği yaygındı. 


O zaman dışarıda ortak düşman, içeride refah vardı. Amerika şimdi yokluk testinden geçmektedir. 

Hatırlanırsa benzer 1929 Ekonomik Buhranı 10 yıl kadar sürmüş, dünyayı ticaret ve koruma savaşlarına sürüklemiş, komünizmi ve faşizmi hortlatmış; 

Hitler, Mussolini, Franco ve Mao gibi radikalleri doğurmuş, II. Dünya Savaşı'na giden yolu hazırlamıştır. Bu kriz de, Amerika'da Tea Party, Norveç'te ırkçı katliam, Fransa'da Le Pen'i hortlatmıştır. 

İngiltere'de geçtiğimiz haftalarda görülen yağmalamalar, bu ülkenin görülmemiş kemer sıkma politikaları, gençler arasındaki yaygın işsizlik ve toplumdaki derin gelir adaletsizliğiyle yakından ilgilidir. Şimdilerde, her yerde radikaller cirit atmaktadır. Kovboylar Obama avında. 

Washington eğer kendine çekidüzen vermezse birlikten ayrılmakla tehdit eden, eğer tekrar para basarsa FED başkanını ipe göndermekten bahseden Teksas Valisi Rick Perry cebinde silahıyla başkanlık için Washington'a yürüyüşe geçmiş durumda. 

ABD, esasında bir birlik abidesidir. 200 yılı aşkındır 50 eyaleti savaşta ve barışta bir arada tutabilmiş ve tek bir millet olabilmiştir. Ancak kurtlar şimdi içeriden kemirmektedir. Tabiat işte...

5 Mayıs 2013 Pazar

Hakaretin yeniden tanımı ve Batı’nın masumiyeti [Yorum - Tamer Çetin]


16 Ekim 2012


Dine ve inanca hakaret içeren eylemler, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez.
Modern toplumlarda hakaretin niteliği, gelişen teknoloji ve dinamik toplumsal süreçlerle birlikte değişmiştir/değişmektedir. 

Bu değişim, geleneksel pek çok suçun niteliğinde nasıl değişime neden oluyorsa, bir filmin, insanların özellikle zihnî yapıları üzerindeki tesirinin bu anlamda göz ardı edilemez olumsuz bir etkiye neden olduğu da hesaba katılmalıdır. 

Teknolojinin bu denli ileri olmadığı zamanlarda, bir dine ait öğelere bu türden saldırılar, medya yoluyla değil de, bire bir bir karşılaşma neticesinde olduğunda, bu bir savaş nedeni bile olabilmekteydi. 

Geleneksel toplumlardan farklı olarak günümüz toplumlarında, internet, bilişim, telekomünikasyon ve medya gibi alanların ortaya çıkması, insanların veya farklı toplumların, doğrudan karşılaşmaksızın, birbirlerinin kutsalına hakaret içeren bu tür eylemleri gerçekleştirebilmesine olanak sağlamaktadır. 

Ancak taraflar arasındaki ilişkinin niteliğinde bir farklılığa rağmen, eylemin sonuçlarının niteliği üzerinde bir değişiklik olmamaktadır. 

Hakaret edilen taraflar, ilgili eylemin, zihin algıları üzerindeki olumsuz etkisinden kurtulamamaktadırlar. Ya da konu kutsal değerler olduğu için, eylemin sanal olması, neden olduğu olumsuz tesiri hafifletmez. 

Dolayısıyla gelişen teknoloji, eylemin etkileşim niteliğini değiştirmekle birlikte, yasak unsuru olma niteliğini değiştirememekte, bilakis, daha fazla bir nüfuz gücü nedeniyle daha da yaygınlaşmasına ve derinleşmesine neden olabilmektedir. 

Sorun, güçlü bir negatif zihni dışsallık sorunudur. Bunun iktisadi karşılığı çok açıktır. Bu alanın yasak olarak tanımlanması için gerekli rasyonel, eylemin doğasında içseldir.

İlgili eylemlerin suç olmasına ilişkin bir önemli ipucu, bu eylemlerin tamamının, kamusal alanda gerçekleşmesidir. Amerikalı rahip, önceden kamusal alanda Kur'an yakacağını deklare etmişti. 


Son film, henüz yayına çıkmadan, tanıtımı internete düştü. İnternet ve medya araçlarının varlığı, eylemleri gerçekleştirenlerin, bu eylemleri küresel kamusal alanın unsuru haline getireceğini bildiklerini ve bunun üzerine oynadıklarını ima ediyor. 

Yani ilgili eylemler, sadece o toplumlara veya herhangi bir bilimsel departman içi toplantıya özgü, kendi içinde bir fikir eleştirisi değildir. 

Küresel kamusal alanda gerçekleştirilen herhangi bir eylem, küreselleşmenin bu denli hızlı olduğu bir dünyada mutlaka dünyanın öbür ucundaki toplumları etkiler. 

