Popüler Yayınlar

TÜRKİYE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TÜRKİYE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2013 Salı

Kutuplaşma demokrasiyi bozduğunda -1: Demokrasiden şüphe etmek

20 Ağustos 2013
Toplumların içindeki gerilimlerin bir zamanlar dünya savaşları çıkartan ülkeler arasındaki gerilimlerden daha yıkıcı ve zorba olduğu bir zamanda yaşıyoruz.

Üstelik bir yönetim tercihi olarak demokrasinin şiddet ve zalimlik gösterilerine sebep olduğu bir tarihsel andan geçiyor olabiliriz.

Demokrasi pratiğinden kaynaklanan bu zorluklar, dolaylı olarak ve büyük bir ironiyle otoriter hükümetin ılımlı hallerini meşru kılıyorlar.

Yıllarca “demokrasi”nin her ulus için “tüm hükümet şekilleri arasından en az kötü” olanı olduğunu varsaydıktan sonra demokrasiden şüphelenmek için bolca sebep var. Bu tespiti gönülsüzce yapmaktayız.
 
Otoriter idare biçimlerinin herkesin, özellikle de siyasete eğilimli olanların, özgürlüklerini kısıtladığına dair bir şüphe olamaz. Ayrıca her zaman olmasa da genel olarak otokrasiye sönük bir kültürel atmosfer eşlik eder.

Elizabeth dönemi İngiltere'yi düşünelim: Shakespeare ve onun çağdaşı edebiyat devleri vardı.

Geçmişte toplumun en saygı gören düşünürlerinin siyasi sorunlar için demokrasiyi suçladığı kritik dönemler olmuştur.

Batı demokrasisinin beşiği Antik Yunanistan'da Plato, Aristo ve Thucydides, Atina'yı sorumsuz ve bedeli ağır maceralara sürükleyen halk siyasetinden korkmuş, demokratik olmayan hükümet biçimlerini tercih etmişlerdir.
 
Elbette demokratik nitelikleriyle gururlanan ülkelerde bile kurulu düzenin demokrasiden korktuğu zamanlar olmuştur.

ABD'deki etkili kişiler Vietnam Savaşı'nın sonuna doğru seslerini çıkardıklarında muhafazakârlar bu sesleri demokrasinin aşırılıkları olarak yorumlamışlardı.

Bu yorumların çok bilinenlerinin birinde Samuel Huntington, Üçlü Komisyon'un yayınladığı bir makalesinde ABD'deki savaş karşıtı hareketi köpekleri huzursuz eden bir hastalığa benzetti.

İnsanların savaş ve barış gibi konuları hükümete bırakmaları gerektiğini açıkça ifade etti.
 
Sovyetler Birliği'nin çöküşünün Batı'da liberal demokrasinin otokratik sosyalizmin üzerindeki ideolojik zaferi olarak yorumlanışının ardından sadece yirmi yıl geçti.

1990'larda dünya barışı gibi amaçlar doğrudan demokrasinin yayılmasıyla eşleştirildi.

BM'nin güçlendirilmesi ya da uluslararası hukuka saygı gösterilmesi gibi reformist projeler ise rafa kaldırıldı. Avrupa ve Amerika'daki üniversitelerde “demokratik barış” teorisi ve pratiği çalışıldı.

Demokrasilerin asla birbirleriyle savaşa gitmeyeceği iddiasını belgelemeye ve açmaya çalıştılar. Eğer böyle bir tez doğrulanırsa çok ciddi politika yansımaları olacaktır.

 Daha fazla ülke “demokratik” olursa, uluslararası ilişkilerin barışçıl bölgesi genişleyecektir sonucu çıkar. 

Egemen devletler için demokrasinin bu teşvik edici getirisi Avrupa Birliği tecrübesiyle de desteklenmiş oldu.

AB hem demokrasiyi besledi hem de dünyanın en kötü savaş alanı olmuş olan bir coğrafyasında barış kültürü tesis etti.
 
11 Eylül'ün ardından Bush yönetimi “demokrasi teşvikini” ABD'nin Ortadoğu'da yürüttüğü yeni muhafazakâr dış politikanın önemli bir ayağı haline getirdi.

Demokrasinin bu şekilde desteklenmesine dair şüpheler, özellikle de 2003 Irak işgalinden sonra geniş çevrelerce paylaşılıyordu.

 ABD hükümetinin bölgede demokratikleşme aktörü olarak kendini kimselere sormadan atamış olması sertçe eleştirildi.

Demokrasi gelişimini askeri müdahaleye oturtan Amerikan yaklaşımı tüm saygınlığını yitirdi. Irak, Afganistan ve Libya'da sözde otoriterlik karşıtı müdahaleler demokrasi değil, yozlaşma, kaos ve sonu gelmeyen bir şiddet ekmiş oldu.

Bu hayal kırıklığı yaratan tecrübenin yanı sıra yabancı liderler ve dünya kamuoyu Washington'ın dünyaya en iyi meşru hükümet modelini sağladığına dair kibirli ısrarını reddetti.
 
Bu tecrübelere rağmen demokrasinin kabul edilebilir tek siyasi senaryo olarak tercih edilmesi evrensel bir kabul olarak kaldı.

Elbette tek tek vakalar incelendiğinde çok derin görüş ayrılıkları var. Demokrasiye kucak açmakla ilgili bazı kısmi istisnalar da oldu.

Örneğin Ortadoğu'da istikrar ve birlik kaynağı olarak monarşilere destek verildi. Fakat doğrudan eleştirilmediklerinde bu kralların bile yaklaşımlarının demokratik olduğu iddia edildi.

Demokrasiler vatandaşı devlet suistimalinden koruyarak, insanları seçim yoluyla milli hükümete yetki verme gücüyle donatarak, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygılı bir yönetim süreci sağlayarak saygınlıklarını korudular.
 
Ortadoğu'da son on yıldaki şu gelişmeler bu bahsedilen konuları ön plana çıkardı: İran'da teokratik demokrasiye karşı Yeşil Devrim, Türkiye'de çoğulcu demokrasinin laikler tarafından reddedilmesi ve Arap ülkelerinde özellikle de Mısır'da 2011 otoriter yönetim karşıtı ayaklanmaların ardında cereyan eden çeşitli geçiş dönemi senaryoları.

Bölgenin çektiği eziyetler Osmanlı İmparatorluğu sonrasındaki sömürgecilik, Sovyetler Birliği ile Soğuk Savaş rekabeti içinde olan bir Amerikan hegemonyasıdır.

Bunlar İsrail'in ortaya çıkışı ve yoksunlaştırılmış Filistin halkının devam eden çatışmasıyla birlikte artmıştır.

Bölgenin bu sorunları “iyi yönetim” meselesini baştan kaybedilmiş bir savaşa dönüştürmüştür. Bu en azından 2011'e kadar böyle olmuştur.

Böyle bir tarihsel arka plan karşısında “Arap Baharı” etiketi yakıştırılan demokratikleşme anının bölgede ve dünyada bu kadar heyecan yaratması doğaldır.

İki yıl sonra bu olayları Suriye, Mısır, Libya ve diğer yerlerindeki gelişmelerin ışığında duygudaşlık kurarak değerlendirmek gerekiyor.
 
