Popüler Yayınlar

HZ. MUHAMMED (ASM) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HZ. MUHAMMED (ASM) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2013 Salı

His ve düşüncede bir ufuktur

İşin bu tarafı biraz da kendisine soru sorulan ve kendilerinden cevap beklenenleri ilgilendiren kaide.

Bir de soru sormanın kendine göre adabı ve erkanı vardır ki, bu edep çerçevesi içinde sorulan sorular kanatimizce verilen cevaplar kadar mühim ve bir o kadar da zor ve müşkildir. Tembel beyinler soru soramaz.

Düşüncesi nemlenmiş insanlarda düşünce aksiyonu olmaz. Bu edebi de bize yine Cibril hadisesi öğretiyor. Cibril (a.s.) edep içinde yaklaşıyor, evvelâ insanlardan bir insan olma hüviyetine bürünüyor, sonra da “Yaklaşabilir miyim?’’ nezaketiyle işe başlıyor, üç defa izin istiyor, dördüncüde diz çöküp dizlerine koyuyor ve sorularını öyle soruyor.. İman nedir, İslam nedir ve ihsan nedir?.. gibi en can alıcı soruları soruyor.

Soru çeşitli gayeler için sorulur. Bildiğini bildirmek için veya karşısındakini imtihan etmek için soru sormak belli bir gaye ve hedefe makrun değilse hiç tasvip görecek davranışlardan değildir.

Ancak öğrenmek için veya kendisi bilse dahi orada bulunan diğer insanların öğrenmelerini te’min için sorulan sorulardır ki, edep çerçevesi içindedir. Bu gruba dahil sorular birer hikmet fideliğidir. İşte Cibril’in soruları bu cinsten sorulara güzel bir örnektir.

Verilen cevapları tasdik etmesi, kabullenme ma’nasınadır. Yoksa soru soranın verilen cevabı doğrulama ma’nasında tasdik etmesi uygun değildir. Hem Cibril (a.s.)oraya dini öğretmek için gelmiştir. Efendimiz’in (S.A.V.) sözlerinin, getirdiği vahye mutabık olduğunu Cibril o anda tasdik etmiştir. Böyle bir tasdik ancak o platformda güzeldir...

Hem niyet hem de şekil itibariyle güzel sorulan bir soru, verilecek cevap için de önemli ölçüde ilham kaynağıdır. Sormak maharet, doyurucu şekilde cevap vermek ise bir meziyettir. İşte Sızıntı’daki soru–cevaplar böyle maharet ve böyle meziyetden terkip edilmişlerdir.

Sızıntı’nın ilk onbir senesindeki tam 132 sayıda Risaleler’den sadeleştirilerek yapılan iktibaslar vardır. Bir yönüyle bu iktibaslar, Sızıntının çıkış gayesine denk ölçüde önemlidir. Bazı çevreler Risaleler’in sadeleştirilmesine sıcak bakmazlar ve bunu tenkit malzemesi olarak kullanırlar.

Buna rağmen Sızıntı gönül kırma taraftarı değildir. Meseleye büyük bir olgunlukla yaklaşır. 133. sayısında “İNKİSAR” başlıklı yazıyı neşreder ve sonunda şu değerlendirme ile okuyucusundan özür diler:

“Bu mevkute, neşrettiğin (Hitap Bediüzzaman Hazretlerinedir) ışığa tercüman olma mülahazasıyla yola çıktı. Varılacak yer uzak, yollar da tekin değildi. Cinler , ifritlerle beraber taarruza geçti, bir kısım dostlar, düşmanlarla düşmanlık planladı. Biz, aciz, zayıf ama şevk ü şükür içinde, düşe–kalka yürümeye devam ettik.

