Popüler Yayınlar

İLİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İLİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2013 Pazar

İZ'AN – İMTİSAL - İLTİZAM - İTİKAD

Abdullah Aymaz

Önceki yazılarımda ilmin mertebeleri üzerinde durmuş ve her mertebenin neticesini söylemiştik… Sadece bilmenin ve sadece tasdik etmenin yeterli olmadığını; mutlaka iz'an seviyesine yükselmenin gerektiğini ifade etmiştik.

Peki vicdanî ve kalbî derin ve kesin tasdiki ifade eden iz'an nasıl elde edilebilir? Biz bunun kitabî yönünün Risale-i Nur okumakla olabileceği kanaatindeyiz. Bu hususta Bediüzzaman Hazretleri de şöyle diyor:

         “Evet Sözler (R. Nurlar) Cennetin Tûbâ ağacının meyveleri gibi tatlı ve güzel olan iman ve İslamiyet'in meyvelerini ve dünya-ahiret saadetlerinin güzellikleri gibi hoş ve şirin öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihayetsiz bir tarafgirlik, iltizam ve teslim hissini verir.

Atomdan kainata mevcudat silsileleri gibi kuvvetli ve zerrât gibi kesretli iman ve İslâm'ın kesin delillerini göstermişler ki, nihayetsiz bir iz'an ve iman kuvveti verirler.

Hatta bazı defa Şâh-ı Nakşibendî'nin Evrâdını okurken, şehadet getirdiğim vakit ‘Bu iman hakikatları üzere yaşarız, onlara iman etmiş olarak ölürüz ve yine o itikad üzere diriliriz' dediğim zaman, nihayet bir tarafgirlik hissediyorum.

Eğer bütün dünya bana verilse, bir iman hakikatını bile fedâ edemiyorum. Bir hakikatın bir dakika aksini farzetmek, bana gayet elîm geliyor.

Bütün dünya benim olsa, bir tek iman hakikatının vücud bulmasına hiç tereddüt etmeden vermeye, nefsim itaat ediyor. ‘Allah'ım hem gönderdiğin Peygambere iman ettik, hem indirdiğin Kitaba iman edip gönülden tasdik ettik' dediğim vakit nihayetsiz bir iman kuvveti hissediyorum.

İman hakikatlarının her birinin aksini aklen imkânsız telâkki ediyorum, dalâlet yolunda gidenleri nihayetsiz ahmak ve divâne görüyorum.” (Dokuzuncu Mektup, Sâlisen)

         “Ama Kur'an-ı Hakîm'in minhâc-ı hakikisi (Gerçek yol ve metod, R. Nurlar) ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor.

Her bir âyeti, Mûsâ Aleyhisselam'ın birer asâsı gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor ‘Bütün herşeyde Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren bir âyet  (işaret ) vardır.' düsturunu herşeye okutturuyor.

Hem imanda lâtifelerin (sır, hafâ, ahfâ gibi ince duyguların) hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif sinirler- damarlara-organlara, muhtelif bir surette taksim edilip tevzi ediliyor.

İlim ile gelen imanî meseleler de, akıl midesine girdikten sonra, derecelerine göre, ruh, kalb, sır, nefis ve benzeri letâif kendine göre, birer hisse alır, emerler. Eğer o lâtifelerin hissesi olmazsa, noksan kalır” (Yirmi Altıncı Mektup; Dördüncü Mebhas)

         “Tahkîkî  (derin araştırmaya dayanan sağlam) iman; ilme'l-yakînden hakka'l-yakîne yakınlaştıkça daha o imanın giderilemeyeceğine ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki:

‘Ölüm döşeğinde, sekerat vaktinde şeytan, vesvesesi ile ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir.'

Bu nevi tahkîkî iman ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe hem ruha hem sırra hem öyle lâtif duygulara sirayet ediyor. Kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin imanı yok olmaktan korunuyor.

Bu tahkîkî imana ulaşmanın bir yolu, kamil bir velayet ile (büyük evliya gibi)  keşif ve şuhud (mânevî müşahede) ile hakikate yetişmektir. Bu yol, hasların da hassına mahsustur, şuhûdî (müşahedeye bağlı) bir imandır.”

         “İkinci yol: İman-ı bilgayb (müşahedeye bağlı olmayan gayba iman) cihetinde Kur'anî vahyin sırrının feyzi ile, delile dayanan ve Kur'anî bir tarzda akıl ve kalbin imtizacı (birleşmesi) ile hakkalyakîn derecesinde bir kuvvet ile zaruret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmel-yakîn ile iman hakikatlarını tasdik etmektir.

Bu ikinci yol; Risale-i Nur'un esası, mayası, temeli, ruhu, hakikatı olduğunu has talebeleri görüyorlar.” (Kastamonu Lâhikası)

 İz'an, imtisal, iltizam ve itikat derinliği için Risale-i Nurları tekrar tekrar mütalaa etmeye ihtiyaç var…

2 Mayıs 2013 Perşembe

İHLAS, AMEL, İLİM



Süleyman Kösmene


“İhlâsı ve uhuvveti sürekli kılmak için neler yapmalıyız? İhlâs ile uhuvvet arasındaki farkı açıklayabilir misiniz?” 

İhlâs uhuvveti, uhuvvet de ihlâsı perçinler. 

Özdeki samimiyet, uhuvvete yansır.

Müslüman’ın din kardeşine Allah rızası için bağlılığı, sevgisi ve güveni de, ihlâsında îzahını bulur.

Dinde ihlâs, Kur’ân’a dayalı bir mefhumdur. Kur’ân’ın; “Muhakkak Biz sana kitabı hak ile indirdik. Dîni Allah’a tahsis ederek, ihlâs ile sadece Allah’a ibâdet et. Dikkat edin, hâlis dîn Allah’ındır!” 1 veya, “De ki: ‘Dîni yalnız Allah’a tahsis ederek, sadece O’na ihlâsla ibâdet etmekle emr olundum. 

