Popüler Yayınlar

27 NİSAN MUHTIRASI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 NİSAN MUHTIRASI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2013 Salı

‘Bir Gezi var Gezi'den içeri': Gezi savaşları


Gezi olaylarının bir kendi gerçekliği var. Bir de “Gezi” üzerinden, bu olayın patlak vermesinden itibaren, gerek en ateşli olduğu gün ve haftalarda, gerek de olayların ateşi durulduktan sonra süregiden “entelektüel savaşlar”ın gerçekliği var.

Bu “entelektüel tartışmalar”ın aslında anlamsızlığı ortada üzerinde uzlaşılmış bir Gezi fikriyatının ve sosyolojisinin tanımının olmamasından bile tespit edilebilir.

“Gezi sosyolojisi” diyen her kalem “Gezi sosyolojisini” farklı tanımlamakta.

Bazıları için söz konusu olan Gezi Parkı “yerleşimcileri”yken, bazıları için bu süreçte birden keşfedilen ve kutsanan “apolitik 90 kuşağı”yken bazıları için sitelerinde tencere tava çalan orta yaş üzeri kitle olmaktadır.

“Gezi” fikriyatının ise hiçbir oluşum ve ideolojide vücut bulmadığı halde yüceltmek ya da aşağılamak için her yazıda bu strateji keyfince tatbik edilmekte, bir taraf kutsanan muhayyel ve kendinden menkul “Gezi ruhu”nu istenilen kişiler ve söylemlerde bulmakta, öteki cenah da aynı şekilde özenle seçilen örneklemlerde “Gezi ruhu gerçeği”ni ifşa etmektedir.

Bu muğlaklıklar keyfi sonuçlara varmak için geniş imkânlar açmaktadır.

Bu makalede “Gezi sosyolojisi” ve “Gezi fikriyatı” değil bu sosyolojiyi “tahliller” üzerinden yapılan savaşlara ilişkin bazı gözlemlerde bulunulacak.

Zaten açıktır ki; Türkiye'de adeta bir endüstri haline gelen haziran-temmuz Gezi yazılarının çok azı ciddi anlamda “anlama” kaygısı gütmüştür.

Bir tarafta vıcık Gezi romantizmi, öte yandan soğuk “AK Parti rasyonalitesi” kendilerini “hakikat” olarak dayatmaya çalışmaktadır.

Bu yazıların hemen hemen hepsi polemik yazılarıdır ve neden Gezi iyidir ya da kötüdür, neden Gezi geçmişe dönüktür/geleceğe dönüktür argümanların keyfi kanıtlar ve gözlemler üzerinden ilan edilmesinden ibarettir.

Oysaki hiçbir toplumsal olay bu kadar sarih ikiliklere ve ahlaki mutlaklıklara hapsedilemez. Bununla beraber “Gezi”nin çok daha karmaşık olduğu bu makalede düşünülmektedir.

Bu ahlaki önermeler bir de bir “Gezi sosyolojisi”nin varlığı/yokluğuna eklemlenmektedir. Bir cenah için “Gezi sosyolojisi” diye bir şey yoktur.

Olan 2007 Cumhuriyet mitingleri yeni sürümünden ibarettir.

Öbür cenah için ise yepyeni, dinamik ve “geleceğe dönük” bir kültürel/sosyolojik temerküz söz konusudur.

Bu ikisi de aslında açıktır ki fikir değil, ideolojik önkabuller/yargılardır.

Daha önce yazar tarafından yine bu köşede (daha çok seküler siyasetin tıkanmışlığını da ortaya seren) “kültür savaşları”ndan bahsedilmişti (Doğan Gürpınar, “Bir Muhalefet Biçimi Olarak Duyarlılık”, Zaman, 2 Mayıs 2013).

31 Mayıs günü ise polisin şuursuz ve izansız şiddet kullanımıyla bu kültür savaşları boyut ve bağlam değiştirdi.

Bu fütursuz şiddet sadece dar ve politik-gündemli bir kalabalığı geniş ve politik-angajmandan uzak bir kalabalığa dönüştürmekle kalmadı, aynı zamanda bu kalabalığın kendi meşruiyetini yarattı.

Polisin şuursuz ve izah edilemez şiddeti normal bir zamanda olamayacak ve tolere edilemeyecek bir karşı-şiddeti (vandalizmi, Beşiktaş'taki Başbakanlık binasına taarruzu) karşılayamaz bir hale düştü.

31 Mayıs günü yekpare bir bütünlük arz etmeyen ama güçlü bir duygudaşlığa sahip AK Parti muhalefeti daha önce haklı/haksız birçok durumda devşirmeye çalıştığı ama büyük ölçüde kendi ahlaki açıkları ve siyasi beceriksizliği sebebiyle sağlayamadığı bir “ahlaki üstünlük”ü kendisinin bile hayal edemeyeceği bir yoğunlukta altın tepside önünde buldu.

