Popüler Yayınlar

POZİTİVİZİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
POZİTİVİZİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2013 Perşembe

Sol ve ideoloji - Etyen Mahçupyan

Şükrü Hanioğlu'nun, Sabah gazetesindeki 13 Mayıs tarihli yazısında ele aldığı 'tarihçi' bakış, Türkiye'deki modern ve sol anlayışın 'evrensel' ideolojik köklerini anlamamız açısından epeyce elverişli gözüküyor. 

Hanioğlu'nun tanımından hareket edersek "tarihçilik, yaşamın ve güncelin sadece tarih üzerinden anlaşılabileceğini, geleceğin de tarihin ilerleme çizgisinin kavranması aracılığıyla tahmin edilebileceğini savunan bir dünya görüşüdür."

Kısacası bu dünya görüşü tarihin 'özneleşmesini' ifade etmekte... Diğer bir deyişle sanki tarih iradesi, niyetleri ve amacı olan bir yarı-ilahi aktör gibi, insanlığı ve insanları şekillendirip kendi emelleri doğrultusunda yönlendirmektedir.

Dolayısıyla insanlığın macerası söz konusu olduğunda, doğanın yasaları da tarihin yasalarına dönüşmektedir. Hanioğlu'nun kelimeleriyle "On dokuzuncu asır bu anlamıyla tarihteki olguların değil, bir süreç olarak tarihin 'kendisinin' ya da 'insanlık tarihi' olarak kavramsallaştırılmış şeklinin belirleyici olduğu bir 'güncellik' yaratıyor...

Tarih belirli kanunlar çerçevesinde yaşamı ve geleceği belirleyen bağımsız bir varlık haline geliyordu."
Bu algının bizatihi bilimsel bir paye kazanmasına paralel olarak, sosyal alanda bilimsel bir siyaset üretmenin mümkün olduğu fikri doğdu ve bilimselliğin temeli de doğal olarak tarihin yasalarında arandı.

Eğer bu yasaları kavrayabilirsek, kaçınılmaz geleceği de öngörebilirdik. İnsan iradesini neredeyse tali bir konuma indirgeyen bu bakışın dayandığı tespit, tarihin yasalarına aykırı olan iradenin ve o yöndeki siyasetlerin başarısız kalacağı 'gerçeğiydi'.

Dolayısıyla, aksi yönden bir çıkarsamayla başarılı olan siyasî irade ve eylem programlarının tarihin yasalarına uygun olduğunu öne sürmek mümkün ve akla uygun hale geliyordu.

Sol bu yaklaşımın hararetli sahiplenicilerinden biri oldu ve söz konusu 'bilimsel' anlayışı devrimciliğin zemini olarak işlevselleştirdi.

Zor kullanımı ve iktidarı ele geçirmek üzere yürütülen silahlı mücadeleler bu sayede meşrulaştı. Dahası bunun dışında kalanlar tarihin yasalarını algılayamayan bir bilinçsizlik halinin temsilcileri olarak görüldükleri ölçüde 'solun' dışına itildiler.

Sol siyaset giderek 'bilinçli' olanların tekeli altına alınırken, bilinç de dışımızdaki gerçekliğin ancak kendi eylemlerimizle sınanabilecek yasalarını içselleştirmiş olmamızla sınırlandı.

Öte yandan tarihin bir içkin amacının olması, onun bir yöne ve hedefe doğru 'ilerlediğini' ima etmekte ve dolayısıyla tarih bilinci de bu ilerlemeye hizmet etmeyi, onu hızlandırmayı gerektirmekteydi.

Bu durumda özgürleşme öncelikle bu ilerlemenin gerektirdiklerini anlayan bir bilinç haline tekabül ediyor ve tarihin yasalarını kavramanın sonucu olarak ortaya çıkıyordu.

'Bilimsel sosyalizm', 'sosyalist bilinç' gibi sürükleyici kavramlar bu arka plana oturtuldu ve solculara, insanlığın gelişme bilimini anlayamayan bilinçsiz yığınlar üzerinde bir üstünlük duygusu verdi.