Dolayısıyla bu tür eylemlere, Batı içinde yapılmış, “kendi içimizde özgürce yaşıyoruz, bu bizim özgürlüğümüz ve diğer ülke insanlarını neden bu kadar etkiliyor” gibi değerlendirmelerle bakılamaz.

İnsanların inançları, kutsaldır. Birinin bu benim kutsalımdır dediğine, diğerinin, “kimin neye göre kutsalı” deme hakkı yoktur. 

Küreselleşen dünyada şimdi inanç, küresel kamusal maldır ve ortak kullanım alanında bir manipülasyon trajedisine maruz kalmaktadır.

Dolayısıyla ilgili eylemler, kamusal alanda gerçekleşen ve dışsallık yayarak, insanların tamamını etkileyen eylemlerdir. 


Neden olunan dışsal zarar, toplumların bütünü açısından ele alındığında, özgürlük kapsamında değerlendirilmesinin sağlayacağı fayda, katlanılan maliyetten daha düşük olacaktır. 

Eğer kamu yararını bir fayda-maliyet perspektifinden tanımlayacak olursak, bu eylemin yasaklanmasından elde edilecek kamu yararı, serbest bırakılmasıyla elde edilecek kamu yararından daha yüksek görünmektedir. 

Özgürlük, şüphesiz geri kalan her şeyden daha kıymetlidir, ama insanın kendisinden değil. Söz konusu özgürlüklerin maliyeti, faydasından daha yüksek oluyorsa, bu kapsamda ilgili eylem yasaklanabilir olmalıdır. 

Yine yasak için gerekçe, eylemin doğasında mevcuttur. Bu yaklaşım, aslında Batı'da kabul gören ve kurumsallaşmış bulunan bir yaklaşımdır. Bu nedenle şimdi sorun, daha girift hale gelmektedir. 

Batı'da, yasal ve hukuki süreçlerin bu dinamik teknolojik ve teorik dönüşüme eş anlı olarak ayak uydurması, şiddetle üzerinde durulan meseledir. 

Koşullar ne olursa olsun, teknolojiyle birlikte değişen suç unsurlarına karşı temel hak ve hürriyetler, Batı'da güvence altındadır. 

İlave olarak değişen koşullarla birlikte, suç unsuru barındıran eylemlerin yeniden tanımlanması ve hukuki mevzuatın buna göre yeniden yapılandırılması, başka pek çok durum için de geçerlidir. 

Zaten Batı'yı dünyanın geri kalan kısmına göre nitelikli hale getirip, ilerleyişini tetikleyen özelliği de budur. 

Ancak aynı hassasiyet, inanç, insanlığın en kadim temel hak ve hürriyetlerinden olduğu halde ve Batı'nın çok kabarık bir sabıka listesine rağmen, İslam'a saldırı ve hakaret konusunda işlememektedir. 

Aslında Batı'nın bu tür eylemlerdeki yasakları rasyonalize etmesi için gerekli tüm argüman ve teorik altyapı, kendi formel kurumsal donanımında mevcuttur. Sorun, Batı'nın enformel kurumsal donanımının doğasından kaynaklanmaktadır.

Bu noktada bir önemli konu, Batı içindeki bu çıkışların tümüyle Batı'ya mal edilip edilmeme meselesidir. Elbette Batı, bir bütün olarak İslam'a saldırmıyor. 


Ama Batı'da daha önemli bir yanlış vuku buluyor. Öncelikle bu türden olaylar, Batı'da münferit değildir. Ayrıca ilgili sabıka, yüzyıllardır devam etmektedir. 

Dolayısıyla Batı'da kutsala saldırmak veya hakaret etmek, özellikle İslamiyet söz konusu olduğunda bazı çevrelerde kurumsallaşmış görünüyor. Burası önemlidir ve bunu görmezden gelen bir analiz, eksik kalacaktır. 

Batı, söz konusu olan İslam olduğunda karakteristik kurumsal donanımından farklı olarak, İslam'a saldırı içeren eylemlerin sürdürülebilirliğini cezalandırmadığı için zımnen de olsa meşru hale getirmektedir. İlgili eylemlerin, Batı'nın genel halini yansıtmadığı savunusu, haklı değildir. 

Bu eylemlerin, Batı içinde çoğunluğun değil, ama güçlü bir nüfuz kabiliyeti bulunan baskın çevrelerin arka çıkmasıyla gerçekleştirilmesinin, Batı'nın durumunu anlamak açısından önemli sonuçları bulunuyor. Bu çevreler, aynı zamanda Batı'nın baskın çıkar gruplarıdır. 

Bu baskın çıkar grupları, ilgili eylemleri doğrudan kendileri gerçekleştirmese de destekledikleri bilinen bir gerçektir. Bunun kanıtı da, bildiğimiz kadarıyla henüz bu eylemleri cezalandıran güçlü bir Batılı devletin bulunmamasıdır. 

