Popüler Yayınlar

VATANDAŞLIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
VATANDAŞLIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2013 Salı

Anayasa’da vatandaşlık bağı

18 Nisan 2013


Uzun bir zaman sonra, nihâyet silâhların sustuğu, barış atmosferinin hâkim olduğu bir ortamdayız.

Şimdi bu atmosferi kalıcı bir barış düzenine dönüştürmek gerekiyor ve bu da “Kürt sorunu”nu çözecek hukukî ve siyasî kapasiteye sâhip yeni bir anayasa düzenini inşâ edebilmekten geçiyor.

İşte tam da bu noktada, “barış ve çözüm” sürecine muhalif çevrelerin çeşitli vurguları arasında ortaya atılan “anayasadan Türklüğü çıkarma” diye oldukça provokatif bir dille ortaya atılan itiraz gündeme gelmiş bulunuyor. Kullanılan dilin provokatifliğini bir ân için unutarak, biraz daha serinkanlı bir biçimde, bu “anayasal Türklük sorunu”na bakmaya çalışalım.

Anılan itirazın temel dayanağı, ki kamuoyunda yaygın kabûl de görüyor, şu: “Anayasa’daki vatandaşlık tanımında kullanılan Türk ifadesi etnik bir anlam taşımamaktadır.” Öyle mi acaba?

(1) 1982 Anayasası’nın 66. maddesinde kullanılan “Türk” sözcüğünün etnik bir anlam taşıdığını düşünen ve bundan dolayı da kendisinin mensup bulunduğuna inandığı grubun anayasa düzeni tarafından dışlandığına inanan milyonlarca vatandaş var.

Dolayısıyla, istenildiği kadar “etnik anlam taşımıyor” densin, sadece bu ifâde nedeniyle dışlanmışlık hissi içinde olan farklı grup veya grupların mevcudiyeti, derin bir meşrûiyet yarasının varlığına işâret eder ki, “Kürt sorunu”nun en temel kaynaklarından biri de bu “anayasal Türklük sorunu”ndan kaynaklanmaktadır.

(2) Gelelim daha objektif bir başka boyuta. Anayasa -dikkat!- “değiştirilemezlik” niteliği atfettiği 1. ve 3. maddelerinde devleti “Türkiye devleti” olarak nitelendirirken, pekâlâ değiştirilebilir bir hüküm olan vatandaşlık ile ilgili maddede devlet birden “Türk devleti” oluveriyor.

Bu, anayasa içi bir çelişkidir ve esasen 1982 Anayasası’na aynen 1961 Anayasası’ndan miras kalmıştır. “Türkiye” bir ülkenin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesinin adı iken, Türk bir ülke adı değil, bir insan grubunun öncelikle “anadil” (Türkçe) mensubiyetiyle karakterize edilen niteliğidir.

“Türkiye devleti bir cumhuriyettir” ifâdesi ne kadar doğru ve tutarlı ise, “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” hükmü de o kadar yanlış ve tutarsızdır.

Buradaki doğruluk ve tutarlılık ölçümüz kuşkusuz evrensel ölçüdür: Modern demokratik devletler “territoryal” (yani ülkesel) devletlerdir, modern devleti niteleyen unsur, üzerinde hâkimiyet tesis ettiği ülkedir, insan unsurunun nitelenişi de bu ülkeye göredir.

Dolayısıyla, her şeyden önce, 66. maddedeki ifadenin “Türkiye devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” biçiminde yazılması gerekirdi. Ama bu da sorunu çözmeyecektir.

(3) Tesbit etmeliyiz ki, 1923 (Cumhuriyet) sonrasında devlete “Türkiye devleti” diyen bir anayasal geleneğimiz var (1924, 1961, 1982 anayasalarının hepsinde –yine dikkat!- değiştirilemez 1. madde “Türkiye devleti bir cumhuriyettir.”

Ama sadece 1961 ve 1982 anayasalarının vatandaşlığı düzenleyen maddelerinde devlet birdenbire “Türk devleti” oluyor, 1924’teki vatandaşlık tanımında “Türkiye ahalisi” (bugünkü tâbirle herhalde “halkı” demeli!) tâbiri kullanılmış.