–Allah bu yürümeyi ebedlere kadar sürdürsün!– Ettik ama, kıskançlık da, habire düşmanlık üretip durdu. Sahibine zarar bu his ve bu düşünceleri nasıl önleriz mülahazasıyla, ışıklarla, renklerle bezeli ve bu mevkutenin çıkış gayesine esas teşkil eden, o zümrüdden düşüncelere tahsis ettiğimiz sahifeleri şimdilik kaldırmaya karar verdik.

Kadirşinas ve vefalı okuyucularımızın bizleri ma’zur göreceklerini umuyoruz.”

Daha sonra orta sayfada tasavvuf ağırlıklı yazılara yer verilir. Bir yönüyle tasavvuf literatürü tekrar ele alınır ve kelimelerin ıstılahî manalarına yeni yorumlar eklenir.

Sızıntı’da edebî türlerden sadece şiir vardır. Mecmuanın sayfa kapasitesi elvermediği için veya hikaye, tiyatro, roman ve güzel sanatlar gibi diğer edebiyat ve kültür muhtevasıyla donanımlı bir başka dergi düşünüldüğü için Sızıntı’da onlara yer verilmemiştir. Belki birkaç küçük hikaye denemesi vardır; fakat onlar da müstakil tahlile tabi tutulacak çapta değildir.

Şiir diriltici nefesin sonsuzluk bestesi... Onda zaman geçip gitmez, mana pörsümez ve “bütün’’ yekpare sevgiyi bir iffet gibi muhafaza eder.

O, her türlü mukayese ve nisbetlerin eridiği, aşk ve sevginin yıldızlı bir uykuya daldığı, sarahatlerin serbest oyunlarını denediği ve ışığın gölgeler mesabesinde ölümsüzleştiği bir vuzuhtur.

Düşünce, onda tecridin imbiğinden geçerken kristalleşir ve renkle, ışıkla dolu bir avize haline gelir. İdrak üstü bir incelikle zekaya ve onunla uzvîleşen his ve duyguya ürperti veren bu sese Cibril kendi nefesinin rengini ve kanat çırpıp duran ilhamın soluklarını katar ve artık o ledün aleminin şeffaf bir dalı, bir uzantısı olur. Zaten vuzuh da budur.

Sonsuzluk mesajı.. sancılı tecrübeler.. fanide beka arama cehdinin amansız kavgası.. hakikatların çıplak dünyası.. ızdırabın temessüm eden çehresi.. şişeyi taşa çaldıran hayret kuşağı.. görülmeyene göz kırpma ve nağmeyi terennüm edilmeden dinleme.. gizli bir el tarafından göze çekilen sürme veya natıkaya vurulan düğümü çözme.. beynin her zerresine bir güneş yerleştirme ve tefekkürün mahrem odasında meleklerle halvete girme.. tebliğ ve telkini aksiyonla şekillendirme ve ölü gönüllere hayat üfleme...

İşte şiir ve şiirde gaye!.

Sızıntı’da yayınlanan şiirler, klasik şiir tarifleri içinde nereye oturtulmalıdır, bu başlı başına bir inceleme ve araştırma konusudur.

Ve mutlaka şiiri bilen, şiiri tanıyan ve şiiri teneffüs eden ehil insanlar tarafından böyle bir çalışma yapılmalıdır. Sahamız olmadığı için biz bu konuda fikir beyan etme durumunda değiliz.

Sızıntı’daki yazıları konu başlıkları itibariyle sıralayacak olursak şu isimler altında tasnif etmek mümkündür:
Astronomi , Bilim Felsefesi, Biyografi, Biyoloji, Botanik, Dil ve Edebiyat, Din ve Ahlak, Ekoloji, Felsefe, Fizik–Mühendislik, Jeoloji, Kimya, Ontoloji, Sosyoloji, Pedagoji, Tarih, Tasavvuf, Tıp, Ziraat, Kitap Tanıtımı ve Röportaj.

