Popüler Yayınlar

KILIÇ BUĞRA KANAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KILIÇ BUĞRA KANAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2013 Perşembe

ABD dış politikasının bir darbeyle imtihanı

10 Temmuz 2013


Geçtiğimiz hafta içinde, yakın siyasi tarihimizden tanıdık olduğumuz bir olay bu sefer Mısır'da yeniden sahneye konuldu. 

Mısır ordusu siyasi durumdan kendilerine vazife çıkarıp halkın bir kısmının da desteğini arkasına alarak seçimle işbaşına gelmiş bir hükümeti devirerek iktidara el koydu veya bu satırlar yazılırken anlaşıldığı kadarıyla el koymaya çalıştı.

Hepimiz ekranlardan Mısır halkının bir kısmının Stockholm sendromuna kapılmışçasına yıllardır kendisinin gardiyanı, demokrasinin celladı olan Mısır ordusunu alkışladığını ve darbeyi coşkuyla karşıladığını dehşetle izledik.

Darbe sırasında aynı zamanda hangi bölgesel güçlerin darbecileri tebrik etmek için sıraya girdiğine ve “biz kediye kedi deriz” demeyi bilenlerin darbeye darbe dememek için içine düştükleri komik duruma şahit olduk.

Mısır'da tüm bu olaylar gelişirken birçokları tüm tartışmalara rağmen dünyanın hâlâ bir numaralı gücü olan Amerika'nın ne tepki göstereceğini merakla bekledi.

Sonuç Amerika'nın özellikle Soğuk Savaş tarihini bilenler için beklenen ancak Arap Baharı'yla Amerikan dış politikasında yeni bir dönemin başladığını sananlar için şaşırtıcıydı.

Mısır, Amerikan dış politikasının otoriter müttefiklerin demokratikleşme süreci ile imtihanında son on senedir en zorlu anları yaşadığı ülkelerin başında geliyor.

George W.Bush'un 11 Eylül sonrası başlattığı “özgürlük gündemi” adı verilen politikasından bu yana Amerikan dış politikası Mısır'daki demokratikleşme konusunda sürekli zikzaklar içinde.

2000'li yılların başında “özgürlük gündemi”nin Amerika'nın Ortadoğu politikasında öne çıkmasının hemen arkasından Mısır'da Müslüman Kardeşler'in güçlenme ihtimali Amerikan yönetimini önemli bir ikilemle baş başa bırakmıştı.

Zira her ne kadar demokratikleşme Amerikan dış politikası kimliğinin önemli öğeleri arasında gösteriliyor olsa da Mübarek rejiminin sağladığı destek noktası Amerika'nın hem Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz güvenliği, hem Ortadoğu'ya güç projeksiyonu hem de İsrail-Arap sorunu açısından çok ciddi bir öneme sahipti.

Ancak 2005 yılında Kahire'yi ziyaret eden Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, bu ikileme nokta koyarcasına önemli bir özeleştiri yaparak ve Mübarek'i oldukça kızdırarak yaptığı çıkışında, Amerika'nın son 50 yılda Ortadoğu'da demokrasi yerine güvenliği öncelediğini ancak 50 sene sonrasında ikisini de elde edemediğini söylüyordu.

Uzun konuşmadan herkesin aklında kalan bu cümle, birçokları tarafından Amerikan dış politikasında yaşanacak derin bir revizyonun sinyali olarak algılanmıştı.

Ancak kısa bir süre sonra bu iyimser beklentiler boşa çıktı. Hem Mübarek'in Washington'daki dostları, hem “İslamcı tehdit” söyleminin sahipleri hem de Mübarek'in Ortadoğu'da işgal ettiği konumun Amerikan çıkarlarına en uygun pozisyon olduğunu düşünen ulusal güvenlikçiler, Mısır'ın ABD bölgede iki ülkeyle ve dünyada terörle savaştayken “kaybedilemeyecek kadar önemli bir ülke olduğu” kanısını kabul ettirmişlerdi.

Başkan Obama'nın seçimleri kazanması ve hemen sonrasında 2009 yılında Kahire'yi ziyaret etmesi ve yaptığı konuşma Rice'ınki kadar cesaretli olmasa da en azından olası bir değişimin mesajlarını taşıması bakımından oldukça önemliydi.

Ancak bu dönemde Amerikan dış politikasında değişim bekleyenler bir kez daha yanılmıştı. Zira “Ortadoğu bataklığından” bir an önce çıkmaya çalışan bir Amerikan başkanı için bölgede “istikrar” her şeyin başında geliyordu.