Ancak bu noktadan sonra bu eylem de kendi haklılık ve meşruiyet üstünlüğünü bonkörce har vurup harman savurmaya başlamakta gecikmedi.

Sadece geleneksel solun şiddet temayülü değil aynı zamanda “yeni sol” grupların da sol romantizmiyle maksimalizmde ısrarıyla ve bir politik programının/zekasının olmamasıyla eylem kendi enerjisini sadece yıkıcı olarak ve sloganlarla ifade eder hale getirdi.

Kutsanan “90 kuşağı” ise bir politik bilinç ve ağırlıktan yoksun olduğundan, bu sürecin “sempatik yüzü” ve aslında hakiki kalıcı mirası olduğu halde silinip gitti.

Buna elbette aslında eylem boyunca ulusalcılık başarıyla dışlandığı halde yine de (kısmen de çözülmesi zor bir açmaz olarak siyasi dağarcığın Kemalist yan anlamlardan kaçamamasından mütevellit) ulusalcılığın manevi ağırlığına bir alternatifin yokluğunda onun manyetik çekiminden kaçamama  ve bir noktadan sonra neo-ulusalcılığa teslim olması eklenmelidir.

Bununla beraber Gezi olaylarının etkileri sadece kalıcı değil aynı zamanda kurucu olacak.

Bunun sebebi Gezi olaylarının kendisi değil, açtığı yeni ahlaki meşruluk imkanları ve kanalları. 2007 sonrası tüm ittifak ve husumetleri 27 Nisan muhtırasına verilen tepkiler belirlemişti.

2007-2012 arası tüm entelektüel ve ideolojik kutuplaşmalar 2007 yarılmasının ve kopuşunun artçılarından ibaretti denebilir. 

2012'de ise 2007'nin tam kutuplaşmış manici evreni flulaşmaya ve gevşemeye başlamıştı.

31 Mayıs ise doğal ömrünü artık sürdürmekte zorlanan 2007-temelli ittifakların birden tuzla buz olmasını getirdi.

Mantıksal olarak bu husumet ve yeni ittifak kurgularını Ocak 2013'te açığa çıkan ve Türkiye'nin gelecek on yıllarını şekillendirmeye namzet barış sürecinin belirlemesi gerekirdi.

Ancak siyaset rasyonel değil irrasyonel işlediğinden 31 Mayıs kendisinden sonraki ittifak ağlarını şekillendirecek gibi gözükmekte.

Bundan sonra yeni entelektüel ve kültürel savaşlar başlayacak. Poker masası yeniden kurulacak ve haklılıklar ve haksızlıklar yeniden dağıtılacak.

Her iki taraf da kendince kanıtlar devşirecek. AK Parti tarafının stratejisi aslında fazlasıyla açık ve düz. 2007 şablonunu bire bir bu sürece uygulamaktan ibaret.

Darbe, “azgın azınlık”, darbecilik vs. Aynı şekilde Gezi olayının toplumsal boyutunun mutlak inkarı. Zaten 31 Mayıs günkü kalabalık, sonradan abes olduğu aşikarlaşan şekilde, darbeyle özdeşleştirildi.

Bunun abesliğinin ardından ise (tıpkı “sivil vesayet” gibi) kendinden çelişkili sivil darbe kavramı kullanıma sokuldu.

Gezi diye yekpare bir bütünlük olmadığı halde Gezi=sempatikleştirilmiş ulusalcılık analizleri ve Gezi olayının toplumsal boyutunun, Arap Baharı'ndan Occupy hareketine, 2000'lerde yeni bir ideolojik ve kültürel kurguyla ivme kazanan yeni toplumsal hareketleriyle ilintisinin, ezberden reddi ise ciddi entelektüel tıkanıklığın ve tecessüs yoksunluğunun alameti.

Bu bir bakıma adeta ulusalcılığın İslami hareketin toplumsallığını ve dinamizmini yok sayarak kendini Kemalist ezberlere gömmesini hatırlatıyor.

Bu tecessüs yoksunluğunun ise entelektüel sıkışmayı beslediği aşikar.

Bir tarafta bu yeni temerküz “yeni Türkiye”ye kör topal adapte olmaya çalışır ve (samimi olsun ya da olmasın) onun dilini benimsemeye çalışırken en büyük şansı ise AK Parti'nin “eski Türkiye” dilinden kalma ezberlerine boğulmuş olması.

Zira bu süreçte savunmacı halde AK Parti entelijansiyası vaat ettiği “yeni Türkiye”nin dilinden uzak, sıkıcı ve ihtiyar bir dil kullanmaya başladı.

Bu özellikle AK Parti entelijansiyasının, slogansal dili aynen tekrarlayınca, yurtdışında ve uluslararası basında birden itibarsızlaşmasında açığa çıktı.
    
Aynı şekilde AK Parti entelijansiyasında komplo teorilerine şaşırtıcı temayül aslında fazlasıyla açıklayıcıdır.

Zira komplo teorileri aslında tam da sosyolojik olarak açıklanamayanı ve açıklanmak istemeyene bir şablon olarak işlevselleştirilirler.