Bu bakışın zihniyet bağlamında en dikkat çekici yönü normatif bir gerçekliği, yaşanmakta olan gerçekliğin yerine ikame etmesidir.

Bu durum yaşanan gerçekliğin çoğul ve karmaşık yapısının kategorik hale getirilip basitleştirilmesi ve idealize edilmesiyle sonuçlandı.

Böylece örneğin sosyal ve ekonomik sınıflar tarihsel bağlamından çıkartılarak, ezeli ve ebedi varlıklar haline geldiler.

Yaşanan gerçekliğin sınıfları ise, bu ideale ulaşmaya çalışan eksik ve aksak, dolayısıyla bilinçli olanların yardım ve yönlendirmesine muhtaç 'sakatlanmış' prototipleri olarak görüldü.

Hanioğlu yazısında 19. yüzyılın en önemli dört düşünce hareketi olan pozitivizm, milliyetçilik, evrimcilik ve Marksizm'in 'tarihçi' karakter taşıdığının altını çizmekteydi.

Pozitivizm, bir yandan bilimi tek doğru olarak öne süren, öte yandan bilimselliği mutlak bir nesnellik şeklinde sunan bir anlayıştı ve tüm modern ideolojilerin içinde kendine yer buldu.

Evrimcilik ise, 'ilerleme' fikrini merkeze alarak, her türlü değişimin amaçlı olduğunu öne sürerken, ulaşılacak hedefi halen var olan somut durumdan daha önemli kıldı.

Bu iki anlayışın birlikteliği, varılacak noktayı bilen bilinçli kesimleri diğerlerinden daha üstün hale getirdi. Bu 'zihin açıklığını' sağlayan ise, zihnin geçmişe saplanmış hurafelerden temizlenerek bilimsel bir düşünce ve algılama boyutuna yükselmesiydi ki buna da kabaca 'sekülerleşme' demek mümkündü...

Marksizm, pozitivizm ve evrimcilik birbiriyle fazlasıyla iç içe geçmiş bir bütünlük olarak sosyalleştiler. Öte yandan pozitivizm ile evrimcilik arasındaki en doğal ve verimli kaynaşma otoriter laikliğin biçimlenmesinde ortaya çıktı.

Dolayısıyla siyaseten 'bilinçsiz' varsayılan kitlenin aynı zamanda dindar olduğu Türkiye'de sol, Marksizm'in laiklikle bir tür 'evliliğine' dönüştü.

Diğer taraftan Kemalizm de aynı laikliği milliyetçilikle bütünleştirdi ve tarihi milletler üzerinden okuyan bir kategorik bakışın taşıyıcısı oldu.

Bu nedenle sol ile Kemalizm arasında güçlü bir akrabalık mevcut ve 'tarih' izin verdiğinde ikisi arasında hızlı geçişler yaşanabiliyor...

Sol'un ikinci aşaması - Etyen Mahçupyan

Pozitivizmin rahatlatıcılığı sol siyasetler açısından özellikle işlevsel olmuştur.
Liberalizmin, her şeyi muallakta bırakır ve değişkenliği besler gözükürken, var olan sistemi tüm içsel hiyerarşisi ile birlikte meşrulaştırması, tarihsel açıdan da bir 'donmayı' ifade etmekteydi.

Buna karşılık solcular değişimin ve geleceğin 'bilimsel' olarak bilinebilir olması ihtimaline fazlasıyla kapıldılar ve önlerine konan sosyalist reçetenin kolaycılığına sığındılar. Bu işleviyle sosyalizm solu dindarlaştırdı, solcuların afyonu oldu.

Kaba bir Batı/Doğu mukayesesi yaptığımızda, pozitivizmin egemen olduğu sol akımların 19. yüzyıl ortalarında Batı'da başlamakla birlikte bir sonraki yüzyılın ortalarından itibaren kırılmaya uğradığını, buna karşılık Doğu'da esas gücüne yirminci yüzyılın ilk yarısında kavuşup, hâlâ da bu tortuyu taşımaya devam ettiğini görüyoruz.