Sorun, bu eylemin tüm Batı tarafından veya adına yapılıp yapılmadığı değil, Batı içinde azınlık da olsa birileri tarafından yapıldığı halde halen daha bu saldırıya göz yumulması veya cezalandırılmamasıdır.

İktisadi, siyasi ve sosyal tüm yapıya yön verme kabiliyeti olan çevrelerden söz ediyoruz. 


En azından bu çevreler, Yahudiliğe karşı bir saldırının anti-semitizm olarak değerlendirilip yasaklanması, özel mülkiyet haklarının korunması, demokrasinin sürdürülmesi için gerekli koşulların sağlanması adına gerekli kaynakları sarf eden çevreler olmasına karşın, aynı hassasiyeti, İslam'a saldırı veya hakaret söz konusu olduğunda göstermediklerinde, bir bütün olarak Batı, bundan sorumlu hale gelmektedir. 

Batı'nın, bu mevcut durumu kendi içinden argümanlarla açıklamaya kalktığımızda bile bir ikili görünüm arz ettiği açıktır. 

Batı, bu düaliteyi açıklayamadıkça, geri kalan kurumsal değerlerinin anlamının zedelenmesini engelleyemeyecektir. 

Belki daha başka bir saptamayla, önemli bir erdemin, Batı'da bir türlü yerleşik hale gelemediği söylenmelidir. 

Batı, kutsala hakaret içeren ilgili eylemin özgürlük kapsamında algılanmasına kapı aralamaktadır. Bazıları buna özgürlük bile demektedir. 

Bu açık bir riya barındırmakla kalmayıp, bunun üzerinden özgür ve medeni toplumlar imajı vererek masumiyet devşirmeye de çalışılmaktadır. Bu masumiyet riyası, Batı'nın önemli bir enformel karakteristiği gibi görünmektedir. 

Bunun hem Batı, hem de dünyanın geri kalanı için önemli sonuçları olabilir. Bu kurumsal nitelik, birey olarak insan tekinin, bu tür eylem ve düşüncelere ilişkin zihni algısındaki erdemli duruşu bulanıklaştırarak, karmaşaya neden olmaktadır. 

Sorun bu noktaya varıp da birey sakatlanmaya başladığında, bu durumdan herkes zarar görür. Öncelikle doğruyla yanlış arasındaki ayrım ortadan kalkar. 

Böylece bu karakteristik, Batı'nın enformel kurumsal yapısı haline gelmeye başladığında, ikinci ve daha önemli bir etki olarak, Batı'nın bu alan dışındaki demokratik gelenek ve diğer özgürlük alanlarının korunması gibi kurumsal kazanımlarının kendisine gölge düşürmeye başlar.

Batı'nın övgüye değer demokratik kurumsal yapısı bu durum karşısında işlemiyorsa ve Müslümanlar bu duruma velev ki aşırı tepki veriyorlarsa, bu durum, sorunlu taraf olarak Müslümanların tanımlanmasını getirmez. 


 Nedenselliğin yönüne bakmak gerek. Eğer sorun, sürekli ve artık neredeyse kesintisiz olarak, Batı içinden provokatif eylemler yoluyla tetikleniyorsa, çözüm, ilkeli durmaktan geçer. 

Ayrıca ilişki bu şekilde olduğunda bile bir sonuç olarak, Müslümanların aşırı ve adam öldürmeye varan tepkilerinin, ilkel olduğu söylenen toplumlarda yasak olduğu, cezalandırıldığı ve polis gücüyle engellenmeye çalışıldığı, ama buna karşı soruna ve bu anlamda suça neden olan unsurun, medeni dünyanın eşsiz temsilcisi Batı içinde serbest bir eylem olarak kabul görmeye devam etmesi gözden kaçırılmamalıdır. 

Bu ikircikli tutum, Doğu dünyasında meşru görülmediği cezai müeyyidelerle kanıtlanmış eylemler üzerinden meşrulaştırılamaz. 

Bunun dışında Batı, kendi içinden bazılarının bu türden aşırılıklarını engellemediği sürece, bu eylemler sonunda Müslüman dünyadan bazılarının aşırılıklarının da sebebi ve ortağı olmaya devam edecektir.

Bu noktada sorunun temellerine ilişkin bulgular, aslında bizi taraflardan hangisinin tutumunun sorunlu olduğunu anlamaya yaklaştırıyor. 


Zira bu eylem karşısında Müslümanların tepkilerinin ilkelliğe varan bir aşırılıkta olduğunu açıkça söyleyen veya ima edenlerin sayısı, azımsanmayacak kadar fazlaydı. 

Türk kamuoyunda pek çok kişi, filmin ne tür bir densizlik ve sorun içerdiğini teslim ettikten sonra, Müslümanların da, buna aşırı tepki göstererek, provokasyona kolayca alet olan ve ucuz bir karşılık olarak fikir üretmek yerine çatışan, tabiri caizse ilkelce davranan toplumlardan oluştuğunu tespit etmekten geri durmadı. 