Komplo teorilerine temayül sadece bir bireysel yatkınlıkla veya ruh haliyle ilişkili değildir.

İnsanlar, ideolojiler ve entelektüeller açıklayamadıkları sosyal olay ve olgularla karşılaşınca dışsal açıklamalara yönelmekte, açıklayamadığını, hatta belki açıklamayı reddettiklerinde “komplo” görmektedir.

Gezi romantizmi ise klasik ulusalcılığın dışında ve ötesinde yeni bir sosyolojik/kültürel temerküzün oluştuğu iddiasındadır.

AK Parti'nin (vardıysa) ilericiliğinin tükendiğini ve 2013 itibarıyla tarihin yönünün buradan çıkan “ruh”la örtüştüğünü anlatmaya çalışmaktadır.

AK Parti entelijansiyasının Gezi'yi ulusalcılıkla eşitlemesi ne kadar abesse, bu “geçmişin yükü”nün bu kadar kolay boşaltılabileceğini sanmak da, hele karşı taraf da bunu istismar edebildiği sürece, o derece abestir.

Neo-ulusalcılık (ya da reformist ulusalcılık) zaten 2-3 yıldır AK Parti'nin müesses nizam olmasından itibaren “kullanılabilir ilericilikleri” sahiplenmekte ve işine geldiği biçimde kullanmaktaydı ancak neo-ulusalcılığın ahlaki açıkları buna inandırıcılık sağlanmasını mümkün kılmıyordu.

Burada olan ise AK Parti muhalefetinin 2-3 yıldır birikmiş ama kendine kısmen geçmişin yükleri sebebiyle, kısmen de neo-ulusalcılığın ahlaki açıkları sebebiyle kendine bir kanal bulamamış meşruiyetin birden kendine yol bularak açığa çıkmasıdır.

Burada yapılmaya çalışılan ulusalcı ana akımla “ilerici” sol gündem arasındaki hiyerarşik ilişkiyi tersine çevirip “ilerici” sol gündeme “entelektüel önderlik” kazandırma çabasıdır.

Bununla beraber “ilerici” sol gündeme mündemiç ulusalcı refleksler ve ezberler bu projenin sınırlarını ortaya koymaktadır.

Yine kullanılan dil birçok bakımdan Kemalizm'den tevarüs eden “kültürel üstünlükçü” dil oldu.

Ancak Gezi olayları bu projeye tüm ahlaki açıklarına ve siyasi ufuksuzluğuna rağmen yeni bir şans ve hayat öpücüğü verdi.

Bunun müsebbibi ise büyük ölçüde kendi aktörlüğünden çok AK Parti'nin sadece Gezi olaylarındaki tavrıyla içine düştüğü büyük ahlaki açık değil onun kadar da söylemsel hataları ve eski ezberlerini tekrarlamaktan ibaret tavrı oldu.

31 Mayıs Türkiye'deki entelektüel ve kültür savaşlarına yeni bir eşik ve kırılma anı olacak gibi görünüyor.

AK Parti muhalefeti belki de uzun süreli düzenli geri çekilmenin ardından ilk kez bir mevzi kazandı. Özetle, Gezi olayları

1-) Seküler siyasete neo-ulusalcılıkla iç içe geçmiş olmakla beraber geçmişe değil geleceğe dönük bir tahayyül için ilk kez kayda değer imkânlar sundu

2-) Bunda ise büyük ölçüde ilk kez bu kadar yoğunlaşmış ve billurlaşmış bir şekilde açığa çıkan AK Parti'nin entelektüel/söylemsel sefaleti ve ahlaki açıkları önemli amil oldu.

Ortada ne kaba bir eski Türkiye vs yeni Türkiye AK Parti ikiliği var, ne de AK Parti'ye karşı yeni bir siyaseti temsil eden bir temerküz var.

Olan geçmiş dağarcık ve söylemlerle iç içe geçmiş bir şekilde yeni bir siyaset dilinin oluşma ve dönüşme süreci ve seküler kesimde “tarihin sonu” algısı yaratmış bir şekilde (Bakınız Doğan Gürpınar, İlkan Dalkuç, “AKP ve Türkiye'de Tarihin Sonu mu Geliyor?” Taraf, 25 Ocak 2012) tıkanmış tarihin akışının hızlanması. Tarihin ne sonu geliyor, ne sabit kalıyor.

Dar anlamda ve kısa vadede görülebilecek etkisinden öteye, bir seküler sosyolojinin CHP'yi de aşarak AK Parti'nin ahlaki açıkları üzerinden kendini siyaseten yeniden kurma çabaları.

Bu akışın ise (sloganları ve içi boş güzellemeleri bir kenara bırakırsak) bugünden bilinebilecek vektörelliği ve herhangi bir sonu yok.

İki tarafın Twitter şövalyeliklerini, goygoyunu ve amigolukları bir kenara bırakırsak, Gezi üzerinden kültürel ve entelektüel savaşlar önümüzdeki yıllardaki siyasetin ana eksenini belirleyecek.