Yakın zamanda bölgede tartışmalı bir fikir ortaya çıktı. Buna göre vatandaşlar hükümetin hesap vereceği son mercilerdir ve eğer hükümet kötü yönetirse, seçimleri ya da resmi kanalları beklemeden görevden alınabilir.

Bu popülist vetoyu son dönemde bu kadar tartışmalı yapan ise hükümet bürokrasisinin en gerici öğeleriyle, özellikle de silahlı kuvvetler, polis ve istihbarat ile koalisyona girme eğilimidir.

Bu tür koalisyonlar ilk bakışta tuhaf gözüküyorlar, halkın kendiliğinden ayaklanmasıyla devlet gücünün en fazla zor kullanan öğelerini bir araya getiriyorlar.

2013 Tahrir Meydanı'nda dile getirilen gerekçe sadece askeri bir darbenin 2011 devrimini kurtarabileceğiydi.

Bunu eleştirenler ise nefret edilen bir diktatöre karşı olan halkın ayaklanması ile sonra gelen yukarıdan idare edilmiş ve demokratik bir şekilde seçilmiş bir yönetimi iktidardan düşürmeyi hedefleyen hareket arasında keskin bir ayrım yapıyorlar.
 
Arap ayaklanmaları
 
2011 yılında Arap dünyasındaki büyük isyan hareketleri Tunus ve Mısır'da nispeten kansız zaferler kazanan ve diğer yerlerde de otoriter idarenin temellerini sarsan otoriterlik karşıtı cesur halkçı hareketler olarak takdir gördüler.

Demokrasi, Batılı uzmanların otoriter olmayan herhangi bir idare biçimini benimsemeyeceği iddia edilen bir bölgede tekrar ilerlemeye başlamıştı. Batılı uzmanlar bu tespitten, petrol aktıkça, İsrail güvende oldukça ve radikal eğilimler kontrol altında tutuldukça pek rahatsız da olmuyorlardı.

Arap siyasi kültürü siyasi pasiflik ve yozlaşmış elitlerin hâkim olduğu ve askeri bir devlet tarafından desteklendikleri bir ortam olarak görülüyor ve Oryantalleştiren bir bakış açısından yorumlanıyordu. Arkaplanda eğer insanlar kendi tercihlerini belirtebilirlerse sonuç İran tarzı İslamcılığın yayılması olabilir korkusu bulunuyordu. 
 
Yalnızca iki sene sonra sadece Arap dünyasında değil tüm dünyada demokrasinin işlerliği hakkında ciddi şüpheler yaratan kasvetli bir siyasi ortam olması dünya hakkında iyi şeyler söylemiyor.

Siyasi kültürün içinde meşruiyet ve yönetim krizlerine yol açan derin siyasi ayrışma hatları olduğu ve bu krizlerin ancak bir ihtimalle kaba güç kullanımı ile idare edilebileceği anlaşıldı.

Bu çatışmalar bir dizi ülkede etkin ve insancıl hükümetlerin kurulma ihtimalini yok ediyor.
 
Mısır'da askerin 3 Temmuz'da yönetimi devralmasının ardından yaşanan dramatik ve kanlı olaylar bu gerçekleri küresel siyasi bilinçte öne çıkardı.

Fakat Mısır çatışan dini, etnik ve siyasi güçleri “kazanan her şeyi alır” mücadelesinde birbirleriyle çarpıştıran kutuplaşma krizlerinin zehirli sonuçlarını yaşayan tek ülke değil. Irak, her gün Sünni ve Şiiler arasında mezhep çatışmasından kaynaklanan şiddeti yaşıyor.

Bu da Amerika'nın ülkeyi diktatörlükten kurtarmak için giriştiği haçlı seferinin ve on yıllık işgalin ardından ne kadar başarısız olduğunu ortaya koyuyor.

ABD, demokrasi getirmek yerine kaos, iç savaş tehdidi ve ülkeyi ancak otoriter bir rejimin barışa ulaştırabileceği inancını yerleştirdi.

Türkiye de 11 yıllık sıra dışı AKP başarısına ve periyodik olarak seçmen tarafından desteklenen dinamik liderliğe rağmen devam eden kutuplaşmanın istikrarsızlaştıran etkisini yaşamakta.

AKP başarıları arasında siyasi kurumları güçlendirmek, silahlı kuvvetleri zayıflatmak, ekonomiyi iyileştirmek ve ülkenin uluslararası konumunu geliştirmek sayılabilir. Kutuplaşma bir Ortadoğu sorunu olarak ele alınmamalıdır.

ABD'de iki siyasi parti arasında vatandaşlarına insancıl bir biçimde hizmet eden ya milli fayda için çalışan hükümeti maziye gömecek derecede kutuplaştırıcı bir mücadele mevcut.

Elbette Amerika'daki bu demokratik kazanımlarını eriten eğilim Wall Street'in her şeyi parayla alakalı kılan hesaplarından ve 11 Eylül'de de kaynaklanmaktadır.

11 Eylül hâlâ hükümeti kendi vatandaşları dâhil herkesi her yerde potansiyel terörizm şüphelisi olarak görmesini gerektiren bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır.

Kutuplaştırmanın doğası çeşitli ve karmaşıktır, içinde bulunduğu bağlamı yansıtır.

Mısır ya da Türkiye'de olduğu gibi din ve laiklik ekseninde bir ayrım etrafında toplumsal olarak kurulabilir. Irak'ta gördüğümüz gibi bir din içindeki ayrımlara dair olabilir.

Sınıflar, etnisiteler ve siyasi partiler arasında da olabilir. Tarihin somutluğu içerisinde her bir kutuplaşma vakası kendi koşullarıyla var olur.

Çoğunlukla azınlıkların ayrımcılık ve marjinalleşmeye dair korkularını, sınıf savaşını, etnik ve dini rekabeti (Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkında olduğu gibi) yansıtabilir. Ayrıca Ortadoğu'da kutuplaşma sadece bir iç mesele değildir.

Kutuplaşma aynı zamanda güçlü dış aktörler tarafından yönlendirilmektedir ve bunun boyutlarını bilmek mümkün değildir.

Geçtiğimiz ay Kahire'deki gösteriler sırasında hem Mursi karşıtı hem de Mursi yanlısı göstericilerin Amerika karşıtı sloganlar atması çok şey anlatır.
 
Mısır ve Türkiye
 
Mısır ve Türkiye'de kutuplaşma şartları birbirinden çok farklı olsa da ortak bir paydaya sahipler.

İkisinde de İslami yönelimli siyasi güçler yıllarca marjinalleştirildikten ve Mısır örneğinde zorbalıkla bastırıldıktan sonra toplumun gölgelerinden sıyrılıp çıktılar.

İki ülkede de silahlı güçler devletin Batı'nın stratejik çıkarlarına ve neoliberal iktisadi çıkarlarına hizmet eden laik elitlerin kontrolünde kalmasında önemli bir rol oynadılar.

Şimdiye kadar periyodik mahkemelere ve davalara rağmen Türkiye modernite bulmacasını Mısır'a göre çok daha ikna olarak çözmüşe benziyor.
           