Bu tesbitlerle birlikte, vatandaşlık tanımındaki Türk kelimesinin etnik bir tâbir olmadığı iddiasına tekrar dönelim: Etnik mensubiyetin en temel ve geçerli ölçülerinden biri “anadil”dir.

Bu durumda, 1982 Anayasası’nda var olan “Türkçeden başka hiçbir dil... Türk vatandaşlarına anadil olarak okutulamaz ve öğretilemez” hükmü karşısında, vatandaşlık tanımı olarak müracaat edilen Türk sözcüğünün etnik bir referans taşımadığını savunmak nasıl mümkün olmaktadır?

42. maddenin mefhum-ı muhalifinden “sâdece Türkçe Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulabilir” anlamı çıkmıyor mu? Bunun bir zorlama yorum olduğunu düşünmeyiniz.

Zirâ 1983 yılında çıkarılan ve 1991’de ilgâ edilen Kürtçe yasağı getiren kanundan epeyce sonra, 2005 yılında çıkarılan ve Kürtçe öğretilmesini serbest bırakan kanun, vatandaşların Türkçe dışındaki dillerinden “anadil” olarak değil de “farklı dil ve lehçe” olarak bahsetmektedir.

Ezcümle, mevcut hukuk düzenimizde –onca demokratik açılım ve reforma rağmen- Türkçe tam bir bulanıklık içinde hem “resmî dil” hem de “anadil”, Cumhuriyet vatandaşlarının sosyolojik olarak sâhip oldukları Türkçe dışındaki anadilleri ise “farklı dil” veya “lehçe” oluyor.

Bu durumda “Türk”, hem devleti, hem de vatandaşı, hem de bu devletteki “hukuken” yegâne anadili niteleyen bir terim olarak nasıl etnik bir referans içermiyor? Tümüyle yersiz bir iddiâ, anlayacağınız.

(4) Dahası da var. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan “Türk”ler var mı? Kıbrıs, Irak, Suriye, Azerbaycan, “Orta Asya Türk devletleri”, Doğu Türkistan, ya da YÖK Kanunu’nda sözü geçen “akraba Türk toplulukları” gibi bağlamlarda sıkça hem hukukî, hem siyasî, kültürel vs. referanslarla kullandığımız “Türk” sözcüğü etnik anlam taşımıyor mu?

Yâni bu Türk kelimesi, ülke içinde Kürt sorunu bağlamındaki tartışmalarda “hukukî”, bağlam Kürt sorunu olmayınca, “etnik” içerik taşıyan esnek bir tâbirdir ve işimize nasıl gelirse öyle kullanırız mı denilmek isteniyor?

(5) Biraz daha geriye gidelim: “Burada [Büyük Millet Meclisi’nde-L.K.] maksud olan ve Meclis-i Âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Lâz değildir.

Fakat hepsinden mürekkeb anasır-ı İslâmiye’dir, samimî bir mecmuadır. . . . Binaenaleyh muhafaza ve müdafaasile iştigâl ettiğimiz millet bittabî bir unsurdan ibâret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiye’den mürekkebtir.”

1920’de Millî Mücâdele içinde bizzat Atatürk’e âit olan bu sözlerde Türk tâbiri açıkça bir etnik grubu ifâde etmektedir. Farklı etnik grupları birleştirici üst kimlik ise –millet teriminin Osmanlı Devleti’ndeki kullanımıyla uyumlu bir biçimde- İslâmiyet’tir.

Bu doğrultuda Cumhuriyet’in ilânı ve 1924 Anayasası’ndaki vatandaşlık tanımının “Türk” sözcüğü ile belirlenmesinden önce imzalanan Lozan Andlaşması’nda da referans etnisite değil dinî içeriğiyle millet kavramı olduğundan azınlıklar “gayrimüslim” olarak ifâde bulmuştur.

Hâl böyle iken, 1924 Anayasası vatandaşlık tanımı yaparken “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı yapılmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlâk olunur” hükmünü getirirken, Türk sözcüğünü vatandaşlık için kullandığını belirtme ihtiyacını “gayrimüslim azınlık mensuplarının sâdece vatandaşlık bakımından Türk olabilecekleri” kabûlüyle hareket etmiştir.

