Popüler Yayınlar

İTTİHATÇILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İTTİHATÇILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2013 Pazar

1915: Ermeniler ne yapmalı? - Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan


Varsayalım ki Türkiye devleti şu veya bu nedenle kendi geçmişiyle yüzleşmeyi ertelemeye devam etti, hatta bu geçmişi tümüyle tarih dışı bırakacak kadar özgüvenli hale geldi.
Bunun zararını tabii ki Türkiye toplumu görecek, içsel yalnızlaşmayı derinleşen bir travma olarak yaşayacak, özgürleşemeyecek ve devlet bağımlılığından kurtulamayacaktır. Ama varsayalım ki böyle oldu… Acaba Ermeniler ne yaşayacak, onları nasıl bir kimliksel çöküş bekleyecektir?

Çünkü kendi kimliğini bir başka öznenin iradesine bu denli bağımlı hale getiren bir siyasetin kendi özgür iradesini yitirmesi şaşırtıcı olmaz.

Böyle bir durumda Ermeniler ya gündelik hayatın çekiciliği içinde kendilerini avutacaklar, duyarsızlaşmaya, geçmişe yabancılaşmaya, köksüzleşmeye ve kültürel açıdan yoksullaşmaya meyledecekler; ya da sertleşme, yaşanan güne yabancılaşma, ruhsal canlılığı yitirme ve hastalanma eğilimi gösterecekler.

Akla doğal olarak Hrant'ın ‘zehirli kan' metaforu geliyor… Buradaki ‘zehir' kanın kendisi değil, o kanın bizim zihnimizde yeniden üretilmiş halidir. Bir başkasının kaderine olan bu bağlılık ancak bir kader birlikteliği de yaratılabilmiş ise sağlıklıdır, yaşanasıdır ve yapıcıdır.

Aksi halde ortada bir bağımlılık var demektir ve bunun sonuçları da manen öldürücüdür. Yüzyıl önce yığınlar halinde cismen ölen, ortadan kalkan, azalan bir kavmin, bu kez kendisini geçmişin failine bağımlı kılarak, onun yapısal duyarsızlığına mahkum olarak manen öldürmesi tek kelimeyle ‘yazık' bir durum…

Ermenilerin kendilerine normalliği hak görmesi gerekiyor. Bu tutum geçmişi unutmayı değil, ama farklı bir biçimde sahiplenmeyi ima etmekte.

Aynı şekilde bugünü elden kaçırmayan, geleceği ise bir başkasının iradesine terk etmeyen bir yaklaşıma ihtiyaç var. Bu bağlamda Ermenilerin yapması gerekenler üç farklı boyuta sahip:

Kendi geçmişine ve yasına yönelik yeni bir tavır, toplumsal ve zihinsel yapının serbestçe tartışmaya açılması ve yeni bir dünyanın ötekilerle birlikte kurulması çabasının parçası olunması.

Bugüne dek Ermenilerin kendi geçmişine ve yasına yönelik tavrı, başkalarının dikkatini çekmeyi hedefleyen bir mağduriyet dilinin geliştirilmesi şeklinde oldu.

Sadece siyasi söylem değil, neredeyse tüm sanat faaliyetleri tek bir konuya, 1915'e odaklandı. Öyle ki bu alanda sözü olmayan sanatçı ‘milli' olmaktan çıktı, kültürü temsil etmekten uzaklaştı.

Yaratıcılık tek bir noktada, ortak acının simgesi olan soykırımda yoğunlaştırıldı. Soykırım, Ermeni olmanın önkoşulu haline geldi…

Bugün artık yapılması gereken öncelikle acı ve yasın iç dünyaya doğru özgürce yol almasının sağlanması ve siyasetten bağımsız kılınmasıdır. Edebiyat ve sanatın son yüzyılın üretmiş olduğu ‘Ermeni' ile uğraşması, 1915'i bu ‘Ermeni'nin yoğrulmasına yaptığı dolaylı katkının içinden okuması gerekiyor.