İki ülkede de seçimlerin getirdiği siyaset yerlerinden edilmiş laik elitlerin kabul edemediği radikal iktidar değişiklikleri getirdi.

İki ülkenin muhalif güçleri yıllarca iktidarda kaldıktan sonra kendilerini birden demokratik araçlarla iktidarı kaybetmiş buldular.

Üstelik gelecek seçimlerde siyasi hâkimiyetlerini yeniden kazanma ihtimalleri de yoktu.

İktidarı ve nüfuzlarını eskiden ezilen ve sömürülen kesimlere kaybetmişlerdi. İktidardan düşenler yeni rollerini kabullenmekte zorlandılar.

Özellikle de değerlerini modernite karşıtı buldukları ve özgürlükle özdeşleştirdiklerini hayat biçimlerini tehdit ettiklerine inandıkları toplumsal kesimlerden daha aşağı bir statüde olmakta zorlandılar. Acı bir biçimde şikâyet ettiler, dinamik bir biçimde örgütlendiler ve mobilize oldular.

Siyasi çoğunluğun kararını mümkün olan her yolla geri çevirmeye çalıştılar. Demokrasi dışı yolları kullanmak herkese olmasa da çoğuna tek siyasi seçenek gibi gözüktü.

Fakat bu öyle yapılmalıydı ki vatandaşın devlete karşı “demokratik” haykırışı gibi olmalıydı. Elbette devlet de kutuplaşma travmasına katkıda bulundu.

Seçilmiş yönetim fazla tepki verebiliyor, en kötü durum senaryoları üzerinden hareket ediyor, muhalefetin şikâyetlerini ele alırken paranoyak bir stil kullanıyor ve güvensizlik ve düşmanlığın artmasına katkıda bulunuyor.

Medya ise ya çatışmanın dramasını vurgulamak için ya da kendisi de çoğu zaman taraf tuttuğundan “biz” veya “onlar” tercihinin tek çözüm olduğu kaderci bir atmosfer yaratıyor.

Bu da aslında kaybedenlerin her zaman yönetim süreçlerinde taraf oldukları demokrasinin karşıtı olarak, “geriye dönüş olmayan” bir savaş zihniyetini ortaya çıkarıyor.

Sistemin adaletine dair inanç sarsıldığında demokrasi iyi yönetimi yaratamıyor.
 
*Prof., Princeton Üniversitesi. Richard Falk, bu yazıyı Zaman için kaleme almıştır.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Türkiye, Suriye konusunda yalnız değil

24 Temmuz 2013
Türkiye’ye bu hafta yaptığım ziyaret, Beşşar Esed’in Suriye halkına yaşattığı insani trajedinin büyüklüğünü bana çok acı şekilde hatırlattı.

Yaklaşık 100.000 kişi öldü. 6 milyon kişi evlerini terk etti; pek çoğu Türkiye’ye sığındı. Birleşmiş Milletler, son duruma göre 10 milyon Suriyelinin bu yıl sonuna kadar evlerini terk etmeye zorlanacağını tahmin ediyor. Bu rakam, Suriye’nin savaş öncesi nüfusunun yarısıdır.

Türkiye, Esed rejimi nedeniyle çok üzücü olaylar yaşadı. Türk vatandaşları, sınırın Suriye tarafından atılan bombalarla hayatlarını ve geçim kaynaklarını kaybetti. Ve Türk hükümetinin mayıs ayında Reyhanlı’da yaşanan terör vahşetiyle Suriye rejimiyle bağları olan gruplar arasında bağlantı kurduğunu biliyorum.

Bu saldırıda hayatını kaybeden 51 kişinin ailesi ve dostlarına en derin başsağlığı dileklerimi sunuyorum. Birleşik Krallık, faillerin adalet önüne çıkarılmasında Türk hükümetine yardım etmeye hazırdır.

Türk hükümetini, bu krize verdiği insani tepki nedeniyle kutluyorum. Türkiye, korkunç derecede muhtaç durumdaki 400.000’den fazla Suriyeliye –ki bu sayı her gün artmaktadır– kapılarını açtı.

Bu cömert davranış çok etkileyicidir ve memnuniyetle karşılanmıştır. Bu hafta Gaziantep’te ziyaret ettiğim bir kampta Türk hükümetinin Suriye’deki şiddetten kaçanları onurlu şekilde kabul etmek ve insani yardım sağlamak için çalıştığını gördüm.

Ziyaretimin amacı kısmen Suriye’deki çatışmaların insani yansımalarını idare etmede Türkiye’nin yalnız olmadığını vurgulamaktır. Birleşik Krallık’ın Suriye ve bölge için acil durum finansmanı 348 milyon pound’dur. Bu meblağ, Birleşik Krallık’ın tek bir kriz için ayırdığı en büyük finansman paketidir.

Yapılan bağışlar, krizin başından beri ayda yaklaşık 260.000 kişiye yiyecek sağlamış; 1 milyon kişiye içme suyu ulaştırmış ve yaklaşık 300.000 tıbbi muayenenin maliyetini kapsamıştır.

Ayrıca Suriye halkının tek meşru temsilcileri olarak kabul ettiğimiz ılımlı Suriye muhalefetine yardımlarımız artmaktadır. Birleşik Krallık, halihazırda ılımlı muhalefete, yerel konseylere ve sivil topluma 12 milyon pound tutarında silah dışı yardım yapmıştır. İnsan hakları alanında faaliyet gösterenlere zırhlı araç, vücut zırhı, jeneratör, muhabere ekipmanı ve eğitim sağladık.

Gelecek aylar içinde silah dışında ilave bir 20 milyon pound daha sağlayacağız. Birleşik Krallık, aynı zamanda muhalefetin idaresindeki bölgelerde sivil politika yapılarının nasıl oluşturulabileceğini ve kimyasal silah kullanımına karşı koruyucu ekipmanın sağlanmasını incelemektedir.

İnsani felaketin boyutlarını hafifletmek amacıyla bölgede Türkiye ve diğer ülkelere yardım etmeyi görev edinmemize rağmen sadece kalıcı bir siyasi çözümün yaşanan acılara son vereceğinin farkındayım. İşte bu nedenle Birleşik Krallık, Cenevre II barış sürecinin arkasına tam ağırlığını koymaktadır.

G-8 bunun sonucunda idari olarak tam yetkili bir geçici yönetim organı oluşturulacağına karar verdi. Böyle bir geçici organın bütün Suriyelilerin onayını alması gerektiği düşünülürse Esed’in bunun bir parçası olması imkânsızdır.

*Alastair Burt, Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu’dan sorumlu bakandır. Bu makaleyi, Türkiye ziyareti sebebiyle Zaman için kaleme aldı.

26 Nisan 2013 Cuma

2015 yaklaşırken Azerbaycan’ın tutumu

26 Nisan 2013


Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini sadece manevi temeller esasında değerlendirmeye çalışmak eksik bir yaklaşımdır. Bu ilişkilerde manevi değerlerin önemli rol oynamadığı anlamına gelmez.