Ve Müslümanların ilki olmakla emr olundum”2 ya da, “De ki: Dînimin yalnız Allah’a ait olduğunu bilerek, yalnız O’na ihlâsla ibâdet ederim” 3 yahut, “Oysa onlar, doğruya yönelerek, dîni yalnız Allah’a has kılarak, ihlâs içinde yalnız Allah’a ibâdet etmekle, namaz kılmakla ve zekât vermekle emr olundular.” 4 âyet-i kerîmelerinde “ihlâs” çok net biçimde Müslümanlardan istenmektedir.

Peygamber Efendimizin (asm), “Bilenlerin dışında insanlar helâk olur. Bildiklerini yaşayanların dışında bilenler helâk olur. Bildiklerini ihlâsla yaşayanların dışında, amel sahipleri helâk olur. İhlâslı olanlar da büyük bir tehlike üzerindedirler” 5 hadis-i şerîfi, dem ve damarlarımıza işlemekte, kulaklarımızı çınlatmakta, kalbimizi titretmektedir.

Görülüyor ki, yüce dinimiz “ihlâsı” bütün amellerimizin ve davranışlarımızın zirvesine yerleştirmektedir.

Bu durumda, hadisteki kurtuluş sırasına göre, zirveden aşağıya doğru amellerimizi bir sıraya koymak istersek; karşımızda bir zorunlu gereklilik olarak: Önce ihlâsı, sonra ameli, sonra da bilgiyi görürüz.

Bu sıralama, hiç şüphesiz bilgiye ve amele reddiye değil; “ihlâsa” verilen önem ve önceliktir.

İhlâsı içtenlik, samimiyet ve özgünlük kavramlarıyla eşleştirdiğimizde, vahiy dininin ihlâsı neden ön plâna aldığı daha iyi anlaşılmış olacaktır.

İhlâs ve içtenlikten sonra “amel”in gelişinin mânâsı şudur: Amel hatâ kaldırır; ama içtenlik ve ihlâs aslâ!  

Yani ameldeki hatâlar—bilhassa kişinin bilgisi dışında olursa—muafiyete tâbidir. 

Burada dinin “kolaylık, rahmet ve mağfiret” yönü hemen devreye girer ve kulu kucaklar.

Ancak içtenlik ve özde hatâ vâki olursa, yani ihlâsta zaafiyet bulunursa, yani amelin “niçininde” biraz riyâ, gösteriş ve Allah’tan başkasına da temâyül söz konusu olursa,—maazallah—amelin “hepsini” iptale götürecek bir fesâdın da kapısı aralanmış olur.

O halde, temel programımız:

1- Önce sırf Allah’ın rızasını tahsil etme “kast ve niyetini” taşımak. 

2- Sonra “gücün yettiği kadar” amel yapmak. 

3- Sonra bilmediklerini “öğrenmek” olmalıdır.

Bu sıralamayı uhuvvet için de düşünmek mümkündür. Mü’minleri “kardeş” îlan eden6 Kur’ân’ın, kardeşler arası hak ve hukûka ne derece ehemmiyet verdiği açıktır.

Kur’ân’a göre, kardeşler arası ilişkilerin başına yine, sırf Allah’ın rızâsını tahsil gayreti, niyeti ve kastı yerleştirilmelidir. 

Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek, ihlâsın uhuvvete yansımış hâlinden başka bir şey değildir.
Kezâ Kur’ân, takvâyı beşerî ilişkilere dayalı olarak da îzah eder.

Yani mü’min kardeşinin olumsuz davranışlarına karşı öfkeyi yutmak ve kusurlarını affetmek Kur’ân nazarında “takvâ”dan ibârettir.7

İhlâs ve uhuvvetin din için, dünya için, âhiret için ve hizmet için vazgeçilmez önemine binâen; Üstad Bedîüzzaman Hazretleri her iki mefhuma da ayrı ayrı risâleler tahsis etmiş ve her iki konuyu önemle işlemiştir.8

İhlâs ve uhuvvete tam muvaffak olmak için birbirimize duâ etmekten başka çâremiz var mı?

Dipnotlar:

1- Zümer Sûresi, 39/2,3. 

2- Zümer Sûresi, 39/11,12. 

3- Zümer Sûresi, 39/14. 

4- Beyyine Sûresi, 98/5. 

5- Keşfü’1-Hafâ, 2/312.

6- Hucurât Sûresi, 49/10. 

7- Âl-i İmrân Sûresi, 3/133, 134. 

8- Lem’alar, s. 152-172; Mektûbât, s. 253-261.

22 Nisan 2013 Pazartesi

İLİM MERTEBELERİ - 2

Abdullah Aymaz
Bir önceki yazımızda insan beynindeki ilmin mertebeleri üzerinde durmuştuk. Biraz daha üzerinde duracağız:

Üstad Hazretleri, “İtikadın başkadır, iltizamın başkadır. Her birinden çıkar bir hâlet: Salâbet itikaddan, taassub iltizamdan” diyor.

“İmtisal, izandandır” tesbitini yapıyor. Yani, emre itaat ve İslâmiyet’i yaşamak; iz’an denilen tam olarak anlayıp, derin bir tasdikten sonra olur.

Sırf “tasdikten” iltizam çıkar. “Taakkul” de “bîtaraf”; yani sadece aklî idrâk tarafsız yapar. Yani aklen anlamış olduğu meseleyi tasdik edebilir de, etmeyebilir de… 

“Bîbehre” tasavvurda. Yani sadece tasavvur derecesinde bir bilgiyle insan bir şey elde edemez. “Tahayyül”de ise eğer insan hakikat ile bunu birleştirip bütünleştirmeyi beceremezse, safsatalara düşer.

Ali Ünal Bey’in dediği gibi: “Her ne kadar insanlar zaman zaman hayallerine ilim süsü verseler de, sadece hayal, genellikle safsata doğurur.

“Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek her demde sâfî olan zihinleri yaralamadır, hem dalâlete atıp yanlış, hatta sapık yollara sürüklemedir.”