İki taraf da, haklılıkların evrensel normlar ve ahlaki önermelerden değil karşı tarafın haksızlıkları üzerinden kurulduğu bir polemik kültüründe, kendi seçilmiş haklılıklarını yarıştıracak.

Mizahı, fikirleri, entelektüel sermayeyi ve de ahlaki üstünlükleri hiçbir zaman küçümsememek gerekir. Zira küçümseniyor ve önemsenmiyor gibi görünüyor!

*Yrd. Doç. Dr. İstanbul Teknik Üniversitesi

26 Nisan 2013 Cuma

Sayıştay Kanunu 2010 - Aktütün 2010 [ Yorum - Eser Karakaş ]

20 Ocak 2011


Batı ülkelerinin sayıştay yasaları ile bizimkisi arasındaki temel fark, başka ülkelerin yasaları bazı kamu harcamalarına farklı muamele göstermiyor, istisnalar tanımıyor, meselenin sadece özünü, demokratik özünü ve etkinlik koşullarını tanımlıyor.

 Yeni Sayıştay Kanunu bende Erich Maria Remarque'ın ünlü romanının ismini çağrıştırdı: Batı cephesinde yeni bir şey yok.

Sayıştay hukuku kolay bir alan değil; hatta meslekten bu konularda çalışmış insanlar için bile. Meselenin çok çetrefil, detaylı teknik dalları, zorlukları mevcut; ancak, bir de meselenin çok daha çetrefil, çok daha karmaşık bir siyasi boyutu da var zira, nihai analizde Sayıştay vatandaşın vergilerinin nerelere, nasıl harcandığının hukuki ve etkinlik denetimini yapan bir kurum.

Bu son konu doğal olarak Sayıştay'ı demokratik bir ülkenin, bir hukuk devletinin en önemli kurumlarından biri haline getiriyor zira akçeli konular yine nihai analizde tüm ilişkilerin en çok saydamlaştığı, erkler arasındaki ilişkilerinin en kristalize olduğu alan.

Hâlâ tüm detaylarıyla nedenleri aydınlatılamamış bir Sayıştay arşivi yangını geçirmiş bir ülkeyiz; ve doğal olarak bu konu da ülkemizde "klase" edilmiş konuların başında gelir. Sayıştay yangını 2000 tarihlidir ve dava 2008 senesinde zamanaşımına uğramıştır.

Tam zamanlı bir gazeteci olsam yapacağım ilk iş, konusuna bile bakmadan bu "yalnız ve güzel" ülkemizde zamanaşımına konu olmuş dosyaların peşine düşerdim; sadece zamanaşımına uğramış dosyaları bir karıştırın, bakın altından neler neler çıkacaktır.

Örnek mi istiyorsunuz? Mesela Sayıştay yangını, İstanbul Üniversitesi 16 Mart katliamı, Kemal Türkler cinayeti vs. Tüm bu zamanaşımı dosyaları bu konularla tam gün ilgilenecek gazetecileri kutsal devletimizin karanlık koridorlarında ilginç gezilere sürükleyecektir; ama, aman dikkat etsinler, koridorlar karanlık ve rutubetli, sağlıklarından olmasınlar.

Sayıştay yangınında yanan giden, kül olan dosyaların da 1993-1998 gibi ülkemizin en karanlık, en pis döneminin dosyaları olması muhtemelen sadece bir tesadüftür deyip, geçelim.

Gelelim ana konumuza, Sayıştay hukukuna; Sayıştay hukukumuzun en üst normu herhalde Anayasa'mızın 160. maddesi ve bu madde Sayıştay'ın işleyişini, görev alanını, işlevlerini tanımlıyor.

Anayasa'mızın 160. maddesinin bugünkü şekline, yani 2004 senesindeki değişiklik sonrasına benim kişisel olarak bir itirazım pek yok; 2004 öncesine ciddi itirazlarım vardı, 2004 Mayıs ayında yapılan değişiklik, bu sakıncayı anayasal anlamda tamamen ortadan kaldırdı diyorum ama şimdi kullandığım "anayasal anlamda" ifadesine bir mim koyun, buraya hemen döneceğim.

1982 Anayasası'nın 160. maddesinin (Sayıştay) son paragrafı aynen aşağıdaki gibi idi:

"Silahlı Kuvvetler elinde bulunan Devlet mallarının Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlenmesi usulleri, Milli Savunma hizmetlerinin gerektirdiği gizlilik esaslarına uygun olarak kanunla düzenlenir."

2004 senesinde siyasi irade, AB reformlarının getirdiği rüzgârı ve talepleri de arkasına alarak, 160. maddeden bu paragrafı tamamen kaldırdı; bu siyasi iradeden, yani bu berbat paragrafın anayasa hukukumuzdan atılmasından anlamamız gereken, aynı siyasi iradenin bundan (2004) sonra Silahlı Kuvvetler elinde bulunan devlet mallarının denetiminde gizlilik esasını kaldıracağı ya da başka bir ifadeyle tüm kamu harcamaları ve devlet mallarının denetlenmesi usulleri arasında bir ayırım yapmayacağı idi.

