Popüler Yayınlar

TAMER ÇETİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TAMER ÇETİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2013 Pazar

Bilmediğinle karşılaşmak: Neoliberalizm (1)


3 Mayıs 2013


Güven Sak, Radikal'deki köşesinde “Geçen gün hayatımda ilk kez bir neoliberalle karşılaştım” isimli bir yazı kaleme aldı.
Yazı, petrol ve imar rantı peşinde koşan bir işadamının neoliberal olduğu tespitinden hareketle, neoliberalin ve neoliberalizmin de ne anlama geldiğini anlaşılır kıldığı iması taşıyor. Aynı zamanda, bu konuyla ilgili benzer diğer tüm yazılarda olduğu gibi neoliberal olmanın veya neoliberalizmin ne demek olduğunu tanımlamıyor. 

Dolayısıyla, karşılaşılan bu kişinin neoliberalliğine ilişkin tek verinin, devlet eliyle oluşturulmuş suni servet transferi peşinde koşan rantiyer bir işadamı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yazar, yazının sonunda, neoliberal ne demek anladım tespitiyle, bu sözüm ona neoliberal üzerinden neoliberalizmin de ne demek olduğuna gönderme yapıyor. 

Buna göre neoliberalizm de devlet-piyasa ilişkilerinde sermayedar kapitalistlere devlet eliyle servet transfer eden sistemin adı haline geliyor. Bu yaklaşım, belki de sosyal bilimler alanında zıtlık, yanılgı ve yanlış yönlendirme barındıran en bariz konuların başında neoliberalizmin gelmesinden kaynaklanıyor. 

Bu anlamda ilgili türden yazılar, hem tekniği, hem de sonuçları açısından önemli sorunlar barındırıyor. Bu tür yazıları daha önemli kılan bir başka unsur, kesinlikle bu yaklaşım tarzının münferit değil, ama çok yaygın bir durum olmasıdır. 

Sak'ın yazısında neoliberalizme ve neoliberale yapılan gönderme, sadece yanıltıcı bir ima içeriyor olmasına karşın, Türkiye'de neoliberalizm ve (neo)liberaller, Uğur Mumcu'yla ivme kazanıp, Emin Çölaşan'la had safhaya varan çizgide, farklı politik görüşlerden pek çok yazarın, ama özellikle “solcu” Kemalistlerin, “liboş” ve “entel liboş” gibi mesnetsiz ve fakat ağır ithamlarına tanıklık eden bir geçmişe sahiptir. Bu anlamda sağdan veya soldan fark etmez, Türk entelijensiyasının çok sık karşılaştığı bilinmezlerin başında neoliberalizmin ne olduğu gelmektedir. 

Bu nedenle bu analizlerin hemen hepsinde, liberalizm ve neoliberalizm kavramları, yaygın bir şekilde yanlış anlamda kullanılmakta, bu yanlış kullanım üzerinden kavramın felsefi temelleri çarpıtılıp bir ideolojik asimetri oluşturularak, kavram, bir tür hunharlıkla hırpalanmakta ve en kötüsü, bu yanlışlığın neden olduğu vahamete akademik seviyede ortak olunarak, yanlışın, toplum nezdinde doğru olarak kabullenilmesi gibi ehemmiyetli bir soruna neden olunmaktadır. 

Bunun dışında neoliberalizm kavramı, sosyal bilimler içindeki akademik tartışmada bile yaygın olarak yanlış anlamda kullanılmakta ve bu yanlış kullanım üzerinden, ideolojik hesaplar devşirilmeye çalışılmaktadır. 

Dolayısıyla her açıdan sorunlu bir kavram tartışması ve beraberinde getirdiği yanılgıdan kaynaklanan derin olumsuz sonuçlarla karşı karşıyayız. 

Bu yazının amacı, neoliberalin ve neoliberalizmin gerçekte ne olduğunu açıklamaya ve yanlış kullanımın içeren çalışmalar üzerinden, neoliberalizmin bu yanlış anlatılan sistem olmadığını göstermeye çalışmaktır. 

Böylece, özellikle, ideolojik manipülasyona maruz kalan neoliberalizm üzerinden gerçekleştirilen liberal iktisat politikası eleştirilerinin, aslında, neoliberalizmin bir unsuru değil, ama kendisinin de eleştirdiği devlet-piyasa ilişkileri olduğunu göstermek mümkün olabilecektir.

Galat-ı meşhur olarak neoliberalizm


Günümüzdeki yaygın kullanımı açısından neoliberalizm kavramı, bir galat-ı meşhurdur. Dolayısıyla ilk olarak, kavramı bu açıdan açıklamaya çalışalım. Anlaşılır olması açısından kavramın orijinal ve gerçek anlamına pozitif veya müspet, galat-ı meşhur haline gelmiş anlamına da negatif veya menfi anlam içeren neoliberalizm diyebiliriz. 


Nitekim orijinal anlamında neoliberalizm, en azından normatif açıdan etkin bir iktisadi ve politik sisteme atfen kullanıldığı için müspet bir ima içermekte iken, galat-ı meşhur haliyle menfi eleştirel bir anlam barındırmaktadır. Buna göre bugünkü tartışmalarda kullanılan neoliberalizmin menfi anlamı, en fazla bir yan anlam olarak kabul edilebilir. Kavram, neredeyse tamamen, orijinal bağlamından farklı bir anlamda kullanılmaktadır. 

Çünkü neoliberal politikalar olarak önerilen politikaların pratiklerine ilişkin aksaklıkların kendisi neoliberalizm değildir. Neoliberalizm kavramının, galat-ı meşhur hale gelme nedeni, kavramı bu haliyle kullananların bilimsel temellerinden kopuk bir içerikle kullanmalarıdır. 

Bu anlamda neoliberalizm kavramının galat-ı meşhur olma serüveni, galat-ı meşhur terminolojisiyle birebir uyumludur. Neoliberalizmin yaygın bir şekilde menfi anlamda kullanılmaya başladığı Şili'deki deneyim ve sonrasındaki süreç, tam olarak buna karşılık gelmektedir. 

Şili'de kavramı ilk defa neoliberalizme karşı kullanıp, menfi yan anlamlar yükleyenler, Şili'nin 1970'lerin sonlarına doğru iktisat politikalarında tercih ettiği reformist politikalar esnasında ortaya çıkan sorunların tamamını, yani fiilî durumu neoliberalizm olarak isimlendirdiler. 

Ancak Şili'de neoliberalizmi bu menfi yan anlamıyla kullananların çok azı akademik dergilerde aynı terminoloji ile bilimsel makale basabilmişlerdir. 

Bu politikaların, bilimsel temelleri üzerine atıf yapmaktan ve kavramı tanımlamaktan kaçınmışlardır. Çünkü bu yeni dil, İspanyolca konuşulan ülkelerde bilimsel temelleri olmayan bir içerik kullanıyordu. Dahası bilimsel temelleri belirgin olan bir kavramı, aksi bir anlamda kullanıyordu. 

Devamında 1980 sonrasında benzeri iktisat politikalarının, tüm dünyada yaygınlaşması, bu reform süreçlerinde ortaya çıkan sorunların da aynı terminoloji üzerinden okunmasını getirince, neoliberalizm kavramı, çok hızlı ve yaygın bir şekilde bilimsel temellerinden kopuk ve menfi bir yan anlam kazanmaya başladı. 

Hatta Türkiye'de liboş ve entel liboş gibi pejoratif yan anlamlar, 10 yıllar boyunca pek çok kişi tarafından doğru tanımlamalar olarak kabul edildi. Gelinen nokta itibarıyla sosyal bilimler alanındaki akademisyenler arasında bile neoliberalizm konusunda bariz bir yanlışta ittifak zuhur etmiş görünüyor. 

Bununla birlikte bu durum, çok yaygın bir karakteristik olduğu için bu grup içinde yer alanların hepsini bütüncül bir grup olarak sınıflandırmak doğru olmayacaktır. Çünkü köşe yazarları bir yana, kavramın yanlış anlamda kullanıldığının farkında olmayan akademisyenler bile bulmak mümkün. Peki, bu nasıl oluyor?

Öncelikle neoliberalizmin ne olduğunu irdelemeksizin, önceki çalışmaların, yanlış kullanımına yapılan atıflar sonucu, yeni yapılan tüm çalışmalar, bu yanlışı doğru bir kullanım gibi aldıklarında kavram bu haliyle kabul edilmiş oluyor. Dahası, ilgili analizlerin neredeyse tamamında kavram, tanımlanmaksızın kullanılmaya devam ediyor. 


Bu unsurlar, bazı terminolojik ve metodolojik sorunlarla uğraşmaksızın bir analiz yürütmeyi mümkün kıldığından bir nevi pragmatik ve provokatif bir yöntem gütmeyi kolaylaştırmakta ve menfi yan anlamların yerleşik algı olarak kabullenilmesine aracılık etmektedir. Açıkça neoliberalizme ilişkin zamanla ortaya çıkan muğlaklık, manipüle edilmektedir. 

Bu, akademik beceri olmaksızın konuyla ilgilenenler için anlaşılması oldukça güç bir karmaşıklığa neden olduğu gibi akademisyenler açısından da kolay bir durum değildir. 

Bununla birlikte akademik dünyada konu üzerine yazanların, bu zorluk ve açmazlara ilişkin kavrayış becerisinin olması beklentisi, böyle davranmadıkları durumda konuyla ilgili analiz yapanları, töhmet altında bırakmaktadır. 

Dolayısıyla bu durumda olanların, cehalet, safça davranış veya manipülatif bir ideolojik angajmanla tanımlanmaları kaçınılmaz hale gelmektedir.


    Bu konunun üzerine gidilmesini gerektiren niteliği, hangi grupta yer aldığına bakmaksızın, bu tür bir yanlış içinde olanların, basit bir kavram yanlışlığı yapmaktan daha fazlasına aracılık etmeleridir. Bu nedenle konuya ilişkin yanlış üzerine titizlikle gitmek, özellikle gereklidir. 