Bu bâtıl şeyleri ikiye ayırabiliriz. Bir kısmı itikada ait meseleler. Bir kısmı da ahlâka müyayir hususlar…

Üstad Hazretleri, Kur’an’ın mucizelik yönlerini 40 vecihten izah eden Yirmi Beşinci Söz’ün başında diyor ki:

“Bu Mucizat-ı Kur’aniye Risalesi’ndeki ekser âyetlerin her biri, ya mülhid dinsizler tarafından tenkit sebebi olmuş veya fenciler tarafından itiraza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şüphelerine maruz olmuş âyetleridir. İşte bu Yirmi Beşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlarını ve nüktelerini beyan etmiş ki, dinsizlerin ve fencilerin kusur zannettikleri noktalar mucizelerin parıltıları Kur’anî belağatın kemâlâtının beslendiği kaynaklar olduğu, ilmî kaideleri ile isbat edilmiş. BULANTI VERMEMEK için onların şüpheleri zikredilmeden kati cevap verilmiştir.” (Yirmi Beşinci Söz, Giriş Bölümü)

“Dinsizlerle ve bilhassa Avrupa mukalliyetleriyle MÜNAZARA ile meşgul olanlar, büyük bir TEHLİKEYE maruzdurlar. Çünkü, nefisleri tezkiyesiz ve emniyetsiz olması ihtimaliyle yavaş yavaş karşı tarafa mağlup olur.

Tarafsız muhâkeme ve düşünme denilen insaflı davranma anlayışı ile yapılan bir MÜNAZARADA nefs-i emmâreye  itimad edilmez.

Çünkü insaflı bir MÜNAZARACI hayalî bir MÜNAZARA sahasında,  ara sıra karşı görüşün elbisesini giyer, ona bir DÂVÂ VEKİLİ olarak onun lehinde müdafaada bulunur.

Bu vaziyetin tekrarıyla BEYİNDE bir TENKİT LEKESİ  meydana geleceği için, ZARAR verir.” (Mesnevi-i  Nuriye, Zeylü’l-Hubab)

Üstad Hazretleri,  içimize Avrupa’dan sızmış şu hazır edebiyatın durumunu şöyle özetliyor: “Edebiyatta üç hareket alanı vardır; onlar içinde gezer, hâricine çıkamaz.

Ya aşk ile güzelliktir, ya kahramanlık ve yiğitlik, hakikatın anlatılıp resmedilmesi… İşte yabanî (Avrupaî) edebiyat ise, kahramanlık noktasında hakperestlik yapmaz.

Belki zâlim insanların gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvet perestlik hissini telkin eder. Güzellik ve aşk noktasında, hakikî aşkı bilmez.

Şehvet uyandıran bir zevki nefislere de şırınga eder. Hakikatı tasvir etme maddesinde, kainata İlahî bir sanat suretinde bakmaz, Rahmanî bir boya suretinde göremez.

Belki TABİAT noktasında tutar, tasvir eder, ondan ucuza kurtulamaz. Yine onun yüzünden gelen dalâletten ileri gelen ruhun ızdraplarına o edepsiz edebiyat teskin edici ve uyutucu bir ilaç gibidir; hakikî fayda vermez.

Tek bir ilacı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitap gibi canlı cenaze, sinema gibi hareket eden ölüler!.. Ölmüş bir şey hayat veremez.

Hem tiyatro gibi, tenâsüh tarzı, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz.

İnsanların ağzına yabancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya iffetsiz ve düşkün kadın fistanını giydirmiş, mücerred (soyut) güzellik tanımaz.

Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir artisti okuyucunun (seyircinin) hatırına ve hayaline getirir. Zahiren şehvete, zevk ve eğlenceye düşkünlük fenadır, insanlara yakışmaz.” der.” diyerek zararlı neticeyi gösterir.

Halbuki sefahate öyle teşvik eder bir şekilde, bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, kötü arzuları heyecanlandırıp harekete geçirir, his daha söz dinlemez.” (Lemaat Risalesi)

Üstad böylece çok net biçimde gerçekleri gözler önüne seriyor.

21 Nisan 2013 Pazar

İlmin mertebeleri - 1

Abdullah Aymaz
Bediüzzaman Hazretleri’nin Lemaat Risalesi’nde bahsettiği ilmin beyindeki mertebeleri üzerine IRMAK TV’de bir-iki söz söyleyince bunlar üzerinde biraz daha durmam istendi.

Üstad Hazretleri diyor ki:

“İnsan beyninde ilmin mertebeleri muhteliftir. Bu farklı durumlar da birbirine karıştırılmaktadır.
“Beyinde mertebeler var; birbiri ile karıştırılıyor…

Hükümleri muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir. Sonra gelir taakkul (aklen idrak) sonra tasdik ediyor, sonra iz’an, oluyor (vicdanî derin kabul oluyor, sonra gelir iltizam taraftar olup yaşama), sonra itikad gelir…

“İtikad başkadır, iltizamın başkadır. Her birinden çıkar bir hâl: Salâbet (dine sağlam ve tam bağlılık) itikaddan gelir. Taassub, iltizamdan (taraftar olmaktan), imtisal (yaşama, tutma) iz’andan. Tasdikten iltizam. Taakkulde bîtaraf, bîbehre (nasipsiz) tasavvurda. Eğer mezcedilmezse, tahayyülde safsata hâsıl olur. Her zaman bâtıl şeyleri tasvir etmek sâfî (temiz ve saf) olan zihinleri yaralar ve yanlışlara, sapıklıklara sevk eder.”

İnsan bir şeyi anlamak, bir şey ortaya koymak istediğinde önce hayal eder, hayalinde canlandırır. Sonra daha belirgin hale getirip tasarlar. Yani tasavvur edip bir biçime sokar.

Bundan sonra aklen idrak safhasına yükselir. Aklen anlama derecesinde elde ettiği bilgiyi tasdik edebilir de, etmeyebilir de…

Yani mesela Hıristiyan İlâhiyatı üzerinde doktora çalışması yapan bir başka anlayış veya din mensubu insan, papazlardan fazla not alsa, iyi bilse bile, Hıristiyanlığı kabul etmeyebilir de edebilir de…

Yani tasdik bundan sonra geliyor. Netekim, bazı oryantalistler bir Müslüman’dan fazla İslamî bilgiye sahip olduğu halde İslamiyet’i tasdik etmeyip bilakis düşmanlık bile yapabiliyorlar.