Hayatın başkalarına siyasi mesaj vermeye adanmayacak kadar, derinlikli ve zengin Ermeni kültürünün ise bir ‘hesap sorma' ritüeline esir düşürülmeyecek kadar kıymetli olduğunun anlaşılması gerekiyor. Kısacası yitirilmiş olanı cümleleştirip klişeleştirmek değil, o yitirilene yeniden dokunmak gerekiyor…

İkinci boyut, Ermenilerin çoğul yapısının teslim edilmesine, sessizliğin sesinin duyulmasının sağlanmasına ilişkin… Milliyetçilik üzerinden ‘makbul' Ermeni üretme alışkanlığının zararları açık.

Bugün düğünlerde bile kahramanlık şarkıları söyleniyorsa, bunun bir dayanışmacı ruhu değil, bir kadim sahicilik olarak ‘ruhun' yitirilmiş olduğunu gösterdiğini idrak etmekte yarar var.

Toplumun kendi içinde farklılaşmasından korkmazken, zihniyetle de sahici bir yüzleşmeye hazır olmak lazım. Demokratlıktan ne denli uzak olduğumuzu, cemaatçi yapıdan ve gücün cazibesinden kurtulamadığımızı teslim etmek, en azından gelecek nesillerin yolunu açacak bir samimiyet kültürü üretmek gerek.

Nihayet üçüncü olarak, dışımızdaki dünyaya ve özellikle ‘Türklere' nesnel bir gözle bakmayı, değişeni görmeyi ve Türkiye toplumunu ideolojik kalıplara hapsetme kolaycılığından kurtulmayı öğrenmek durumundayız.

Bu topraklarda yaşanmakta olan devrimin anlamını Ermenilerin kavraması hiç de zor olmamalı. Türkiye kendi belleğini ararken, Ermenilerin o belleğe kapı açmamaları, Anadolu'yu bu ortak belleğin içinden tahayyül etmekten uzak durmaları düşünülemez. Geçmişi birlikte hatırlamak, geleceğin de birlikte inşa edilmesini mümkün kılar.

Bu süreçte kim soykırım demiş, kim dememiş önemini yitirir. Özgür ruhların diyarında gerçekler kendi dilini üretir ve herhalde bundan en az gocunacak olanlar da Ermenilerdir…

26 Nisan 2013 Cuma

1915: Türkiye ne yapabilir? (2)

Soykırım kavramı birçok ülke için bir Demokles kılıcı. Bu kelime ile yaftalanmanın gerçekten de korkutucu bir yanı var. Özellikle milliyetçi bir ideolojiye yatkınsanız, soykırım yapmış bir ülke olmanın sizi tarihin ikinci sınıf milletlerinden biri yaptığını düşünmemeniz mümkün değil.

Sanki dünya ‘milletleri’ arasında bir manevi güzellik yarışı var ve soykırım yapmış olmak bir ‘milleti’ telafisi olmayan biçimde tarihin karanlık sayfalarına göndermekte. Oysa Birleşmiş Milletler’in geçerli olan soykırım tanımını veri alacaksak, etrafta soykırım uygulamamış ‘millet’ bulma şansımızın çok az olduğunu görmekte yarar var.

Gerçekler acımasız: Eşitsiz güçlerin karşı karşıya olduğu her durumda, eşit güçlerin çatışmasında ise taraflardan birinin göreceli gücü belirli bir zaman ve mekan aralığında ele geçirdiğinde, ‘güçlü’ taraf diğerine soykırım girişiminde bulunmakta fazla tereddüt etmiyor.

Diğer yandan soykırım suçlamasının bir Demokles kılıcı olmasının ana nedeni, bu kavramın belirli bir tarihsel örneğin ardından üretilmesi ve hiçbir başka örneğin o olayın vahametiyle mukayese edilemeyecek olması. Nazi rejiminin Yahudilere ve Romanlara karşı uyguladığı sistematik kitlesel katliamın bir benzeri gerçekten de mevcut değil.