Bu analiz, kabaca bakıldığında doğru gibi görünse de eksiktir ve bu nedenle, doğru ve derinlikli bir tespit anlamına gelmemektedir. 

Öncelikle bu sorunun çözümü, Müslüman veya değil, herhangi birinin yeni bir fikir ortaya atmasını gerektirmeyecek derecede sarihtir. 

Diğer yandan, dikkatlice bakıldığında Müslümanlar, Kur'an'ın yakılması, Peygamberlerinin yalan ve yanlış bilgi içeren bir ima ile karikatürize edilmesi ve nihayet aşağılanmaya çalışılması gibi eylemlerle karşılaşmalarına rağmen, asla bu türden bir karşılıkla mukabele etmemişlerdir. 

Kaldı ki hiçbir Müslüman, kilise veya bazı örgütlerce manipüle edilmiş veya tahrifata uğratılmış şekli olsa da bu dinlerin peygamberlerini veya dinlerini aşağılamayı ve hakareti seçenek haline bile getirmemiştir. 

Eğer Müslümanların ilkelce davrandığı veya bir medeniyet üretememiş olduğu söyleniyorsa, iki duruştan hangisinin daha medeni olduğunun açıklanması gerekir. 

Olayların gelişimi, herkesi, bu olaylar üzerinden Müslüman'ın zihin dünyasını okumak ve test etmekten çok, eylemin niteliğinin tespitine sevk etmelidir. Buradan İslam medeniyetine giydirilmek üzere argümanlar devşirmek, çok nitelikli bir duruş göstermiyor.

*Öğretim Üyesi, Yıldız Teknik Üniversitesi.

12 Nisan 2013 Cuma

Kimlikler çağında kendimiz olmak mümkün mü?

İhsan Dağı
i.dagi@zaman.com.tr
Kendi kimliklerimizi alabildiğine teşhir ederken ‘öteki’ kimlikten insanlarla yaşamakta zorlanıyoruz. Türkiye de zorlanıyor, Avrupa da.

Yeni çağın temel paradokslarından birisi sanırım bu. Modern dönem insanı kimliklerini yeniden keşfediyor.

Kendimizle iç yolculuğumuzda ve etrafımızla ilişkilerimizde kimlik vazgeçilmez bir ayraç, pusula ve sığınılacak bir liman. Ne kendimizi, ne başkalarını onsuz tanımlayabiliyoruz.

Peki, ‘öteki’nin kendi kimliğiyle ilişkisini de normal, meşru ve makul görüyor muyuz? Farklılıkların daha görünür olduğu bir dünyada ‘farklı’ olanla birlikte nasıl yaşayabiliriz? Sorun, kimlikler dünyasına sıkışmış insanların ‘farklı kimlikler’le ilişkisinde düğümleniyor.

Farklı olanı normal, meşru ve doğal kabul etmeden kendi kimliğimizin de normalliğini, meşruiyetini ve doğallığını inşa edemeyiz. Farklılıkları genellikle medeniyetler düzeyinde ifade ediyoruz.

Batı medeniyeti, İslam medeniyeti, Çin medeniyeti vs. Peki, medeniyet düzeyinde bir kültürel kimlikten söz ederken ‘birey’i ne yapıyoruz?

Birey, tek bir insan, koca bir tarihsel inşa sürecine ve kurumlarına sahip devasa bir medeniyet parantezinde kendini nasıl özgürleştirecek, kendileştirecek, özgünleştirecek?

Demek istediğim şudur ki, kimlikler meşru, normal ve doğaldır, ancak kimlik siyasetinin labirentlerinde ‘birey’i, yani kendimizi kaybetme riski de var.

Ayrıca her kültür kendi içinde farklı kültürel kimlikler ve de ‘farklılıklar’ taşıyan bireyler barındırır. Bunlara yönelik olarak ‘kimlikler’ ne diyor?

Onların özgürlüğünü ve özgünlüğünü tanıyor mu? Baskın tek medeniyet karşısında diğer medeniyet ve kültür çevrelerine yaşam alanı açmak için kullanılan ‘çok kültürlülük’ kavramını medeniyet-kültür düzeyinin alt katmanlarına da çekmek zorundayız ki baskın medeniyet karşısında özgürleşen diğer medeniyetler içinde kalan ama kendi medeniyeti içinde de özgünlük ve özgürlük talebi olanlara yaşam alanı açabilelim.

Her medeniyet çevresi kendi başına değerlidir, her kimlik saygındır ama medeniyetler ve kimlikler kendi ‘alt unsurlarına’ değer yüklemedikçe, onları saygın bulmadıkça bir tür zorlayıcı kültür hegemonları olarak meşruiyetlerini kaybederler.

Baskın medeniyet-kültür çevrelerine karşı farklılık talep eden bir medeniyet, farklılık talep eden ‘kendi mensupları’nın farklılıklarını ‘tanımıyorsa’ kendi talebinin zeminini de imha etmiş olur.