Bu da 1925’ten itibâren birbiri ardına gelen isyân ve direniş hareketleriyle başlayıp bugünlere uzanan Kürt sorununun hukukî düzeyde beliren ilk kaynağı olmuştur.

Zira 1924’e göre, Atatürk’ün yukarıdaki konuşmasında belirttiği tüm etnik farklılıkları, etnisitelerden biri olan “Türk” kavramı altında birleştirmek ve Türk’ün bu tarihten sonra “millet”in adı olarak kullanılması yönünde bir tercih yapmak söz konusu olmuştur.

1961 ve 1982 anayasaları ise Cumhuriyet’in insan unsurunu Türk tâbiriyle belirlemek konusunda daha da ısrarcı olmuşlardır.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse, yeni anayasada vatandaşlığın etnik veya dinî bir referansla tanımlanması yerine vatandaşlığın bir temel hak olarak anayasal güvence altında olduğunu tesbit eden bir düzenlemeye gitmek en doğru tercih olacaktır.

Devletin ve vatandaşların oluşturduğu ortak siyâsî topluluğumuzun referansının da tüm çağdaş demokrasilerde olduğu gibi ülke adıyla -Türkiye referansıyla- belirlenmesini sağlamak da en geçerli yol olarak görünmektedir.
l.koker@zaman.com.tr

11 Nisan 2013 Perşembe

'Çoklu Türkiye' ve Yeni Anayasa

12 Ekim 2012

TESEV, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, meslek odaları, dernekler ve platformlar tarafından çeşitli yöntemlerle elde edilmiş verilerden hareketle yaptığı çalışmada değişik başlıklar altında ortaya kapsamlı öneriler çıkarmıştır.

 TESEV'in talep etmesi nedeniyle bu önerileri değerlendirerek ve Yeni Anayasa Platformu (YAP) çatısında yapılan çalışmalardan yararlanarak bazı başlıklar için madde teklifi yapmaya çalışacağım.

Anayasanın felsefesi ve başlangıç metni

Değerlendirme: Anayasaların felsefeleri genellikle anayasaların başlangıç metninde yer alır. Kimi ülke anayasaları başlangıç metnine yer vermemiştir.

Ancak özellikle bir iç çatışmadan çıkmış, toplumsal ve siyasal barışı hedefleyen ülkelerde anayasanın felsefesini, ruhunu açıklayan başlangıç metinleri bulunur.

Kanaatimce, yeni anayasada iç çatışmalardan ve gerilimlerden çıkmamızın temelini oluşturacak, demokrasi ve özgürlüklere vurgu yapacak bir başlangıç metni aynı zamanda öfke ve intikam duygularını aşacak bir işlev görecektir.

Anayasanın yeni felsefesinin katılımcı ve çoğulcu demokratik değerlere dayanması, insan onurunu ve insanın kendini özgürce ifade edebilmesini öngörmesi, özgürlük, eşitlik, adalet gibi kadim temeller üzerinden temellendirilmesi, farklılıkların barış içinde var olmasının zeminini oluşturması, yoksulluğun ve yoksunluğun aşılması bakımından sosyal adalet değerine vurgu yapılması gibi öneriler ağırlık kazanmaktadır.

Söz konusu önerilerden anayasanın yeni felsefesi kapsamında devletin yeniden tanımlanması zaruri bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır.

    Metin teklifi: Türkiye coğrafyasında yaşayan çeşitli dinsel, etnik ve kültürel farklılıklara sahip yurttaşlar tarihten gelen barış içinde özgürce bir arada yaşama arzu ve iradesini tekrar ederek ve yenileyerek toplumsal bir mutabakata varmışlardır.