Batı solun liberalizmle helalleştiği, onunla 'kardeş' olduğunu keşfettiği bir anlam dünyası... Oysa Doğu, ancak liberalizmi düşmanlaştırarak yaşayabilen bir sola sahip.

Batı solu modernliğin çocuğu olduğunun ve modernliğin ancak hazmedilerek aşılabileceğinin farkında. Doğu solu ise, modernliğin kendisini sömürdüğünü düşündüğü ölçüde pre-modern bir tutuma kayan, bu meyanda modernliğin ideolojisi olduğu düşünülen liberalizmi şeytanlaştıran bir bakışa sahip.

Bu tablo Türkiye için de geçerli. Türkiye solu tipik bir 'Doğu solu' görünümünde. Bu nedenle söz konusu tıkanmayı aşmak için çaba gösterenlerin başa dönmeleri ve yeniden liberalizme bakmaları son derece anlamlı. Bir süredir Taraf gazetesinin sayfalarında önemli bir 'alan açma' faaliyeti yürüyor.

Gürbüz Özaltınlı'nın, Türkiye'de Kemalist rejime karşı çıkan laiklere 'liberal' denmesine değinen yazısının ardından, Murat Belge ve Halil Berktay konuyu Türkiye solunun tarihi ve solun Batı'daki tarihi bağlamında genişletip derinleştirdiler.

Berktay, liberalizmin milliyetçilik ve sosyalizme kıyasla, aslında bizzat bu iki ideoloji tarafından horlanma ve aşağılanmasının Türkiye'ye özgü bir olay olmadığının altını çizdi. Bu durum Rusya, Çin ve Japonya için de söz konusuydu...

Yani "sömürge değil yarı-sömürge veya bir şekilde 'geri kalmış'; dolayısıyla bir 'yetişme' sorunu peydahlamış" ülkeler. Bu 'yetişme' hamlesinin öznesi ise devlet ve devletçilikti...

Yine Berktay'ın vurguladığı üzere, Marksizm'in 'belirleyici dışsalı' liberalizmdi, çünkü bu ideoloji bir yandan işçi sınıfının sömürülmesini ve piyasanın yıkıcılığını meşrulaştırmakta, öte yandan uluslararası planda serbest ticaret yaftası altında emperyalizmin önünü açmaktaydı.

Nihayet liberalizmin siyasi sistem önermesi söz konusu sömürü düzenini imkân dahiline sokan bir çerçeveydi, çünkü Berktay'ın kelimeleriyle "cahil halkın seçimlerde aldatılması yoluyla karşı devrimin yolunu" açmakta, ya da muhtemelen devrimin daha baştan engellenmesini sağlamaktaydı.

Türkiye solunu İttihatçı geleneğin içinden okuyan Murat Belge ise, siyasi sürecin Cumhuriyet'e de sarkan bir biçimde merkeziyetçilerin liberal anlayışa yaklaşanları tasfiye etmesine dayandığını vurguladı.

 İttihatçılar için militarizm, devletçilik, korporatizm ve merkeziyetçilik "onların 'amentüsünün' nirengi noktalarını oluşturuyordu".

Bu amentünün ardında doğrudan sosyalist teoriyi bulamasak da, Türkiye'deki devletçiliğin sosyalist antiemperyalizm yaklaşımı ile Osmanlı otoriter devlet geleneğini meczettiğini ve bunun modernliğin 'kenarında' kalma haliyle bütünleştiğini söylemek mümkün.

Dahası Belge'nin altını çizdiği üzere, yeni siyasi kadroların önündeki somut mesele "gayrimüslim bir burjuvanın yerine Türk-Müslüman bir burjuvazi" koymaktı ve bunun yolunun liberalizmden geçmediği açıktı.

İşin toplum psikolojisi yönünde ise liberal kelimesinin kapitalizmle bütünleşmesi ve sistemin tüm olumsuz etkilerinin böylece liberalizme yüklenmesi söz konusu olacak ve bu bakış günümüzün ulusalcılarına kadar sürecekti.

Türkiye solu, modern dünya sisteminin parçası olan, ama zihniyet bağlamında modernliğin temelini teşkil eden relativizme, dolayısıyla bireyselleşmeye ve eşdüzeyli bir toplum tahayyülüne uzak kalan bir toplumun ürünü.