  Fakat bu manevi duyguları devletler arasında stratejik ilişkilere dönüştüren önemli hususlar vardır. Bunlardan en önemlisi iki devletin ve halklarının çıkarlarının örtüşmesidir.

Bu anlamda hiçbir devletin Türkiye-Azerbaycan ilişkilerine zarar verememesinin temelinde veya Azerbaycan-Türkiye ilişkilerini diğer Türk cumhuriyetleri arasındaki ilişkilerden farklı kılan en önemli husustur. İkili ilişkiler ve bölgesel perspektif açısından iki devletin çıkarlarının örtüştüğü, adeta onları birbirine muhtaç kılan birkaç gelişme vardır. Rusya konusunda, İran konusunda işbirliği yapmasalar bile tavırları örtüşüyor. Enerji konusunda da durum farklı değildir.

     Azerbaycan ve Anadolu coğrafyasındaki devletler 15. yüzyıldan itibaren rekabet içinde oldular. Çok ilginçtir ki, bu rekabet her iki halkın Ermeni saldırılarına maruz kaldığı XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra işbirliğine dönüştü. XIX. yüzyılın sonunda başlayan ve Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde en üst düzeye varan müttefiklik Ermeni ve Rus tehdidine karşı yönelen "savunma karakterli" ortaklık olmuştur.

Her iki devlet Ermenilerin ayrılıkçı saldırılarına maruz kalmış veya Ermeniler her iki devlete karşı kullanılmıştırlar. Dolayısıyla Türklük bilincinin yanı sıra Ermeni saldırıları da iki devletin müttefik olmasında önemli rol oynamıştır. XIX. yüzyılın sonunda ortaya çıkan Ermeni terör örgütlerinin hedefinde hem Anadolu Türkleri hem de Azerbaycan Türkleri vardı.

Ayrıca hem Anadolu coğrafyasında hem de Azerbaycan'da yaşayan Ermeniler yabancı devletlerle işbirliği sürecine girerek yüzlerce yıl bir arada yaşayan komşularına saldırmasına neden olmuştur. Bu tarih Anadolu ve Azerbaycan Türklerinde "Ermeni nefretinin" ortaya çıktığı tarihtir ve bu durum günümüze kadar devam edegelmiştir. 

    1920 yılında Sovyetler Birliği kurulduğu zaman Azerbaycan, Ermenilerle bir birlik içinde yaşamıştır. Bu olay aynı zamanda Türkiye ile Ermeniler arasında  uzun süreli bir ayrılığa sebep olan 1915'ten sonra ikinci büyük olay olmuştur.

Sovyetler döneminde Azerbaycan Ermenilerle 70 yıl bir arada yaşarken Türkiye Türkleri ile Ermeniler arasında iletişim kopmuş oldu.  70 yıl boyunca Anadolu Türklerinin Ermeni hafızası eskimeye başlarken, Azerbaycan Türkleri Ermeni hafızasını her defasında tazelemiş oldu.

    Bu zaman zarfında Azerbaycan, Ermeni saldırılarına maruz kalmaya devam etti. Hiç bitmek bilmeyen Karabağ iddiaları, 1948 yılında SSCB'nin güvenlik endişeleri nedeniyle 100 binlerce Azerbaycan Türk'ünün Ermenistan'dan kovulması ve tekrar 1980'li yıllarda başlayan Ermeni saldırıları. 1988-1994 yılları arasında Karabağ'ın işgali Azerbaycan'da Ermeni hafızasını yenilemiş oldu. Ermenilerin Karabağ saldırıları Anadolu Türk'ünün de Ermeni hafızasını tazelemiş oldu.

    Karabağ işgali ve yaşanan katliamlar dışında Sovyetler Birliği'nin dağılması Ermeni meselesi açısından Türkiye'yi iki şekilde etkiledi. Artık Batı'nın Türkiye'ye eskisi kadar ihtiyacı olmadığı için Türkiye üzerinde Ermeni sorunu konusunda baskılar artmaya başladı. Ermenistan devleti ortaya çıktığı için doğrudan bir devlet bu işi üstlenmiş oldu ve 1915 olaylarının soykırım olarak tanınmasını Bağımsız Bildirgesi'ne bir ulusal hedef olarak koydu. Bu durum aynı zamanda Türkiye ve Azerbaycan'ın Ermeni tehdidi karşısında birleşmesine neden olmuştur.

    Fakat bu dönemde Türkiye'nin farklı dış politika önceliklerinin yaranması bir ikilem ortaya çıkarmıştır. Birinci Körfez Savaşı, AB üyeliği ve Yunanistan-Kıbrıs meselesi Türk dış politikasının gündemini işgal ederken, Azerbaycan Karabağ nedeniyle uluslararası alanda Ermeni baskısını ve ona karşı yöneltilen adaletsizliğe daha çok önem vermeye başladı.

Karabağ, Azerbaycan'ın bir numaralı dış politika sorunu olduğu ve bu meseleyi uluslararası alana taşıyan Ermeni diasporası olduğu için Azerbaycan onlarla uğraşmak zorunda kaldı. Çünkü Azerbaycan'da yönetim ve insanlar Karabağ'ın işgalinde Ermeni diasporasının propaganda çalışmalarının önemli rol oynadığını düşünmekteydi.

Özellikle toprağı işgal olunan Azerbaycan'ın 1992 yılında ABD Kongresi tarafından Özgürlüklere Destek Yasası'na karşı 907 sayılı ek düzenlemeye maruz kalması Azerbaycan'da ciddi bir direnç duygusu yaratmış ve Ermeni diasporasına karşı etkili mücadelenin yolları araştırılmıştır.

Dolayısıyla Ermeni diasporası meselesi Azerbaycan'da devlet düzeyinde bir sorun haline gelirken, Türkiye'de sadece Dışişleri ve konunun uzmanları konuya önem vermiştir. Azerbaycan'da ise devlet bütün aygıtları ile Ermeni diasporasının propaganda çalışmalarını yenmeye çalışmıştır. 2002'de Azerbaycan'da kurulan Diaspora Komitesi'nin en önemli çalışma alanı Karabağ konusunda adaletli propaganda çalışması yürütecek örgütleri desteklemek ve faaliyetler yürütmek olmuştur.

    Türkiye için Ermeni diasporası ile mücadele etmek daha zorlaşmıştı. Çünkü Soğuk Savaş döneminde Ermeni diasporası 1915 olayları hakkında ciddi bir altyapı oluştursa da Karabağ konusunda bunu henüz tam başaramamıştı. Tam tersine BM Güvenlik Konseyi, İslam İşbirliği Örgütü ve Avrupa Birliği kararları Azerbaycan'ın pozisyonunu kuvvetlendirmiştir.

    Türkiye devlet olarak Ermeni diasporasına karşı çalışmalarını 2000'li yıllardan itibaren ciddiyetle yanaşmağa başlamıştır. Türkiye hükümetinin bu konudaki tavrı uluslararası alanda kendi aleyhlerine dönüşen süreci Ermeni açılımı ile durdurabilecek yönde olmuştur. Bu noktada Azerbaycan'la Türkiye'nin Ermeni diasporası taktiği farklılaşmaya başlamıştır.