Bütün bunları dün katıldığım bir konferans çağrıştırdı; Hacettepe Üniversitesi’nin Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği “Avrupa’da Göç, İslam ve Çokkültürlülük” konferansı. Konu, Avrupa ve çokkültürlülük olunca İslamofobiden ırkçılığa, Avrupa’da Türklerin ve Müslümanların karşılaştığı sorunlar gündeme geldi.

En ilginç konuşmalardan birini BM Özel Raportörü Doudou Diene yaptı. Diene, Avrupalı Müslümanların yakınmak yerine İslamofobi’ye karşı yeni bir dil geliştirmeleri gerektiğini söylüyor; ‘ideoloji yerine etik, teoloji yerine insan hakları’ ekseninde yeni bir paradigmaya ihtiyaç var.

Bu, son derece anlamlı bir pozitif siyaset biçimi. İslamofobi, ırkçılık veya ayrımcılığa karşı Müslümanların Avrupa’da verecekleri mücadelede ‘insan hakları’ dili ve zemini kadar etkili olabilecek ne var ki?

Böylece modern dönemde Müslümanlarla Avrupa-Batı arasında kurulan ilişki de tersine çevrilebilir.

‘Avrupa’yı kendi silahıyla vurmak’tan söz etmiyorum, Avrupalı Müslümanların Avrupa demokrasisini, insan hakları rejimini ve hukuk devleti nosyonu ırkçı ve İslamofobiklerin yıkıcı baskılarından kurtarmaya katkıda bulunabileceklerini ifade ediyorum.

Çünkü Avrupa’da yükselen ırkçılık ve İslamofobi, sadece Müslümanları değil Avrupa demokrasisini de tehdit ediyor.

Müslümanlar neden ‘doğru yolu gösterici’ bir rol oynamasınlar ki? Bu ise kimliklerimiz kadar bireyselliklerimizle de var olmayı gerektiriyor.

http://www.zaman.com.tr/ihsan-dagi/kimlikler-caginda-kendimiz-olmak-mumkun-mu_2077113.html
 

11 Nisan 2013 Perşembe

Yeni anayasa çalışmaları ve modern fizik

20 Şubat 2013


Yüzeysel bir bakış açısıyla bakıldığında, İngilizcede hard veya exact science denilen fizik ve kimya gibi disiplinlerle soft science denilen sosyal bilimler arasında önemli bir ilişki olmadığı zannedilir.

Bu yüzden birçok okuyucu yeni anayasa çalışmalarıyla modern fiziğin nasıl bir ilgisi olabilir diye düşünecektir. Oysa, eskiden tabiat felsefesi olarak sınıflandırılan bu ‘kesin bilimler' dahi bazı felsefi ön kabullere dayanır ve bu ön kabuller farkında olmasak da bizim varlığı ve hayatı nasıl anladığımızı belirler.

Dolayısıyla bu fikirler sadece laboratuvarda yapılan deneye değil, hayatımızın her aşamasına, sosyal hayatta aldığımız kararlara, tutum ve davranışlara kadar tesir eder.

Fizik biliminde insanlık tarihi boyunca iki büyük devrim yaşanmıştır. 16. ve 17. yüzyıllarda özellikle Galileo ve Newton'un çalışmalarıyla antik fizik dediğimiz Aristo fiziği terk edilmiş, yerine şimdi klasik fizik denilen Newton fiziği konulmuştur.

Antik fizik, evreni ayaltı ve ayüstü olmak üzere iki farklı bölgeye ayırır ve bu iki kozmik bölgede farklı fiziksel yasalar olduğunu söyler.

Örneğin doğal hareket, ayaltı bölgesinde dünyanın merkezine veya dışarıya doğru doğrusal hareket iken, ayüstü bölgesinde merkezi dünya olan çember üzerinde dairesel harekettir.

Buna karşılık Newton fiziği ayaltı ve ayüstü bölgelerinde aynı fiziksel yasanın geçerli olduğunu söyler ve dalından kopan elmanın hareketiyle, dünyanın güneş etrafındaki dönme hareketinin aynı basit yasayla açıklanabileceğini öğretir.

Bu tek örnekle tüm gücünü ve güzelliğini açıklayamayacağımız Newton bilimi kısa zamanda fizik dünyasını çok aşmış, yaygın kültürü derinden etkilemiş, yeni değerler, yeni teknolojiler, yeni tasavvurlar üreterek yepyeni bir ‘bilimsel dünya görüşü' haline gelmiştir.

Artık Batı medeniyetinin yaratıcı odak noktası Hıristiyanlık dini değil, bu yeni ‘bilimsel dünya görüşü'dür. Newton fiziğine dayanan dünya görüşünün en belirgin metaforu makinedir.