Bu toplumsal mutabakat, insanların doğuştan var olan özgürlüklerini kullanabilmelerini sağlamak, sosyal adaleti gerçekleştirmek, her koşulda farklılıkları korumak ve farklılıklarla birlikte bir arada barış içinde çoğulcu, katılımcı ve şeffaf bir toplumda yaşamak isteği yönündeki iradesini; devletin ise bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerine ve tercihlerine saygılı olmak ve kullanılabilmelerini sağlamak, bireyin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmek ve yoksulluğu aşmak için hukuk içinde hareket etmek üzere oluşturulmuş, işleyişi ve yetkileri denetim ve denge sistemine göre konumlandırılmış bir aygıt olduğu düşüncesini temel alır.

Bireylerin ve toplumun katkılarıyla hazırlanan, olağan bir meclis tarafından kabul edilen ve halk tarafından onaylanıp, yürürlüğe giren bu anayasa; bireylerin ve toplumun hizmetinde olması gereken devletin yönetim biçiminin, özgürlük ve barış içinde yaşamanın ilkelerinin gösterildiği örnek bir metin olarak küresel demokrasi idealine yönelik bir çabaya da katkı sunacak tarihsel bir açılımın başlangıç noktasını oluşturacaktır.

Devletin nitelikleri

Değerlendirme: Önerilerde, bu konuda değişmez maddeler olmaması, ancak mevcut Anayasa'nın 2. maddesindeki Cumhuriyet'in nitelikleri düzenlemesinden sadece demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti ibaresinin korunup, bu niteliklere açıklık getirecek eklemeler yapılması hususu ağırlık kazanmaktadır.

Ayrıca mevcut Anayasa'nın 3. maddesinde değişmez olarak kabul edilen Türkçenin tek resmi dil olması düzenlemesinin aynen kalmasını önerenler olduğu gibi, bölgelerde ihtiyaca göre Türkçenin dışında birden çok dil kullanılabileceğine, bu konuda Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı'nın uygulanması gerektiğine ilişkin öneriler de bulunmaktadır.

Madde teklifi: Türkiye Cumhuriyeti, hak ve özgürlükleri, katılımcılığı ve çoğulculuğu esas alacak şekilde demokratik, din ve vicdan özgürlüğünü ve her türlü inanca karşı eşit mesafede durmayı esas alacak şekilde laik, yoksulluğu ve yoksunluğu aşmayı ve eşitliği sağlamayı esas alacak şekilde sosyal, adil yargılanmayı, adaleti ve insan onuruna saygıyı esas alacak şekilde hukuk devletidir.

Dil ve kültür

Madde teklifi: Türkiye coğrafyasında Türkçenin yanı sıra bölgesel ihtiyaçlara göre birden çok resmi dil kullanılabilir. Devlet, bölgesel ve azınlık dilleri ile kültürleri korur ve gelişmelerini destekler.

Egemenlik

Değerlendirme: Öneriler arasında egemenlik ve iktidar kavramlarının kullanılması konusunda fikir ayrılığı olduğu, ancak iktidar ya da egemenliğin üç erk tarafından kullanılacağının açıkça belirtilmesinin kabul gördüğü anlaşılmaktadır. Kanaatimce, bu konunun madde olarak düzenlenmesinde iktidar kullanımının bölgesel ve yerel vurgusunu yapmak gerekmektedir.

Madde teklifi: İktidarın kaynağı halktır. Halk, bu iktidarı yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır. Yasama ve yürütme erklerine ilişkin yetkiler ülkesel ve bölgesel düzeyde paylaşılır.

Vatandaşlık

Değerlendirme: Önerilerde, vatandaşlık tanımının hiçbir etnik vurgu yapılmadan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı üzerinden yapılması görüşü ağırlık kazanmıştır. Kanaatimce, bu konuda bir tanıma ihtiyaç duymamak gerekir.

Türkiye coğrafyasında yaşayan herkes, insan olarak hak ve özgürlüklerden ve hukuk güvencesinden yararlanacaktır. Anayasada özne herkes, insan ya da birey olacaktır. Vatandaşlık hukuku ise anayasal ilkelere uygun olarak kanunla düzenlenecektir.

Hak ve özgürlüklerin korunması

Değerlendirme: Önerilerden, anayasanın özgürlükçü bir değere dayanması, hak ve özgürlüklerin dünyadaki değişimler sonucu vicdanî ret hakkı, sığınma hakkı, beslenme hakkı gibi hakları da içine alacak şekilde genişlemesi yönündeki düşüncenin ağırlık kazandığı anlaşılmaktadır.