Arap Baharı kapıya dayandığında Obama yönetimi bir kez daha bölgedeki dengeleri yeniden hesaplama çalışmasına girdi. Tunus'taki devrimden sonra Beyaz Saray'da Mısır'da olası rejim değişimi için yapılan risk analizleri negatif sonuç vermiş ve Mübarek'in bu tip olayları kontrol altına alabileceği öngörülmüştü.

Zamanın dışişleri bakanı Clinton'un Tahrir'de gösteriler başladığında Mübarek rejiminin istikrarlı ve duruma hakim olduğu yönündeki açıklamaları, bu analizlerle birlikte siyasi temennilerin sonucuydu.

Ancak olayların büyümesi ABD yönetimini bir kez daha iki arada bir derede bıraktı. Beyaz Saray'da yapılan uzun Mısır toplantılarında yaşanan fikir ayrılığına ek olarak başta Suudi Arabistan ve İsrail olmak üzere diğer bazı ülkelerin de Mübarek lehine topa girmeleri, Amerikan yönetiminde kafa karışıklığını daha da artırdı.

Sonunda artık durum iyice kontrolden çıkmaya başladığında Obama yönetimi “tarihin doğru tarafında” bulunmayı tercih ederek ilk kez bölgedeki geleneksel Amerikan dış politikasından uzaklaştığı imajını vermeye çalıştı.

Son olaylar, Amerika'nın Mısır politikasında ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışanlar için yeni bir derslik vaka oldu.

Olayların başlamasından hemen sonra karmaşık cümleler, muğlak ifadeler, “4 Temmuz rehaveti” ile “iyi oynayan kazansın” gibi anlamsız bir pozisyon sürdüren ABD'nin Sisi'nin askerî müdahale açıklamasından sonra olaya darbe deme konusunda sergilediği çekimserlik herkese ortaya çıkan yeni durumu gösterdi.

Amerika sanki Oliver Stone ile Costa Gavras'a yeni malzeme sağlıyormuşçasına darbecilere -artık herkesin ne anlama geldiğini az çok bildiği- “demokrasiye bir an önce dönülmesi” çağrısında bulunmaktan öte bir tepki göstermekten sakındı.

Sonrasında medyada yer alan veya sızdırılan birçok haberde “Mursi nerede yanlış yaptı?” tezi işlenerek de darbeye siyasi hataları düzeltmek için girişilmesi gereken bir eylem muamelesi çekilirken öte yandan da meşruiyet sağlanmaya çalışıldı.

Bu arada önemli Ortadoğu uzmanları da Mısır ordusunun Mısır'ın demokratikleşmesine nasıl vesile olacağı yolunda uzun yazılar kaleme almaya başlamıştı.

Beyaz Saray, gelen tepkilerden artık rahatsız olmuş olacak ki son günlerde yaptığı düzeltme açıklamaları ile kendince elini rahatlatmaya çalışıyor.

Obama yönetimi, Mısır'da bu olaylar sırasında yeniden sergilediği zikzaklarla sadece kafaları karıştırmakla kalmadı, aynı zamanda ayağına gelen büyük bir kamu diplomasisi fırsatını da tepmiş oldu.

Tüm Soğuk Savaş tarihinde adı yarı ciddi yarı komplo teorisi olarak darbelerle anılan ABD için Mısır, bu imajı düzeltmek adına altın bir fırsat sunmuştu.

İran'da bundan neredeyse 60 sene önce Musaddık'a karşı yapılan darbeye adının karışmasının olumsuz havasını bir türlü üzerinden atamayan ABD yönetimi için Mısır'da darbe girişimine karşı çıkmak belki de bir dönüm noktası olacaktı.

Bu durum Mısır'da darbeye zemin hazırlandığı bir sırada Senegal, Tanzanya, Güney Afrika'dan oluşan Afrika gezisinde Obama'nın verdiği demokrasi mesajlarını daha anlamlı kılacaktı.

Bunların hiçbiri olmadı. Her ne kadar son açıklamalarında ABD yönetimi daha dikkatli bir tutum sergilemeye ve olayın detayları üzerinde durmaya başlasa da durumun kamuoyunda algılanış biçiminde değişecek bir şey yok.

Zira kamuoyu siyasal olaylarda ayrıntıları, açıklamaları, mazeretleri değil pozisyonları görüyor. Toplumsal hafıza kritik dönüm noktalarında ülkeleri ve liderleri durdukları yerle hatırlıyor.