Sızıntı’da, üzerinde durulması gereken önemli bölümlerden biri de, “His ve Düşünce Ufku’’dur. Önceleri “Sizden Gelenler” adı altında yayınlanan bu bölümde okurla SIZINTI arasında ciddi bir köprü kurulmuş ve kesintisiz bir komünikasyon temin edilmiştir.

Bir mektep, bir okul gibi çalışmaktadır His ve Düşünce Ufku. Şiir ve makale denemelerinden meydana gelmiş elvan elvan, renk renk, burcu burcu bir demettir o. Orada yayınlanan yazılar ve şiirler hep yeni açılmakta olan taze goncayı tedayi ettirmiştir bana.

Gelecek vadeden goncayı. Hayata gözlerini ürpertiyle açan goncayı. Şiirle hissimizi, nesirle düşüncemizi ufuklaştırdığımız bu bölüm, bir fidelik gibidir istikbalin eli kalem tutan insanını yetiştirme adına. Yeni istidatları keşfin kabul salonudur His ve Düşünce Ufku. Orada rehberlik misyonunu hakkıyla eda edenlere sadece teşekkür borçluyuz. Ve SIZINTI’ya emeği geçen herkese..

http://www.zaman.com.tr/gundem_his-ve-dusuncede-bir-ufuktur_305908.html

MÜMİNDE ANLAŞMA ve ANLAŞTIRMA AHLAKI!

Ahmed Şahin


Soru: Günlük hayatta bazen anlaşamadığımız kimseler oluyor, tatsızlıklarla yüz yüze gelebiliyoruz çevremizle, işyerimizle, konu komşumuzla, hatta aile içindeki bazı yakınlarımızla bile? 

Böylesine huzur kaçıran durumlarda ters düştüğümüz kimselere karşı mutlaka yumuşak muhatap olmaya mı çalışmalıyız? Yoksa, ne pahasına olursa olsun düşündüğümüz doğruları kabul ettirmeyi esas alan bir dik duruşla mı karşılık vermeyi tercih etmeliyiz?..

Cevap: Bence, günlük hayatta anlaşmazlıklara maruz kaldığımız yerlerde inanmış insana mahsus bir vasfımız olmalı, uygulayacağımız bu inanmış insan vasfımız sayesinde çevremizle iyi geçinmeyi esas almalı, barışık olmayı tercih etmeliyiz.

Mümine mahsus bu özel vasıf, hadislerde kısaca şöyle tarif edilmektedir:

-Mümin, anlaşan, anlaştıran insandır!.

Evet, kamil ve olgun mümin, anlaşmazlığa düştüğü yerlerde dayatmayı, inadı, uyuşmazlığı tercih ve temsil etmez. Ne pahasına olursa olsun kendi dediğini kabul ettirme mücadelesine girişmez.

-Ya ne yapar? Fedakarlıklarla da olsa anlaşmayı, anlaştırmayı, işi tatlıya bağlamayı, helalleşerek halletmeyi esas alır. Çünkü kendisi mümindir. Mümin ise:

- Anlaşan, anlaştıran kimse, demektir!.

Müminin hayırlı halini böyle tarif eden Efendimiz (sas) Hazretleri, hayırsız halini de şöyle dikkate verir:

-Anlaşmayan ve anlaştırmayan müminde hayır yoktur!..

Evet, ailesiyle, çevresiyle anlaşmayan, anlaştırmayan müminde hayır yoktur!.. Denebilir ki:

-Ben anlaşmak istiyorum ama muhatabım aksi insan, anlaşmaya yanaşmıyor? 

-Doğrudur. Böyle kimseler de olabilir. Ancak kamil müminin özel vasfı, anlaşmazlıklarda bir çaresini bulup helalleşmelerle konuyu tatlıya bağlamaya çalışma vasfı olmalıdır.