Newton, evreni devasa bir makine şeklinde tarif eder. Bu ‘bilimsel dünya görüşü'ne göre tüm evren tıpkı bir makinenin daha küçük parçalardan oluşması gibi (mekanizm) basit ve ayrı birtakım parçalardan oluşur (atomculuk ve indirgemecilik), evrendeki tüm olaylar katı sebep-sonuç yasalarıyla belirlenir (determinizm).

Ian Marshall ve Danah Zohar'ın Kim Korkar Schrodinger'in Kedisinden isimli eserlerinde söyledikleri gibi bu mekanik-indirgemeci-determinist evren anlayışının endüstri devrimindeki rolünü görmek, John Locke'un bireyselciliğindeki, Adam Smith'in öz-çıkar ekonomisindeki, Auguste Compte'un pozitivizmindeki, Karl Marx'ın determinist tarih anlayışındaki, Charles Darwin'in indirgemeci-evrimci biyolojisindeki, Sigmund Freud'un psikanalizindeki izlerini takip etmek zor değildir.    

Bugün yeryüzünde yaşayan insanların büyük bir bölümü farkında olsa da olmasa da eşya ve hadiseleri bu mekanik-indirgemeci-determinist ön kabuller çerçevesinde düşünmektedir.

Hemen hemen hepimiz mutlak ve objektif bir mekân ve zamanın varlığına inanırız. Zaman hepimiz için aynı hızla, durdurulamaz bir biçimde akar gider.

Birisi için aynı anda olan iki olay herkes için aynı anda olmuştur. Olaylar birbirlerine sıkı bir sebep-sonuç ilişkisi içinde bağlıdır. İnsan, yaşayan bir makinedir ve henüz elektromekanik ayrıntıları anlaşılamamış akıl mekanizmasına sahiptir.

İşte bu zihni zemin doğal olarak organizasyonlarımızı, örgütlerimizi, hukuk sistemimizi, anayasamızı kurgulama biçimimize yansır. İşte bu yüzden siyasette, yönetim ve iktidar mekanizmasının çarklarından, tekerlerinden söz ederiz.

Birçok şirket ve kurumun organizasyon şeması, işleyiş düzeni, kural ve yönetmeliklerinin arketipi, yöneticilerinin bilinçaltındaki model işte bu mekanik-indirgemeci-determinist dünya görüşüdür.

Oysa bu düşünme biçiminin hayatımızın tüm alanlarına bu derinlikte yayılmış olması artık sorgulanmaya başlanan sonuçlar doğurmuştur.

Fizik bilimi, 20. yüzyılın başlarından itibaren bir yandan Einstein'ın izafiyet teorisi, öte yandan kuantum mekaniğinin ortaya çıkmasıyla modern fizik dediğimiz son evresine girdi.

Bu teoriler, zaman, mekân, kütle, elektrik yükü gibi temel fiziksel boyutlar hakkındaki gerçeklik anlayışımızı temelinden sarstı.

Einstein'ın genel izafiyet teorisi, Newton'un tasavvur ettiği gibi mutlak, düzgün, sabit üç boyutlu bir uzay ve tek boyutlu bir zamanda yaşamadığımızı, izafi, dinamik ve içindeki madde ve enerjiyle geometrisi değişen dört boyutlu bir uzay-zaman içinde yaşadığımızı söylemektedir. Bu teorinin ima ettiği sonuçlardan birisi katı cisim diye bir şeyin olmadığıdır. 

Klasik fiziğe (mantığa) göre bir parçacık dalga özelliği, bir dalga ise parçacık özelliği göstermez. Oysa kuantum fiziği elektron dediğimiz yapının bazen parçacık bazen dalga gibi davrandığını söyleyerek bizi yeni bir anlayış biçimi üretmeye zorlamaktadır.

Kuantum'a göre bir deneyin sonucunda ortaya çıkacak sonuç önceden kesin olarak bilinemez. Ancak hangi ihtimalle hangi sonucun çıkacağı söylenebilir. Kuantum mekaniğinin bu yorumuna göre tabiat ontolojik anlamda deterministik değil probabilistik (olasılı) olarak işlemektedir.

 Kuantum mekaniğinin ‘klasik bilimsel dünya görüşünden' ayrılan bir başka özelliği ise bütünsel (holistik) bakış açısıdır. Bu bakış açısında bütün, parçaların toplamından farklı, ondan daha fazla bir şeydir.

Parçaların toplamı bütüne sadece bir yaklaşım sağlayabilir ama onu tam olarak ifade edemez. Kuantum mekaniğine göre incelediğiniz sistemin bir özelliğini çok hassas bir şekilde kontrol etmek istediğinizde o özellikle belli bir ilişkiye sahip başka bir özellik üzerindeki kontrolünüzü kaybedersiniz.

Özel relativitenin ışık hızına yakın hızlarda, genel relativitenin makro âlemde, Kuantum mekaniğinin ise mikro âlemde klasik fiziğin öngörülerinden ayrıldığı, insanoğlunun yaşadığı hız ve boyutlarda klasik fiziğin yeterince iyi sonuçlar verdiği doğrudur.