Onun üzerine kamu diplomasisi için harcanan milyarlarca dolar başarısız bir propaganda ve israf olarak kayda geçiyor.

 *SETA Vakfı, Washington, DC

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Amerikan Gerilemesi’nin Sinematografisi

24 Temmuz 2013


Amerika Birleşik Devletleri’nde geçtiğimiz hafta bir zamanlar otomotiv piyasasındaki en önemli kentlerden olan Detroit şehrinin iflasını açıklaması Amerikan ekonomisindeki sarsıntıları yeniden gündeme getirdi.

Şehirde yaşanan ekonomik yıkımın büyüteç altına alınması şimdiye kadar entelektüel ve akademik alanda uluslararası sisteme odaklanarak yapılan Amerika’nın gerilemesi tartışmasının Amerika’daki sıradan insanın hayatına etki eden farklı bir boyutunu yeniden ortaya koydu.

Amerika’nın toplumsal dokusu ve istikrarı için özel öneme sahip bu boyutu akademik ve entelektüel eserlerden ziyade popüler kültür yapıtlarında özellikle de son dönem üretilen düşük bütçeli filmlerde görmek çok daha kolay.

Yaklaşık on senedir sürekli olarak tartışılan ancak 2008 yılında Lehman Brothers’ın iflasıyla yeni bir ivme kazanan Amerika’nın gerilemesi tartışması sadece akademik ve siyasi dünyada değil artık her alanda sürekli olarak konuşulan bir konu.

İçinde Thomas Friedman, Fareed Zakaria, Charles Kupchan gibi Amerika’nın önde gelen siyasi gözlemci ve yazarlarının yanında aralarında eski Başkan Yardımcısı Al Gore, eski Dışişleri Başkan Danışmanı Richard Haas, eski Temsilciler  Meclisi Sözcüsü Newt Gingrich’in de olduğu siyasi figürlerin kaleme aldığı eserler meselenin uzun bir zamandır Amerika’daki entelektüel ve siyasi gündemi işgal etmesine sebebiyet vermişti.

Dahası Başkan Obama’nın okuduğu kitaplar arasında Amerika’nın gerilemesi üzerine yazılan kitapların bulunması konunun yüksek siyaset seviyesinde tartışılmaya başlandığını gözler önüne sermişti.

Ancak her biri çok satanlar listesine giren bu kitap ve yayınlar ve siyasi düzlemde yapılan tartışma, Amerikan halkından ziyade uluslararası sistem üzerine yoğunlaşırken Amerika’daki halkın bu gerileme tartışmasının neresinde olduğu konusunda çok fazla bir açıklama sağlamamıştı. Bu boşluk son zamanlarda  Amerika’da gösterime giren bazı filmler sayesinde az da olsa doldurulmaya başladı.

Yayınlanan bu filmler Amerika’nın içinde bulunduğu ekonomik darboğaz, sosyal gerilim ve siyasal kutuplaşmanın izleri yanında gerileyişin farklı toplumsal izdüşümlerini sergilerken yaşanan krizlerin Amerikan toplumsal muhayyilesine yaptığı etki de daha açık bir şekilde görülüyor.

Örneğin “Here Comes the Boom” filminde okulun tasarruf tedbirleri çerçevesinde bütçede yaptığı kısıntıların yol açacağı ders iptallerini engellemeye çalışan bir biyoloji öğretmeninin seneler önce bıraktığı profesyonel güreşçilik kariyerine yeniden geri dönmesi ve okulu iflastan kurtarması konu alınıyor.

Her ne kadar gişelerde fazla başarı göstermese de film her sene yüzlerce okulun ekonomik sebeplerle kapandığı Amerika’nın eğitim sektöründe çalışanlar için bir anlam ifade ediyor.

Okulun iflastan kurtarılmasından sonra sergilenen sevinç gösterisi aslında Rocky 4’te Ivan Drago’dan rövanşı almak için boks kariyerine geri dönen Rocky’nin zaferini anımsatıyor. Ancak bu sefer mücadele soğuk savaş yıllarında küresel bir hakimiyet için değil bir okulun kurtarılması için yapılıyor.

Ancak her işsiz “Here Comes the Boom” filmindeki öğretmenler kadar şanslı değil. Ekonomik krizler sebebiyle şirketlerde uygulanan yeniden yapılanma programları dahilinde uygulanan işten çıkarılmaların mağdurları çoğu zaman bir kahraman yerine “Amerikan rüyasını” yeniden canlandırmaya çalışıyor.