İsterseniz sözü daha fazla uzatmadan sizlere, gürültüsü Resulullah’ın (sas) hanesinde duyulacak kadar heyecanlı bir anlaşmazlık olayı arz edeyim de görelim, kamil müminler, böylesine tartışmalı bir anlaşmazlıkta dahi nasıl anlaşan ve anlaştıran mümin örneği vermişler bir bakalım.

Kab bin Malik ile İbni ebi Hadred, Mescid-i Saadet’e namaza gelmişlerdi. Ancak Kab’ın, komşusunda ödeme günü geçen alacağı vardı.

Hazır yan yana gelmişken alacağını istedi. Borçlu da, az eksiği kaldığını, tamamlayınca hemen getireceğini ifade etti.. derken seslerin yükselmesi üzerine mescide bakan pencereden perdeyi kaldırarak bakan Efendimiz (sas) Hazretleri,  iki mümin arasında bir alacak verecek anlaşmazlığı olduğunu anladı.

Müminlerin arasındaki anlaşmazlıklar, yine müminlere mahsus anlayışla sonuçlanmalıydı. Bunun için de, durumu müsait olan taraftan birazcık fedakarlık beklenebilirdi. Bu yüzden Efendimiz  (sas) Hazretleri alacaklı olan Kab bin Malik’e, sağ elinin şahadet parmağını yukarıya doğru dikerek ucundan kesme işareti yaptıktan sonra:

-Alacağının birazını bağışla, durumun böyle fedakarlığa müsaittir! işaretinde bulundu.

Kab, kamil müminin sahip olması gereken vasfını bildiğinden anlaşmaz insan örneği vermek istemedi. Hemen cevap verdi:

-Başım gözüm üstüne ya Resulallah, alacağımın bir kısmını bağışlayarak anlaşan mümin olmayı tercih ediyorum, dedi!.

Bu defa borçlu İbni ebi Hadred’e işaret eden Efendimiz:

-Kalk sen de borcunun hazırlayabildiğin miktarını getir, senin de buna gücün yeter artık.. buyurdu.

-Hemen ödüyorum ya Resulallah, bu kadarına gücüm yeter artık, dedi.

Böylece gürültülü bir anlaşmazlık, anlaşan ve anlaştıran mümin ahlakıyla anında helalleşme ile sona erdi.

Bundan sonra Efendimiz (sas) Hazretleri buyurdu ki:

-Mümin (işte böyle) anlaşan, anlaştıran insandır. Arkasından da şu ikazı ekledi:

-Anlaşmayan ve anlaştırmayan müminde hayır yoktur.!

Demek ki İslam, ailesi içinde de, toplum içinde de anlaşan, anlaşmayı esas alan hayırlı insan olmayı tavsiye ediyor bize:

“Kamil mümin, anlaşan ve anlaştıran mümin” tarifiyle de. Şimdi bize düşen, bu tarife uymak, ailemiz içinde de, toplum içinde de anlaşan, anlaştıran sevimli mümin örneği vermektir.

 http://www.zaman.com.tr/ahmet-sahin/muminde-anlasma-ve-anlastirma-ahlaki_2066914.html

18 Mart 2013 Pazartesi

Kainat kitabını okumak nedir; kainat kitabı nedir?

Allah bizi, kendisine kulluk etmek ve kendisini tanıttırmak için yarattı.

Bunun için kendisini bize tanıttıracak muallim ve muarrifleri de yarattı. Bu muallim ve muarriflerin en camii ve küllisi üç tanedir:

1. Kainat kitabı

2. Hz. Muhammed ( a.s.m )

3. Kur’an-ı Kerim

Bu saydığımız tanıtıcıların her birisi Allah’ı bize (okuyabilenlere) tanıttırmakta ve tarif etmektedir. Bu külli kaideden hareketle diyebiliriz ki, madem Allah kainat ile bize tüm esma ve sıfatlarını tanıttıracak, elbette onda her türlü kemal ve cemalini içeren esma ve sıfatlarını tecelli ettirecektir. Dolayısıyla “kainatta her türlü esma ve sıfat-ı ilahi tecelli etmiştir” diyebiliriz.