Yine özgürlüklerin sınırlanması konusunda genel sınırlamalardan kaçınılması ve özel sınırlamalarda ise evrensel ölçütlerin kullanılması düşüncesi de önemli ölçüde kabul görmüştür. Hak ve özgürlüklerin anayasada belirtilmesinin yanı sıra özgürlüklerle ilgili şu düzenlemenin bulunması gerektiği kanısındayım.

Madde teklifi: İnsanlar özgür doğarlar. Özgürlükler doğuştan sahip olunanlar ile birlikte sonradan edinilenleri ve tercihleri de kapsar. Bu alan devletin tasarrufuna kapalıdır. Tüm erkleri ile birlikte devletin temel görevi, hiçbir ayrımcılığa başvurmaksızın bu özgürlüklere saygı duymak ve kullanılması için önlemler almaktır. Başkalarına yönelik şiddete teşvik ve tahrik, ırkçılık ve nefret söylemi devletin koruma önlemleri almasını gerektirir.

Eşitlik ve devletin anlamı

Değerlendirme: Önerilerden anayasanın fırsat eşitliğini de gözeterek birey-toplum ekseninde eşitlikçi ve sosyal bir değere dayanması ve devletin bunu sağlayacak şekilde anlamlandırılması gereği ortaya çıkmıştır.

Madde teklifi: Hukuk içinde hareket etmesi gereken siyasi ve idari yapı, bireyin ve toplumun tüm kesimlerinin hak ve özgürlüklerini kullanmalarını sağlamak, huzur ve refahını gerçekleştirmek, yoksulluğu ve yoksunluğu aşmak ve ayrımcılığı ortadan kaldırmakla görevlidir.

Anayasanın teminatı

Madde teklifi: Anayasa, sosyal adaletin gerçekleşmesini, sosyal, ekonomik ve kültürel hakların kullanılmasını, çevrenin korunmasını ve açık toplumu garanti altına alır, ayrımcılığı reddeder.

Merkez-bölge yetki paylaşımı

Değerlendirme: Çeşitli başlıklar altında toplanan önerilerden önemli bir kısmının, yetkilerin toplandığı merkezî yapıdan adem-i merkeziyetçi bir yapıya geçilmesi yönünde olduğu görülmektedir. Adem-i merkeziyetçi eğilimin belediyelerin yetkilerinin artırılmasından daha fazla bir şeyi ifade ettiği açıktır.

Nitekim bazı önerilerde merkezin yetkilerinin azaltılması ve yerelde meclislerin oluşturulması gereği açıkça belirtilmektedir. Merkezle belediyeler arasındaki boşluğu merkezden bölgelere aktarılacak yetki aktarımı sonucu oluşacak bölge parlamentoları ve hükümetleri dolduracaktır.

Demokrasinin gerçekleşebilmesinin, merkezdeki yetkinin dağıtılması ve bölgedeki halkın kararlara katılabilmesi ile mümkün olabileceği açıktır. Sivil birey de ancak bu şekilde sağlanacak bir katılımcılıkla ortaya çıkabilir. Avrupa bölgeler Avrupa'sıdır.

İspanya'da 17 özerk bölge, İtalya'da 5 özerk bölge, Yunanistan'da 1 özerk bölge, Portekiz'de adalarda özerk bölge, Fransa'da özel statülü Korsika bölgesi mevcuttur. Birleşik Krallık'ta Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda özerk bölgelerdir. Yarı federatif yapılar oluşmuştur.

Diğer ülkeler ise federatif yapılar kurmuşlardır. Rusya'da da 21 otonom bölge bulunmaktadır. Bu bölgelerin kendi parlamentoları ve hükümetleri vardır.

Dünyada demokrasi ile yönetilen ülkeler arasında Türkiye gibi tamamen merkezden yönetilen, saf üniter, kararların tek merkezden alındığı ve rant dağıtım merkezi gibi çalışan bir rejim bulunmamaktadır. Böyle bir rejim kuşkusuz otoriter bir rejimdir.