2004 senesinden sonra Sayıştay hukukumuzda ilginç gelişmeler yaşandı. Söz konusu anayasa değişikliği esnasında aynı zamanda yeni bir Sayıştay Kanunu taslağı hazırlandı, bu taslağı o tarihlerde inceleme olanağı buldum, Batı örneklerinden birazdan bahsedeceğim, Batı standartlarında bir taslak idi, gelişmeler mali hukukumuzda çağdaşlığı özleyenler için çok hoş idi, ama nedense Komisyon'a gönderilen taslak, bir türlü TBMM Genel Kurulu'na indirilemedi, araya 27 Nisan muhtırası girdi, seçimler girdi, AK Parti'yi kapatmaya yönelik evlere şenlik dava girdi, anayasa referandumu girdi ama nedense taslak bir türlü Genel Kurul'a gelmedi, gelemedi; bizler de yavaş yavaş bu işe "iyi sıhhatte olsunların" karışmaya başladığına ikna olmaya başladık.

Türkiye'de kamu harcamalarının ve devlet mallarının yargısal denetimi 2010 senesine dek, 2004 senesinde gerçekleştirilen anayasa değişikliğine rağmen, 1967 tarihli Sayıştay Yasası'na göre yapıldı; bu yasa AB normlarına uymayan bir yasa idi zira ağırlıklı olarak bir tür kamu hizmeti harcamasını yargısal denetimin saydamlığının dışına taşıyan bir yasa idi. (832 sayılı kanun, m.38)

Bilemediğimiz, belki de hiç bilemeyeceğimiz nedenlerden bu çok önemli yasa tasarısı ancak 2010 sonbaharında Genel Kurul'a geldi ve yasalaştı; tasarı yasalaştı ama kanunun 42. maddesinin ikinci paragrafı yine aynen aşağıdaki gibi formüle edildi:

(2) Savunma, güvenlik ve istihbarat ile ilgili kamu idarelerinin ellerinde bulunan devlet mallarının bu Kanun uyarınca yapılacak denetimi sonucunda hazırlanacak raporların kamuoyuna duyurulmasına ilişkin hususlar; ilgili kamu idarelerinin görüşleri alınarak Sayıştay tarafından hazırlanıp Bakanlar Kurulu'nca çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenir.

2004 Mayıs'ında siyasi irade bir tasarrufta bulundu, Anayasa'mızın 160. maddesinin son paragrafını değiştirmedi, tamamen kaldırdı (yukarıda alıntı aynen vardır) ama aynı siyasi irade bu kez hemen yukarıdaki paragrafı yasaya ilave etti; bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.

Zaten de 30 Temmuz 2003 tarih, 4963 sayılı yasada 832 sayılı Sayıştay Kanunu'na ek bir madde getirilmiş ve askerî malların denetiminin "gizli" gizlilik derecesinde bir yönetmelikle yapılacağı bir kez daha hükme bağlanmış idi.

Askerî malların denetiminin "gizli" gizlilik derecesini haiz bir yönetmelikle denetlenmesinin son olarak Aktütün karakolunun on metre ilerisinde bulunan gizli silahlarla bir ilişkisinin olup olmadığı sorusu da, haklı olarak, herkesin aklına biraz takılıyor doğrusu; bu akla takılmayı Poyrazköy'e, başka yerlere de uzatmak mümkün. Askerî malların denetimi konusunu bu kadar saydamlıktan uzaklaştırır iseniz, kazdığınız her yerden, namlusu size dönük silahlar pıtrak gibi çıkabilir, bunu unutmayalım, iyi görelim.

Yazıyı bitirmeden önce bir noktanın daha altını çizmek istiyorum: 1967 tarihli Sayıştay Kanunu, geçici maddeleri saymaz isek, 108 madde idi, 6085 sayılı yeni kanun (2010) yine geçici maddeler dışında 84 madde. Oysa, Fransa'nın Sayıştay Kanunu 21 madde ve maddeler son derece kısa ve özlü; Belçika'nın 9 madde, İsviçre'nin Cenevre kantonununki ise 11 madde.

Bu ülkelerin sayıştay yasaları ile bizimkisi arasındaki temel fark; başka ülkelerin yasaları bazı kamu harcamalarına farklı muamele göstermiyor, istisnalar tanımıyor, meselenin sadece özünü, demokratik özünü ve etkinlik koşullarını tanımlıyor.

Yeni Sayıştay Kanunu (sayı 6085, tarih 2010) bende Erich Maria Remarque'ın ünlü romanının ismini çağrıştırdı: Batı cephesinde yeni bir şey yok.

Bu işin altında ne yatıyor? [Yorum - Eser Karakaş]

 04 Nisan 2008, Cuma / ESER KARAKAŞ




Türkiye yine çok sıcak bir siyasal ortamın içinden geçiyor.İçinde bulunduğumuz bu çok sıcak siyasal ortam, çalkantı ve belirsizlik ortamı tarihimizde ilk kez karşılaştığımız bir durum değil.
 