Modernliğin dini kamusal alandan dışlayan bakışını sahiplenen, ama otoriter zihniyetin sınırlarını aşamayan bir bakış.

Böyle bir solun liberalizm eleştirisi epeyce kavruk ve patetik kalmaya mahkûm... Ama bu, liberalizmin çok övülesi bir ideoloji olduğu anlamına gelmiyor.

Relativist zihniyet gerçekten bir zihinsel devrim olarak toplumsallaştı ve bunu içselleştiremeyen bir sol hem insani açıdan zararlı sonuçlar üretmeye, hem de hayatın gerçekleri karşısında giderek kalıplaşmaya ve dinselleşmeye mahkûm.

Ne var ki modernliğin yetersiz kaldığı bir dünyada, modernliğin ötesine geçerek de liberalizme ve sisteme bakılabilir ve buradan bir başka sol, demokrat zihniyette bir sol çıkabilir.

Solun birinci aşamasının otoriter zihniyet içinde yaşandığını düşünürsek, demokrat zihniyetin ikinci bir aşama oluşturacağını öne sürebiliriz.

Hem belki böylece aşama kavramıyla düşünmeden edemeyen pozitivist solcularımız için de kolay bir vizyon önermiş, onları düşünmeye davet etmiş oluruz!

11 Nisan 2013 Perşembe

Yeni anayasa çalışmaları ve modern fizik

20 Şubat 2013


Yüzeysel bir bakış açısıyla bakıldığında, İngilizcede hard veya exact science denilen fizik ve kimya gibi disiplinlerle soft science denilen sosyal bilimler arasında önemli bir ilişki olmadığı zannedilir.

Bu yüzden birçok okuyucu yeni anayasa çalışmalarıyla modern fiziğin nasıl bir ilgisi olabilir diye düşünecektir. Oysa, eskiden tabiat felsefesi olarak sınıflandırılan bu ‘kesin bilimler' dahi bazı felsefi ön kabullere dayanır ve bu ön kabuller farkında olmasak da bizim varlığı ve hayatı nasıl anladığımızı belirler.

Dolayısıyla bu fikirler sadece laboratuvarda yapılan deneye değil, hayatımızın her aşamasına, sosyal hayatta aldığımız kararlara, tutum ve davranışlara kadar tesir eder.

Fizik biliminde insanlık tarihi boyunca iki büyük devrim yaşanmıştır. 16. ve 17. yüzyıllarda özellikle Galileo ve Newton'un çalışmalarıyla antik fizik dediğimiz Aristo fiziği terk edilmiş, yerine şimdi klasik fizik denilen Newton fiziği konulmuştur.

Antik fizik, evreni ayaltı ve ayüstü olmak üzere iki farklı bölgeye ayırır ve bu iki kozmik bölgede farklı fiziksel yasalar olduğunu söyler.

Örneğin doğal hareket, ayaltı bölgesinde dünyanın merkezine veya dışarıya doğru doğrusal hareket iken, ayüstü bölgesinde merkezi dünya olan çember üzerinde dairesel harekettir.

Buna karşılık Newton fiziği ayaltı ve ayüstü bölgelerinde aynı fiziksel yasanın geçerli olduğunu söyler ve dalından kopan elmanın hareketiyle, dünyanın güneş etrafındaki dönme hareketinin aynı basit yasayla açıklanabileceğini öğretir.

Bu tek örnekle tüm gücünü ve güzelliğini açıklayamayacağımız Newton bilimi kısa zamanda fizik dünyasını çok aşmış, yaygın kültürü derinden etkilemiş, yeni değerler, yeni teknolojiler, yeni tasavvurlar üreterek yepyeni bir ‘bilimsel dünya görüşü' haline gelmiştir.

Artık Batı medeniyetinin yaratıcı odak noktası Hıristiyanlık dini değil, bu yeni ‘bilimsel dünya görüşü'dür. Newton fiziğine dayanan dünya görüşünün en belirgin metaforu makinedir.