2003 yılında Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev dış politikasının önceliği olan  Karabağ meselesini halletmek için "saldırı diplomasisi" anlayışını benimsemiştir. Türkiye Ermeni diasporasını parçalamak ve uluslararası baskıyı azaltmak için birtakım konularda pozisyonunu yumuşatmanın faydalı olacağını düşünürken, Azerbaycan bu konuda daha sert politikanın kendisi açısından adaletli sonuçlar doğuracağını düşünmüştür.
   
Azerbaycan saldırı diplomasisini Türk diasporası ile ortak şekilde yürütmeye çalışmıştır. Bu noktada 2007 yılında Azerbaycan'da Türk ve Azerbaycan diasporasının ortak toplantısı düzenlemiştir. Azerbaycan'da 2008 yılında yapılan Türk devletleri ortak toplantısının Sonuç Bildirisi'nde de Ermeni diasporasına karşı ortak mücadele bir madde olarak konulmuştur.

    Azerbaycan Ermeni diasporasına karşı mücadelede Karabağ işgalini özellikle de Hocalı'da yapılanların soykırım olarak tanıtılması için çalışmıştır. Bu vasıtalar şimdiye kadar etkili olmaya başlamıştır. ABD'nin New-Jersey, Georgia, Pennsylvania, Oklahoma, Arkansas, New-Mexico eyaletlerinin, bunun dışında Pakistan, Çek Cumhuriyeti, Meksika, Kolombiya, Bosna-Hersek parlamentolarının Hocalı'yı soykırım olarak tanıması ve Uluslararası Adalet Divanı'nın bulunduğu Lahey şehrinde Hocalı soykırımı için anıt yapılması, bu stratejinin başarılı olduğunun göstergesidir. Bu konuda Türk diasporası ile Azerbaycan diasporası başarılı işbirliği içinde olmuştur.

    Azerbaycan sadece Karabağ konusunda değil, özel ilişkileri olan ülkeler ile de 1915 olaylarının soykırım olarak tanınmasını engellemeye çalışmıştır. Fransa senatosunda "soykırımı inkarın cezalandırılması yasası"nın görüşüldüğü aşamada Fransız parlamenterleri Bakü'ye davet ederek görüşmeler gerçekleştirmiştir. Bu Ermeni diasporasında bu parlamenterlere karşı saldırı başlatılmasına neden olmuştur.

    2009 yılında yaşanan protokollar süreci Türk dış politikasında Ermeni meselesi açısından bir dönüm noktası olmuştur. Batı protokollerin onaylanmasını beklerken Türk dış politikası bu konuda daha da sertleşmiştir. Buna iki unsur sebep olmuştur. 1. Ermeni hafızası hâlâ tazeliğini koruyan Anadolu insanının protokollere karşı çıkması, 2. Ermenistan'ın ve Ermeni diasporasının Türkiye konusunda pozisyonunu yumuşatmaması, tam tersine 2015'e doğru sertleştirmesi.

    2015 yaklaşırken Ermeni diasporasının faaliyet yoğunluğu Azerbaycan'da da rahatsızlıkla karşılanıyor. Azerbaycan'da sözde soykırım meselesi ile Karabağ meselesinin çözümü arasında bir bağ kuruluyor. Bu anlamda 2015 öncesi Azerbaycan ve Türk diasporasının kuvvetli şekilde koordinasyonunun etkili sonuçlar vereceğine ihtiyaç var ve bu konuda karşılıklı olarak siyasi iradeyi pekiştirmeye ihtiyaç vardır. 

          *Dr., Cumhurbaşkanlığı Strateji Araştırmalar Merkezi

11 Nisan 2013 Perşembe

'Çoklu Türkiye' ve Yeni Anayasa

12 Ekim 2012

TESEV, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, meslek odaları, dernekler ve platformlar tarafından çeşitli yöntemlerle elde edilmiş verilerden hareketle yaptığı çalışmada değişik başlıklar altında ortaya kapsamlı öneriler çıkarmıştır.

 TESEV'in talep etmesi nedeniyle bu önerileri değerlendirerek ve Yeni Anayasa Platformu (YAP) çatısında yapılan çalışmalardan yararlanarak bazı başlıklar için madde teklifi yapmaya çalışacağım.

Anayasanın felsefesi ve başlangıç metni

Değerlendirme: Anayasaların felsefeleri genellikle anayasaların başlangıç metninde yer alır. Kimi ülke anayasaları başlangıç metnine yer vermemiştir.

Ancak özellikle bir iç çatışmadan çıkmış, toplumsal ve siyasal barışı hedefleyen ülkelerde anayasanın felsefesini, ruhunu açıklayan başlangıç metinleri bulunur.

Kanaatimce, yeni anayasada iç çatışmalardan ve gerilimlerden çıkmamızın temelini oluşturacak, demokrasi ve özgürlüklere vurgu yapacak bir başlangıç metni aynı zamanda öfke ve intikam duygularını aşacak bir işlev görecektir.

Anayasanın yeni felsefesinin katılımcı ve çoğulcu demokratik değerlere dayanması, insan onurunu ve insanın kendini özgürce ifade edebilmesini öngörmesi, özgürlük, eşitlik, adalet gibi kadim temeller üzerinden temellendirilmesi, farklılıkların barış içinde var olmasının zeminini oluşturması, yoksulluğun ve yoksunluğun aşılması bakımından sosyal adalet değerine vurgu yapılması gibi öneriler ağırlık kazanmaktadır.

Söz konusu önerilerden anayasanın yeni felsefesi kapsamında devletin yeniden tanımlanması zaruri bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır.

    Metin teklifi: Türkiye coğrafyasında yaşayan çeşitli dinsel, etnik ve kültürel farklılıklara sahip yurttaşlar tarihten gelen barış içinde özgürce bir arada yaşama arzu ve iradesini tekrar ederek ve yenileyerek toplumsal bir mutabakata varmışlardır.

Bu toplumsal mutabakat, insanların doğuştan var olan özgürlüklerini kullanabilmelerini sağlamak, sosyal adaleti gerçekleştirmek, her koşulda farklılıkları korumak ve farklılıklarla birlikte bir arada barış içinde çoğulcu, katılımcı ve şeffaf bir toplumda yaşamak isteği yönündeki iradesini; devletin ise bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerine ve tercihlerine saygılı olmak ve kullanılabilmelerini sağlamak, bireyin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmek ve yoksulluğu aşmak için hukuk içinde hareket etmek üzere oluşturulmuş, işleyişi ve yetkileri denetim ve denge sistemine göre konumlandırılmış bir aygıt olduğu düşüncesini temel alır.

Bireylerin ve toplumun katkılarıyla hazırlanan, olağan bir meclis tarafından kabul edilen ve halk tarafından onaylanıp, yürürlüğe giren bu anayasa; bireylerin ve toplumun hizmetinde olması gereken devletin yönetim biçiminin, özgürlük ve barış içinde yaşamanın ilkelerinin gösterildiği örnek bir metin olarak küresel demokrasi idealine yönelik bir çabaya da katkı sunacak tarihsel bir açılımın başlangıç noktasını oluşturacaktır.