Yok etme işlemini bir mühendislik stratejisine oturtmuş, insani duyarlılığı ise tamamen denklem dışına çıkarmış başka örnek yok. Ne var ki elde tek bir kelime var ve tanımın genişliği de veri olunca, irili ufaklı her yok etme çabası ‘soykırım’ olarak adlandırılabiliyor.

Dahası katliama uğrayanlar da, kendilerine yapılanların görünür olmasını sağlamak ve mağduriyetlerine siyasi destek bulmayı kolaylaştırmak üzere, başlarına gelenin mutlaka ‘soykırım’ olarak görülmesini istiyorlar.

Ancak burada herhalde mağdurları kınayacak halde değiliz… Hele faillerin yaptıklarıyla yüzleşmekten kaçındıkları durumlarda, mağdurların kendi başlarına geleni olabildiğince keskinleştirme gayretleri sadece insani bir ihtiyaç olarak görülebilir.

Bu gözlemler Türkiye’nin niçin yıllardır aynı noktada tıkanıp kaldığını ve geçen sürede derinleşen bir psikolojik balçığa saplandığını anlatıyor. Bir yandan son derece haklı olarak Almanya’ya benzetilmek istemiyoruz… 1918’in millet meclisindeki tartışmalar, o dönemin yargı süreci ve medyada yayınlanan hatırat bile bunu kanıtlamaya yeterli.

Bırakalım milleti veya devleti, hükümetin, hatta İttihatçıların bile tümünü kapsamayan, ancak Teşkilat-ı Mahsusa ve yereldeki oportünist işbirlikçiler sayesinde yürütülmüş bir ‘siyasetten’ bahsediyoruz.

Ayrıca bu ‘temizlik’ hareketinin Almanya’dakinin aksine ırkçı bir ideolojik zemine oturmadığını, yok etmekten ziyade ‘azaltma’ hedefinin güdüldüğünü, ‘Türk milliyetçiliğinin’ bir servet devşirme fırsatçılığına kabuk yapıldığını biliyoruz.

Bütün bunlar Ermenilerin yaşadıklarını ve bu yaşananların onlar için anlamını değiştirmiyor. Ama Türkiye’ye bir fırsat sunuyor: Tarihe açık yüreklilikle bakmak ve bu sayede olanı kabul ederken yapılanı da Nazi örneğinden uzaklaştırmak.

Ama Türkiye bunu yapmadığı gibi, on yıllarca ‘asıl onlar bizi kesti’ veya ‘zaten ihanet etmişlerdi’ türünden sadece Türkiye’deki bazı eksik bilgili kişilere hitap edebilecek, ama dünya karşısında kendisini küçük düşüren bir söylem izledi.

Bu durum Ermeni diasporasının ‘soykırımı’ bayrak yapmasıyla sonuçlandı, çünkü doğal olarak şunu söylediler: “Türkiye’nin devam eden reddiyesi yapılan eylemin bilinçli olduğunun nişanesidir ve bu da yapılanın soykırım olduğunu ispatlar.”

Bütün bunlar olurken Türkiye, soykırım kavramını kullanmama aklını da gösteremedi. Bu kavramı anlamlı bulmadığını ve kullanmayacağını deklare ederek en azından 1915 için farklı bir dil üretilmesini belki sağlayabilirdi.

Ama nasıl bir akılsa, dünyada halen yaşanan her türlü katliam ‘soykırım’ olarak adlandırıldı. Ne var ki Bosna, Açe, Hocalı soykırım ise 1915’in soykırım olmama ihtimali yok…

Resmî ideoloji ve resmî vatandaşlık kimliği aslında Türkiye halkını entelektüel olarak iğdiş etmiş durumda. Yaşadıklarını daha 1918 yılında bile bütün teferruatıyla konuşabilen bir toplum, bunca yılı hafızasını yitirmiş halde, devletin ona verdiği ideolojik bastonla yürüyebilen bir engelli gibi geçirdi.