Newton, evreni devasa bir makine şeklinde tarif eder. Bu ‘bilimsel dünya görüşü'ne göre tüm evren tıpkı bir makinenin daha küçük parçalardan oluşması gibi (mekanizm) basit ve ayrı birtakım parçalardan oluşur (atomculuk ve indirgemecilik), evrendeki tüm olaylar katı sebep-sonuç yasalarıyla belirlenir (determinizm).

Ian Marshall ve Danah Zohar'ın Kim Korkar Schrodinger'in Kedisinden isimli eserlerinde söyledikleri gibi bu mekanik-indirgemeci-determinist evren anlayışının endüstri devrimindeki rolünü görmek, John Locke'un bireyselciliğindeki, Adam Smith'in öz-çıkar ekonomisindeki, Auguste Compte'un pozitivizmindeki, Karl Marx'ın determinist tarih anlayışındaki, Charles Darwin'in indirgemeci-evrimci biyolojisindeki, Sigmund Freud'un psikanalizindeki izlerini takip etmek zor değildir.    

Bugün yeryüzünde yaşayan insanların büyük bir bölümü farkında olsa da olmasa da eşya ve hadiseleri bu mekanik-indirgemeci-determinist ön kabuller çerçevesinde düşünmektedir.

Hemen hemen hepimiz mutlak ve objektif bir mekân ve zamanın varlığına inanırız. Zaman hepimiz için aynı hızla, durdurulamaz bir biçimde akar gider.

Birisi için aynı anda olan iki olay herkes için aynı anda olmuştur. Olaylar birbirlerine sıkı bir sebep-sonuç ilişkisi içinde bağlıdır. İnsan, yaşayan bir makinedir ve henüz elektromekanik ayrıntıları anlaşılamamış akıl mekanizmasına sahiptir.

İşte bu zihni zemin doğal olarak organizasyonlarımızı, örgütlerimizi, hukuk sistemimizi, anayasamızı kurgulama biçimimize yansır. İşte bu yüzden siyasette, yönetim ve iktidar mekanizmasının çarklarından, tekerlerinden söz ederiz.

Birçok şirket ve kurumun organizasyon şeması, işleyiş düzeni, kural ve yönetmeliklerinin arketipi, yöneticilerinin bilinçaltındaki model işte bu mekanik-indirgemeci-determinist dünya görüşüdür.

Oysa bu düşünme biçiminin hayatımızın tüm alanlarına bu derinlikte yayılmış olması artık sorgulanmaya başlanan sonuçlar doğurmuştur.

Fizik bilimi, 20. yüzyılın başlarından itibaren bir yandan Einstein'ın izafiyet teorisi, öte yandan kuantum mekaniğinin ortaya çıkmasıyla modern fizik dediğimiz son evresine girdi.

Bu teoriler, zaman, mekân, kütle, elektrik yükü gibi temel fiziksel boyutlar hakkındaki gerçeklik anlayışımızı temelinden sarstı.

Einstein'ın genel izafiyet teorisi, Newton'un tasavvur ettiği gibi mutlak, düzgün, sabit üç boyutlu bir uzay ve tek boyutlu bir zamanda yaşamadığımızı, izafi, dinamik ve içindeki madde ve enerjiyle geometrisi değişen dört boyutlu bir uzay-zaman içinde yaşadığımızı söylemektedir. Bu teorinin ima ettiği sonuçlardan birisi katı cisim diye bir şeyin olmadığıdır. 

Klasik fiziğe (mantığa) göre bir parçacık dalga özelliği, bir dalga ise parçacık özelliği göstermez. Oysa kuantum fiziği elektron dediğimiz yapının bazen parçacık bazen dalga gibi davrandığını söyleyerek bizi yeni bir anlayış biçimi üretmeye zorlamaktadır.

Kuantum'a göre bir deneyin sonucunda ortaya çıkacak sonuç önceden kesin olarak bilinemez. Ancak hangi ihtimalle hangi sonucun çıkacağı söylenebilir. Kuantum mekaniğinin bu yorumuna göre tabiat ontolojik anlamda deterministik değil probabilistik (olasılı) olarak işlemektedir.