Çünkü terimin kullanımındaki ideolojik asimetri, karmaşıklığın en temel nedenidir ve bu asimetri, neoliberalizme ilişkin analizde farklı yaklaşımlar arasındaki hatların bulanıklaşmasını getirmektedir. 

Dolayısıyla da çok önemli bir bilimsel yaklaşımın yanlış aktarılmasına neden olunmaktadır. Metodolojik olarak bu, aslında olmayan suni bir sorundur ve bu sorunun yükü, ideolojik angajmanlarla kavramı bağlamından koparıp, manipüle edenlerin omuzlarında kalmaktadır. 

Ayrıca bu radikal yan anlamlarla kavramı bağlamından kopararak analize konu edenler, sosyal disiplinler içinde bile radikal politik ekonomi olarak heterodoksi içinde yer almaktan kurtulamamaktadırlar. 

Bu mutlaka kötü değildir, ama kesinlikle iyi de değildir. Çünkü yaklaşımın, en azından genelgeçer olmadığını gösterir. Bir de galat-ı meşhur olan bir kavramın, havasın değil, ama avamın elinde bu duruma düşmesi meselesi bulunmaktadır.
   

 *Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü Öğretim Üyesi

5 Mayıs 2013 Pazar

Hakaretin yeniden tanımı ve Batı’nın masumiyeti [Yorum - Tamer Çetin]


16 Ekim 2012


Dine ve inanca hakaret içeren eylemler, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez.
Modern toplumlarda hakaretin niteliği, gelişen teknoloji ve dinamik toplumsal süreçlerle birlikte değişmiştir/değişmektedir. 

Bu değişim, geleneksel pek çok suçun niteliğinde nasıl değişime neden oluyorsa, bir filmin, insanların özellikle zihnî yapıları üzerindeki tesirinin bu anlamda göz ardı edilemez olumsuz bir etkiye neden olduğu da hesaba katılmalıdır. 

Teknolojinin bu denli ileri olmadığı zamanlarda, bir dine ait öğelere bu türden saldırılar, medya yoluyla değil de, bire bir bir karşılaşma neticesinde olduğunda, bu bir savaş nedeni bile olabilmekteydi. 

Geleneksel toplumlardan farklı olarak günümüz toplumlarında, internet, bilişim, telekomünikasyon ve medya gibi alanların ortaya çıkması, insanların veya farklı toplumların, doğrudan karşılaşmaksızın, birbirlerinin kutsalına hakaret içeren bu tür eylemleri gerçekleştirebilmesine olanak sağlamaktadır. 

Ancak taraflar arasındaki ilişkinin niteliğinde bir farklılığa rağmen, eylemin sonuçlarının niteliği üzerinde bir değişiklik olmamaktadır. 

Hakaret edilen taraflar, ilgili eylemin, zihin algıları üzerindeki olumsuz etkisinden kurtulamamaktadırlar. Ya da konu kutsal değerler olduğu için, eylemin sanal olması, neden olduğu olumsuz tesiri hafifletmez. 

Dolayısıyla gelişen teknoloji, eylemin etkileşim niteliğini değiştirmekle birlikte, yasak unsuru olma niteliğini değiştirememekte, bilakis, daha fazla bir nüfuz gücü nedeniyle daha da yaygınlaşmasına ve derinleşmesine neden olabilmektedir. 

Sorun, güçlü bir negatif zihni dışsallık sorunudur. Bunun iktisadi karşılığı çok açıktır. Bu alanın yasak olarak tanımlanması için gerekli rasyonel, eylemin doğasında içseldir.

İlgili eylemlerin suç olmasına ilişkin bir önemli ipucu, bu eylemlerin tamamının, kamusal alanda gerçekleşmesidir. Amerikalı rahip, önceden kamusal alanda Kur'an yakacağını deklare etmişti. 


Son film, henüz yayına çıkmadan, tanıtımı internete düştü. İnternet ve medya araçlarının varlığı, eylemleri gerçekleştirenlerin, bu eylemleri küresel kamusal alanın unsuru haline getireceğini bildiklerini ve bunun üzerine oynadıklarını ima ediyor. 

Yani ilgili eylemler, sadece o toplumlara veya herhangi bir bilimsel departman içi toplantıya özgü, kendi içinde bir fikir eleştirisi değildir. 

Küresel kamusal alanda gerçekleştirilen herhangi bir eylem, küreselleşmenin bu denli hızlı olduğu bir dünyada mutlaka dünyanın öbür ucundaki toplumları etkiler. 

Dolayısıyla bu tür eylemlere, Batı içinde yapılmış, “kendi içimizde özgürce yaşıyoruz, bu bizim özgürlüğümüz ve diğer ülke insanlarını neden bu kadar etkiliyor” gibi değerlendirmelerle bakılamaz.

İnsanların inançları, kutsaldır. Birinin bu benim kutsalımdır dediğine, diğerinin, “kimin neye göre kutsalı” deme hakkı yoktur. 

Küreselleşen dünyada şimdi inanç, küresel kamusal maldır ve ortak kullanım alanında bir manipülasyon trajedisine maruz kalmaktadır.

Dolayısıyla ilgili eylemler, kamusal alanda gerçekleşen ve dışsallık yayarak, insanların tamamını etkileyen eylemlerdir. 


Neden olunan dışsal zarar, toplumların bütünü açısından ele alındığında, özgürlük kapsamında değerlendirilmesinin sağlayacağı fayda, katlanılan maliyetten daha düşük olacaktır. 

Eğer kamu yararını bir fayda-maliyet perspektifinden tanımlayacak olursak, bu eylemin yasaklanmasından elde edilecek kamu yararı, serbest bırakılmasıyla elde edilecek kamu yararından daha yüksek görünmektedir. 

Özgürlük, şüphesiz geri kalan her şeyden daha kıymetlidir, ama insanın kendisinden değil. Söz konusu özgürlüklerin maliyeti, faydasından daha yüksek oluyorsa, bu kapsamda ilgili eylem yasaklanabilir olmalıdır. 

Yine yasak için gerekçe, eylemin doğasında mevcuttur. Bu yaklaşım, aslında Batı'da kabul gören ve kurumsallaşmış bulunan bir yaklaşımdır. Bu nedenle şimdi sorun, daha girift hale gelmektedir. 

Batı'da, yasal ve hukuki süreçlerin bu dinamik teknolojik ve teorik dönüşüme eş anlı olarak ayak uydurması, şiddetle üzerinde durulan meseledir. 

Koşullar ne olursa olsun, teknolojiyle birlikte değişen suç unsurlarına karşı temel hak ve hürriyetler, Batı'da güvence altındadır. 

İlave olarak değişen koşullarla birlikte, suç unsuru barındıran eylemlerin yeniden tanımlanması ve hukuki mevzuatın buna göre yeniden yapılandırılması, başka pek çok durum için de geçerlidir. 

Zaten Batı'yı dünyanın geri kalan kısmına göre nitelikli hale getirip, ilerleyişini tetikleyen özelliği de budur. 

Ancak aynı hassasiyet, inanç, insanlığın en kadim temel hak ve hürriyetlerinden olduğu halde ve Batı'nın çok kabarık bir sabıka listesine rağmen, İslam'a saldırı ve hakaret konusunda işlememektedir. 

Aslında Batı'nın bu tür eylemlerdeki yasakları rasyonalize etmesi için gerekli tüm argüman ve teorik altyapı, kendi formel kurumsal donanımında mevcuttur. Sorun, Batı'nın enformel kurumsal donanımının doğasından kaynaklanmaktadır.

Bu noktada bir önemli konu, Batı içindeki bu çıkışların tümüyle Batı'ya mal edilip edilmeme meselesidir. Elbette Batı, bir bütün olarak İslam'a saldırmıyor. 


Ama Batı'da daha önemli bir yanlış vuku buluyor. Öncelikle bu türden olaylar, Batı'da münferit değildir. Ayrıca ilgili sabıka, yüzyıllardır devam etmektedir. 

Dolayısıyla Batı'da kutsala saldırmak veya hakaret etmek, özellikle İslamiyet söz konusu olduğunda bazı çevrelerde kurumsallaşmış görünüyor. Burası önemlidir ve bunu görmezden gelen bir analiz, eksik kalacaktır. 

Batı, söz konusu olan İslam olduğunda karakteristik kurumsal donanımından farklı olarak, İslam'a saldırı içeren eylemlerin sürdürülebilirliğini cezalandırmadığı için zımnen de olsa meşru hale getirmektedir. İlgili eylemlerin, Batı'nın genel halini yansıtmadığı savunusu, haklı değildir. 

Bu eylemlerin, Batı içinde çoğunluğun değil, ama güçlü bir nüfuz kabiliyeti bulunan baskın çevrelerin arka çıkmasıyla gerçekleştirilmesinin, Batı'nın durumunu anlamak açısından önemli sonuçları bulunuyor. Bu çevreler, aynı zamanda Batı'nın baskın çıkar gruplarıdır. 

Bu baskın çıkar grupları, ilgili eylemleri doğrudan kendileri gerçekleştirmese de destekledikleri bilinen bir gerçektir. Bunun kanıtı da, bildiğimiz kadarıyla henüz bu eylemleri cezalandıran güçlü bir Batılı devletin bulunmamasıdır. 

Sorun, bu eylemin tüm Batı tarafından veya adına yapılıp yapılmadığı değil, Batı içinde azınlık da olsa birileri tarafından yapıldığı halde halen daha bu saldırıya göz yumulması veya cezalandırılmamasıdır.

İktisadi, siyasi ve sosyal tüm yapıya yön verme kabiliyeti olan çevrelerden söz ediyoruz. 