Toplumun kendi hayatı devletin dış politikasına malzeme olurken, hafızası da milliyetçi bir hukuk anlayışına çerez yapıldı. Şimdi bu yaşanmışlığın ve hafızanın topluma iade zamanı…

Türkiye’nin yapması gereken ilk iş bu… Başkaları istiyor diye değil. Kendi ruh sağlığına kavuşmak ve ‘millet’ olmak için.

1915: Türkiye ne yapabilir?

Malum yıldönümü kaçınılmaz olarak yine gündemde ve Türkiye yine aynı çaresizliğin pençesinde sıkışmış, neredeyse paralize olmuş gibi duruyor. 1915 yılında Osmanlı Ermeni milletine uygulanmış olan bilinçli azaltma ve imha politikası ile yüzleşmekte zorlanıldığı sürece, bu olay bir siyasi ve kimliksel malzeme olarak kullanılmaya devam edilecek.

1915 sadece Ermenilerin yaşadığı yıkımın anılması için değil, Türk kimliğinin horlanması ve aşağılanması için de kullanılıyor. Failler gerçek kişiliklerinden ve ideolojik yaklaşımlarından sıyrılıp tüm Türkleri ve tüm toplumu temsil etmeye başlıyorlar ve bu durum Türkiye'nin daha serinkanlı adımlar atmasını engelliyor. Ama başkalarını, yani Ermeni diasporasını veya yabancı ülke hükümetlerini suçlayarak bu durumdan kurtulmak mümkün değil.

Çünkü Türkiye'nin ve kendisini bu topraklara ait hisseden herkesin kaçamayacağı, başkasının sırtına yükleyemeyeceği bir sorumluluk var. 1915 yıldönümleri kaçınılmaz olarak her yıl gelecek olsa da, içinde olduğumuz çaresizlik kaçınılmaz değil. Türkiye'nin ve genelde ‘Türklerin' yapabilecekleri şeyler mevcut ve üstelik bunun psikolojik altyapısı yeterince hazır.

Her şeyden önce Türkiye toplumu artık çok daha özgüvenli… Geçmişi hatırlamak, suskunluğun sebep olduğu ezikliği aşmak istiyor. Bugün Anadolu'nun neresine giderseniz gidin, insanlar hiçbir gocunma olmadan size yaşananları, duyduklarını ve bildiklerini anlatmak istiyorlar. İkincisi ülkeyi etnik kimliklere mesafe alabilen bir hükümet yönetiyor.

Her türlü milliyetçilik ayaklar altına alınacaksa, herhalde İttihatçıların kaba milliyetçiliğini savunulacak bir değer olarak öne sürmek pek anlamlı olmaz. Üçüncüsü bu hükümetin dayandığı İslami duyarlılık çerçevesi, bu meseleyi çözebilmenin de en temel olanaklarından birini sağlıyor.

Çünkü tehcir sürecinde Ermenileri koruyup kollayan binlerce Müslüman ailenin dışında, merkezden gelen karara direnen onlarca Müslüman mülki amir bulunuyor. İlginç bir nokta bunun Ermeni cephesinde de bir farkındalığa karşılık gelmesi.

Yıllar önce Ermenistan'a bir gazeteci ziyaretinde, en milliyetçi parti olan Taşnakların ikinci başkanı bile “biz Türk milliyetçiliğine karşıyız, Müslümanlarla ve İslamiyet'le sorunumuz hiç olmadı” demişti. Madalyonun öteki yüzü de büyük ölçüde değişti.