Demek ki, tasdik (doğrulama, doğru kabul etme) raddesi taakkulden sonra geliyor ama her zaman tahakkuk etmiyor.

Eğer tasdik gerçekleşmişse, bundan sonra iz’an derecesi geliyor. Yani kalben ve vicdanın kesin kanaat hâsıl etme mertebesi… Buna derin tasdik ve kabul de diyebiliriz…

Böyle tahayyülden tasavvura, tasavvurdan taakkule, ondan tasdike, tasdikten iz’ana doğru dipten yukarıya yükselen bir derin kabul, kesin kanaat insanda iltizamı yani taraftarlığı oluşturur.

Yani izandaki, kesin kabul ve kanaat, onun benimsenip hayata geçirilmesine ve yaşayış halinde tabiat ve fıtratın bir yanı hâline getirilmesine vesile olur.

Böyle olunca da itikad dediğimiz, tam iman mertebesinde, bütünüyle, her şeyiyle Allah’a bağlanma tahakkuk eder…

Böyle aşağıdan yukarıya gelişen, bilerek bir olgunluğa erişmedeki iltizam ile yukarıdan aşağıya bir iltizam farklıdır.

Yani ilmî bir yolla değil de taklîdi bir kabulle taraftarlık ise taassubu doğurur… Bunların tahkikleri, araştırmaları, tefekkürle, taallukle yani akıl ve muhakeme yürüterek bir gerçeğe ulaşmaları söz konusu olmadığı için bir şeye körü körüne bağlanmaları, taraftar olmaları neticesinde taassuplar ortaya çıkar.

1 Nisan 2013 Pazartesi

PANDORANIN KUTUSU BİR DAHA AÇILIRSA! @ChevalierdesMot



@ChevalierdesMot
Ahmet Bey, yine açtırdınız Pandora'nın kutusunu...


Aslında Batının içinde bulunduğu duruma tam karşılık geliyor bu PANDORA'nın kutusu. 

Efsaneye göre Prometheus tanrılardan ateşi çalar (Batı'nın Endülüslü Müslümanlardan ilmi çaldığı gibi) ancak bu ilmi çalarken en önemli kısmını unuturlar:  “ÇokYasal Siyaset”


Antik Yunan Efsanesine göre;

Baş tanrı Zeus,  tanrıların ateşini Olympos Dağı'ndan çalıp,  insanlara götürerek ilk devrimi gerçekleştiren Prometheus'u ve ona yardım eden suç ortaklarını (erkekleri) cezalandırmak için bin bir kötü düşünceye dalar. Bütün kötülükleri beyin süzgecinden geçirdikten sonra aklına,  bu kötülükleri içinde barındıran bir varlık yaratma fikri gelir.



Bütün kötülükleri içinde barındıran bu varlığın adı ise 'kadın'dır. Tabi bu varlığa kadın demeden önce yaradılış öyküsünü anlatmak yerinde olacaktır.



Baş tanrı Zeus,  kadın yaratma fikrini hemen gerçekleştirmek için kolları sıvar. İlk olarak,  oğlu olan demirci tanrı (sanatçı olarak da bilinir) Hephaistos' a bir parça toprağı suyla karıştırarak bir kadın yapmasını söyler. Hephaistos,  Zeus'un dediğini anında yapar ve usta becerisiyle kadına şeklini verir. Daha sonra ise bilgeliğin tanrıçası Athena,  bu kadına el işlerini,  beceriyi (dokuma,  el sanatları vs.) öğretir ve süslü kuşağını bu kadının beline sarar.



Sıra kadını kadın yapan özellikleri bu kadına vermeye gelince,  devreye aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite girer. Aphrodite,  bu kadının yüreğini arzularla doldurur,  yüzüne zarafet serper,  tutku,  heyecan,  güzellik,  şehvet hepsini bu kadına adeta yükler.



Zeus'un kötü olarak nitelendirdiği bu kadına şeytani duyguları,  yalanı,  düzenbazlığı ise haberci tanrı Hermes verir. Son olarak ise Zeus,  bu kadına can versinler diye dört rüzgârın esmesini emreder. Bu rüzgârlar esince kadına can gelir. Böylelikle kadının yaradılışı gerçekleşir. Bu kadın yaratıldıktan sonra sıra onu süslemeye gelir. Bu süsleme görevini ise birbirinden güzel periler üstlenir. Periler onu süslü gerdanlıklarla,  kemerlerle ve de çiçeklerle donatırlar. Onu akıllara durgunluk verecek bir güzelliğe büründürürler.



Son olarak sıra bu kadına isim vermeye gelir. Haberci tanrı Hermes ona "bütün tanrıların armağanı" anlamına gelen "PANDORA" adını verir.



Pandora efsanesinin günümüze nasıl aktarıldığı konusunda bilgi verecek olursa eğer; tarihçi Hesiodos'un "Theogonia" (tanrıların doğuşu) ve "İşler ve Günler" adlı eserlerinde bu efsaneye yer verilmiştir.



Zeus Pandora'ya can verdikten sonra ve onun bütün kötülüklerle,  çirkefliklerle aynı zamanda güzelliklerle donandığını gördükten sonra sıra Prometheus'tan ve insanlıktan öc almaya gelir. Zeus Pandora'nın eline kapalı bir kutu verir ve onu Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a (aklı başına sonradan gelen,  geç uyanan anlamına gelir) gönderir.