 Kuantum mekaniğinin ‘klasik bilimsel dünya görüşünden' ayrılan bir başka özelliği ise bütünsel (holistik) bakış açısıdır. Bu bakış açısında bütün, parçaların toplamından farklı, ondan daha fazla bir şeydir.

Parçaların toplamı bütüne sadece bir yaklaşım sağlayabilir ama onu tam olarak ifade edemez. Kuantum mekaniğine göre incelediğiniz sistemin bir özelliğini çok hassas bir şekilde kontrol etmek istediğinizde o özellikle belli bir ilişkiye sahip başka bir özellik üzerindeki kontrolünüzü kaybedersiniz.

Özel relativitenin ışık hızına yakın hızlarda, genel relativitenin makro âlemde, Kuantum mekaniğinin ise mikro âlemde klasik fiziğin öngörülerinden ayrıldığı, insanoğlunun yaşadığı hız ve boyutlarda klasik fiziğin yeterince iyi sonuçlar verdiği doğrudur.

Bu bakımdan, anayasa hazırlığı gibi sosyal konularda modern fiziğin ima ettiklerini dikkate almanın gereksiz, anlamsız, fantastik olduğu düşünülebilir.

Bizim burada hatırlatmaya çalıştığımız şey beşeri tavırlarımız, davranışlarımız ve kararlarımızın, varlığı ve hayatı nasıl anladığımızla temelden ve doğrudan ilgili olduğudur.

Bu yüzden eğer insanoğlunun bilim macerasının varlığı ve hadiseleri anlamaya bir katkısı varsa ve bu maceranın yeni felsefi ve metafizik sonuçları doğmuşsa bu yeni sonuçların tüm beşeri faaliyetlerde felsefi ve metafizik anlamda hesaba katılması, dikkate alınması gerektiğidir.

Yazılacak anayasada ortaya konacak kanunlar formüle edilirken mekanik-indirgemeci-determinist dünya görüşünün etkisinin ne olduğunun bilinmesinin, bu dünya görüşünün temellerinin zannedildiği kadar sağlam olmadığının farkında olunmasının faydalı olacağına inanıyoruz.  
                 
*Doç. Dr., Zirve Üniversitesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yeni-anayasa-calismalari-ve-modern-fizik_2055807.html

5 Nisan 2013 Cuma

TESBİH VE TEKNOLOJİ

Dünyanın bir ucu var mı? Yuvarlak olduğu varsayılan bu yalnız gezegenin ucu, nereden baktığınıza göre değişir. Nihayetinde Amerika'dan bakınca sınır bizim durduğumuz yer, yani Avrupa kıtasının doğusu oluyor. Zira haritalarını yaparken kendilerini merkeze alıyorlar. 

Zaten bilginin üretildiği merkezin, bir benlik merkezi gibi tüm anlamı kendi etrafında topladığı öteden beri biliniyor. Dünyanın topografyasını daha sonra ölçme şansı olanlar beyaz adamın yaşadığı kıta, yani Avrupa'nın aslında haritalarda iddia edilenden daha küçük olduğunu fark ettiler.

Tabii o büyütme, karşıtı küçültme icraatını da geciktirmemişti, Afrika ve Asya kıtaları da olduklarından küçük resmedilmişlerdi. Haritacılar beyazdı çünkü. Geldikleri dünya başkalarının dünyasından büyük olmalıydı. Ne de olsa kuralları onlar koyuyordu. Bilginin merkezi, gücün tanımlayıcısı.

Geçtiğimiz ay buradan bakınca bize dünyanın ucu gibi anlatılan Amerika'nın Pasifik kıyısına 13 saatlik bir uçak yolculuğu ile gittik. Bilinen dünyanın en uzun uçak yolculuğu olduğunu söylediler!

O kadar saat uçup gittiğimiz yerde aldık Steve Jobs'un ölüm haberini. Aynı gün Los Angeles sokaklarında, Santa Monica'daki Apple Store'da toplanan kalabalığı görünce de yaşanan ritüelin anlamını idrak ettik. Dünya küçülmüştü.