En azından bu çevreler, Yahudiliğe karşı bir saldırının anti-semitizm olarak değerlendirilip yasaklanması, özel mülkiyet haklarının korunması, demokrasinin sürdürülmesi için gerekli koşulların sağlanması adına gerekli kaynakları sarf eden çevreler olmasına karşın, aynı hassasiyeti, İslam'a saldırı veya hakaret söz konusu olduğunda göstermediklerinde, bir bütün olarak Batı, bundan sorumlu hale gelmektedir. 

Batı'nın, bu mevcut durumu kendi içinden argümanlarla açıklamaya kalktığımızda bile bir ikili görünüm arz ettiği açıktır. 

Batı, bu düaliteyi açıklayamadıkça, geri kalan kurumsal değerlerinin anlamının zedelenmesini engelleyemeyecektir. 

Belki daha başka bir saptamayla, önemli bir erdemin, Batı'da bir türlü yerleşik hale gelemediği söylenmelidir. 

Batı, kutsala hakaret içeren ilgili eylemin özgürlük kapsamında algılanmasına kapı aralamaktadır. Bazıları buna özgürlük bile demektedir. 

Bu açık bir riya barındırmakla kalmayıp, bunun üzerinden özgür ve medeni toplumlar imajı vererek masumiyet devşirmeye de çalışılmaktadır. Bu masumiyet riyası, Batı'nın önemli bir enformel karakteristiği gibi görünmektedir. 

Bunun hem Batı, hem de dünyanın geri kalanı için önemli sonuçları olabilir. Bu kurumsal nitelik, birey olarak insan tekinin, bu tür eylem ve düşüncelere ilişkin zihni algısındaki erdemli duruşu bulanıklaştırarak, karmaşaya neden olmaktadır. 

Sorun bu noktaya varıp da birey sakatlanmaya başladığında, bu durumdan herkes zarar görür. Öncelikle doğruyla yanlış arasındaki ayrım ortadan kalkar. 

Böylece bu karakteristik, Batı'nın enformel kurumsal yapısı haline gelmeye başladığında, ikinci ve daha önemli bir etki olarak, Batı'nın bu alan dışındaki demokratik gelenek ve diğer özgürlük alanlarının korunması gibi kurumsal kazanımlarının kendisine gölge düşürmeye başlar.

Batı'nın övgüye değer demokratik kurumsal yapısı bu durum karşısında işlemiyorsa ve Müslümanlar bu duruma velev ki aşırı tepki veriyorlarsa, bu durum, sorunlu taraf olarak Müslümanların tanımlanmasını getirmez. 


 Nedenselliğin yönüne bakmak gerek. Eğer sorun, sürekli ve artık neredeyse kesintisiz olarak, Batı içinden provokatif eylemler yoluyla tetikleniyorsa, çözüm, ilkeli durmaktan geçer. 

Ayrıca ilişki bu şekilde olduğunda bile bir sonuç olarak, Müslümanların aşırı ve adam öldürmeye varan tepkilerinin, ilkel olduğu söylenen toplumlarda yasak olduğu, cezalandırıldığı ve polis gücüyle engellenmeye çalışıldığı, ama buna karşı soruna ve bu anlamda suça neden olan unsurun, medeni dünyanın eşsiz temsilcisi Batı içinde serbest bir eylem olarak kabul görmeye devam etmesi gözden kaçırılmamalıdır. 

Bu ikircikli tutum, Doğu dünyasında meşru görülmediği cezai müeyyidelerle kanıtlanmış eylemler üzerinden meşrulaştırılamaz. 

Bunun dışında Batı, kendi içinden bazılarının bu türden aşırılıklarını engellemediği sürece, bu eylemler sonunda Müslüman dünyadan bazılarının aşırılıklarının da sebebi ve ortağı olmaya devam edecektir.

Bu noktada sorunun temellerine ilişkin bulgular, aslında bizi taraflardan hangisinin tutumunun sorunlu olduğunu anlamaya yaklaştırıyor. 


Zira bu eylem karşısında Müslümanların tepkilerinin ilkelliğe varan bir aşırılıkta olduğunu açıkça söyleyen veya ima edenlerin sayısı, azımsanmayacak kadar fazlaydı. 

Türk kamuoyunda pek çok kişi, filmin ne tür bir densizlik ve sorun içerdiğini teslim ettikten sonra, Müslümanların da, buna aşırı tepki göstererek, provokasyona kolayca alet olan ve ucuz bir karşılık olarak fikir üretmek yerine çatışan, tabiri caizse ilkelce davranan toplumlardan oluştuğunu tespit etmekten geri durmadı. 

Bu analiz, kabaca bakıldığında doğru gibi görünse de eksiktir ve bu nedenle, doğru ve derinlikli bir tespit anlamına gelmemektedir. 

Öncelikle bu sorunun çözümü, Müslüman veya değil, herhangi birinin yeni bir fikir ortaya atmasını gerektirmeyecek derecede sarihtir. 

Diğer yandan, dikkatlice bakıldığında Müslümanlar, Kur'an'ın yakılması, Peygamberlerinin yalan ve yanlış bilgi içeren bir ima ile karikatürize edilmesi ve nihayet aşağılanmaya çalışılması gibi eylemlerle karşılaşmalarına rağmen, asla bu türden bir karşılıkla mukabele etmemişlerdir. 

Kaldı ki hiçbir Müslüman, kilise veya bazı örgütlerce manipüle edilmiş veya tahrifata uğratılmış şekli olsa da bu dinlerin peygamberlerini veya dinlerini aşağılamayı ve hakareti seçenek haline bile getirmemiştir. 

Eğer Müslümanların ilkelce davrandığı veya bir medeniyet üretememiş olduğu söyleniyorsa, iki duruştan hangisinin daha medeni olduğunun açıklanması gerekir. 

Olayların gelişimi, herkesi, bu olaylar üzerinden Müslüman'ın zihin dünyasını okumak ve test etmekten çok, eylemin niteliğinin tespitine sevk etmelidir. Buradan İslam medeniyetine giydirilmek üzere argümanlar devşirmek, çok nitelikli bir duruş göstermiyor.

*Öğretim Üyesi, Yıldız Teknik Üniversitesi.

Bilmediğinle karşılaşmak: Neo Liberalizm


4 Mayıs 2013


Sak'ın yazısında yanlış olan nedir? Yazı, imar rantı üzerinden rant süreçleri ve maliyetlerine vurgu yaptıktan sonra, bu işe giren işadamının bir neoliberal olduğunu ve bu neoliberal işadamı üzerinden “neoliberalin ne olduğunu anlamayı” mümkün kıldığını söylüyor.
Yanlış olan şu ki, ne böyle bir işadamı neoliberal, ne de burada anlatılan imar rantı ve etkilerine ilişkin analiz, neoliberalin ne olduğunun göstergesi olamaz. 

Doğru analiz, neoliberalizmin ne olduğunu tanımlamaktan geçmektedir. Bunu yapmayan herhangi bir çalışmanın, neoliberalizmi menfi anlamda kullanması kabul edilebilir olmamalıdır. 

Aksine, bir çalışma, yanlış kullanımları açıklayarak, neoliberalizmi tanımlayabiliyorsa, kavramın menfi kullanımına ilişkin yazılanlar hükümsüz kalacaktır.

Neoliberalizm, 20. yüzyılın ikinci yarısına doğru klasik liberal politikalara ilişkin eleştirilerin artması sonucu gelişen, ama temelini yine klasik liberalizmden alan bugünün liberal akımının ismidir. 


Politik bir tavırdır, ama temeline iktisadi yaklaşım zemin teşkil eder. İktisadi yaklaşımdan kasıt, neo-klasik iktisat teorisidir. 

Buradaki neo-klasik iktisat da pek çoğunun sandığının aksine 1980'lerin ve hatta 1990'ların neo-klasik iktisat ders kitaplarının ötesinde, varsayımları daha fazla gerçek dünyayı anlamaya yaklaşan rasyonel kabuller içermektedir. 

Bu bağlamda düşünsel öncüleri, 18. ve 19. yy. filozof ve iktisatçıları değil de, bugünün modern iktisat okullarıdır. 

Bunlar arasında en belirgin ve baskın olanları, Kamu Tercihi ve Rant Arama Teorileri gibi yaklaşımları içeren Virginia Okulu, ekonomideki devlet kaynaklı piyasa dışı süreçlerle rant arama faaliyetleri arasındaki ilişkiyi keşif süreçleri üzerinden analiz eden Avusturyan İktisat Okulu ve örneğin imar rantı gibi durumlarda, ilgili devlet düzenlemelerine ilişkin süreçleri açıklayan Şikago Okulu gibi pür iktisadi yaklaşımlar, tam anlamıyla neoliberalizmin kuramsal temellerini oluşturmaktadırlar. 

Buna göre Sak'ın yazısında eleştirilen imar rantına ilişkin tüm sorunlar, neoliberalizmin unsuru olmak bir yana, doğrudan akımın kendisi tarafından da şiddetle eleştirilen devlet-piyasa ilişkisi sorunlarıdır. 

Başka bir deyişle, tüm bu okullar tarafından, devlet ve piyasa aktörleri arasındaki bu tür rant ilişkileri, ekonominin, önemli etkinsizlik kaynakları arasında gösterilerek, devletin fenalığı üzerine devasa bir literatür geliştirmişlerdir.

Örneğin Sak'ın yazısında yer alan, “İdari kararlarla emsali değiştirmeden, imar düzenlemeleri aynı kalarak, arsa işinden para kazanılmaz. 


Belediye ve bakanlık işin içine girmeden, rant olmaz.” ifadesi, doğrudan neoliberalizmin felsefi temelini teşkil eden Kamu Tercihi Teorisi ve Şikago Okulu'nun, devlet-piyasa etkileşimine ilişkin analizinin merkezinde yer almaktadır. 