Ermenistan Türkiye'nin soykırımı kabul etmesini bir şart olarak görmekten vazgeçmenin eşiğinde… Her yıl binlerce diaspora Ermeni'si buralara geliyor ve tamamen farklı bir ruh hali ve siyaset algısıyla geri dönüyor. Bütün bu gelişmeler yeni bir imkanın önünde durduğumuzun belirtileri…

Önümüzdeki dönem ‘soykırım' kavramının öneminin nispeten azaldığı, ancak o dönem yaşananların öneminin hızla arttığı bir dönem olacak. Soykırım sözcüğünden rahatsız olan Türkiye için iyi bir haber…

Ama eğer gerçeklerle samimi ve dürüst bir yüzleşmeye hazırsak. Bu gerçekler çok da karmaşık değil ve aslında günümüzün Kürt meselesine fazlasıyla benziyor:

Zamanın ruhuna uygun olan özgürlük ve eşitlik taleplerine direnen ve toplumu oyalamaya çalışan bir devlet, giderek kötüleşen iktisadi ve sosyal koşullara mahkum hale gelirken etnik kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğrayan bir kesim, bu kesimin içinden ayrılıkçı ve silahlı bir grubun çıkarak direniş mücadelesine başlaması, devletin o grubu bahane ederek belirli bir bölgede söz konusu kimlik sahiplerinin tümünü mağdur eden baskı politikaları uygulaması, silahlı grubun yabancı ülke istihbaratları ile ilişkiye geçerek kendini korumaya alması, bunun üzerine devletin daha da sertleşerek ‘kesin çözüm' peşine düşmesi ve o kimliği tüm ülkede belirli bir sürede sistematik olarak ‘kazımayı' hedeflemesi…

Bu sürece mesafe alarak, nesnel bir biçimde yaklaşmak, her aktörün neyi niye yaptığını anlamaya çalışmak mümkün. Diğer taraftan devlet adına yapılanların ‘bilinçli' olduğu gerçeği ile de yüzleşmek durumundayız.

Tehcirin sadece kadınlar, yaşlılar ve çocuklardan oluşan bir milyonun üstünde kişiyi kapsadığını düşünürsek, Ermeni toplumunun birkaç yüz bin erkeğine ne olduğunu sormak zorundayız. İttihatçılar ve Mahsusacıların niçin bütün belgeleri imha ettikleri üzerinde düşünmek zorundayız.

Nihayet Ermenilerin şahıs ve vakıf mallarının şimdi kimlerin elinde olduğunu da görmek zorundayız… Ermeni meselesi bir hukuki mesele değil.

Hukuki tarafı işin aslını göz ardı etmekten başka işe yaramıyor. Esas mesele kendimizle barışmak… Ve Türkiye bu samimiyeti yaşayabilecek ve hatta bunun keyfini çıkarabilecek olgunluğa çok yakın.

29 Mart 2013 Cuma

TÜRKİYE KORKULARINDAN KURTULURKEN...

29 Mart 2013
Dostoyevski'nin “Birçok insan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur.” diye bir lafı var.

Bazen insan mutlu olduğunu bilmez gerçekten, hep mutluluğu arar ama bazen onu bulduğunda, aradığını bulduğuna inanmayabilir ya da o güne dek tatmadığı türde bir mutluluğa ulaştığında daha önce hiç hissetmediği için o duygunun mutluluk olduğunu tanımayabilir.

Sanırım sadece insanlar için değil toplumlar için de geçerli böyle bir yanılgıya düşmek. Bana sorarsanız Türkiye çok mutlu olması gereken bir döneme giriyor.

Osmanlı'nın son döneminden bu yana sürmüş bir “korku”, tedirgin bir “içe kapanış”, her yerde “düşman” gören hastalıklı bir endişe, hiç bitmeyen bir “yenilmişlik” kaygısı, kendini “yapayalnız” terör ve şiddet içinde hissetmenin getirdiği huzursuzluk sona eriyor.

Abdülhamit, Osmanlı'nın en zeki ve en modern padişahlarından biriydi. Çok başarılı bir diplomattı, diğer büyük ülkelerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan yararlanarak otuz üç yıllık iktidarında toprak kaybetmemişti.

Ve bütün iktidarını öldürülme ve devrilme korkusuyla geçirdi. Ulusların ortaya çıktığı, milliyetçiliğin yüceldiği bir çağda “merkezî” bir iktidar olmak zordu çünkü.

İmparatorluğun denetimindeki bütün uluslar “bağımsızlık” istiyordu. Ama Abdülhamit'i ve imparatorluğu bitiren “Türklerin” milliyetçiliği oldu.