Kriz kurbanları bazen tıpkı “The Internship” filminin kahramanları olan Vince Vaughn ve Owen Wilson gibi yeni bir kariyer macerasına girmek bazen de “Everything Must Go”  filmindeki kahraman gibi  görülmemiş bir inat sergilemek zorunda kalıyor.

Bu noktada aslında “The Internship” filminde Amerikan rüyasının ölüp ölmediği konusunda kahramanların yaptığı tartışma Amerikan halkının umut ve umutsuzluk arasında  gidip gelişinin önemli bir sunumunu ortaya koyuyor.

Amerika’da gerileme tartışmalarının yaşandığı bu dönemde sıradan Amerikalının krizle mücadele hikayeleri yanında daha üst perdeden yaşanan gerilemenin ne anlama geldiği konusuna eleştirel yaklaşan filmler de gösterime girmeye başladılar. Bunların bazıları gerilemenin kültürel boyutuna yapılan atıfları içeriyordu.

“God Bless America”  filminin sığ eğlence kültüründen sıkılmış olan kahramanı yaşanan kültürel yozlaşmanın tıpkı Morris Berman’ın seneler önce iddia ettiği gibi Amerika’nın sonunun geldiğinin işareti olduğu iddiasında bulunuyordu.

Berman’ın Amerika’yı Roma’nın son günlerindeki haline benzetmesi gibi filmin kahramanı Frank de ortaya çıkan eğlence tutkusunun her büyük imparatorluk çökerken ortaya çıkan ve halkın dikkatini dağıtmayı amaçlayan bir saçmalık olduğuna inanmaktaydı.

Dahası Frank’e göre medya ve televizyon tektip, apolitik ve duyarsız bir toplum yetiştirirken popüler kültürün içine yedirilmiş  patriyotizm ile de  sığ ve gelişmeye kapalı bir siyasi yapıyı yeniden üretiyordu.

Buna benzer daha geniş çapta bir başka eleştiri de senaryosu Aaron Sorokin tarafından kaleme alınan Newsroom dizisinin daha ilk bölümünde üniversite öğrencileri ile bir anchormanin arasında geçen tartışmada göze çarpıyordu.

Dizinin anchorman kahramanı kendisine yöneltilen “Amerika neden en büyük ülke?” sorusuna salondakilerin ve sahnedeki liberal ve muhafazakarların beklemediği bir şekilde adeta  “Kral Çıplak” diyerek cevap vermeyi tercih ediyordu.

McAvoy, Amerika’nın artık en büyük ülke olmadığını zira okuma-yazma oranında yedinci, matematik eğitiminde yirmi yedinci, fen bilgisi eğitiminde yirmi ikinci, ortalama yaşam süresinde kırk dokuzuncu, ortalama gelir dağılımında üçüncü ve ihracatta dördüncü olduğunu ve Amerika’nın hâlâ dünya liderliğini koruduğu üç alanın hapsedilmiş vatandaş ve meleklerin gerçek olduğuna inanan insan sayısı ve son olarak savunma harcaması olduğunu ifade eder.

McAvoy salondaki üniversitelilere de dönerek bu neslin tarihin en kötü jenerasyonu olduğunu ve sorulan sorunun anlamsızlığını anlatırken gerilemenin sadece istatistiksel olmakla kalmadığını topluma da sinmiş olduğunu gösterir.

Son zamanlarda gösterime giren filmler arasında  “yıkılmadık ayaktayız” mesajı veren filmler arasında ise Olympus Has Fallen ve White House is Down gibi Amerika’nın askerî gücüne meydan okunmasını konu alan yapımları içeriyor.

Amerika başkentini korumak için verilen kahramanca mücadelenin işlendiği filmler sanki savunma harcamalarında kısıntıların tartışıldığı günlerde savunma sanayisinin direnişinin izlerini taşıyor.

Adı geçen filmler Amerika’nın gerilemesi konusunun kamuoyu tarafından nasıl algılandığı ve yaşandığını ortaya koyması bakımından bu tartışmaya önemli bir katkı sağlıyor.

Özellikle ekonomik zorlukları temel alan senaryolar Amerika’da toplumun hedefleri, politika öncelikleri ve endişeleri konusunda yaşadığı dönüşümün açıklanmasında ciddiye alınması gereken bir değişken olarak göze çarpıyor.

Amerika’nın gerilemesinin uluslararası sistem boyutu haricinde bu daha dahili sonuçlarını görmek bu yeni tartışmayı anlamak, anlamlandırmak ve yorumlamak için özel bir önem taşıyor.