Devletin nitelikleri

Değerlendirme: Önerilerde, bu konuda değişmez maddeler olmaması, ancak mevcut Anayasa'nın 2. maddesindeki Cumhuriyet'in nitelikleri düzenlemesinden sadece demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti ibaresinin korunup, bu niteliklere açıklık getirecek eklemeler yapılması hususu ağırlık kazanmaktadır.

Ayrıca mevcut Anayasa'nın 3. maddesinde değişmez olarak kabul edilen Türkçenin tek resmi dil olması düzenlemesinin aynen kalmasını önerenler olduğu gibi, bölgelerde ihtiyaca göre Türkçenin dışında birden çok dil kullanılabileceğine, bu konuda Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı'nın uygulanması gerektiğine ilişkin öneriler de bulunmaktadır.

Madde teklifi: Türkiye Cumhuriyeti, hak ve özgürlükleri, katılımcılığı ve çoğulculuğu esas alacak şekilde demokratik, din ve vicdan özgürlüğünü ve her türlü inanca karşı eşit mesafede durmayı esas alacak şekilde laik, yoksulluğu ve yoksunluğu aşmayı ve eşitliği sağlamayı esas alacak şekilde sosyal, adil yargılanmayı, adaleti ve insan onuruna saygıyı esas alacak şekilde hukuk devletidir.

Dil ve kültür

Madde teklifi: Türkiye coğrafyasında Türkçenin yanı sıra bölgesel ihtiyaçlara göre birden çok resmi dil kullanılabilir. Devlet, bölgesel ve azınlık dilleri ile kültürleri korur ve gelişmelerini destekler.

Egemenlik

Değerlendirme: Öneriler arasında egemenlik ve iktidar kavramlarının kullanılması konusunda fikir ayrılığı olduğu, ancak iktidar ya da egemenliğin üç erk tarafından kullanılacağının açıkça belirtilmesinin kabul gördüğü anlaşılmaktadır. Kanaatimce, bu konunun madde olarak düzenlenmesinde iktidar kullanımının bölgesel ve yerel vurgusunu yapmak gerekmektedir.

Madde teklifi: İktidarın kaynağı halktır. Halk, bu iktidarı yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır. Yasama ve yürütme erklerine ilişkin yetkiler ülkesel ve bölgesel düzeyde paylaşılır.

Vatandaşlık

Değerlendirme: Önerilerde, vatandaşlık tanımının hiçbir etnik vurgu yapılmadan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı üzerinden yapılması görüşü ağırlık kazanmıştır. Kanaatimce, bu konuda bir tanıma ihtiyaç duymamak gerekir.

Türkiye coğrafyasında yaşayan herkes, insan olarak hak ve özgürlüklerden ve hukuk güvencesinden yararlanacaktır. Anayasada özne herkes, insan ya da birey olacaktır. Vatandaşlık hukuku ise anayasal ilkelere uygun olarak kanunla düzenlenecektir.

Hak ve özgürlüklerin korunması

Değerlendirme: Önerilerden, anayasanın özgürlükçü bir değere dayanması, hak ve özgürlüklerin dünyadaki değişimler sonucu vicdanî ret hakkı, sığınma hakkı, beslenme hakkı gibi hakları da içine alacak şekilde genişlemesi yönündeki düşüncenin ağırlık kazandığı anlaşılmaktadır.

Yine özgürlüklerin sınırlanması konusunda genel sınırlamalardan kaçınılması ve özel sınırlamalarda ise evrensel ölçütlerin kullanılması düşüncesi de önemli ölçüde kabul görmüştür. Hak ve özgürlüklerin anayasada belirtilmesinin yanı sıra özgürlüklerle ilgili şu düzenlemenin bulunması gerektiği kanısındayım.

Madde teklifi: İnsanlar özgür doğarlar. Özgürlükler doğuştan sahip olunanlar ile birlikte sonradan edinilenleri ve tercihleri de kapsar. Bu alan devletin tasarrufuna kapalıdır. Tüm erkleri ile birlikte devletin temel görevi, hiçbir ayrımcılığa başvurmaksızın bu özgürlüklere saygı duymak ve kullanılması için önlemler almaktır. Başkalarına yönelik şiddete teşvik ve tahrik, ırkçılık ve nefret söylemi devletin koruma önlemleri almasını gerektirir.

Eşitlik ve devletin anlamı

Değerlendirme: Önerilerden anayasanın fırsat eşitliğini de gözeterek birey-toplum ekseninde eşitlikçi ve sosyal bir değere dayanması ve devletin bunu sağlayacak şekilde anlamlandırılması gereği ortaya çıkmıştır.

Madde teklifi: Hukuk içinde hareket etmesi gereken siyasi ve idari yapı, bireyin ve toplumun tüm kesimlerinin hak ve özgürlüklerini kullanmalarını sağlamak, huzur ve refahını gerçekleştirmek, yoksulluğu ve yoksunluğu aşmak ve ayrımcılığı ortadan kaldırmakla görevlidir.

Anayasanın teminatı

Madde teklifi: Anayasa, sosyal adaletin gerçekleşmesini, sosyal, ekonomik ve kültürel hakların kullanılmasını, çevrenin korunmasını ve açık toplumu garanti altına alır, ayrımcılığı reddeder.

Merkez-bölge yetki paylaşımı

Değerlendirme: Çeşitli başlıklar altında toplanan önerilerden önemli bir kısmının, yetkilerin toplandığı merkezî yapıdan adem-i merkeziyetçi bir yapıya geçilmesi yönünde olduğu görülmektedir. Adem-i merkeziyetçi eğilimin belediyelerin yetkilerinin artırılmasından daha fazla bir şeyi ifade ettiği açıktır.

Nitekim bazı önerilerde merkezin yetkilerinin azaltılması ve yerelde meclislerin oluşturulması gereği açıkça belirtilmektedir. Merkezle belediyeler arasındaki boşluğu merkezden bölgelere aktarılacak yetki aktarımı sonucu oluşacak bölge parlamentoları ve hükümetleri dolduracaktır.

Demokrasinin gerçekleşebilmesinin, merkezdeki yetkinin dağıtılması ve bölgedeki halkın kararlara katılabilmesi ile mümkün olabileceği açıktır. Sivil birey de ancak bu şekilde sağlanacak bir katılımcılıkla ortaya çıkabilir. Avrupa bölgeler Avrupa'sıdır.

İspanya'da 17 özerk bölge, İtalya'da 5 özerk bölge, Yunanistan'da 1 özerk bölge, Portekiz'de adalarda özerk bölge, Fransa'da özel statülü Korsika bölgesi mevcuttur. Birleşik Krallık'ta Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda özerk bölgelerdir. Yarı federatif yapılar oluşmuştur.

Diğer ülkeler ise federatif yapılar kurmuşlardır. Rusya'da da 21 otonom bölge bulunmaktadır. Bu bölgelerin kendi parlamentoları ve hükümetleri vardır.

Dünyada demokrasi ile yönetilen ülkeler arasında Türkiye gibi tamamen merkezden yönetilen, saf üniter, kararların tek merkezden alındığı ve rant dağıtım merkezi gibi çalışan bir rejim bulunmamaktadır. Böyle bir rejim kuşkusuz otoriter bir rejimdir.