Padişah'ın bütün korkularını devralan İttihatçılar, imparatorluğa “Türk” damgasını basmak isteyince büyük dağılma başladı.

Sonunda da imparatorluk çöktü. Abdülhamit, bütün zekâsına rağmen 1789 Fransız devrimini ve ondan sonra yaşanan çağın gereklerini tam kavrayamadı, kavradıysa da korkuları bunları kendi ülkesine taşımasına engel oldu.

Sonra, o korkular, İttihatçılardan da Cumhuriyet'e geçti. Bir ulus-devlet olma amacıyla işe girişildi ama olmayan ulusu yaratmak işlevini devlet üstlendi.

Türkiye'de ulusal devlet olmadan ulus devlet oluşturmaya çalışıldı; ayrıca çoğulcu bir siyasi örgütlenme yerine otoriter bir rejim yeğlendi.

Acilen ortak bir siyasal kültür oluşturma hedefi ‘çeşitlilikten ya da farklılıktan birlik' yaratmak yerine, ‘farklılıkları benzeştirmeyi' öne çıkardı.

“Türk” olmayan her “unsur” bir tehdit olarak görüldü. Kürtler, Alevîler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler hep “kuşkulu” bakılması gereken insanlardı. Halife'yi deviren İttihatçılar ve hilafeti kaldıran Cumhuriyet, İslâm'ı hayat tarzı olarak gören Müslümanları da “kuşkulular” listesine aldı.

Böylece, biz Cumhuriyet'in doksan yılını “Abdülhamit'in korkularını” daha küçük ölçeklerde yaşayarak geçirdik. Korku bizi zayıflattı, “bölünmekten hep korktuk” ama aslında hiç “bütün” olamadık, Kürtleri, Alevîleri, Ermenileri, Rumları, Yahudileri Türkiye Cumhuriyeti'nin doğal parçaları haline getiremedik.

Şimdi Türkiye değişiyor, tarihinin en can alıcı evresini yaşıyor. “Geçmiş için bir şey yapılamaz, şimdiki an, geleceğin felaketlerini önlemek için feda edilmelidir” kanısı doğuyor Türkiye'de.

Bizi hücrelerimize kadar sarsan bir hastalığın sadece kendisini değil “nekahet” dönemini de artık geride bırakıyoruz. “Türk'ün Türk'ten başka dostları” da olduğunu keşfediyoruz.

Büyük bir dünyanın parçası olduğumuzu anlıyoruz. Bütünleşen, kaynaşan bir dünya var, biz de bu dünyanın içinde yerimizi alıyoruz.

Türkiye artık hasta adam değil. Askerî vesayeti bitirmiş, darbecileri, derin devleti yargılamış, katı laikliği yumuşatmış, milli geliri üçe katlamış, milliyetçiliği ayaklarının altına alıp Dersim için özür dilemiş, yeni anayasa ve Kürt sorunu konusunda kararlı bir şekilde kolları sıvamış, parmak salladığı İsrail'e özür dilettirmiş…

Karlofça'dan beri neredeyse her savaştan sonra imzaladığı “barış anlaşmasıyla” toprak kaybettiği için bilinçaltına “barışı çok tehlikeli bir şey” olarak kaydeden bir toplum şimdi sadece bilincini değil “bilinçaltını” da değiştirmek için hareketleniyor.

“Barış ve sükûnet” talebi bu kez toplumun içinden yükseliyor. Şiddetin yükselmemesinin de, durmasının da “barışı” hızlandıracağı bir “doyma” sınırına yaklaşıyoruz toplum olarak.

Çok uzun sürmüş bir “travmayı” atlatıyoruz, hastalıktan kurtuluyoruz. İçeride de barış olacak göreceksiniz, çocukların ölümü bitecek bu ülkede.