Kainattan maksat, sadece gördüğümüz bu maddi alemi anlamamak gerektir. Kainat bütün halk yani yaratılmış alem demektir. Böylece alem-i misal, Levh-i Mahfuz, cennet ve cehennem ve tüm mahlukatın tamamını kainat olarak anlamak yerinde bir tarif olacaktır.

  -------------------------------------------------------------------------------------------------

Bir kitap niçin yazılır? Elbette okunması için.

Peki, bir resim niçin yapılır? Elbette temaşa edilmesi için.

Ya da bir sergi niçin açılır? Elbette seyirciler için.

O hâlde diyebiliriz ki, okunmayacak bir kitabı yazmak, temaşa edilmeyecek bir resmi yapmak ve seyircisi olmayacak bir sergiyi açmak abestir ve hikmetsizliktir.

Peki, şimdi sorsak: Son derece hikmet sahibi bir zatı görseniz ki bir kitap yazmış… Acaba o kitabın okunacak olmasından hiç şüphe eder misiniz? Elbette ki hayır! Çünkü o zatın hikmeti, okunmayacak bir kitabın yazılmasına müsaade etmemektedir.

Madem kitabı yazmıştır, o hâlde elbette onu okutacaktır.
Ya da son derece hikmet sahibi bir zatı görseniz ki mükemmel bir resim yapmış… Acaba bu resmin başkaları tarafından temaşa edilecek olmasından hiç şüphe eder misiniz? Elbette hayır! Çünkü bu zatın son derece hikmet sahibi olması, temaşa edilmeyecek bir resmi yapmasına müsaade etmemektedir. Madem yapmıştır, elbette temaşa ettirecektir.

Ya da son derece hikmet sahibi olan bir zat bir sergi açsa, hiç mümkün müdür ki bu sergiyi seyircisiz bıraksın? Elbette bırakmaz! Çünkü sergi seyirciler için, orada tenezzüh edecek olanlar için kurulur. Onlar olmadan serginin bir kıymeti yoktur. Ve onlar olmazsa, bu sergilerin açılması ve bu çarşıların kurulması abesle iştigaldir. Elbette o zatın hikmeti, böyle abesle iştigaline müsaade etmeyecektir.

O hâlde bütün bu mütalaalardan şu neticeye varabiliriz ki:

- Hikmetli bir zatın yazdığı kitap, mütalaa edicilerin;
- Yaptığı resim, temaşa edicilerin;
- Ve açtığı sergi de seyircilerin varlığını gerektirir ve iktiza eder.
 
Aynen bunun gibi bu dünya ve şu âlem dahi hikmetle yazılmış bir kitaptır. Sanatla yapılmış bir resimdir. Misafirlerin yolları üzerinde kurulmuş bir çarşı ve seyirciler için açılmış bir sergidir.

Elbette bu âlem kitabını okuyacak, mütalaa edecek ve manalarını tefekkür edecek varlıklara ihtiyaç vardır. Mesela şimdi beraber bir çiçek kitabını okuyalım. Bakalım onun kâtibi onda neler yazmış, hangi isimlerini tecelli ettirmiş?

- Bir çiçek topraktan çıkması ile Allah’ın “Bâis” ismine,
- Çekirdeği yarmasıyla “Fâlik” ismine,
- Rengârenk boyanmasıyla “Mülevvin” ismine,
- Süslenmesiyle “Müzeyyin” ismine,
- Bir derece hayata sahip olmasıyla “Muhyi” ismine,
- Şekliyle “Musavvir ve Bâri” isimlerine,
- Beslenmesiyle “Rezzak, Rahman, Kerim, Mün’im, Mukît gibi isimlere,
- Diğer emsali çiçeklere benzemesiyle “Vâhid, Ehad, Ferd” gibi isimlere,
- Yaratılmasıyla “Hâlik” ismine,
- Ölümüyle “Mümit” ismine,
- Birçok menfaatin kendisine takılmasıyla “Hakîm” ismine,
- Temizliği ile “Kuddûs” ismine ve saymakla bitiremeyeceğimiz onlarca isme mazhardır.