2008 senesinde yüzüncü yılını idrak ettiğimiz 1908 hürriyet ilanından bugüne çok sayıda benzer durumla karşılaşmış bulunuyoruz.

İlk bakışta birbirleriyle alakasız gibi duran çok sayıda tarih ve olayı burada tartışmaya açabilirim ama böyle bir mukayese ve çalışmaya zaten bir gazete yorum köşesinin boyutlarının izin vermediği ortada.

Ancak, çok net söyleyebileceğim bir konu, bu yaşanan mevcut gerginliğin ve geçtiğimiz yüz senede yaşanan görünüm olarak farklı ama kanımca içerik olarak benzer olayların altında türban ya da daha genel olarak laiklik hassasiyetinin yattığını söylemenin çok kolay olmadığı.

Nokta Dergisi davasında ortaya çıkan Sarıkız ve Ayışığı darbe planlarının, 27 Nisan muhtırasının, AKP'yi kapatma amaçlı açılan davanın türban krizi ya da laiklik meselesiyle doğrudan ilintili olduğunu iddia etmenin çok yüzeysel ve yanıltıcı bir yaklaşım olduğu kanısındayım.

Doğrudur, laiklik ve bir detay olarak türban meselesi bazı kesimleri mobilize etmek için kullanılmaktadır ama gerginliğin temel nedeninin bu olduğunu söylemek en azından bana hiç inandırıcı gelmemektedir.
 
Benim gittikçe daha da yerleşmeye başlayan kanım laiklik genel meselesinin ve türban detayının bir peçe vazifesi gördüğü ve çatışmanın genel eksenini kamufle etmek için kullanılageldiğidir.

Bu saptamayı yaptıktan sonra da bizlere laiklik ve türban meselelerinin ne tür ilişkileri kamufle etmek için kullanılageldiği konusunda fikir üretmek, en azından bazı ipuçlarını üretmeye çalışmak düşmektedir.

***

 Yıllardır, laiklik meselesinin bu denli yoğun tartışmaya açılmadığı senelerden beri önesüregeldiğimiz bir sav Türkiye'nin temel kırılma çizgisinin açık toplum-kapalı toplum çizgisi üzerinden olduğudur.

Açık toplum-kapalı toplum çatışmasının da detaylarına girmek burada doğal olarak mümkün değil ama en azından bir dipnot olarak söylenmesi gereken konu, kapalı toplumun temel özelliğinin rant üretme özelliği olduğu ve bu rantın da piyasa ekonomisi mekanizmaları dışında, diyelim siyasi kararlarla dağıtım ve bölüşüme konu olduğudur.

Kapalı toplum açık topluma dönüşmeye başladıkça da, ki bu süreç çok uzun olabilir, söz konusu rantlar ve bu rantların üleştirilmesi mesele olmaya başlamakta ve peyderpey rantlar, hem parasal hem de pozisyonel rantlar azalmaya yüz tutmaktadır.

Bu sürecin kimse kendiliğinden ve sancısız geçeceği kanısına da kapılmamalıdır, zira doğal olarak kapalı toplumun rantlarını dağıtma, elkoyma alışkanlığını onyıllardır sürdüren bir zümrenin bu ayrıcalığından kolay kolay vazgeçebileceği düşünülmemelidir.

Aslında bu mücadele demokratik sınırlar içinde kaldığı sürece anlamlıdır da; ama anlaşılan bizde bu mücadele dönem dönem demokratik meşruiyet sınırlarını zorlamakta ve tabiri mazur görürseniz belden aşağıya vurma girişimlerine dönüşmektedir.

Bu mücadele yakın geçmişimizde farklı biçimlerde tezahür etmiş olabilir ama bugün söz konusu mücadelenin dışa açık piyasa ekonomisi ve somut kurumsal yapı olarak da AB üzerinden yapıldığını görmemek için bariz bir çaba gerekmektedir.

Tekrar ediyorum, laiklik meselesi ve detay bir konu olarak türban meselesi bu çok temel kavgada sadece bir peçe vazifesi görmekte ve altta yaşanan temel kavganın konusunu gizlemektedir.

Bu aşamada çok temel bir gözlemimi de aktarmak istiyorum; laiklik meselesinde yurttaşların, evrensel hukuk çizgilerinden sapmadan, farklı pozisyon alışları demokratik bir toplumda normal karşılanmalıdır ve bu evrensel laiklik anlayışı çizgisinden, yani meşruiyetten sapmadan kişiler farklı uçlara meyledebilirler.

Ve bu ayrışma çerçevesinde ülkemizde bazı pozisyon alımlarına çok da hoşuma gitmeyen bir Türkçeyle 'laikçiler' adı verilmektedir ve bu kesimin çok ama çok büyük bir çoğunluğunun dışa açık piyasa ekonomisi kavramına, bu kavramın gerektirdiği kurum ve kurallara ve daha bir altküme olarak da AB sürecine çok ama çok soğuk yaklaştıkları, hatta karşı oldukları bilinmektedir.