Bu nedenle yargı dışında yasama ve yürütme yetkileri merkezdeki parlamento ve hükümet ile bölgelerdeki parlamentolar ve hükümetler arasında paylaşılacaktır.

Madde teklifi: Siyasi birliği temsil eden ve güvence altına alan ve tüm toplumsal farklılıkların dayanışmasıyla birlikte demokratik bir niteliğe sahip olması gereken cumhuriyet, yetki devrini bölgesel ihtiyaçlara göre ve demokrasinin güçlendirilmesine yönelik olarak tanır ve gerçekleştirilmesini kolaylaştırır.

Dış güvenlik ve ulusal savunma, dış politika, yargı, vatandaşlık, gümrük rejimi, devlet maliyesi ve sosyal güvenlik konularında yetki merkeze ait olup; kentleşme, konut planlaması, bölgesel ulaşım, tarım, ormancılık, balıkçılık, bölgesel ekonomik kalkınma, yerel fuarlar, sağlık, eğitim ve kolluk başta olmak üzere diğer yetkiler bölgelere aittir. Bölgeler yetkilerini kullanırken mali özerkliğe sahiptirler.

Anayasal kurum ve kuruluşlar

Değerlendirme: Önerilerden, bazı kurumların tamamen kaldırılması, bazı kurumlara ise anayasada yer verilmeyip kanunla düzenleme yapılması böylece yeni anayasada bürokratik kurum ve kuruluşlara yer verilmemesi hususunda büyük ölçüde mutabakat olduğu anlaşılmaktadır.

Bu mutabakatın önemli olduğunu düşünüyorum. Demokratik ve özgürlükçü niteliği ile ilkesel bir çerçeve çizen bir anayasada bürokratik kurumların yer almasına gerek bulunmamaktadır. İhtiyaç hissedilen kurum anayasal ilkeler çerçevesinde kanunla düzenlenebilir.

YÖK, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi gibi kurumların tamamen kaldırılması yönünde mutabakat vardır. YAŞ, Devlet Denetleme Kurulu, RTÜK, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, merkezi ve idari kuruluşların anayasada yer almaması, ihtiyaç hissedilenlerin kanunla düzenlenmesi hususunda da mutabakat sağlanmıştır.

Milli Güvenlik Kurulu'nun anayasadan çıkartılarak kanunla dar kadrolu Dış Güvenlik Kurulu oluşturulması, askerî mahkemelerin ve disiplin mahkemelerinin anayasal organlar olmaktan çıkartılıp, askerî suçlarla sınırlı olmak üzere kanunla düzenlenmeleri, Genelkurmay Başkanlığı'nın MSB'ye bağlanması mutabakata varılan noktalardır.

Diyanet İşleri Başkanlığı bakımından yapılan bazı öneriler bu kurumun laiklik ilkesini ihlal etmesi ve dini araçsallaştırması açısından kaldırılması gerektiği yönündedir. Ben de bu öneriye katılıyorum. Bu kurumla ilgili diğer öneri ise anayasal organ olmaktan çıkartılıp kanunla özerk bir yapıya kavuşturulmasıdır.

Sonuç

Toplanan önerilerden çıkan sonuç çok önemlidir. Bu öneriler demokratik, özgürlükçü, yeni ve sivil bir anayasa yapma yönündeki ağırlıklı iradeyi yansıtmaktadır.

Türkiye bu nitelikte bir anayasa yapmakla her alandaki gelişmesine büyük bir ivme kazandıracak ve anayasa metniyle küresel bir demokrasi ideali için de katkıda bulunmuş olacaktır.

Bu tarihi fırsat kaçırılmadan halkın bu yöndeki değişim isteğini değerlendirip, çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü bir paradigmayı somutlaştırıp, farklılıklarla birlikte barış içinde yaşanabilecek “Çoklu Türkiye”ye geçilmelidir. Tarihi kurucu görev halkla birlikte Parlamento'ya düşmektedir.

 * Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-dr-umit-kardas-coklu-turkiye-ve-yeni-anayasa_2001658.html

17 Mart 2013 Pazar

TÜRK, TÜRKİYELİ....