Yani bir çiçek kitabında böyle onlarca isim yazılmıştır. Âdeta o kitap, esma-ül hüsnanın bir kasidesi hükmündedir. Hangi satırına, hangi kelimesine baksanız bir ismin yazılı olduğunu görürsünüz.

Peki, kaidemiz neydi?

Kaidemiz şuydu: Bir kitap, okunmak için yazılır. Okuyucusu olmayan bir kitabı yazmak abestir ve hikmetsizliktir. Madem her kitap okunmak, mütalaa edilmek ve tefekkür için yazılır.

O hâlde hikmetle yazılmış bu çiçek kitabını kim okuyacak, kim mütalaa edecek ve onda yazılmış olan ilahî isimleri kim tefekkür edecek?

İnsanlar ve cinlerin bu vazifeyi hakkıyla yapamadıkları ve yapamayacakları aşikârdır. Bir de denizlerin dibinde, toprağın içinde ve semavatın kandillerinde yazılan kitapları düşünün! İns ve cinnin nazarları bile oralara ulaşamaz. Nerede kaldı oralarda yazılmış kitapları okusun, mütalaa ve tefekkür etsin!

O hâlde meleklerin varlığını inkâr edebilmek için:

1- Hâşâ binler defa hâşâ! Allah’ın hikmetini inkâr etmek ve Allah’ın –hâşâ- abesle iştigal ettiğini kabul etmek gerekir. Bu kabul edildiğinde ise, her biri binlerce hikmetle yaratılmış olan şu mahluklar ve menba-ı hikmet olan şu kâinat, parmaklarını bu kişinin gözüne sokar; kör olası gözünü çıkarır.

2- Âlemdeki kitapları inkâr etmek gerekir. Çünkü kitap olmazsa, okumak ve tefekkür vazifesi de olmaz. Yani meleklerin varlığına ihtiyaç kalmaz. Bu ise, bu kâinatı ve içindeki eşyayı inkâr etmek ve kendi vücuduyla beraber her şeyin hayal olduğunu kabul etmekle mümkündür. Bunu kabul etmek de insanın, aklını başından atmadığı müddetçe mümkün değildir. O hâlde geriye tek seçenek kalıyor ki, o da, yazılan bu hadsiz kitabı okuyacak, mütalaa edecek ve onlardaki manayı tefekkür edecek meleklerin ve ruhanilerin varlığını kabul etmektir. Bu, kitapların vücudu kadar kat’idir ve kesindir.

Âlemin kendisi ve içindeki her bir eşya bir cihette kitap olup, okuyucular ve tefekkür edicileri istediği gibi, diğer bir cihetten de her şey, sanatla yapılmış bir resimdir ve bir tablodur. İşte kuşlara bakın! Nasıl farklı farklı renklerde boyanmış. Bazen bir kuşa 7-8 farklı renk vurulmuş. İşte kelebeklere bakın! Nasıl da ziynetlendirilmiş ve süslendirilmiş. İşte ağaçlar! Nasıl da hepsi çiçeklerle, yapraklarla ve meyvelerle güzelleştirilmiş. Bunları gördükten sonra hiç meleklerin varlığından şüphe edilebilir mi?

Basit bir resim bile seyir ve temaşa edeceklerin varlığını isterse ve temaşa edenler olmadığında o resmin yapılması abes olursa; hiç mümkün müdür ki, şu son derece sanatlı resimler hükmünde olan âlem ve içindeki eşya, seyircilerin ve temaşa edicilerin vücudunu istemesin? Elbette isteyecek!