Burada yazarın da dediği gibi rantın kaynağı, neoliberal işadamı değil, devletin kendisidir. Bu durum, tipik bir devlet başarısızlığıdır ve neoliberalizm, ısrarla devletin, suni rantların kaynağı olmaması gerektiğini, bu tür rantların iktisadi açıdan kabul edilemez olduğunu ve hatta, George Stigler gibi Nobel İktisat Ödüllü Şikago Okulu iktisatçılarının ampirik kanıtlarla gösterdiği gibi bu tür düzenlemelerin, gerçekten iktisadi olarak gerekli olduğu için değil de, politika yapıcıların, piyasadaki çıkar grupları tarafından manipüle edildiği için çıkarıldığını ileri sürmektedir. 

Bunun için “bakanlık işin içine girmeden rant olmaz” sözü, neoliberalizmin bu rant ilişkisi olduğunu değil, bu rant ilişkisine karşı olduğunu ve böyle bir rantiyerin de bir neoliberal değil, sadece bir müteşebbis olduğunu gösterir. 

Aynı şekilde Nobel İktisat Ödülü sahibi James Buchanan'ın öncülüğünü yaptığı Kamu Tercihi Teorisi, bu tür rantların, siyaset piyasasının ürettiği politik bir mal olduğunu ileri sürerek, ekonomide politik süreçlerde oluşan suni rantların yerini, piyasa süreçlerinde ortaya çıkan iktisadi rantların veya kârların alması gerektiğini savunmaktadır. 

Bu açıdan neoliberalizm olsa olsa böyle bir imar rantının, ancak piyasa süreçleri içinde ortaya çıkan mesela bir kıtlık rantı olması durumunda kabul edilebileceğini içerir.

Yine aynı yazıda “Arsa işi ya da petrol işi yaygınlaşırken herkes kısa yoldan köşeyi dönmek ister. Kimse öyle inovasyonla, girişimcilikle falan uğraşmak istemez.” ifadesi yer almaktadır. 


Bu tespit de, neoliberalizmin başlangıç teorisyenliğini temsil eden ve önemli ayaklarından biri olan Avusturyan İktisat Okulu'nun bakış açısıyla, piyasada düzenleme ve sonucunda oluşan suni rant süreçlerinin, inovasyon ve keşif süreçleri üzerindeki olumsuz etkisine ilişkin analizini yansıtmaktadır. 

Avusturyan İktisat Okulu, bu tür düzenlemelerin olduğu durumlarda ortaya çıkan suni rantların, piyasadaki girişimcilerin motivasyonlarını iktisadi kâr peşinde koşmak yerine, bu tür suni rantları elde etmek yönünde etkileyeceğini kabul etmektedir. 

Böylece girişimciler, iktisadi kâr elde etmelerini sağlayacak yeni keşifler ve inovasyonlar geliştirmek yerine, kaynak israfı anlamına gelebilecek politik girişimlerde bulunacaklardır. Bu tür sorunların varlığı, neoliberalizmin unsuru olmaktan ziyade, eleştirdiği sorunlardır. 

Bu ilişkiler, neoliberalizm değil, neoliberal felsefenin de eleştirdiği ve karşı çıktığı süreçlerdir. Ancak bu tür yazılarda maalesef, sözü edilen rantiyer işadamları ile devlet ilişkisi sorunları neoliberalizmin kendisi olarak anlatılmaktadır.

Sapla samanı ayırmak


Aksine devletin ekonomiye bu yollarla müdahale etmesi gerektiğini savunan görüş, neoliberalizmin karşı olduğu müdahaleci ve kamu yararını öne alan görüştür. 


Nitekim regülasyonun kamu yararı teorisi adı verilen ve devletin ekonomiye müdahalesini, kentsel dönüşüm gibi sosyal refahı artırmaya yönelik uygulamalarla savunan normatif iktisadi yaklaşımlar, suni ranta neden olsa bile devletin ekonomiye müdahalesini kamu yararı ve paternalizm gibi muğlak amaçlarla meşru görmektedirler. 

Bu yaklaşım tarzı, aslında iktisadi düşünce okulları içinde muğlak rasyonellerle devlet müdahalesini göreve çağıran ve yelpazenin sol kısmındaki akımlara özgüdür. 

O halde eğer devlet-piyasa ilişkilerinde bir sorun varsa, bunun kaynağını neoliberalizmde değil, devleti, kamu yararı ve sosyal refah gereği ekonomiye müdahaleye çağıran müdahaleci akımlarda aramak gerekir. 

Aksine, neoliberalizm, devletin ekonomiye bu tür amaçlarla müdahale etmesini kabul etmez.
 

Daha somutlaştırırsak, neoliberalizm, çilek, gömlek, konut ve CD piyasalarında, piyasa süreçlerinin etkinlik sağlayacağını, dolayısıyla bu alanlarda devletin müdahale etmemesi gerektiğini söyler. 

Çünkü normatif olarak, fiyat mekanizmasının, iktisadi aktörlere doğru sinyaller göndererek, bırakınız yapsınların, kaynakların etkin dağılımına neden olacağını iddia eder. 

Aksine bu endüstrilerde piyasa süreçlerinin yerine politik süreçler geçerse, girişimcilerin kâr arama güdüleri, devlet eliyle oluşturulan suni rant arama güdüsüne dönüşür ve rant arama süreçleri, topluma kaynak israfı gibi bir sosyal maliyet yükler. 

Bu kısmında bir sorun yoktur, zira bu tür piyasalar, uygulamada da teorik kabule uygun işler. 

Ancak aynı neoliberalizm, uzun yıllar devlet mülkiyeti altında dikey bütünleşik bir yapıyla faaliyet gösterilen elektrik, doğalgaz, telekomünikasyon, havayolu, demiryolu vb. gibi endüstrilerde devlet tekeli olarak çalışan KİT'lerin üretim, iletim ve dağıtım kısımlarının ayrıştırılarak, üretim ve dağıtım varlıklarının özelleştirme yoluyla deregüle edileceğini ve iletimin, devlet tekelinde kalabileceğini söylediği halde, genellikle özelleştirme süreçlerinde ortaya çıkan çıkar grupları-politikacı etkileşimlerinin neden olduğu politik sorunlar da neoliberalizme ihale edilir. 

Yanlışlık ve iyi anlaşılması gereken yer burasıdır. 

Evet, ilgili kamu varlıkları iktisat teorik olarak kesinlikle özelleştirilmelidir, bu varlıkları satın alan şirketlerin yerli veya yabancı olmasına bakılmamalıdır ve bu neoliberalizmdir, ama bu arada ortaya çıkması muhtemel rant süreçleri, neoliberalizm olmadığı gibi neoliberalizmin de kesinlikle reddettiği durumlardır. 

Aynı şekilde eğer kentsel dönüşüm sürecinde, devlet eliyle rantiyer işadamlarına bir suni rant ve servet transferi söz konusuysa, bu, neoliberalizm olmadığı gibi neoliberalizmin de olmaması gerektiğini savunduğu bir durumdur. 

Neoliberalizm, sadece politik süreçler yerine iktisadi süreçlerin geçtiği durumlarda eğer iktisadi etkinlik sağlanıyorsa, bırakınız yapsınlar demektedir. 

Böylelikle Türk Telekom özelleşince, rekabetle birlikte daha ucuza konuşmak, THY özelleştirilip, piyasa rekabete açıldığında İstanbul'dan Ankara'ya daha ucuza uçmak, elektrikte piyasa yeniden yapılandırılıp, rekabete açıldığında farklı birincil enerji kaynaklarından elektrik üretmek ve doğalgaza bağımlılığı azaltmak ve doğalgazda ithalatçı tekeline son vermek mümkün olabilmektedir. 

Neoliberalizm buna, liberalleşme ve rekabet yoluyla tüketici refahının artması ve gerçek kamu yararı maksimizasyonunun sağlanması demektedir.

* Yıldız Teknik Üniv., İktisat Bölümü Öğretim Üyesi

11 Nisan 2013 Perşembe

Yeni anayasa ve kamu hizmeti

4 Şubat 2013


Bu zamana kadar iktisadi açıdan anayasanın anlamı üzerine pek çok yazı yazdım. 

Amaç, yeni anayasanın dizaynında, değişen ve gelişen iktisadi, teknolojik ve teorik koşullara dikkat çekmekti.

Zira modern literatür, anayasanın, salt politik ve hukuki teorik algı bağlamında ele alınmasından daha öte anlamlar ihtiva ettiğini göstermektedir. Bu modern yaklaşımların başında anayasanın ekonomik analizi gelmektedir.

Anayasa, pek çok anlamda iktisadın pozitif analiz araçlarıyla incelenmeyi ve buradan normatif yargılar çıkarılmayı hak etmektedir. Bir regülasyon olarak anayasa, mülkiyet haklarını yeniden tanımlamakta ve böylece refahı yeniden dağıtmaktadır.

Bir anayasa, iktisadi ve sosyal yaşama ilişkin tüm yapıyı etkileyen en temel kurumsal yapı anlamına gelmektedir. Bu nedenle bir kurum olarak anayasa, toplumların kendiliğinden gelişimsel doğasına dışsal müdahalenin can alıcı yanını temsil etmektedir.

Ve bir anayasa, içerdiği zihniyet ve oyunun kurallarının en temel belirleyicisi olması hasebiyle, modern dünyada toplumların geleceğinin dizaynının temel dinamiğidir.

Pozitif iktisadi analiz, anayasanın sadece iktisadi faaliyet üzerine değil, anayasal süreçler üzerine etkisini ve dolayısıyla etkin olup olmadığını analiz etmektedir.

Normatif iktisadi analiz, özellikle anayasa yapma süreçlerini, iktisadi varsayım ve araçlarıyla inceleyerek, bir anayasanın optimal bir şekilde dizayn edilip edilemeyeceğini açığa çıkarmaktadır.

Her iki durumda da anayasa üzerine önemli yargılara varmamıza katkı sağlamaktadır. Anayasanın iktisadi temellerinin zamanın ruhuna uygun olması, anayasanın başarısının en temel belirleyicisidir.