*SETA Vakfı Washington, DC

14 Nisan 2013 Pazar

Bir ‘süper güç’ün orta yaş bunalımı olarak Irak Savaşı


13 Nisan 2013

Geçtiğimiz sene oldukça ses getiren, Ben Fountain'in “Billy Lynns's Long Halftime Walk” romanı Irak'ta önemli kahramanlıklar gösteren bir grup askerin kısa bir süreliğine halkın moralini düzeltmek ve yönetimin halkla ilişkiler kampanyasını yapmak için Amerika'ya getirilmesini konu alır.

Romanın kahramanı Billy Lynn, çevresinde olanları seyrederken yaşları ve pozisyonları ne olursa olsun Amerikalıların adeta çocuklara benzemeye başladığını düşünür.

Akıllı çocuklarda olan cesaret, gurur ve kendine aşırı güven Amerikalılar tarafından o kadar benimsenmiştir ki savaşın ne kadar kötü olduğunu onlara anlatmak adeta imkânsız bir hal almıştır artık.

Billy Lynn, bunları, savaşın sebepleri ile savaşta neler olduğunu değil savaşın yarattığı kahramanlar ve atmosferi önemseyen bir Amerika'yı görmeye devam ederken söylemektedir. Bu sırada Irak Savaşı devam etmekte ve her gün Irak'ta Billy Lynn ve arkadaşları ölümle burun buruna gelmektedir.

Billy Lynn'in romanda çocukça bulduğu Amerika aslında Irak Savaşı'nda bir ergenlik heyecanı değil, bir orta yaş bunalımı yaşamaktaydı aslında.

Soğuk Savaş'ın bitmesinden sonra ortaya çıkan tek kutuplu dünyada “dengelenemez bir güç” ve tarihteki ilk “küresel hegemon” olmuş, gücünün zirvesine ulaşmıştı.

Birçokları bu dönemin belki on yıllarca devam edeceğini ve dünyanın çok kutuplu sistemin yarattığı iki dünya savaşı ve iki kutuplu dünyanın yarattığı uzun Soğuk Savaş sonrasında, tek kutuplu bir dünyada hegemonun sağladığı istikrar dönemini yaşayacağını düşünmekte ve hatta bazıları ummaktaydı.

Ancak bu dönem, beklenildiğinden çok kısa sürdü. Bir dönem olacağı düşünülen tek kutuplu dünya göz açıp kapayana kadar sorgulanır hale gelmişti.

Amerika'nın Irak Savaşı tartışmalarıyla içine girdiği maceralar çocukça hayaller, ergen heyecanları çok geride bırakan bir hal almıştı. Kevin Spacey'nin American Beauty filmindeki orta yaşlı karakterin kovaladığı maceraların yerini bu sefer ulus inşa etme fantezileri almıştı.

Savaşın başlaması ve sonrasında ortaya çıkan görüntüler işi daha da zora soktu. Bir taraftan savaş Ortadoğu'daki tüm etnik ve sekteryan fay hatlarını tetikleyerek bir iç savaşa neden olurken bu tip bir çatışma durumu beklemeyen ve buna hazırlıksız olan bölgedeki Amerikan ordusu da zor duruma girmekteydi.

Bağdat Müzesi'nin talan edilmesi ve sayıları hızla artan bombalamalar ve ölümler, bölgede gündemin ilk maddesini oluşturmaya başladı.

Bunun yanında bölgedeki diğer ülkeler Irak'ta baş gösteren anarşinin yayılma riskini ciddi bir şekilde tartışır oldu.

Bunun yanında savaşın en netameli anlarının birinde ortaya çıkan Ebu Garib Hapishanesi fotoğrafları özelde bölgede, genelde ise dünya kamuoyunda Amerika'nın imajına unutulmaz bir darbe vurdu.

Tüm bunlar olurken Amerika'da durum daha farklıydı. Amerikalıların pek görmediği ama çok sık duyduğu bir savaştı Irak'taki.

Savaş sırasında harcanan milyarlarca dolara rağmen ABD yönetiminin vergilerde indirime gitmesi, Amerika'da bir savaş ekonomisi ve atmosferinin ortaya çıkmasını engellemişti.

Savaşın henüz iki ayını doldurmadığı bir sırada Başkan Bush'un yaptığı “mission accomplished” (görev tamam) konuşması, sanki meseleyi kamuoyunda bitirmeye yetmişti.