Bu nedenle yargı dışında yasama ve yürütme yetkileri merkezdeki parlamento ve hükümet ile bölgelerdeki parlamentolar ve hükümetler arasında paylaşılacaktır.

Madde teklifi: Siyasi birliği temsil eden ve güvence altına alan ve tüm toplumsal farklılıkların dayanışmasıyla birlikte demokratik bir niteliğe sahip olması gereken cumhuriyet, yetki devrini bölgesel ihtiyaçlara göre ve demokrasinin güçlendirilmesine yönelik olarak tanır ve gerçekleştirilmesini kolaylaştırır.

Dış güvenlik ve ulusal savunma, dış politika, yargı, vatandaşlık, gümrük rejimi, devlet maliyesi ve sosyal güvenlik konularında yetki merkeze ait olup; kentleşme, konut planlaması, bölgesel ulaşım, tarım, ormancılık, balıkçılık, bölgesel ekonomik kalkınma, yerel fuarlar, sağlık, eğitim ve kolluk başta olmak üzere diğer yetkiler bölgelere aittir. Bölgeler yetkilerini kullanırken mali özerkliğe sahiptirler.

Anayasal kurum ve kuruluşlar

Değerlendirme: Önerilerden, bazı kurumların tamamen kaldırılması, bazı kurumlara ise anayasada yer verilmeyip kanunla düzenleme yapılması böylece yeni anayasada bürokratik kurum ve kuruluşlara yer verilmemesi hususunda büyük ölçüde mutabakat olduğu anlaşılmaktadır.

Bu mutabakatın önemli olduğunu düşünüyorum. Demokratik ve özgürlükçü niteliği ile ilkesel bir çerçeve çizen bir anayasada bürokratik kurumların yer almasına gerek bulunmamaktadır. İhtiyaç hissedilen kurum anayasal ilkeler çerçevesinde kanunla düzenlenebilir.

YÖK, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi gibi kurumların tamamen kaldırılması yönünde mutabakat vardır. YAŞ, Devlet Denetleme Kurulu, RTÜK, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, merkezi ve idari kuruluşların anayasada yer almaması, ihtiyaç hissedilenlerin kanunla düzenlenmesi hususunda da mutabakat sağlanmıştır.

Milli Güvenlik Kurulu'nun anayasadan çıkartılarak kanunla dar kadrolu Dış Güvenlik Kurulu oluşturulması, askerî mahkemelerin ve disiplin mahkemelerinin anayasal organlar olmaktan çıkartılıp, askerî suçlarla sınırlı olmak üzere kanunla düzenlenmeleri, Genelkurmay Başkanlığı'nın MSB'ye bağlanması mutabakata varılan noktalardır.

Diyanet İşleri Başkanlığı bakımından yapılan bazı öneriler bu kurumun laiklik ilkesini ihlal etmesi ve dini araçsallaştırması açısından kaldırılması gerektiği yönündedir. Ben de bu öneriye katılıyorum. Bu kurumla ilgili diğer öneri ise anayasal organ olmaktan çıkartılıp kanunla özerk bir yapıya kavuşturulmasıdır.

Sonuç

Toplanan önerilerden çıkan sonuç çok önemlidir. Bu öneriler demokratik, özgürlükçü, yeni ve sivil bir anayasa yapma yönündeki ağırlıklı iradeyi yansıtmaktadır.

Türkiye bu nitelikte bir anayasa yapmakla her alandaki gelişmesine büyük bir ivme kazandıracak ve anayasa metniyle küresel bir demokrasi ideali için de katkıda bulunmuş olacaktır.

Bu tarihi fırsat kaçırılmadan halkın bu yöndeki değişim isteğini değerlendirip, çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü bir paradigmayı somutlaştırıp, farklılıklarla birlikte barış içinde yaşanabilecek “Çoklu Türkiye”ye geçilmelidir. Tarihi kurucu görev halkla birlikte Parlamento'ya düşmektedir.

 * Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-dr-umit-kardas-coklu-turkiye-ve-yeni-anayasa_2001658.html

2 Nisan 2013 Salı

TÜRKLÜĞÜ YORMASAK...


  Ahmet Turan ALKAN

İnsan haklarına saygılı bir siyasi rejimimiz olsaydı ve millî gelir bakımından yurttaşlarına refah vadeden bir ülke hâline gelebilmiş olsaydık, hayli zamandır yokuşa sürdüğümüz şu “Türklük” kavramı, bu kadar konuşulmazdı gibime geliyor.
 
ABD’de Amerikan, Almanya’da Alman, İngiltere’de İngiliz olmak, aslen öyle olmayanların sinirine dokunmuyor nedense, aksine hafif gururla karışık bir sahiplenmeye yol açıyor. Türkiye’de Türk kelimesi üzerinde belirgin bir psikolojik baskı meydana getirildi. 

Sözün gelişi, “Türk toplumu” denilmek gereken yerde, “Acaba birilerini incitir, istemeden de olsa dışlar mıyız?” yollu bir çekingenlik kendini hatırlatıyor; giderek “Türk”, bir tamlama unsuru olarak tereddütle karşılanır bir kelime hâline geliyor. 

Haksız ve yanlış; yanlışlığın resmî ideolojiden kaynaklanan dayatma faslını kimse inkâr etmiyor. Okullarda çocukları her sabah, “Türk’üm, doğruyum...” sözleriyle başlayan bir yemine mâruz bırakmanın hoş görülecek tarafı yok, kezâ dağlara-taşlara Türklüğü abartı derecesinde öven vecizeler yazmak da öyle. 

Cumhuriyet’in ilk zamanlarda takib edilen, herkesi Türkleştirmek politikası terk edileli yıllar oldu. Artık kimse çıkıp, “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür, Türk olmalı, ille de Türkçe konuşmalıdır; zaten bütün kavimler Türk kökenli olduğuna göre sair mensubiyetleri hatırlamanın yeri yoktur” demiyor. 

Belirgin bir mesafe alındı. Türk milliyetçiliği de zaman içinde değişim geçirdi. Bu fikriyatı savunan partiler bile, şovenist ve dışlayıcı bir Türkçülük edebiyatı yerine nispeten yerli kültür değerlerini savunan bir çizgide konuşmaya başladılar. Bunların hepsi iyi işaretlerdir. 

Eğer dünya gözüyle görmek nasip olursa yeni anayasada Türk kavramını, 1982 ve ondan öncekilerde olduğu gibi yersiz ve abartılı ölçüde kullanılmak konusunda mutedil davranmak gerekir. 

Devletin, vatandaşın kimliğini tarif etmesine gerek yok; vatandaşlığının nasıl kazanılacağı hakkında teknik bir çerçeve tercih etmek yetecektir. 

Üstelik, Türklüğü anayasa teminatı altına almanın ona iyilikten ziyade zarar getirdiğini de hep birlikte gördük ve kabul etmeliyiz ki, vaktiyle rejimin Türklük üzerine bunca vurgu yapmak ihtiyacını duyması, aşağılık duygusunun bir yansımasıydı. Kendinden emin olanlar, kendi özelliklerinden uzun uzadıya bahsedilmesini sevimsiz bulurlar çünkü. 