Bu anlamda anayasada hükümet formunun ne olacağı bile ikincil kalmaktadır. Nitekim ilk defa Amerikan tarihçisi Charles A. Beard, 1913’teki klasik eseri An Economic Interpretation of the U.S. Constitution’da, Amerikan anayasasının gücünün, iktisadi başarısından kaynaklandığını tespit etmiştir. Bu yaklaşım, bugün hukuk ve iktisat literatüründe yaygın bir kabul görmektedir.

Bu zamana kadarki yazılarda, bu konuların bir kısmı detaylı tartışıldı. Bu arada bazı karmaşık ve literatürde de sorunlu yazılar kaleme alındı.

Bunlardan biri kamu yararı ve anayasa ilişkisiydi. İlgili yazılarda belirtildiği gibi kamu yararı, anayasaların en muğlak kısmını teşkil etmekte ve dolayısıyla yumuşak karnını oluşturmaktadır.

Bunun bir nedeni, hesaplaması ve tanımlanmasının zor olması, bir diğer nedeni, kamu yararına temel teşkil eden alanlardaki hızlı ve dinamik değişimdir. Örneğin kamu hizmetleri.

İktisadi anlamda kamu yararının temel belirleyicisi, mevcut anayasamızda zımnen vurgulandığı gibi devlet tarafından iktisadi faaliyete müdahalenin rasyonelini veren kamu hizmetleridir.

Kamu hizmetleri olarak tanımlanan pek çok alandaki değişim, anayasaların yürürlükte kalma süreleriyle kıyas edildiğinde, ilgili piyasalarda teknik ve teorik gelişimin, anayasal zemindeki değişimden daha dinamik olduğu açıkça görülmektedir. Dolayısıyla ilk ve en temel sorun, aradaki bu farktır.

Pek çok anayasa dizayn edildiğinde kamu hizmetlerine ilişkin politika yapıcıların ve toplumun genelinin zihnindeki algı ile iktisat literatüründeki yerleşik algı arasında bile derin farklar bulmak mümkündür. Kaldı ki anayasa uygulanmaya başladığında geçen uzun yıllar boyunca bu fark daha da derinleşmektedir.

Bunun sorun olma nedeni, bir anayasa çıkarıldıktan sonra, tekrar yapılması veya değiştirilmesinin çok maliyetli olmasıdır.

Dolayısıyla başlangıçta yanlış bir dizayn, sonraki dönemin nasıl evrileceğinin ve zamanın koşullarına uygun bir kurumsal yapı oluşturulup oluşturulmayacağının da belirleyicisi olacaktır.

Zira bir kez anayasaya kamu hizmetleri üzerinden kamu yararı gereği devlet müdahalesini meşrulaştıran ve hatta zorlayan hükümler dercedildiğinde, sonraki dönem politikaların etkinliğini, bu politik kararların, anayasaya uygunluğunu denetlemekle görevli yüksek mahkemelerin kamu hizmeti ve kamu yararı tanımına bırakmış olursunuz.

Bu durumda iki yol mevcut. Bir, yüksek mahkemeler, gelişen iktisadi konjonktüre uygun bir bakış açısıyla değerlendirme yapabilirler.

İki, kamu hizmeti tanımını genişleten ve tamamen muğlak ve dar kapsamlı bir kamu yararı kavramını baz alan bir yaklaşımla ilgili sürecin anayasaya uygunluğunu incelerler.

Türkiye için ikinci durumun kurumsallaştığını gösteren sayısız örnek bulmak mümkün. Şu halde sorunun öncelikli çözümü, henüz anayasa yapım sürecinde kamu hizmeti ve kamu yararı kavramlarının yeni anayasada çok dikkatli bir dil ve üslupla kullanılması gerektiğidir.
 
KAMU HİZMETİ NASIL TANIMLANMALI?

O halde mevcut anayasa yapım sürecinde kamu hizmetlerine ilişkin bakış ne olmalıdır? Bunu açıklamadan önce, kamu hizmetine girme hakkı ve kamu yönetimi açısından, devletin kamu hizmetlerini sunma zorunluluğuna ilişkin düzenlemeler bu yazının kapsamı dışındadır.

Bu yazı, kamu hizmeti ve kamu yararının, iktisat politikaları açısından bağlayıcılığı üzerinde durmakta ve bu anlamda ilgili düzenlemelerin, anayasada yer alması gerekliliği üzerine bir perspektif sunmaktadır.

Bunu anlamak için yürürlükteki 1982 Anayasası’nın kamu hizmetine ilişkin bakışını düzenleyen maddelerine göz atmak gerekir.

 Bu açıdan iki madde öne çıkmaktadır. 47. maddeye göre “kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüsler, kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde devletleştirilebilir” denmekte ve daha sonra yapılan değişikliklerle, “devletleştirme ve/veya özelleştirmelerin kanunla düzenlenerek yapılabileceği” tanımlanmaktadır.

Bu konuya ilişkin düzenleme, madde 35’te biraz daha ileri taşınarak, “herkes mülkiyet hakkına sahiptir, mülkiyet hakkının kullanımı kamu yararına aykırı olamaz ve bu haklar kamu yararı gereğince, kanunla sınırlanabilir” denmektedir.

Her iki madde birlikte değerlendirildiğinde, mevcut anayasanın, devleti bireye göre öne aldığını yorumlamak yanlış olmayacaktır.

Modern iktisat literatürü açısından bu maddelerin anlamı, Türkiye’de devletin, mülkiyet hakkını, kamu hizmeti ve kamu yararı gereği ihlal edebilmesinin anayasal olarak mümkün olmasıdır.

İlk bakıldığında sorunlu görünmese de kamu hizmeti niteliği taşıyacak özel teşebbüslerin ve kamu yararının zorunlu kıldığı halleri, kimin neye göre tanımlayacağı son derece muğlak ve belirsizdir.

Bu konuda hiçbir netlik yoktur. Dolayısıyla Türkiye’de devlet, piyasalara keyfi bir müdahale konusunda anayasal bir yetkiyle donatılmış durumdadır.

Bu, açık bir yönetimsel fırsatçılığı beraberinde getirmektedir ki, bu tür bir fırsatçılığın, bir ülkedeki iktisadi faaliyetin geleceğine ilişkin ne türden bir risk ve belirsizlik getireceği, ayrı ve uzun bir tartışmanın konusu olacak kadar derinliklidir. Dolayısıyla mevcut anayasadaki her iki madde de gereksizdir ve yeni anayasada yer almamalıdır.

Bir alternatif olarak bu maddeleri kaldırmak yerine kamu hizmeti ve bunun üzerinden kamu yararını anayasada tanımlamak yoluna gidilirse durum daha karmaşık bir hal alacaktır.

Çünkü bugün kamu hizmeti olarak tanımlanan pek çok piyasa, zamanla özel hizmet haline gelecektir ve anayasa, bir kez değiştirildiğinde uzun yıllar boyunca ilgili düzenleme yürürlükte kalacağından, anayasal yapımız iktisadın dinamik yapısına uygun olamayacaktır.

Bunun anlamını 1990’larda açıkça görebiliriz. İktisat, 20. yüzyılın sonuna doğru, yüzyılın başında iktisadi etkinlik gereği kamu hizmeti olarak kabul ettiği elektrik, doğalgaz, telekomünikasyon, ulaştırma, sağlık, eğitim vb. pek çok piyasanın, yine aynı nedenle rekabete açılması ve özel hizmet olması gerektiğini kabul ettiği halde, hukuki süreçler, iktisadın bu gelişimine paralel bir değişim sergileyemedi.

Bu nedenle Türkiye, Özal hükümeti ile birlikte 1980 sonrasında, bu iktisadi değişime paralel bir politik inisiyatif almış olsa da, hukuki süreçler bu girişimleri neredeyse 2000’lerin başlarına kadar tamamen kadük bıraktı.

Türkiye en az 20 yıl kaybetti ve bu kayıpta, anayasadaki kamu hizmeti ve kamu yararı düzenlemelerinin başat bir rolü bulunmaktaydı. Şehir hastaneleri kararında olduğu gibi sorun, devam ediyor.

Sağlık hizmeti bir yarı kamusal mal veya hizmettir ve özel sektör tarafından üretimi/sunumu mümkündür. Ancak anayasadaki sözü edilen maddeler gereği yüksek mahkemeler, bu alanı kamu hizmeti olarak tanımlayabilmek ve ilgili sağlık hizmetinin, özel sektör tarafından görülemeyeceğini, kamu yararı gereği, kamu tarafından temin edilmesi gerektiğini yorumlayabilirler.

Yeni anayasa sürecinde karar vermek gerek, ya kamu yararı ve kamu hizmeti kavramlarını anayasadan çıkarıp, kamu hizmetlerine ilişkin iktisat politikalarında kamu yararına ilişkin tercihi politika yapıcıya bırakmalıyız veya anayasada, iktisadi konularda, kamu hizmeti ve kamu yararı tanımlamalarına yer vererek, kamu yararını, hukuki süreçlerin tayin etmesine izin vermeye devam etmeliyiz.

Mevcut durum, son 30 yıldaki gecikmeler nedeniyle Türkiye için büyük bir kayıp olduğunu gösteriyor ve bunun hesabını kimse vermiyor.

Ancak, politika yapıcı bu konularda yanlış bir inisiyatif almış olsaydı, bir sonraki seçim döneminde bunun hesabını vererek, kamu hizmetlerine ilişkin politikalarda kamu yararının nerede olduğu piyasa süreçlerinde kendiliğinden ortaya çıkacaktı.

Bu sonuç, kamu yararının gerçek tanımının nerede olduğunun açık bir göstergesidir.

- Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü.