Anayasa'da Türk yerine Türkiyeli denmesini isteyenlerin iyi niyetle davrandıklarına inanıyorum. Bu kritik alanda dile getirdikleri böyle “cesur” önerileri için onları takdir de ediyorum. 

En başta da dostum Baskın Hoca'yı. Amaçları farklı etnisiteden olan kimseleri rahatlatmak, bir duyarlılığın üstüne gitmeden bastırılmış kimliklerin önünü açmak. 

Bendenize de “Rum” dendiği için de böyle bir öneriyi desteklememi bekleyenlerin olacağını tahmin ediyorum. Ama bu “Türkiyeli” lafına benim aklım bir türlü ermedi!

Bu mesele siyaset bilimi, vatandaşlık veya kimlik sorunu değil, bence en başta bir dilbilim sorunudur. Bu anlaşılmadan sağırlar diyaloğu sürer gider. Her dilin kendine özgü ifadeleri vardır ve her kelime başka dillere çevrilemez. Bir örnek yararlı olabilir.

Yunanistan'da bastırdığım bir Yunus Emre çevirisinin önsözünü yazan Türk(iyeli) bir bakanın hamasî yazısını çeviriyordum. Bir paragraf içinde “kalb”, “yürek” ve “gönül” kelimelerini kullanmıştı. “Öteki” dilde bu kelimeler yok! Batı dillerinde üç değil bir kelime vardır. Aynı kelimeyi üç kez kullanırsanız yazı anlamsız ve komik olur. Mecbur oldum, çevirinin o kısmını kendime göre uyarladım.

Türkçede Kıbrıslı “Rum” denir, bana da. Ama İngilizce konuşurken (resmi konuşmalarda bile) “Greeks of Cyprus”, “Greeks of Istanbul” deriz; çünkü ne dediğimizin anlaşılmasını isteriz.

Peki, “Türkiyeli” lafını resmi ifade olarak nasıl çevireceğiz? “Turkish”, “from Turkey”?! Turkish kelimesinin iki anlamı var: sıfat olarak (Türk'e ait/özgü) ve isim olarak (Türkçe dili). Her ikisi de isim olan “Türk/Turk”ün karşılığı değil.

Bir “Türkiyeliye” vatandaş anlamında “Nesin?” diye İngilizce sorduklarında –ki bana bu soruyu yüzlerce kere sormuşlardır– ne diyecek? “From Turkey” cevabı “Nesin?” sorusunun değil “Neredensin?” sorusunun yanıtıdır. Bu tür bir cevap karşımızdakinin bizim İngilizce bilmediğimize hükmetmesine neden olacak; ve yine bizim bir “Türk” olduğumuza karar verecek.

Çünkü içinde yaşadığımız ulus-devletler döneminde bütün dillerde vatandaşlık kapsamında bir “anlam” ve kelime baş göstermiştir. (Muhtemel ve haklı olarak, “bize ne İngilizcesinden/gâvurcasından, biz Türkçe ile ilgili bir soruna çözüm arıyoruz” tepkisine cevap da buradadır.) Seçilen kelime ise çok eskilere uzanır.

Her ülkenin vatandaşları (gramer anlamında) bir sıfatla değil bir isimle belirlenir. French (Fransız), American (Amerikalı), English (İngiliz) gibi. “Amerikalı” kelimesi “nereden olduğunu” göstermiyor, vatandaşlığı gösteriyor. Bir insan Hawai'den olabilir ve Amerika kıtasına bile ayak basmamıştır; yine Amerikalıdır.

Oysa Türkçedeki “Türkiyeli” kelimesi bu anlamı vermiyor. Coğrafi bir ifade! Hatta isim değil, sıfat. Bu, en açık bir biçimde, bu kelimeyi başka bir dile çevirmeye kalkıştığımızda belli oluyor; çeviri örneğini de bu yüzden verdim.