Olacakları önceden görebilen kâhin Prometheus bunun üzerine kardeşi Epimetheus'u Zeus'tan gelecek hiç bir hediyeyi almaması hususunda uyarır. Fakat Epimetheus hediyeyi elinde tutan güzel Pandora'yı görünce kardeşinin nasihatlerini unutur ve bunun karşılığında insanlığa en büyük kötülüğü getirir. Epimetheus,  Pandora'nın çekiciliğine karşı koyamaz ve yapacağı en son şeyi ilk sıraya koyarak onunla evlenir. O zamana kadar insanlar kötülüğü,  hastalığı,  sıkıntıyı,  yalanı bilmiyorlardır. Yeryüzüne bütün kötülükler Pandora ile birlikte bu kutuyla gönderilmiştir. Tek yapılmaması gereken ise bu kutunun açılmasıdır.


Zeus'un eline tutuşturduğu kutuda ne olduğunu merak eden Pandora bu merakına daha fazla dayanamayarak bu kutuyu açar. Bu kutu açılınca ne kadar kötülük,  dert,  kıskançlıklar,  hastalıklar,  açlık,  yaşlılık,  delilik,  ahlaksızlık varsa yeryüzüne yayılır. 

Pandora bu kutunun kapağını kapatmak istese de çok geç olmuş, artık yeryüzü bu kötülüklerle olumsuzluklarla çevrelenmiştir. Buna rağmen Pandora,  kutunun kapağını son hamleyle kapatır. Kutunun içinde geriye tek kalan ise; insanları bu kadar olumsuzluk karşısında avutan,  insanlığın tek ilacı olan 'UMUT' tur. (http://blog.milliyet.com.tr/gulsengedikoglu )

Sanırım bana düşen de Pandora’nin Kutusunda geriye kalan “UMUT” misali ( batının zamanında araklamaya tenezzül etmediği, bünyesine uygun düşmeyen ) sosyo-politiko-ekonomik ilimlerin çıkmasını sağlayarak Batının kurduğu HerkeseYekYasal zulüm düzenbazlığının darmadağın edilmesine yol açacak ne varsa ortalığa salıvermek oluyor. :)

22 Mart 2013 Cuma

RİSALE-İ NUR'DA RUH



 Dr. Selçuk CANSIZ
Gerçek ilim, öncelikle insanın kendisini tanımasıyla başlar. İnsan ruh ve beden olarak çok karmaşık olan, âdetâ sırlar yumağı görünümü arz eden, ayrıca kendisine verilen her bir duygusu da keşfe muhtaç hakikatlerle dolu olan harika bir varlıktır. 

Bediüzzaman’ın deyimi ile kâinatın küçük bir numunesi ve çekirdeği olan insanın, mahiyetinin anlaşılabilmesi oldukça güçtür. Bütün bütün anlaşılması da mümkün görünmüyor. 

İnsanlık tarihi boyunca ruh konusuna net bir açıklık getirilebilmiş değildir. Kur’ân’ın karşısında olan felsefenin ruh konusundaki bilgileri, canlıların hal ve davranış biçimlerinden yapılmış çıkarımlardan ibarettir.
Kur’ân’da; “Sana ruhtan soruyorlar. 

De ki: “Ruh Rabbimin emrindendir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsra: 85) “Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: ‘Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım. 

Ben, o­nun yaratılışını tamamladığım ve o­na ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen o­nun için secdeye kapanın.’” (Hicr: 28-29) “Sonra o­nu düzenli bir şekle sokup, ruhundan üfürdü. 

Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz pek az şükrediyorsunuz!” (Secde:9) “Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan o­na üfledim mi derhal o­na secde edin.” (Sad: 72) âyetlerinde ruh konusunda bize bilgi verilmektedir. 

Ancak bu kadar bilgi ruhu tam mânâsıyla anlamamıza yetmemektedir. İlk insan Âdem aleyhisselâmdan sonra, anne rahminde yüz yirmi günlük iken, bir melek gönderilerek ruhu üflenen, rızkı, eceli, ameli ve şakî ya da said mi olacağını yazılan1 insanın, kendi mahiyetini anlamadan yaşaması düşünülemez.


Günümüzde Bediüzzaman Hazretleri Risâle-i Nurların muhtelif yerlerinde insanın ve ruhunun mahiyeti konusunda bizi rahatlatacak birçok açıklayıcı bilgiler vermektedir. Biz bu bilgilerin ışığında ruh konusunu kabiliyetimiz nisbetinde anlamaya çalışacağız. 

B- RUHUN TANIMI: 

Bediüzzaman ruhu tarif ederken, ‘haricî vücut giydirilmiş şuurlu bir kanun’ olarak belirtir. Diğer sabit ve daimî olan fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi emir âleminden, irade sıfatından gelmiştir. 

Ruhu, Ezelî Kudretin, kıymetli bir mücevher kutusu gibi, hisseden ve algılayan çok güzel bir vücut giydirdiği, bir yerde duramayan, akıcı, şeffaf ve hoş bir cevher 2 olarak tanımlar. 

İmam Gazali ruh için; 

“Ruh cisim dahi değildir. Suyun kaba girmesi gibi bedene dışarıdan girmiş değildir! Cisim bölünebilir. Ruh ise cisim olmadığı gibi bölünebilir bir şey de değildir. Eğer ruh bölünebilseydi, o­nun bir parçasının bir şeyi bilip diğerinin bilmemesi mümkündü... 

Tek yerde iki zıddın olması çelişik bir fikirdir. Cüz kelimesi ruh için uygun değildir. Çünkü, cüz kül’e izâfet demek olup, bu hususta ise ne kül, ne de cüz vardır. Ruh bölünmez bir yapıdır. Ve yer de tutmaz”3 şeklinde bir tarif getirmektedir. 