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yeni-anayasa-ve-kamu-hizmeti_2049236.html

Yeni anayasa ve kamu yararı

25 Ocak 2013


Başbakan Erdoğan'ın, güçlerin ayrılığına ilişkin sözleri çokça tartışılırken, asıl vurgunun yapıldığı ve tartışmanın merkez kavramı olan kamu yararı (milletin menfaati) üzerine pek az şey söylendi.

Nedeni basit. Kamu yararı, akademik literatürde de üzerinde fikir birliğine varılmış ve üstesinden gelinebilmiş bir kavram değildir. Oldukça muğlaktır. Bununla birlikte, güçlerin ayrılığı durumunda kamu yararına ilişkin normatif yaklaşımlar serdetmek mümkün.

Belki böylelikle uygulamada ne olması gerektiğine dair de yol gösterici çıkarımlar yapmak mümkün hale gelebilir. Kamu yararının, anayasal omurga unsurlardan biri olduğu düşünülürse, ilgili kavram üzerine tartışma, özellikle yeni anayasa yapma süreci açısından da yol gösterici olacaktır.

Birey-birey, birey-toplum ve hassaten birey-devlet ilişkilerinde gücün temerküz ettiği temel aktör olarak modern devletin, toplum zaviyesinden ehemmiyeti, kamu yararını artırmayı öne alan kamu politikaları üretmesidir.

Bu oyunda devlet, bireye ve topluma karşı güç bakımından baskın aktör olmasına rağmen, asil/asıl olan birey ve onun oluşturduğu toplumdur. Birey veya toplum, devleti, elindeki gücünü toplum lehine kullanması için yetki delege ettiği bir vekil olarak görmektedir.

Dolayısıyla bu oyunda birey asil, devlet ise vekildir. Esas olan birey ve toplum olduğuna göre devletin varlık sebebi de bireyin refahını maksimize etmektir.

Bu anlamda devletin varlık sebebi, kamu yararının maksimize edilmesidir. Şu halde devlet tarafından dizayn edilen tüm kamu politikaları da aynen devletin dizaynı gibi kamu yararına göre şekillenmelidir.

Ve bu kamu yararı içinde varoluşsal bir gereklilik olarak kamu politikaları, devleti bireye/topluma göre değil de, bireyi/toplumu devlete göre öne alan bir içerik tercih etmek zorundadır. Sonraki aşama, kamu yararının hesaplanmasında hangi yöntemin tercih edileceğidir.

Hakim teorik yaklaşımlar ve tarihsel sürecin gösterdiği ampirik kanıt, kamu yararının, devleti yücelten politik tercihler yerine, bireyi önceleyen tercihlerde yattığına işaret etmekte. Bu perspektif, tüm kamu politikaları, anayasal ve yasal düzenlemeler için de geçerli.

Şu halde güçlerin ayrılığı temelinde dizayn edilmiş olan modern demokrasilerde kamu yararını, asil-vekil perspektifinden nasıl açıklayabiliriz?

Eğer yukarıda sözü edildiği gibi devlete bir sözleşme yoluyla politika yapma yetkisinin delege edildiği bu oyunda, asil olarak birey/toplum ve vekil olarak devlet görülüyorsa, bir sonraki aşama olarak güçlerin ayrılığı durumunda hangi kuvvet, asil ve hangisi vekil konumunda olacaktır?

Daha önceki Zaman Yorum yazımda detaylı anlatıldığı gibi yerleşik bilimsel algı, güçlerin ayrılığı modelindeki politika yapma süreçlerinde, yasama, yürütme ve yargıya rol biçmekte ve bu oyunda asil olarak yasamayı görmektedir.

O halde demokratik bir seçimle politika yapma yetkisi devredilerek iş başına gelmiş olan yasama kurumu da kamu yararının hangi politikalarda olduğunu belirlemek konusunda asıldır.

Yürütme ve yargı, yani bürokrasi ve mahkemeler, yasama yetkisini elinde bulunduran politikacıya tabi olmaktadırlar. Son dönemdeki tartışma bağlamında söylersek, vekil olarak bürokrasi, asil olarak yasama tarafından belirlenen kararları yerine getirmekle ve yine vekil olarak mahkemeler de, yasama sürecinde kararlaştırılan politik tercihlerin yerindeliğini denetlemekle görevlidir.

Nasıl ki devletin, asil olan birey karşısında varlık sebebi birey üzerinden kamu yararını tayin etmekse, yürütme ve yargının da, bireyi ilk elden temsil kabiliyetini haiz olan yasama karşısında rolü, yasamanın belirleyiciliği üzerinden kamu yararına hizmet etmektir.

Şüphesiz bu yapıda özellikle yargının, yasama ve yürütme üzerinde denetim sorumluluğu bağımsız bir şekilde devam etmelidir, ancak bir kamu politikası belirleme ve uygulama sürecinde, kamu yararının hangi politik tercihte olacağının tayin edicisi, asil olarak yasamadır.

Bu kabul, demokrasinin sonucudur. Demokratik sistem, bunu gerektirir. Bu sistemde nihai politikanın, kamu yararının maksimize edildiği birinci en iyi sonucu verip vermeyeceği tartışmalıdır.

Ancak aksi herhangi başka bir durum daha fazla tartışmalı olduğundan, modern dünyanın tasarımcıları, bireysel hak ve hürriyetlerin, sistemin kendisinden daha ileriye gittiği bu post-modern zamanlara bu birinci en iyi olmayan sistemi miras olarak bırakmışlardır.

Şimdi kendini demokrasiden yana tanımlayanların, demokrasinin sonucu olan bu yapıya burun kıvırmaları samimiyetsizlik veya sistemi menfaatine manipüle etmektir. Türkiye'de muhalefet, bu duruma karşılık gelmekte. Çünkü muhalefetin gizli iktidarı yıllar boyunca bu yapıya dayanmaktaydı.

Bu teorik arka plan bağlamında Türkiye'deki durumu inceleyebiliriz. Türkiye'de sistem, tam da Başbakan'ın hayıflandığı duruma karşılık gelmektedir. Son 10 yıl, geleneksel bürokratik yapının, yasama önündeki engelleyici unsurlarının törpülendiğine tanıklık etti.

Ancak yargı için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Yargı, özellikle de yüksek yargı, belirlenen kamu politikalarının anayasaya uyumluluğundan ziyade, yerindeliğini inceleyerek, politika yapma süreçlerinde vekil rolünün dışına çıkmaktadır.

Bunu yaparken de kamu yararını, milletin tercihine göre değil, devleti öne alarak tayin etmektedir. Şu durumda yukarıda sözü edilen teorik kabulü baz alırsak, bazı çıkarımlar yapmak mümkün hale geliyor.

Öncelikle Türkiye'de yargının, yerindelik denetimi yapması, politika yapma süreçlerinde açıkça üzerine düşen rolün dışına çıktığı anlamına geliyor.

Demokratik politika yapma süreçleri, güçlerin ayrılığı modelinde yargıya böyle bir görev ihdas etmiyor. Türkiye'de yargı, devletçiliği temel şiar olarak alıp toplumsal, siyasal ve ekonomik ilişkileri bunun üzerinden dizayn eden bir kamu yararı perspektifini, anayasal olarak meşrulaştıran formel ve enformel derin kurumsal yapımız üzerinden kendine böyle bir rol devşirmiş görünüyor.

Oysa açıktır ki, güçlerin ayrılığı modelinin teorik temelleri, yargıya böyle bir görev ve/veya ödev yüklemiyor. Yargının, özellikle yüksek yargının, güçlerin ayrılığı modelindeki görevi, yasama tarafından tayin edilen politikaların, anayasaya uygunluk denetimini yapmaktır.

Ancak Türkiye için sorun bununla da bitmiyor. Yargı, eğer belirlenen politikaları, anayasaya uygunluk açısından değerlendirecekse, bunu yaparken de katı ve demode bir kamu yararı görüşü benimsiyor.

Bunu anlamak için mevcut anayasada ve Anayasa Mahkemesi kararlarında geleneksel kamu yararı görüşünün ne olduğuna bakmak gerekiyor.

Türkiye'de örneğin kamu hizmetlerinin gördürülmesine ilişkin kamu yararı tanımı, çok sığ, dar kapsamlı ve muğlaktır. Örneğin 1982 Anayasası, kamu hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin olarak, hem özelleştirmeye hem de kamulaştırmaya açık tanımlamalar yapmaktadır.

Serbest piyasa ekonomisinin, politikacılar tarafından benimsenebileceğini kabul etmektedir, ancak devletçilik ilkesi temel ilkeler arasında yer almaktadır.

Anayasamızın bu yapısı, politikacıların, kendi siyasi görüşlerine uygun politika gütmelerini mümkün kılma gayreti olarak açıklanabilirken, pratikte aksine neden olduğu da söylenebilir.

Her durumda bu çarpık anayasal kurumsal dizayn, politika yapma süreçlerinde belirlenen kamu politikalarının, anayasaya uygunluğu ve kamu yararının nerede olduğu konusunda yargı içindeki bulanıklığın temel unsuru olmaktadır.

Nitekim, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, defalarca, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine ilişkin politik kararları, kamu yararı gereği devlet tarafından yerine getirilmelidir diyerek reddetmiştir.

 Aynı şekilde Anayasa Mahkemesi'nin parti kapatmaları, kamu yararı gerekçesiyle gerçekleşmiştir. Bu durum, mahkeme yapısının 2002 sonrası değişimiyle kısmen farklılaşsa da pek çok örnekte kendini göstermeye devam etmiştir.

Oysaki kamu hizmetlerinin gördürülmesine ilişkin tüm politik kararın temel belirleyicisi iktisattır ve iktisadın, bu konularda kamu yararının hangi politik tercihte olması gerektiğine ilişkin yaklaşımı nettir.

Hükümet, bu anlamda iktisadın yön vermesine göre politika belirlerken, yargı, bu değişim sürecine henüz adapte olabilmiş değil.