Peki, bu vazifeyi insanların ve cinlerin hakkıyla yaptığını söylemek mümkün müdür? Nerede..! Bırakın insanların gözü önündeki resimleri temaşa etmesini, ilk önce insanlar bu kâinatın kaçta kaçını görebiliyorlar ki temaşa vazifesini hakkıyla yerine getirebilsinler! Zaten gördüklerini de gaflet sebebiyle seyredemiyorlar. O hâlde bu müstesna resimleri ve sanat eserlerini daima seyredecek ve temaşa edecek varlıklara ihtiyaç yok mudur? Elbette vardır ki, bunlar da melekler ve ruhanilerdir.

Madem bir resim temaşa edilmesi için çizilir ve temaşa eden olmaksızın bir resmi çizmek hikmete uygun değildir. Herhâlde Allah da çizmiş olduğu bunca resmi seyircisiz bırakmayacak ve onları meleklere seyrettirecektir. Bunu inkâr edebilmek için:

1- Âlemdeki bu resimleri ve sanat eserlerini inkâr etmek,

2- Ya da bu sanat eserlerinin sahibi olan Allah’ı –hâşâ- hikmetsizlikle itham etmek gerekir ki, bu iki şık ta mümkün değildir.

O hâlde geriye tek bir şık kalıyor ki, o da, bu âlemdeki her bir eşyayı böyle müstesna bir sanat eseri hükmünde yapan Allah-u Teâlâ, elbette bu resimleri temaşa edip “maşallah, bârekallah, ne güzel yapılmış!” diyerek kendisini ve sanatını takdir edecek, tahsin edecek varlıkları yaratacaktır. Zira yaratılışın en yüce gayesi budur. Bu vazifeyi yapacak olanlarda meleklerden ve ruhanilerden başkası değildir.

Âleme bir kitap nazarıyla baktığımızda, nasıl onu okuyup mütalaa edecek ve ondaki manaları tefekkür edecek meleklerin varlığı lazımdır! Ve yine âleme sanatlı bir resim gözüyle baktığımızda, nasıl o resmi temaşa edip sanatkârını takdir ve tahsin edecek meleklerin varlığı gerekmektedir! Aynen bunun gibi, bu âleme bir çarşı ve sanat eserlerinin bir sergisi gözüyle baktığımızda da bu çarşıyı şenlendirecek ve bu sergide seyir ve gezinti yapacak meleklerin varlığı gerekmektedir.

Sözün özü: Allah-u Teâlâ’nın bu kâinatı had ve hesaba gelmeyen ince sanatlarla, mükemmel tezyinatla, manidar güzelliklerle ve hikmetli nakışlarla süslendirmesi; apaçık bir şekilde tefekkür edicilerin, beğenip takdir edicilerin nazarlarını ister, vücutlarını talep eder.

Evet, nasıl ki güzellik bir âşık ister. Öyle de şu nihayetsiz güzel sanat dahi, âşıkları olan melaike ve ruhanilerin varlığını ister.

Madem bu nihayetsiz sanat eserleri, nihayetsiz bir tefekkürü ve ibadeti istiyor. İnsanlar ve cinler ise şu nihayetsiz vazifeye, sonsuz tefekküre, geniş ibadete ve şu hikmetli nezarete karşı milyonda birini ancak yapabiliyor.

O hâlde bu nihayetsiz ve çok çeşitli olan vazifelere ve ibadete, nihayetsiz meleklerin nevileri lazımdır ki, büyük bir mescid hükmünde olan şu kâinatın safları onlarla doldurulsun ve şenlendirilsin.



Evet, şu kâinatın her bir yerinde meleklerden ve ruhanilerden birer taife tefekkür ve diğer ibadetlerle vazifelenmiş olarak bulunurlar. İzn-i ilahî ile bu âlemi seyredip tefekkür ederler. İnsan ve cinlerin yapamadığı birçok vazifeyi yaparlar.