Mehmet Kırkıncı da kitabında özet olarak; 

Ruh maddeden mücerred bir cevher veya bir lâtife-i Rabbaniye olduğundan, o­nun mahiyetini idrak etmenin insanlar için mümkün olmadığına vurgu yaparak; ruhun tesir altına girme ve eşyayı tesir altına alma olarak iki cephesi olduğunu, insan ruhunun hem şu görünen âlemle, hem de gayb âlemiyle devamlı münasebet halinde olduğunu, gayb âleminden sürekli feyz aldığını, şehadet âlemine ise ilim ve irfanıyla tesir ettiğini, ruhun bizatihi kaim, fakat hâdis ve mahlûk olduğunu, zâtıyla idrak eden, aza ve hisler vasıtasıyla bedende tasarrufta bulunan ruhun, hâkim bir cevher-i mücerred ve bir lâtife-i Rabbaniye olduğunu, ebedî fakat ezelî olmadığını, ruhun görünen âlemdeki varlıkları hissedip anlamak için her zaman vücuttaki organları kullanmaya muhtaç olmadığını, görülmemekle beraber, ruhun varlığı beden ülkesindeki fiil ve hareketleriyle bilindiğini, ruhun bedenin bütün hücrelerinde hazır ve nazır olduğunu, Hakîm-i Kerîm’in her bir nev’î hayvanın ruhuna o­nlara en münasip ve istifadelerine en müsait cesetler giydirdiğini, arslanın haşin ruhu ile kuvvetli bedeni ve keskin dişleri arasında tam bir münasebet olduğu gibi, bülbülün hassas ruhuyla nazik bedeni, narin tüyleri, tatlı sesi arasında yine tam bir münasebetin olduğunu, ruhun bedene dâhil olmadığı gibi hariç de olmadığını, bitişik olmadığı gibi ayrı da olmadığını, ruhun bedenin tamamını idare ettiğini, bedenin her yerinde mevcut, bölünmez ve parçalanmaz olduğunu, ruhun, his, idrak, ihtisas ve irade üzerinde hâkimiyet kurduğunu, ruhun tek ve basit olduğunu, terkip olmadığını, terkip olmadığı için de zaman, mekân ve harici hadiselerin o­nu çözüp dağıtamadığını, eskitip yıpratamadığını ifade etmektedir. 4 
 
C - İNSAN RUHUNUN ÖZELLİKLERİ 

1- Ruh, âlem-i emir ve iradeden gelen bir kanundur:  

Evet ruh emir âleminden5 gelen bir kanundur. Kanunlar, Allah’ın kâinatı yaratırken koyduğu kurallardır. Bu kanunlara fıtrat, âdetullah ya da sünnetullah kanunları denir. 

Kâinata baktığımız zaman bu kanunların nasıl işlediğini görebiliriz. Fen ilimleri bu kanunların çeşitli vechesini incelemek için vardır. Meselâ biyoloji canlılar üzerinde hükümran olan kanunları incelerken, fizik; maddeler üzerindeki ısı, ışık, hız, hareket, kütle, yer çekimi gibi kanunları/konuları inceler.


Fakat bu kanunların bir vücutları yoktur. o­nları sadece maddî âlemdeki tezahüratlarından fark ederiz. Yer çekimi kanununun kendisini göremeyiz. Çünkü harici bir vücudu yoktur. Bu kanunun varlığını havaya atılan bir cismin yere düşmesinden anlarız ve icraatını görebiliriz. Ruh da aynen bu kanunlar gibi Allah’ın irade sıfatından çıkan ve emir âleminden gelen bir kanunudur. 

2- Ruh kanunu canlıdır: 

Maddelerin en küçük biriminin atom olduğunu ve atomları nötron, proton ve elektronlarla yüklü olduğunu biliyoruz. 

Nurun maddeye dönüşmeden bir önceki safhası kuantum fiziğinde bahsedilen enerji olmalı. Bu enerji dalgaları veya her neyse bizim bildiğimiz atom altı parçacıkları oluşturur. o­nlar da proton, nötron ve elektronu oluşturarak atom oluşur. 

Bundan sonraki basamaklar fen ilimleri tarafından bilinir. Bu aşamadan sonra madde kanunları dediğimiz kanunlar işler. Bu kanunlar canı, vücudu ve şuuru olmayan kanunlardır. 

Evet ruh kanunu canlıdır. Yine kâinata ve dünyaya baktığımızda çevremizde bir çok canlı kanunlar görürüz. Bu canlı kanunlar canlılar âlemi denilen ve biyolojinin incelediği âlemdir. En basit anlamda prokaryot ve ökaryot6 diye ikiye ayrılırlar. 

Bitkiler, hayvanlar ve insanlar ökaryot kısmına girer. Daha ayrıntısına girmeyeceğiz. İşte bu canlılar âleminde işleyen kanunlar hayat kanunlarıdır. 

Bunlar maddî olup canlı olmayan diğer kanunlardan farklı ve daha komplekstir. Çünkü canlı olmaları o­nları bütün kâinatla alâkadar etmiştir. 

Evet her bir canlı kanun başka bir canlı kanunla bağlanmıştır. Meselâ güneş olmasa dünyada canlılık faaliyeti olmazdı. 

Allah dünyadaki hayatiyet kanunlarını güneşin de içinde bulunduğu bir kanunlar silsilesine bağlamıştır. Hayat öyle bir şeydir ki, katı maddeleri dahi lâtif/şeffaf maddelere çevirir. 

İnsanı sadece maddî açıdan inceleyecek olsak; şu kadar demir, şu kadar şu element, şu kadar bu element diye ayırsak ve bu maddeleri yan yana koysak canlı insan bedeniyle kıyaslasak ne kadar kesif ve kaba kalacaktır. 


Bitkilerde işleyen hayat kanunlarının bir vücutları yoktur. Şuurları da yoktur. Hayvanlarda işleyen hayat kanunlarının bitkilere ek olarak harici vücutları vardır. Ancak şuurları yoktur. 

Yani hayvanların ruhları şuursuzdur. İnsanlarda işleyen hayat kanununun hem vücudu, hem de şuuru vardır ki, bu da insan ruhudur. 

İnsan bedeninden, hayat kanunlarını kendisinden aldığı ruhu çıkarsa, canlılık fonksiyonlarını kaybeder ve bedende bulunan bütün atom ve moleküller cansız âlemde işleyen canlı olmayan kanunlar tarafından işlenir. 

3- Ruh kanununun vücudu vardır: 

Ruh kanununun diğer kanunlardan en büyük farkı vücudunun olmasıdır. Diğer hiçbir kanunun vücudu yoktur. Hatta zihayat diye tabir ettiğimiz bitkilerde var olan teşekkülat kanununun dahi vücudu yoktur. 