Bu bakımdan, anayasa hazırlığı gibi sosyal konularda modern fiziğin ima ettiklerini dikkate almanın gereksiz, anlamsız, fantastik olduğu düşünülebilir.

Bizim burada hatırlatmaya çalıştığımız şey beşeri tavırlarımız, davranışlarımız ve kararlarımızın, varlığı ve hayatı nasıl anladığımızla temelden ve doğrudan ilgili olduğudur.

Bu yüzden eğer insanoğlunun bilim macerasının varlığı ve hadiseleri anlamaya bir katkısı varsa ve bu maceranın yeni felsefi ve metafizik sonuçları doğmuşsa bu yeni sonuçların tüm beşeri faaliyetlerde felsefi ve metafizik anlamda hesaba katılması, dikkate alınması gerektiğidir.

Yazılacak anayasada ortaya konacak kanunlar formüle edilirken mekanik-indirgemeci-determinist dünya görüşünün etkisinin ne olduğunun bilinmesinin, bu dünya görüşünün temellerinin zannedildiği kadar sağlam olmadığının farkında olunmasının faydalı olacağına inanıyoruz.  
                 
*Doç. Dr., Zirve Üniversitesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yeni-anayasa-calismalari-ve-modern-fizik_2055807.html

2 Nisan 2013 Salı

BATI MEDENİYETİ ÜNİVERSAL MİDİR?

Mehmed Niyazi


Batı medeniyetinin Hıristiyanlık, Roma hukuku, Yunan felsefesine dayandığı çok sık ifade edilmektedir. Bunların yanında 16. yüzyıldan itibaren müspet bilimler de yer almıştır.

Giderek Batı’da fonksiyonunu artıran müspet bilimler, ortaçağın kaderciliğinin yerine determinizmi, “Üstad dedi ki”ye karşı tenkit melekesini geliştirmişlerdir. Bunların doğurduğu Rönesans’ın Batı’ya şunları mal ettikleri ileri sürülmektedir; din konusunda hoşgörü, siyaset alanında demokrasi ve hukukun üstünlüğü.

Kanaatlerince Batı’yı maddeten ve manen kuvvetli yapan bu değerlerin üniversal olduğunu şöyle ifade etmektedirler: “Ortaya çıkan bu değerlerin hedefi Hıristiyanlık veya İslamiyet, Alman veya Bulgar, doğulu veya batılı, köylü veya şehirli, hükümdar veya tebaa değil, doğrudan doğruya insan ve insanlıktır.”

Hıristiyanlık Hz. İsa’nın tebliğ ettiği şekilde kalmamıştır; eldeki güvenilir İnciller birbirlerinden farklı oldukları gibi, hepsinde bilgi açısından maddi hatalar vardır. Mesela dünyanın sabit olması, güneşin etrafında dönmesi veya Hz. Adem’le Hz. İsa’nın arasında 4444 yıl bulunması gibi.

Oysa vahyin mantığında hata olması mümkün değildir. Dolayısıyla bu İnciller belli bir bilgi seviyesine gelmiş bulunanları tatmin etmemektedir; fakat kültürlerinin oluşmasında ana unsur olduğu için fazla ses çıkarmamaktadırlar.

Bir de eldeki İnciller insandan ziyade, Hıristiyanlara hitap etmekte, hedef kitlesinin diğer din mensuplarına bakışını etkilemektedirler. Aksi takdirde Amerika’ya göç eden Avrupalılar o gaddarlıkta bulunamazlar, yerlileri, İnka ve Aztek medeniyetlerini yok edemezlerdi.

Müspet bilimlerin Avrupalıların malı olmadığını da belirtmeliyiz. Bunlar insanın idraki seviyesinde tarihin karanlıklarından beri vardı; dünyayı gezen bir özelliğe sahiptirler; nerede ortamını bulurlarsa orada konaklar, meyvelerini verirler.

Değişik kaynaklardan beslenen müspet bilimler, ortaçağda Müslümanların elinde en üstün seviyesine ulaşmışlardı. Bugünkü Avrupa’nın ilminde Müslümanların, bilhassa İbn-i Sina’nın, Biruni’nin çok büyük payı bulunduğunu inkâr kabil değildir. Yunan felsefesini de geliştirip Batı’ya intikal ettiren Müslüman ilim ve fikir adamlarının başında Farabi gelmektedir.

Köklerini Mısır, Hindistan’da bulan Yunan fikir ve düşüncesi, müspet bilimler Batılılara kuvvet vermişlerdir. Fakat Batılıların ele geçirdikleri bu gücü üniversal anlamda kullandıklarını iddia etmek mümkün değildir.

Söz konusu değerleri menfaatleri uğruna maymuncuğa dönüştürmüşlerdir; yeri gelir demokrasiyi, yeri gelir diktatörlüğü desteklerler. Batı’nın refahında bu değerlerden ziyade sömürgeciliği etkili olmuştur.