Laikçilik diye adlandırılan pozisyonla dışa açık piyasa ekonomisine, AB sürecine ve gümrük birliğine karşı alınan pozisyonlar arasında mutlaka ve mutlaka bir anlam birlikteliği olması gerekmektedir ve bu ilginç korelasyon açıklanmaya muhtaç bir korelasyondur.

***

Türkiye'nin içinden geçtiği önemli çalkantı sürecini belirleyen temel mekanizmanın da bu olduğu, laiklik meselesinin bir peçe vazifesi gördüğü, temel kavganın kapalı toplumun ürettiği imtiyazlar kümesinden vazgeçmeme olduğu kanısı bendenizde her geçen gün biraz daha güçlenmektedir.

21 Nisan 2013 Pazar

EĞLENCELİ YAZI - 27 NİSAN MUHTIRASI

A. Turan Alkan

Altı sene önce üç aşağı-beş yukarı tam da bugünlerde, o âna kadar hiçbirimizin varlığını bile bilmediği Genelkurmay'ın internet sitesinde bir basın açıklaması yayınlandı; bildiri gece saat 23 sularında web sitesine konulduğu için çoğumuz farkına varmadık; gümbürtü ertesi sabah koptu.

Genelkurmay kısaca şunları söylüyordu: “23 Nisan öncesinde yurdun bazı yerlerinde laiklik aleyhtarı ve din bezirganlığı olarak nitelenebilecek olaylar vuku bulmuştur; bu gelişmeler vahimdir ama TSK, kanunların kendine verdiği görev ve yetkileri kullanmaktan çekinmeyecektir, çünkü bu vahim hadiseler, cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ilkesiyle çelişmektedir.”

Bildiri burada noktalansa pek gürültü çıkarmayacaktı, zira TSK'nın anlamlı günler vesilesiyle laikliğin tehlikede olduğu yolundaki bildirilerine kamuoyu bir hayli alışmıştı; ne var ki Genelkurmay, laiklik hâmiliği yapmakla yetinmemiş, o günlerde yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi meselesini de laikliğe bağlamıştı. Askerler bu konuyla ilgili “olumsuz yorumların” karşısındaydı ve gerektiğinde tavrını açık ve net şekilde koyacağından kimse şüphe etmemeliydi.

Bildirideki şu cümle de dikkat çekiciydi: “Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün, ‘Ne mutlu Türk'üm diyene!' anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.”
Genelkurmay'ı bu derece asabileştiren gelişme, yeni cumhurbaşkanını seçmekte hükümetin kendi içinden çıkaracağı bir aday üzerinde ısrarlı oluşuydu; bardağı taşıran damla buydu.

Ertesi sabah hükümet, o güne kadar daha önce hiç yapılmamış bir şey yaptı, sözcüsünün ağzından şu cümleyi kurarak “bir ilk”e imza attı: “Genelkurmay Başkanlığı, hükümetin emrinde, görevleri Anayasa ve ilgili yasalarla tayin edilmiş bir kurumdur. Anayasamıza göre, Genelkurmay Başkanı görev ve yetkilerinden dolayı Başbakan'a karşı sorumludur.”

Açıklama uzundu ama can alıcı cümle böyleydi. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir hükümet, ordunun görüşüne karşı çıkıyor ve bununla da yetinmeyerek, “Siz Başbakan'a karşı sorumlu bir kurumu temsil ediyorsunuz; saygıyla kendinize geliniz!” diyordu kibarca!

O gün, Cumhuriyet tarihinde bir dönemeçti;  o günden beri yakın tarihimiz bambaşka bir mecrâda akıp gidiyor.

*

Konulduğu web sitesinden 4 ay sonra kaldırılan bu bildiri yayınlandıktan sonra basının tanınmış isimleri “e-muhtıra” ile ilgili görüşlerini açıkladılar; bu görüşlerden bazılarını bir internet sitesinden iktibas ederek aşağıda dikkatlerinize sunuyorum. Her yılın 26 Nisan'ında bu satırları bir kere daha okumanın zihin açıcı etkiler yaptığına inanıyorum. Şöyle:

CHP Sözcüsü Mustafa Özyürek (NTV'ye telefonla bağlanarak): “Tabii bu bir muhtıradır. Hükümetin bunun gereğini yerine getirmesi gerekir.”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen (Muhtıradan bir gün sonra): “Genelkurmay'ın tesbitleri bizim tesbitlerimizden farklı değildir. Altına imzamızı atarız. ‘Ne mutlu Türk'üm diyene' sözünü kimse küçümseyemez ve bunu küçümseyenleri devletin düşmanı sayarız. Türkiye'yi Atatürk düşmanlarına teslim etmeyeceğiz.”