O­nların hayatiyet özelliği olsa da vücudiyet özellikleri yoktur. Evet ruhun harici vücudu vardır. Öyleyse bir kanunun ruh olabilmesi ya da o­na ruh diyebilmemiz için hayat sahibi olması yetmiyor, ayrıca vücut sahibi olması gereklidir. 

4- Ruh kanununun şuuru vardır: 

İnsan ruhunun diğer kanunlardan farkının hayat ve vücut sahibi olması demiştik. Hayvanlarda da ruh, hayat ve harici vücut vardır. Bu kanun o­nlarda da işliyor. 

İnsan ruhunun hayvan ruhundan farkı şuur sahibi olmasıdır. Eğer o­nda şuur olmasaydı hayatı anlayamazdı. Dolayısıyla Allah’ı tanıyamazdı. Yeryüzüne halife olamazdı. 

5- Ruha birçok cihazlar takılmıştır:
 
Evet insan ruhuna maddî ve manevî bir çok, cihaz, duygu, lâtife takılmıştır. Bunların başlıcaları şunlardır. Akıl, kalp, vicdan, sır, lâtife-i Rabbaniye, saika, şaika, nefis, ene vs. Sıfatî olarak görme, konuşma, işitme kabiliyeti vs.dir. Ruh bu cihazları kullanarak maddî ve mânevî âlemlerle irtibatı sağlamaktadır. 

Aslında her duyguyu ve her cihazı maddî ve manevi diye ikiye ayırmak gerekir. İnsanda kimi duygular manevî olarak yani vücutsuz, kimileri de vücutlu tezahür etmiştir. 

Meselâ duymak hem maddi, hem manevidir. Madde âlemindeki sesleri duymak için kulağa ihtiyaç var. Fakat mânâ âlemindeki sesleri duymak ruha ait bir şeydir. 

Göz de öyledir. Madde âlemindeki görüntüleri görmek için göze ihtiyaç vardır. Fakat mânâ âlemindeki şeyleri görmek ruhun direkt görmesiyle ilişkilidir. 

D- RUH VE BEDEN İLİŞKİSİ

1- Ruh, âlemine göre bedene girer: 

Ruh yaratıldıktan sonra bulunduğu âlemin özelliklerine göre kendisi için hazırlanmış bir bedene yerleştirilmektedir. 

İçinde bulunduğu âlemle temas halinde olabilmesi ve o âlemde iş yapabilmesi buna bağlıdır. Meselâ ruh bu yaşadığımız maddî âleme geldiğinde yine maddeden yaratılmış bir bedene girmektedir. 

O beden aracılığıyla bu maddi âlemle temasa geçebilmekte, o­nu görebilmekte, o­na dokunabilmekte, o­nda oluşan sesleri duyabilmekte, yaratılmış olan tatları ve acıları algılayabilmektedir. Şâyet beden aracı olmasaydı bunların hiçbirini yapamazdı. 

Bediüzzaman; “Ekser İlâhi isimlerin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihazâtı cismâniyettedir. Hem, gâyet mütenevvi’ ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidadlar cismâniyettedir.” 7 diyerek buna vurgu yapmaktadır. 


Bütün maddî ve mânevî duygu ve cihazlarıyla ubudiyet etmiş Cennet ehli olan insanların, her bir cihazını okşayacak, her bir duygusunu zevklendirecek bir şekilde, Cennetin her bir nev’înden birer güzelliği gösterecek bir elbise, kendilerine ve hurilerine, rahmet-i İlâhiye tarafından giydirileceği; Cehennem ehline de, dünyada gözüyle, kulağıyla, kalbiyle, eliyle, aklıyla ve sair bütün cihazlarıyla günahlar işlemiş oldukları için Cehennemde o­nlara göre elem verecek, azap çektirecek ve küçük bir cehennem hükmüne gelecek çeşitli parçalardan yapılmış elbise giydirileceği hususu hadis-i şeriflere dayandırılarak anlatılmaktadır.8 

Bir Hadis-i Şerifte; “Ehl-i Cennetin ruhları, Berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve Cennet’te gezerler.” diye işaret edilen “tuyurun hudrun” adı verilen Cennet kuşlarının ve sineklerin içlerine emr-i Hak’la giren bir kısım ruhların, cismani âlemi seyredip o canlı cesetlerdeki göz, kulak gibi duygular ile fıtrî mucizeleri temaşa ettikleri, ayrıca meleklerin de kendi âlemlerinde Cenâb-ı Hakk’ı zikir ve tesbih ettikleri, şehadet âlemindeki zikir ve tesbihleri ise âdeta o­nların mescitleri olan maddî şeylerde yaptıkları belirtilmektedir.9 

Vücut ruhun elbisesi değil, belki hanesi ve yuvasıdır. Ruhun bir derece sabit ve ruha münasip lâtif bir kılıfı ve misalî bir bedeni vardır. 

Ölüm sırasında bütün bütün çıplak kalmaz, yuvasından çıkar, misalî bedenini giyer.10
Ruh bedenden çıktıktan sonra, o an misal âlemine girer ve misal âleminde olanları görür, duyar, fakat maddi âlemle artık bir ilişkisi kalmaz. Maddî âlemle irtibat sağlayabilmesi ancak maddî âlemde bir bedene sahip olmasıyla mümkündür. 

2- Ruh ve maddî bedenimiz


Ruh bedenle maddenin mânâya en yakın yerinde temasa geçer. Bu ise kuantum fiziğinin bahsettiği atom altı enerji ile alâkalı olabilir. Yani ruh enerji iletimiyle maddeye hükmeder. Zaten kuantum fiziğinin dediği gibi maddenin temelinde enerji var. 

Bilindiği gibi bedenimizdeki faaliyetler elektriksel düzeyde işliyor. Yani bir şeyi görmek için önce ışık göz içine girer orada bu ışık elektrik sinyallerine dönüşür ve sinir kablolarıyla beyne iletilir. 