Çünkü barışı kucaklayacak bir cesarete kavuşuyoruz. Daha uzun ince bir yolun başındayız. Kabul. Ama Başbakan Erdoğan'ın da değindiği gibi: "Gidiyoruz gündüz gece. Gideceğiz gündüz gece."

Evet, Türkiye, millet olarak yeniden geleceğe bakabilen bir özgüvenin tesisini sağlayabilmek için bu sorunu hakkaniyete uygun bir şekilde çözmek zorunda.

Bu, kelimenin tam anlamıyla tarihî bir normalleşme süreci olacaktır. Anormal olanın, yani eski Türkiye'nin korkular ve imtiyazlar üzerine kurulu iç-dış siyasetinin değiştirilmesi ve milletin her anlamda güçlendirilmesini içeren, her türlü ayrımcılığı engelleyen, sosyal hukuk devletini inşa eden eşitlikçi bir demokratik düzenin kurumsallaştırılması, sürecin nihai hedefi olmalıdır.

Çünkü Türkiye'yi ortak bir gelecek hayali etrafında bir arada tutabilmek, herkesin kendisini eşit biçimde içinde hissedeceği bir kimlikle mümkün. Bu manada, Türklük, Kürtlük, millet, ulus tartışması yerine, gerçek bir devlet tartışması yürütülmelidir.

Örneğin, Anayasa Komisyonu kurulmadan önceki aylarda bir Yargıtay cumhuriyet başsavcısı, ‘Atatürk milliyetçiliğinin Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı herkesi vatandaş saydığına' dikkat çekmişti.

Buradan anlıyoruz ki, ‘Türk devleti' vatandaşlardan ayrı ve önce var olan bir özne. Yani ‘Türk devleti' bizzat vatandaşların ortak iradesiyle oluşmuş kuşatıcı bir kimlik olmayıp kimin vatandaş olduğuna kendisiyle kurduğu bağdan hareketle karar veren bir otorite.

Sonuçta ‘Türk devleti' ibaresi ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti' deyiminden farklı olarak, devletin kimliğini vatandaşların ortak iradesine değil, açık bir biçimde etnisiteye oturtuyor ve bireyde henüz oluşmamış bir etnisitenin devlette olabileceğini varsayıyor.

Toplum kelimesinin ise bu denklemde hiçbir yeri yok. Ne var ki ‘devlet' adını taşıyan, duyguları, fikirleri, hayalleri olan bir kişi veya kurum da yok karşımızda.

Ancak rejim kendine has niteliğiyle devam edebiliyor, çünkü bazı kişi ve kurumların ‘devlet adına' düşünme ve davranma yetkisi bulunuyor.

Oysa meşruiyetin sağlanması açısından bütün bu işlerin ‘millet adına' yapılıyor olması da lazım. Çözüm ise basit: Türkiye'de ‘milletin devleti' değil, ‘devletin milleti' var.

Bu nedenle, Türkiye'nin sadece yeni bir anayasaya değil, daha da önemli olarak yeni bir devlet/millet felsefesine ihtiyacı var.

Normalleşmek, ancak bugünkü devlet/millet anlayışının mahkûm edilmesiyle mümkün olabilecek. Yeni anayasada yapılması gereken, ‘millet' kelimesini hiç kullanmamak, ‘Türkiye toplumu' ibaresi üzerinden yürümektir.

Bunun için de, kısa vadede aşılması gerekli olan çok badire var. Bunları oluşturan etkenler arasında, çatırdayan o eski yapının ürünü ve sahibi, TSK'dan MHP ve CHP'ye uzanan kurumlar ve bu toplumun tarihine özgü “ulusalcılık” ve “milliyetçilik”ten oluşan “Cumhuriyet” ideolojisi var.

Bu “badire”lerden kurtulup bu halkın belki de kendisini bir toplum olarak hissetmesi mümkün olabilir ve kim bilir ileride bir gün buralardan kendine has bir ‘millet' de çıkabilir.

*Prof. Dr. - Bordeaux IV Üniversitesi

http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-garip-turunc-turkiye-korkulardan-kurtulurken_2071294.html