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal: “Bu tablonun değişeceğini meydanlar gösterdi. Müdahaleye uğrayan yönetimlere halk sahip çıkmadı. Halkımız devlet organlarıyla çatışanlara sahip çıkmaz. Bu ortamda mağduriyet yok, dayatma var. Anayasa Mahkemesi 367 kararını onaylamazsa ülke çatışmaya gider.”

Nur Serter (Muhtıradan bir gün sonra): “Genelkurmay Başkanı'na “memur” diyen bir zihniyete karşı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin önünde, şanlı ordumuzun önünde saygıyla eğiliyoruz. Türk ordusu çok yaşa. Türk ordusu, 27 Nisan'da bizim sesimizi duymuş, bizim sesimize sahip çıkmış, demokrasiye sahip çıkmıştır. 27 Nisan'da Türkiye Cumhuriyeti'nin gerçek iradesine sahip çıkmıştır.”

Oktay Ekşi (Hürriyet): “Bu. adı konulmamış bir muhtıradır. Genelkurmay Başkanı'nın sözleri gayet açık, eğer demokrasinin kavram ve kuramlarını kullanarak bu cumhuriyetin laik karakterini tahrip etmek, onu yıkmak istiyorsanız biz buna müsaade etmeyiz diyor.”

Tufan Türenç (Hürriyet): “Tabii ki bu bir muhtıradır. Bu muhtıranın özü AKP'nin çıkardığı cumhurbaşkanı adayına Türk Silahlı Kuvvetleri'nin karşı olduğunu açıklıyor.” 

Ertuğrul Özkök (Hürriyet): “Demokrasi kaygısıyla, sadece askeri eleştirmek, ne adil, ne yararlı, ne de sonuç verici bir girişim olacaktır; çünkü o bildiride savunulan görüşler, toplumun önemli bir bölümü tarafından paylaşılmaktadır.”

Yılmaz Özdil (Sabah): “Hâlâ deniyor ki, bundan sonraki adım ne olur? Bundan sonraki adım, tank olur. Gücüm var diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır.”

(Hıncal Uluç): “Ordu sonuna kadar bekledi.. Gerekli uyarıları en demokratik şekilde yaparak, ‘Sözde değil, özde' diyerek bekledi.”

Ural Akbulut (Eski ODTÜ Rektörü): “Bu ikinci 28 Şubat'tır, TSK her şeye rağmen soğukkanlı davranmıştır.”

Ece Temelkuran (Milliyet): “Genelkur-may'ın açıklamasıyla mitinglerin daha da coşmuş olması bu mitingleri otomatik olarak militarist yapmaz.”

Fikret Bila (Milliyet): “TSK, türbanın ve temsil ettiği zihniyetin Çankaya'ya çıkmasına karşı ilkesel bir duruş sergilemiştir.”

Ahmet Hakan (Hürriyet): “Muhtıraya karşıyız' diyeceğiz ve ötesini söyleyemeyecek miyiz? Ben ötesini de söylerim arkadaş.”

Nuray Mert (Radikal): “Şimdi Genelkurmay bildirisini öne çıkarıp, bu fetihçi zihniyetin arkasında durmak istemiyorum.”

Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç: “Kamuoyuna bilgi veriliyor ve bunların gereği yapılmazsa istenmeyen şeylerin olabileceği mesajı verilmek isteniyor.”

*

Hemen ve önemle belirtmeliyim ki, pek çok internet sitesinde yer alan bu görüşleri, “Vay canına, neler de söylemişler” demek ve dedirtmek için iktibas etmedim. Demokratik kıstaslar içinde ifade olunduktan sonra bana ters gelen fikirlerin bile serbestçe söylenmesinden yanayım; kaldı ki yukarıdaki görüş sahiplerinin pek çoğu, yanılmıyorsam bugün de farklı şekilde düşünmüyor, görüşlerini koruyorlar. Ezcümle, bu görüşleri ayıplamıyorum ama kesinlikle katılmadığımı daha o günlerde şöyle dile getirmiştim (30 Nisan 2007, Zaman):

“Ordu yöneticilerinin kendilerinden başka neredeyse herkesi laiklik ve cumhuriyet düşmanı sayan nobran tavırları izzetinefsimi incitiyor; bizleri devletin temel değerlerine muhabbet ve sadakat gösterisinde bulunmaya itmesi gururumu rencide ediyor. Rütbesi ne olursa olsun, herhangi bir üniformalı bürokratın, kendini daha işin başında benden daha yurtsever saymasını kabul etmiyorum. O yüzden bu müdahaleyi fikrî hürriyetime, siyaset felsefeme, dünya görüşüme karşı yöneltilmiş bir nobranlık sayıyor ve protesto ediyorum.”

*

“Pazar yazısı dediğin eğlendirici olur, ben hiç eğlenmedim ama” diye düşünenleri de bu arada protesto ettiğimi belirtmek isterim; bir filozof buyurmuş ki,

“Nelere güldüğünüz sizi tarif eder!”

Hadi bakalım, çıkın işin içinden şimdi…