Daha sonra haber bültenlerinde gördüğüm dünyanın farklı köşelerindeki Apple Store manzaralarında yapılan ritüeller birbirinin aynısıydı. Dünyanın herhangi bir yerinde internet, bilgisayar ya da telefonla az çok bağı olanlar aynı yasta buluşmuştu. Steve Jobs'u kaybetmenin yasında.

Sadece bu ortak yas ve ritüel bile, çağımızın yeni tapınakları hakkında fikir veriyor aslında. Bu yüzyılın tapınakları biçim değiştiriyor.

İnsanın, iç dünyasına bir eşlikçi olarak sığındığı bilgisayarlar, uzaklara iletişimin kapılarını aralarken hiç sezdirmeden o iç dünyanın mekânını genişletiyor. Mahremiyete dahil edilen başkaları bir ruh mesafesinde duruyorlar aslında. Yani ruhun alanına dahil ediliyorlar. Tıpkı Tanrı düşüncesi gibi.

İki kişinin konuşmasına kulak misafiri olmuştum. Biri diğerine 'düşünebiliyor musun, adam iPhone'a tesbih programı indirmiş, tesbih çekiyor, olacak şey mi?'

Belli ki teknolojinin bu türden kullanımını maneviyata ters bulmuştu. Eleştiriyordu. Ben istemeden konuşmaya dahil olup şunu söylemek zorunda hissettim 'ileri teknolojinin mistik olmadığını kim söyleyebilir?'

Sanırım tamı tamına böyle düşünüyorum. Yahut hissediyorum. Teknoloji ilerledikçe kazandığı biçim ve araçlar bizi kozmik olana daha çok yaklaştırıyor.

Aklın alanını bir üst seviyeye çıkarıyor. Pozitivizmin büyük iddiasını yerle bir eden bir ilerleyiş bu. Yol aldıkça ruhun alanına yaklaşan bir insanlık dekoru. Uzaklıkları sonsuzluğun ölçüleriyle hesaplayan bir kuşak şu an artık birer tapınağa dönüşen Apple Store'larda başka türlü bir maneviyat buluyor.

Evet, günümüzün yeni tapınakları görünmezin yeniden tanımlandığı, hissedildiği bilgi merkezleri. Uzaklığı yarattığı bağla yok ederken ruha aslında sonsuzluk içinde bir dizim kazandıran iletişim teknolojileri.

Ve o teknolojilerin kazandığı formun organik içeriği. Reklamlarda çakıl taşına benzerliğiyle tanıtılan telefonların insanda dokunma hissi uyandırdığını siz de görmüşsünüzdür.

Sahiden doğada var olan formlara en yakını bugün üretiliyor. Mekaniğin hantal zamanı artık bir nostalji. Dokunma duyusuna bu kadar yoğunlaşmış bir teknolojinin ruhu ilgilendirmediğini kimse iddia edemez.

Evet, ruhun alanındayız artık. Gaybın ve sonsuzluğun sadece aklın formüllerinden değil, sezgisel bir matematikten oluştuğunu daha çok hissediyoruz.

Giderek küçülen çiplerin taşıdığı trilyonlarca bilgi zerresinin, kendi büyüklüğümüzü ölçmek konusunda bize fikir vermesi gerekir.

Sahiden ilk harita yapımcıları gibi de olabiliriz. Kendi durduğu yeri merkez sanan ve büyüklük ve mesafeleri durduğu yerden ölçen bir bilinç. Ne kadar gerçekçi olabilir ki?

Evet, insan her şeyin merkezinde, ama ondan daha büyük bir merkezin olduğunu kolay unutuyor. Gelişen teknoloji bize daha hakikatli koordinatlar fark etme şansı veriyor.

O hakikatin sonsuzluk içinde aradığımız anlam olduğunu daha çok biliyoruz bugün. Anlama yakın mıyız kim bilir.

Ama geçmişe oranla güdülmeye ve manipülasyona uzak olduğumuz kesin. Bu da, özgürlük hayali kuranlar için az değil.



http://www.zaman.com.tr/null/tesbih-ve-teknoloji_1199943.html