Dolayısıyla yargı mekanizmasının kurumsal temellerini teşkil eden anayasal yapımız ve yargıçların hukuk nosyonlarının, iktisadın belirleyiciliğine göre yeniden dizayn edilmesi ve kamu yararının bu bağlamda şekillenmesi gerekmektedir.

Eğer iktisadi konularda illa ki anayasal bir düzenleme yoluyla kamu yararının tanımlanması hedefleniyorsa, tek madde olarak, mülkiyet haklarının ve sözleşmelerin anayasal teminat altına alınması sağlanabilir.

Bunun dışında iktisadi konulara ilişkin herhangi bir anayasal düzenleme, yasama, yürütme ve yargı arasındaki etkileşimde çatışmalara neden olmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. İktisadi konulara ilişkin politikanın ne olacağını demokratik seçim süreçleri tayin etmelidir.


*Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yeni-anayasa-ve-kamu-yarari_2045075.html

9 Nisan 2013 Salı

İki başlılık tartışması, anayasa değişikliği ve başkanlık sistemi


Son günlerde cumhurbaşkanı ve başbakan arasında var olduğu söylenen iki başlılık tartışmaları, Türk siyasi yapısının önemli hastalıklarından birinin her durumda ne tür bir potansiyele sahip olduğunu açıkça gözler önüne sermiştir.

Aslında cumhurbaşkanı ve başbakan arasında Ankara'daki 29 Ekim kutlamaları için yürüyüş yapma meselesinde iddia edildiği gibi bir çatışmanın olmadığı nihayet ortaya çıkmış olsa bile, bu olay bize, ülkede her şey yolunda giderken bu tür bir kurumsal yapının nasıl bir krize neden olabileceğini açıkça göstermiştir.

Bu olayı bu kadar gündem yapan unsur aslında, uzun bir süredir politik kurumsal yapımızdaki bu risk potansiyelinin bir şekilde sahne almamış olmasıydı.

Hafızalar tazelenecek olursa yakın geçmişimizde cumhurbaşkanlığı kurumunun, siyasi iktidarların politik inisiyatiflerini kadük bırakarak, siyaseti nasıl politikasızlaştırdığı kolaylıkla hatırlanacaktır.

Zaten sorunlu siyasi yapımız, bir de bu iki başlı kurumsal yapı nedeniyle politikasız siyaset yılları bir yana, büyük ekonomik krizleri bile beraberinde getirmiştir.

    Diğer tüm politik aktörlerden daha geniş yetkilerle donatılmış, ama sorumluluğu olmayan bir cumhurbaşkanlığı ile politik inisiyatif almakla yükümlü ve fakat bu eylemlerinden sorumlu bir başbakanlık müessesesiyle karşı karşıyayız.

Politik arenada bu yapıda iki kurumun varlığı, kendiliğinden bir iki başlılık iması barındırmaktadır. Eğer son dönemdeki gibi ideolojik olarak aynı politik zeminden gelen cumhurbaşkanı ve başbakana sahip değilseniz, ortaya çıkacak tablo belirgin görünüyor.

Bu konu üzerine bakışın, cumhurbaşkanı ve başbakanın üslupları tartışması olarak algılanmasının bir anlamı yok.

Sorun demokrasimizin kurumsal temellerine ilişkin daha temelli bir meseledir. Çok değil bir dönem önceki cumhurbaşkanı ile onun dönemindeki iktidarlar arasındaki çatışmacı süreçleri hatırlayalım.

Ahmet Necdet Sezer, kendi dönemine denk gelen hem koalisyon hükümeti hem de AK Parti iktidarıyla uzlaşmak yerine çatışmayı tercih eden bir tarz takip etti.

Genellikle her iki dönemde de cumhurbaşkanlığı kurumu, siyasi iktidarın politikalarına muhalefeti benimsedi. Şüphesiz kendisine tanınan yetkiler dolayısıyla Sezer'in bunda bir sorumluluğu bulunmamaktadır.

1982 Anayasası, 1980 öncesi dönemdeki siyasi istikrarsızlığı temel alarak, bu iki başlılığı bir siyaset üzerinde kontrol ve denge mekanizması tesis etmek üzere Türk siyasi yapısının kurumsal unsuru haline getirdi.

Ancak sorun şu ki, zaten yüksek işlem maliyetleri ve politik taahhüt konusunda kredibilite sorunu barındıran politik ortam, bu yönetim tarzının benimsenmesi ile, ilgili sorunların daha da fazlalaşmasını ve hatta zamanla, Türk politik yaşamının kurumsal donanımı haline gelmesini getirmiştir.

Bağımsız yüksek yargının var olduğu politik çevrede, bir de cumhurbaşkanlığı kurumunun tesis edilmesi, ülke siyasetinde politik işlem maliyetlerini artırmaktan başka işe yaramamıştır.

Yakın siyasi tarih göstermiştir ki cumhurbaşkanlığı kurumu, darbelere çanak tutmaktan, büyük iktisadi krizlerin müsebbibi olmaya kadar pek çok kronik sorunun temelini teşkil etmiştir.

Bir cumhurbaşkanının, başbakana anayasa kitabı atmasıyla büyük iktisadi krizin başlaması, tarz olarak iki başlılığın sonucu değildi. Bu metafor alınabilir, fakat sorunun, politik kurumsal yapımızdaki iki başlılıktan kaynaklandığı gözden kaçmamalıdır.

Zira bir ülkede politik kurumsal yapı, politika belirleme süreçlerinde karar alıcı aktörlerin sayısının fazla olmasını ve bu oyuncular arasında uzlaşma yerine çatışmayı motive ediyorsa, sonuç, kaçınılmaz olarak yüksek işlem maliyetli, istikrarsız ve güvenilir olmayan politik süreçler olacaktır.

Bu tür bir yapı, bu ülkede yatırım yapmak isteyen sermaye sahiplerinden, standart bir yaşam seviyesi peşinde koşan tüm diğer sosyal aktörlere kadar toplumun tamamının refah düzeyini, önemli ölçüde olumsuz şekilde etkilemeye açık bir yapı tesis edecektir.

Nitekim Türkiye deneyiminin de şahıslara indirgenmiş bir seviyede değil, ama kurumsal olarak iki başlı bu kurumsal yapının olumsuzluklarına tanıklık ettiğini söyleyebiliriz.

Bunun dışında bu tür ikili bir yapının demokratik olma konusundaki sorunları da ayrı bir tartışma konusudur. Bir yanda iktidarı yürütmekle görevli olarak seçilmiş ve sorumlu bir kurum, diğer yanda kararlarında sorumsuz bir başka kurum.

Aslında cumhurbaşkanlığı kurumu ile başbakanlık kurumu arasındaki bu oyunda, karar alıcı veya politika yapıcı olarak milletin yetki delege ettiği başbakanlık asıl ve güçlerin ayrılığı sisteminde bağımsız yargının etkin işlediği bir yapıda etkin bir fonksiyonel karşılığı olmayan cumhurbaşkanlığı vekil konumundadır.

Yani asıl olan başbakanlıktır. Ancak Türkiye deneyimi, tersine bir etkileşime tanıklık etmektedir. Uzun yıllar boyunca sanki cumhurbaşkanlığı asıl konumunda algılanmıştır.

Bu algı, doğal bir sürecin değil, 1982 Anayasası'nın sonucudur. Bu haliyle de iki başlılık, kurumsal yapımızın hiç de demokratik olmayan bir başka hastalığına işaret etmektedir.

    Sonuç olarak, son dönem tartışmalarındaki sorun, başbakanla cumhurbaşkanının karşı karşıya gelmesi değil, iki başlılığı kendiliğinden getiren kurumsal yapımızın niçin bir türlü yeniden yapılandırılamadığı sorunudur.

 Türkiye'de son dönemde bu iki kurumun başında yer alan kişilerin aynı politik tabandan gelmeleri, ideolojik olarak çakışan zeminde yer almaları ve bireysel çabaları neticesinde iki başlılığın görülmemesi, bu ikili yapının Türkiye'de nasıl bir politikasız siyaset geleneği ürettiğini gölgeleyemez.

Bu suni gündem açıkça başbakan ve cumhurbaşkanının iki başlı davrandıklarını değil, ama cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığın politik kurumsal yapımızda nasıl bir iki başlılığa neden olduğunu/olabileceğini göstermiştir.

Bu nedenle eğer eleştirilecekse, politik aktörler olarak cumhurbaşkanı ve başbakanın tutumları değil, bu ülkede hâlâ niçin mevcut yapılarıyla cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık müesseselerinin var olduğu üzerine odaklanılmalı.

Sorun, Türk politik kültüründe iki başlılığın kurumsallaşmış olmasıdır. Bu ise başbakanın, başkanlık, yarı başkanlık veya parti içinden cumhurbaşkanı önerisini destekleyen anekdotal bir kanıt sunmaktadır. Dolayısıyla bizi tekrar yeni anayasa tartışmalarına götürmektedir.

* Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi

2 Nisan 2013 Salı

REGÜLASYON ÇAĞINDA DEVLET MODELİ

1 Nisan 2013


Yeni anayasayla, bağımsız düzenleyici kurumların anayasal hale gelmesi ve daha önemlisi, bu kurumların düzenleyici faaliyetlerinde, siyasetle regülatör arasındaki bağımsızlığın tam olarak tesis edilmesine imkân tanıyacak düzenlemelerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Anayasa yapma ve/veya değiştirme süreçlerinde, devletin ekonomik rolü sıklıkla tartışılır. Zira bir anayasa, devletin ekonomiye müdahale şeklini tayin eden kurumsal hiyerarşinin temel belirleyicisidir. Bu kapsamda hemen akla gelen birkaç model sıralamak mümkündür.

Yelpazenin en solundan başlarsak, sosyalist planlamacı devlet, sosyal refah devleti, kalkınmacı devlet, kamu hizmetleri devleti, düzenleyici devlet ve belki en sağda klasik anlamda liberal devlet modellerini sıralamak mümkündür.