Denecek ki, bu kelimenin (Türkiyeli'nin) isim gibi kullanılmasını yerleştirelim ve benimsetelim. Bu durumda da dilbilimin “yasaklarıyla” karşılaşıyoruz: dilin kendi yasaları ve çalışma biçimleri var. Dil, dil mühendisliğine pek açık değil. Milyonlarca kimseye kelime benimsetmek hiç de kolay bir iş değil. İnsanların dili dönmez; hele benim dilim hiç dönmüyor.

İyi niyetli bir önerinin, yüzyılların alışkanlıklarına bağlı dilbilimin sınırlarını aşması zor. “İmkânsız” olmayabilir ama zor. Kaldı ki “Türkiyeli” olan biri “Türkiye vatandaşı” olmayabilir, mesela Alman olabilir; her “Yunanlı”, Yunanistan vatandaşıdır, ama bir “Yunanistanlı” Fransız vatandaşı olabilir – dilin “yapısı” ve işlevi yüzünden. Vatandaşlık adının dışında isteyen “ayrıca”, tabii ki, kökenini veya başka bir kimliğini dile getirebilmeli. Bu başka bir konu.

Kaldı ki “Türk” kelimesine tepkili olan birinin “Türkiyeli”ye de tepkili olması gerekmez mi? Bu derecede aşırı duyarlılıkların çözümünü dilde değil, başka alanlarda aramak gerek. Vatandaşlık anlamında “Türk” kelimesi bazı tepkiler doğuruyorsa bunun nedeni kelimenin kendisinde değil, Türk devletinin ve kısmen toplumunun da uygulamalarıdır.

Her vatandaşın geçmişini Orta Asya'ya bağlamak, başka etnisitelerin varlığını görmezlikten gelmek, hatta bastırmak, Türkçe dışında başka dilleri yasaklamak veya aşağı görmek, vatandaşlar arasında dil, din veya köken temelinde ayrımcılık yapmak…

Bütün bunlar “Türk” ve “Türklük” adına yapıldığından tepkiler doğmuştur. Tersi olsaydı, yani “Türk” kelimesi gerçekten kapsayıcı bir uygulamanın simgesine dönüşmüş olsaydı, yani yalnız lafta veya Anayasa'da bir cümle olarak kalmasaydı bugün “Türk” kelimesi sorunlu olmazdı.

Sorunu çözmenin yolu, çok zaman israf edilmesine rağmen, yine anayasal vatandaşlığın içinden geçiyor. Ama laftan değil, uygulamadan söz ediyorum.

Mesela, okul kitapları, bugün olduğu gibi, “Türk” derken yalnız Sünni Müslüman'dan, anadili Türkçe olandan, kökeni Orta Asya'da olandan söz ediyorsa ve en sıradan hak olan anadil için bir mütarekenin imzalanması bekleniyorsa sorun tabii ki çözülmeyecektir.

Hatta Anayasa'ya “Türkiyeli” kelimesini koysanız da birileri haklı olarak “bu anlamda Türkiyeli değilim” diyecektir!

Vatandaşlık anlamının yerleşmediği yerde, yani vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanmadığı çevrede, dışlayıcı hangi kelimeyi seçerseniz bir süre sonra o kelimeye tepkiler doğacaktır. Türkiyeli kelimesini kullanıp bağnaz, ayrımcı ve ırkçı “Türklük” yapılacaksa tabii ki birileri “Türk/Türkiyeli” derken mutlu hissetmeyecektir. Mutluluk, “demekle” sağlanmıyor; uygulamalardan doğuyor.

Vatana bağlılık da, toplumsal mutabakat da, uyum da uygun uygulamalarla sağlanır. Çağdaş anlamıyla milletler ve ulus-devletler eşit vatandaşlık temelinde kurulmuştur.

Bu eşitlik pratikte ve uygulama çerçevesinde değil de bir tasarım olarak kaldığı sürece “kelimeler” çözüm olmayacaktır. Kelimelerin uygulamada yararı yoktur demedim, ama kelimelerle çözüm arama, öze değinmeyen aldatmacalar olarak da algılanabilir. Ayrıca astarı yüzünden pahalı olabilir.

 http://www.zaman.com.tr/yorum_turk-turkiyeli_2063989.html       internet sayfasından alınmıştır.