Vietnam Savaşı'ndan daha uzun sürmesine rağmen o dönemdeki toplumsal hareketler meydana gelmemiş, medya da bu savaşı son senelerine kadar tam manasıyla tartışmaya açmamıştı.

Bu ilgisizlik Hollywood'da da kendini göstermiş, Irak Savaşı konusunda yapılan az sayıda film de gişede hayal kırıklığına yol açmıştı.

Kimse duymak ve bilmek istemezken savaş neredeyse 10 sene sürdükten sonra sona erdi. Amerikan askerleri eve dönerken ne zafer kutlamaları ne de aileler dışında onları heyecanla karşılayanlar vardı.

İkinci Dünya Savaşı ve Kore'den dönen askerler için yapılan karşılama törenleri ve artık poster haline gelmiş kavuşma sahnelerini Irak'tan dönen askerler için göremedik.

Ancak bu görünmezlik Amerikan halkının savaş sürmenajını engelleyemedi. 2008 yılında savaşın beşinci yılı dolmuşken sıfır dış politika tecrübesine sahip Barack Obama, Irak Savaşı'na verdiği ret oyunu en büyük seçim malzemesi yaparak önce bir iki sene öncesine kadar kesin başkan olarak görülen Hillary Clinton'u ön seçimlerde, sonrasında da Cumhuriyetçilerin en önemli isimlerinden Vietnam gazisi John McCain'i seçimlerde devirerek başkan oldu.

Savaş, Amerikan dış politikasını da derinden etkiledi. Amerika'da hem kamuoyu hem de dış politika yapıcılar Irak Savaşı sonrası yeni bir askerî müdahale fikrinden şiddetle kaçınmaya çalıştılar.

Irak'taki savaşın bu şekilde sonuçlanması, Obama yönetimine, savunma bütçesinde kısıntıya gitmesi için gerekli zemini sağladı.

Bununla birlikte Amerikan savunma yapısının son 70 yıldır temelini oluşturan kara ordusunun olağanüstü güce dayalı doktrinini de tamamen değiştirilerek yeni bir kara işgalinin önü de alındı.

Libya'da Amerika'nın isteksiz olarak ve sınırlı bir biçimde giriştiği müdahale sonrası Suriye konusunda yaşanan eylemsizlik ve isteksizliğin de temel sebeplerinden biri Irak'ın hayaletinin Amerikan dış politikasında hâlâ canlı olmasıydı.

Uzun süren savaş, aynı zamanda Amerika'nın gerilemesi ve düşüşü konusundaki tartışmayı tetiklemiş oldu. Birçok gözlemci için Irak Savaşı, Amerika'nın uluslararası meşruiyetini sarsması bakımından Amerikan yüzyılının sonunu getirmişti.

Savaş öncesi ortaya konulan kanıtların çoğunun asılsız çıkması, Amerika'nın uluslararası ilişkilerdeki inandırıcılığına da ciddi darbe vurmuş oldu.

Bunun yanında Amerika'nın Irak Savaşı sırasında BM'yi de by-pass ederek izlediği tek taraflı politika diğer önemli dünya güçlerinin Amerikan politikalarına olan yaklaşımını da derinden etkiledi.

Savaş ve sonuçları aynı zamanda uluslararası sistemdeki güç dengelerini de derinden etkiledi. Hillary Clinton, dışişleri bakanlığı sırasında Asya politikası konusunda yazdığı uzun makalede Amerika'nın son on senedir Irak ve Afganistan ile karmaşık bir çatışma yaşarken dünyada Amerika'nın rakibi olan diğer ülkelerin özellikle de Çin'in bunu fırsat bilerek özellikle Asya'da Amerika'nın ulusal ve uluslararası çıkarlarına darbe vuracak bir şekilde etkisini artırdığını yazıyordu.

Daha sonra yapılan analizler, Amerika'nın Irak'ta kaybettiği on yılın Amerikan yüzyılının kaderini belirleyen belki de en önemli zaman dilimi olduğunu ortaya koyuyordu.

Bazılarına göre Irak Savaşı'nın sonuçlarını değerlendirmek için erkense de şimdiye kadar savaşın Amerika'nın çıkarlarına ve bölgenin geleceğine yaptığı olumlu bir etkiden bahsetmek oldukça zor görülüyor.

*SETA Vakfı Washington, DC

 http://www.zaman.com.tr/yorum_bir-super-gucun-orta-yas-bunalimi-olarak-irak-savasi_2077564.html