Beyinde görme merkezinde bu sinyaller bir takım iyon deşarjına sebep olur ki, bu da elektriksel olarak orada bir enerji oluşturur. İşte bu aşama madde ile mânânın, ruh ile bedenin irtibata geçtiği aşamadır. 

Bu, parmak-klavye ilişkisine benzer. Ruh bunu madde âleminin görüntüsü olarak algılar. İşte ruhta var olan beş manevî duygunun, beş zahiri organ olan göz, kulak, burun, dil ve dokunma ruhun maddi âlemle ilişki kurduğu organlardır. 

Bu duyguların algılama yapabilmesi için bu organlara ihtiyacı vardır. Beden sadece mükemmel bir âlettir. o­nu kullanan ise ruhtur. Yani ruh olmazsa beden bir işe yaramaz. 

3- Maddenin hikmeti ve kıymeti: 

Toprağın İlâhî san’atların bütün nev’îlerine kaynaklık etmesi sebebiyle bütün sâir unsurlardan mânen üstün olması gibi; çok geniş sanatları ve özellikleri üzerinde taşıyan insan nefsi de temizlenmek şartıyla bütün insanî duyguların üstüne çıkmaktadır. 

Maddî âlem, Allah’ın ilim, hikmet, kudret gibi sıfatları ile sayısız isimlerinin en kapsamlı, en geniş ve en zengin bir şekilde tecellisine mahzar olan bir ayna, san’atını nakşettiği çok ince ve güzel bir nakıştır.11 

E- RUHUN BAKİ OLUŞU

1- Ruh kanunu diğer kanunların kardeşidir: 


Başta da dediğimiz gibi ruh aynen diğer kanunlar gibi âlem-i emirden gelir. Bu itibarla diğer kanunların kardeşi gibidir.12 

2- Kanunlar bir derece bekaya mazhardır: 

Diğer kanunlara baktığımızda o­nların bir derece bekaya mazhar olduklarını görürüz. Meselâ Risâle-i Nur’da incir ağacı misal olarak verilmiş. İncir ağacının teşekkülat programı, o­nun çekirdeğine hıfzedilmiştir. 

O teşekkülat kanunu, âlem-i emirden gelmiş ve bir nev’î o­nun ruhu gibidir. Ama ruhu değildir, çünkü o kanun ruh değildir. Sürekli yeni çekirdeklere aktarılarak bir çeşit bekaya mazhar olmuştur. 

Diğer kanunlar da kâinatın yaratılışından beri aynı şekilde bekaya mahzar olmak suretiyle işlemektedirler. Çoğunlukla değişmezler. Yer çekimi kanunu, suyun donarken genişleme kanunu gibi. Allah hikmeti gereği o­nları bazı özel hallerde geçici süreyle değiştirmiştir. 

Bunları peygamber mucizelerinde görüyoruz. Zaten o­nun mucize oluşu da bundan ileri geliyor. Allah kendi âdetini o elçisini tasdik etmek için değiştirmiş ve bu da mucize olmuştur. 

3- Ruhun diğer kanunlardan üstünlüğü: 

Ruhun diğer kanunlardan çok farklı ve üstün yönleri vardır. Harici vücudu vardır, canlıdır ve şuuru vardır. Hem o­nlardan daha kavîdir, daha ulvîdir. Hem o­nlardan daha daimîdir, daha kıymettardır. 

Bu sebeple insan ruhu, bir derece bekaya mahzar olan diğer kanunlardan daha fazla bekaya lâyıktır ve muhtaçtır.13 Bu sebeple Allah insan ruhuna ebedî bir hayat vaad etmiştir. 

F- SONUÇ
 
Ruhun mahiyetini tam olarak anlayabilmek mümkün değildir. İnsanın ruhuna takılan bütün maddî ve manevî cihazlar Allah’ın sonsuz ilim, kudret ve saltanatını anlamak, keşfetmek ve O’na iltica etmek içindir. 

İnsan ne derece Allah’a kulluk ederse, o derece mahiyetine uygun hareket etmiş ve ebediyete lâyık bir varlık haline gelmiş olur. Unutmayalım ki, sır perdeleri gerçek nura yaklaştıkça açılır. 

KAYNAKLAR:

1- Hadis-i Şerif, Abdullah İbn-i Mesud tarafından rivâyet edilmiştir. Buhari ve Müslim’de bulunmaktadır. 

2- Nursî, Bediüzzaman Said, 29 Söz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul. 

3- www.ahmethulusi.com 

4- Kırkıncı, Mehmet, Ruh Nedir? 1998 Timaş. 

5- Allah (cc) bütün kâinatı kanunlar koyarak yaratmıştır. Her şeyin maddi âlemde görünür cihetine mülk denir. Mülkü işlettiren kanunlar ise melekût yönünde bulunur. Kanunların bulunduğu aleme âlem-i emr denir. Bu âlem görünmez. Yalnız hissedilir. Varlığı ilmen bilinir. Gözle sadece o­nun icraatları görülür. O kanunların mülk âlemindeki tezahürleri bilinir. Hâlık-ı zülcelâl masivayı nurdan yaratmıştır. Önce kendi nurundan mahlûkatın en üstünü olan insanoğlunun en şerefli ve en üstününü yani Peygamber’in (a.s.m.) ruhunu yaratmış, sonra o­nun nurundan diğer bütün insan ruhlarını ve tüm kâinatı yaratmıştır. 

6- tr.wikipedia.org 


7- Nursî, Bediüzzaman Said, 28. Söz, Y. A. N, İstanbul. 

8- Nursî, Bediüzzaman Said, 28. Mektup, Y. A. N, İstanbul. 

9- Nursî, Bediüzzaman Said, 29. Söz, Y. A. N, İstanbul. 

10- Nursî, Bediüzzaman Said, 29. Söz, Y. A. N, İstanbul. 

11- Nursî, Bediüzzaman Said, 28. Söz, Y. A. N, İstanbul. 

12- Nursî, Bediüzzaman Said, 29. Söz, YY. A. N, İstanbul. 

13- Nursî, Bediüzzaman Said, 29. Söz, Y. A. N, İstanbul.