Sömürgeyle zenginleşen Batı’da ister istemez okullaşma yaygınlaşmıştır; ciddi bilgi birikimine ulaşanları ilânihaye sürü gibi kullanmak mümkün değildir.

Ne acılar çektikten, nice insanlar kan gölünde boğulduktan sonra, demokrasi hayatlarına katılmıştır. O bir değer değil, bir mecburiyet olarak ortaya çıkmıştır; fakat onu insanların mutluluğu için değil, kendi refahları uğruna kullanmaktadırlar.

Bunu da yadırgamamak lazımdır; zira kültürlerin temelinde, onların taşıyıcısı olan insanın telakkisi bulunmaktadır.

Kültürlerin mihrakı Tanrı anlayışlarıdır. Hıristiyanlara göre Hz. İsa hem Tanrı’dır hem de Tanrı’nın oğludur. Fani dünyaya gelmiş; en büyük acıları çekerek insanlara örnek olacak bir hayatı arkasında bırakarak makamına çekilmiştir.

Bu da Hıristiyanların zihninin somut esaslara göre oluşmasını sağlamıştır. Bunun için maddenin bütün kombinezonlarını ifade eden dillerinde soyut kavramlar azdır; mesela amca, dayı aynı kelimedir; sonradan annemin kardeşi, babamın kardeşi diye açıklarlar; gelin, görümce, elti ve benzerleri aynı kelime ile ifade edilirler.

Bütün insanlığa hitap eden değerler ise daha çok soyut kavramlarla oluşurlar. Bu da ancak somut, lokal hadiselerden kurtulmakla mümkündür; bunun için Batı medeniyeti üniversal olmak yeteneğine tam sahip değildir.

Hedefimiz ne Batı ne de çağdaş medeniyet, sadece ilim olmalıdır. Çağın ilimlerine sahip olabilirsek, hatta üzerine bir şeyler daha koyabilirsek, ancak milletçe yaşama imkânını elde edebiliriz. İlimler de kültürümüzle yoğrularak kendimize has bir medeniyetin oluşmasını temin ederler.

 http://www.zaman.com.tr/null/bati-medeniyeti-universal-midir_2072377.html

12 Mart 2013 Salı

ASLINDA BATI MEDENİYETİ DİYE BİR MEDENİYET YOKTUR



 @ChevalierdesMot

 Doç. Dr. Ayhan Tekineş'in "RUH VE MANA MEDENİYETİNE DOĞRU" makalesine @ChevalierdesMot tarafından yazılan 2. yorumdur.

Aslında "Bati Medeniyeti" diye bir medeniyet yoktur. B.Russell'e göre Bati'nin başarılı olduğu ilimlerin temeli uc unsura dayanir :

1. Axiomatisation (Yunan-i Atike’den kotarma)

2. Abstraction (Harezmî’nin Algebra'sindan kaynaklanma)


3. Experimentation (Müslüman bilim adamlarının ısrarlı uygulamalarından kopyalama)

Bati bu temellere hiçbir şey eklememiştir, bütün yaptığı bunlar üzerine kuruludur. Batı özellikle Endülüs'lü Müslümanlardan Yunan-i Atike efsanesine dayalı olarak sanki tanrılardan ateşi çalıyormuşlar gibi bilimsel metodu çalmışlardır.

Ne var ki bu arada bünyeleri kaldıramadığı için Müslümanların Çok Yasalı politik uygulamalarından nasiplerini alamamışlar, giderek bugün için bulundukları Herkese Yek Yasal girdaba düşmüşlerdir. 

Bu yetmemiş Müslümanları da ayni girdaba cezp etmelerini sağlamışlardır. İste simdi Müslümanlarla (?!) Bati kol kola bu girdap içinde dipsiz kuyuya doğru yol almaktadırlar. İşin garibi bu girdapta başı iyice dönmüş kendini hala Müslüman sanan bazı kişi ve grupların "Mehdi gelecek de bize el uzatarak bizi bu girdaptan kurtaracak!" hayallerine kapılıp fır dönmeleridir. 

Hâlbuki Allah Kitabında "kendine çeki-düzen vermeyen, kendini düzeltmeyen kavimlere yârdim etmeyeceğini" apaçık beyan etmektedir. Bakiniz Batı’da olmayan medeniyetin sonunun habercilerinden birinin su güzel eserine 

The Decline of the West, Oswald Spengler  

 http://en.wikipedia.org/wiki/Oswald_Spengler

Görüldüğü gibi sizlerin Bati Medeniyeti dediğiniz, İslam Medeniyetinin Bati ellerinde ve illerinde yozlaştırılarak sonunun getirilmekte olduğu kendi medeniyetinizdir de farkında değilsiniz. 

Gerçekçi Bati düşünürleri Bati'nin geri dönülmez bir çıkmaz içinde olduğunu çok iyi bilir ve ifade ederler, onun için Toynbee gibi bu girdap içinde başı dönmekten büyülenmişlerin safsatasına kulak asmayın.