Düzenleyici devlet ile liberteryan devlet kısmına kadar, anlama açısından çok bir sorun bulunmuyor. Hem teorik bazda hem de uygulamada, önceki modeller hakkında net fikirlere varmak mümkün.

Bununla birlikte ilgili tartışmalarda pek çok farklı devlet modeli için liberal piyasa ekonomisine sıklıkla atıf yapılır, fakat liberal bir devlet modelinin ne olduğu vuzuha kavuşturulamaz bir alan olarak bırakılır.

Solcu iktisatçılar, genellikle bırakınız yapsınlar yerine müdahaleyi öne alan düzenlemeler önerirler. Ancak bazen şaşırtıcı şekilde, liberal olduğunu iddia eden iktisatçılar bile örneğin para ve maliye politikalarına ilişkin düzenlemelerin anayasaya yazılmasını önerirler.

Ne olması gerektiğini tayin etmek çok kolay olmamakla birlikte, düşünüldüğü kadar da zor değildir. Bu yazı, günümüz toplumlarında hakim iktisadi algı ve sistem olarak uygulanan devlet modelinin ne anlama geldiği ve bu kapsamda yeni anayasada bu modelin niçin tercih edilmesi gerektiği üzerinde durmaktadır.

Pek çok yorumcu, bugün özellikle gelişmiş Batı'daki devlet modelinin liberal piyasa ekonomisi olduğunu ve bunun da liberteryan bir sistem önerisi veya çabası olduğunu düşünmektedir. Bu doğru değildir.

Öncelikle bugün modern toplumların tercih ettiği devlet modeli, düzenleyici devlet (regulatory state) modelidir ve düzenleyici devlet modeli, liberal iktisadi sistemin teorik temellerini teşkil eden Neo-klasik iktisadın önermeleri ve bulguları üzerine bina edilmiştir.

Bu anlamda liberal bir sistemdeki devlet modeline atfen liberal piyasa ekonomisi olarak da tanımlanmakta, fakat buradan yanlış yargılara varılmaktadır.

Bu modelde, önceleri kamu mülkiyeti altında dikey bütünleşik devlet tekelleri tarafından yürütülen pek çok mal ve hizmetin, zamanla özelleştirilmesi ve özelleştirmeler sonucunda, devletin tamamen piyasadan çekilip, ilgili mal ve hizmet piyasalarındaki iktisadi faaliyetin tamamen piyasa süreçlerine bırakıldığı iddia edilir.

Hatta bazı ileri yorum(cu)lar, bu modeli devletin, toplumunun sosyal maliyetlerini devletleştirip, özel çıkar grupları manipülasyonuyla kaynakları, devletten iş dünyasına servet transferi olarak aktarmak için kullandığını iddia etmektedirler.

Öncelikle tam olarak yukarıda sözü edilen alanların tamamen deregüle edilip, piyasa mekanizmasına bırakıldığı böyle bir model, eğer uygulanmış olsaydı, evet pür liberal veya liberteryan bir model olabilirdi, ancak gerçek dünyada böyle bir model bulunmamaktadır ve hiç de denenmemiştir.

Ayrıca özelleştirmelerin varlığı durumunda olası bir kaynak transferi de mutlaka yukarıda sözü edilen ileri yorum anlamına gelmemektedir. Velev ki bazı çıkar grupları, bu süreçlerde bir servet transferi ile rant sağlıyor olsalar bile, bu mutlaka liberal iktisadi emperyalizmin dayattığı bir sonuç anlamına gelmez.

Açıklayalım.

Öncelikle sözü edilen kamu hizmetlerinin düzenleyici devlet modelindeki durumuna bakalım. Elektrik, doğalgaz, telekomünikasyon, deniz, demir, hava ve karayolları, bankacılık, eğitim ve sağlık gibi önceleri neredeyse tamamen devlet tarafından faaliyet gösterilen alanlarda, düzenleyici devlet modeliyle birlikte mülkiyetin özel sektöre devredildiği doğrudur.

Bu anlamda düzenleyici devlet modelinin, liberal bir arka plana sahip olduğu da doğrudur. Ancak pek çok yorumcunun sandığının aksine, özelleştirmeler, bu model içinde mutlaka tamamen bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler mantığına dayanan bir piyasa ekonomisine terk edilmemektedir.

Sözü edilen alanların hemen hepsinde devlet, iki temel iktisadi değişken olarak fiyatları veya piyasaya girişi düzenlemeye devam etmektedir.

Bunun dışında ilgili endüstrilerde, hizmetin kalitesi, çevre sağlığı, iş güvenliği gibi alanlarda sosyal regülasyonlar da mutlaka devam etmektedir. En azından ilgili iktisat literatürü böyle olması gerektiğini nedenleri ile birlikte tek tek sıralamaktadır.

Şu halde düzenleyici devlet modeli, piyasaların başarısız olduğu kabul edilen endüstrilerde, endüstrilerin dikey olarak ayrıştırılıp, rekabetçi segmentlerinin özelleştirilmesine ve rekabete açılmasına imkân tanır, fakat bu mutlaka ilgili alanların bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler modeline göre işletildiği anlamına gelmez.

Özel sektör mülkiyetinde fiyat ve piyasaya giriş, özellikle bağımsız düzenleyici kurumlar marifetiyle düzenlenir. Bu durumda düzenleyici devlet modelinin, rekabeti, devlet müdahalesine göre öne aldığını söylemek mümkündür, ancak bu mutlaka, pür liberal bir devlet modeli anlamına gelmemelidir.

Diğer yandan devletin, bazı iktisadi ve sosyal regülasyonlara devam etmesi, bu modeli, planlamacı, kalkınmacı veya sosyal refah devleti de yapmaz.

Düzenleyici devlet modeli, her iki grubun arasında yer almaktadır. Bunun en temel göstergelerinden biri de, bu modelde devletin, klasik yapısından farklılaşarak, ilgili düzenlemelerin, bağımsız düzenleyici kurumlar tarafından gerçekleştirilmesidir.

Geleneksel bürokrasinin yerini, alanında uzman ve nitelikli donanım sahibi regülatörlerin yer aldığı düzenleyici kurumlar, düzenleyici devlet modelini, diğer modellerden ayıran bir önemli faktör olmaktadır.

DEVLET PİYASADA AKTÖR OLMALI MI?

Düzenleyici devlet modelinin buraya kadar anlatılan kısmı, piyasaların başarısız olması ile ilgilidir ve eğer iktisadi etkinliği sağlamada piyasa başarısızsa, devletin düzenleyici rolü mutlaka olmalıdır.

Bunun dışında düzenleyici devlet modelinin bir önemli unsuru, devlet başarısızlığı kısmıdır. İlgili literatür, devletin de iktisadi faaliyet içinde bir aktör olarak fena olabileceğini kabul etmekte ve bu nedenle, devlet başarısızlığı durumunda, tüm piyasalarda iktisadi değişkenler üzerine planlama, kumanda etme ve düzenleme görevlerini, piyasa süreçlerine bırakması gerektiği kabul görmektedir.

Bu aşamada fiyatlar, firma sayısı, piyasaya giriş çıkış ve üretilecek mal/hizmet miktarı konusunda devletin yerini piyasanın alması gerektiği kabul görmekte, ama çevre, sağlık, hizmet kalitesi vb. durumlarda devletin rolüne ilişkin durum hakim iktisat içinde de tartışmalıdır.

Klasik liberaller veya liberteryanlar, bu tür sosyal regülasyonların da uygulanmaması gerektiğini savunurken, modern liberaller sadece iktisadi regülasyonları, Anglo-Sakson muhafazakârlar sadece sosyal regülasyonları savunmaktadırlar.

Bunun dışında kıta Avrupası muhafazakârlığı, hem iktisadi hem de sosyal regülasyonlar konusunda devlete önemli bir rol biçmekte ve bu nedenle düzenleyici devlet modelinin, sosyal refah devletine yaklaşmasına zemin hazırlamaktadırlar.

Devletin başarısızlığı argümanına dönecek olursak, tüm bu tartışmadan çıkarılacak sonuç, eğer piyasa başarısızsa iktisadi regülasyon, değilse rekabet olmalıdır. Bunun dışında devlet, ülkelerin gelişmişlik düzeylerine göre sosyal regülasyonlar konusunda rol oynayabilir.

Çünkü özellikle az gelişmiş toplumlarda bu tür alanlardan kaynaklanabilecek tüketici istismarları, azımsanmayacak boyutlara ulaşabilmektedir.

Piyasa ekonomisinin daha kurumsal ve yerleşik olduğu ülkelerde, bu tür fiyat dışı rekabet alanları çok geliştiği için devletin yerini piyasa alabilmektedir.

Bu noktada yeni anayasada devlete biçilen rol ne olmalıdır? Açıkça iktisat içindeki yerleşik algı, düzenleyici devlet modelini salık veriyor. Bu model, Türkiye'nin de son 10 yılda tercih ettiği model, ancak yine de Türkiye örneği tam olarak kurumsallaşabilmiş değil.

Bunun için öncelikle yeni anayasayla, bağımsız düzenleyici kurumların anayasal hale gelmesi ve daha önemlisi, bu kurumların düzenleyici faaliyetlerinde, siyasetle regülatör arasındaki bağımsızlığın tam olarak tesis edilmesine imkân tanıyacak düzenlemelerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Bunun için yeni anayasada iktisadi faaliyete ilişkin hiçbir düzenlemenin olmaması, ama iktisadi faaliyeti düzenleyici kurumların idari yapıdaki statülerini netliğe kavuşturan bir düzenlemenin yapılması yeterli olacaktır.

Gerisi piyasanın işidir ve piyasa, doğru motivasyonlar sağlamada genellikle etkindir.

* Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü.

http://www.zaman.com.tr/yorum_regulasyon-caginda-devlet-modeli_2072395.html