Öyleyse itirazları abartmanın da lüzumu yoktur; her tabiri anayasada zikrederek yeni bir lugat yapmıyoruz. 

Anayasada tâdâd edilse de edilmese de yeri geldiğinde yine eskisi gibi Türk yargısı, Türk futbolu, Türk anayasa düzeni, Türk folkloru, Türk müziği demeye devam edeceğiz; bu kavramlarda Türk’ün yerine konulacak alternatif bir kelime yok. 

Ülkenin adı, birileri beğense de, huysuzlansa da yine Türkiye olarak kalacak. Millî futbol takımının maçlarında -ben artık eski heyecanımı kaybetsem de- yine “Türkiye”yi tutacağız. 

Basında yine “Türkiye’nin millî geliri, Türk dış politikası denilmeye devam edilecek. Elbette öyle olacak çünkü bu kullanım biçimlerinde sadece niteleme var, “öteki”ni dışlama, aşağılama, yok sayma gibi imâlar değil... 

Türklüğü yeterince yormuşuz zaten; Balkan Harbi’nden bu yana Türk milletini -yüceltmek demeyelim de- eziklik duygusundan kurtarmak için başvurulan abartılı övgünün lüzumu kalmadı. 

Türklerin kendi başlarına bağımsız bir devlet kuramayacak derecede ‘geri’ bir topluluk olduğunu ileri süren saçma-sapan iddialar tarihin çöplüğünde çürüyor. 

Milliyetçilikte kantarın topuzunu kaçırdığımız devreler de dâhil hepimiz gördük ki, adına Türkler denilen topluluk ne diğerlerinden zayıf ve kabiliyetsiz, ne de üstün ve parlak bir cinsin adı değildir; herkes nasılsa Türk de öyledir. Aşağılık duygusuyla hamâset ve edebiyata asıldığımız günler geride kaldı.

Asabiyyet dâvâlarının sabah akşam konuşulduğu ve daha beteri olmak üzere kavga sebebi teşkil ettiği toplumlar, “delikanlı” toplumlardır biraz; övgü gibi anlamamalı bu delikanlılığı, acemilik olarak algılamalı. 

Herkesin bir etnik aidiyeti var fakat sadece ona tutunmak ancak bir delikanlıda hoş görülebilecek ârızalardandır; ergenlik sivilcesi gibi. 

Hep birlikte mutlu ve iyi bir gelecek kurmak istiyorsak, kabın ismini değil içini mesele etmeliyiz; kabı iyi ve doğru şeylerle doldurmak gerek. 

Gelin Türklüğü yormayalım; her değer, kendi hacmi ve ebadınca değerlenmeli.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=35092

İRAN HİÇ DOST OLMADI Kİ!

9 Nisan 2012 / MESUT ÇEVİKALP
“İran tehdit mi, fırsat mı?” Tahran’dan negatif sinyallerin art arda geldiği bugünlerde zihinlerde oluşan bu soruyu, İran uzmanı Dr. Bülent Keneş’e yönelttik. 
 
Keneş’e göre dost görünen İran, Türkiye ile hiç dost olmadı!
 
Tahran dönüşü Ankara’nın İran’dan aldığı petrolü yüzde 20 oranında azaltacağını açıklaması, ‘sıcak’ ilişkilerin ‘soğumaya’ başladığının ispatı. Tarihte 22 kez savaşan Türkler ile İranlılar, bir kez daha gerilimli günler yaşıyor. İki ülke arasında Arap Baharı ile başlayan ayrışma, Suriye’de patlak veren rejim karşıtı çatışmalarla birlikte karşıtlığa dönüştü.

Çıkarları doğrultusunda Müslüman halkını katleden Suriye lideri Beşşar Esed’e destek veren İranlı mollalar, Esed’e karşı durup Suriyeli muhaliflere destek çıkan Türkiye’ye diş biliyor. Devrim muhafızlarından gelen tehditlerin ardından Türkiye’ye sattığı gazda herhangi bir fiyat indirimine gitmeyen, aksine astronomik artış yapan İran’ın PKK kartını yeniden masaya koyduğu da görülüyor.

NATO füze kalkanının Malatya’ya konuşlandırılmasının ardından yükselen tansiyon, Başbakan Erdoğan’ın 28 Mart’taki ziyaretiyle de düşmedi.

Ankara-Tahran hattında yaşanan son gerilimin perde arkasını, tarihî dayanaklarını Today’s Zaman Genel Yayın Yönetmeni Dr. Bülent Keneş ile konuştuk.

Doktorasını Marmara Üniversitesi’nde İran üzerine yapan Keneş, İran’la iyi ilişkilerin sürdürülebileceğini ancak asla müttefik olunamayacağını söylüyor. “İran: Tehdit mi, fırsat mı?” başlıklı kitabı Timaş Yayınları arasında bu hafta piyasaya çıkan Dr. Keneş, Arap Baharı ve Suriye krizi ile iyice rayından çıkan iki ülke ilişkilerini, İranlı mollaların bölgesel ‘Acem oyunlarını’ Aksiyon’a anlattı: “İranlıların ne devrimi ne de rejimi İslami.”

-İran’ı çalışma fikri nasıl oluştu?

İran’ı 1990’ların ortalarında doktoram vesilesiyle çalışmaya başladım. ‘İran Dış Politikasında Süreklilik ve Değişim (1979-1999)’ başlıklı tezimi o dönemki danışmanım Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ile birlikte belirledik.

Ancak 28 Şubat askerî müdahale sürecinde çalışmayı yarıda bırakmak zorunda kaldım. 2008’de çıkan afla Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü’ne geri dönüp teze kaldığım yerden devam ettim. Bu arada çalıştığım dönem 20 yıldan 32 yıla (1979-2011) yükseldi.

Dolayısıyla çalışmanın hacmi ve kapsamı da arttı. Elinizdeki kitap, devrim sonrası İran dış politikasını etkileyen bütün unsurları inceleyen 1700 sayfalık doktora çalışmamın birincil derecede Türkiye’yi ilgilendiren kısımlarının yeniden ele alınmasıyla vücut buldu.

-Türkiye’de İran’ın yeterince çalışıldığını düşünüyor musunuz?

Üzülerek söylemeliyim ki İran mevcut durumda bile Türkiye’nin hâlâ yabancısı olduğu bir ülke. Devrim’in hemen sonrasında, yani 1980’ler boyunca İran üzerine Türkiye’de yoğun bir yayıncılık olduğunu görüyoruz. Ancak bu yayınların neredeyse hiçbiri telif niteliğinde değil, tercümelerden ibaret. Gerek İran lehine olan -ki bu tarz çoğunlukta- gerekse İran devrimi aleyhine olan yayınların geneli propagandist yayınlar niteliğinde.

Türkiye perspektifinden yapılan ilmî çalışmalar ise son yıllarda nispeten artış gösterse de hâlâ son derece yetersiz. İran konusunda Türklerin telif ettiği kitapların ağırlıklı kısmı ise İran dış politikasını irdelemenin uzağında. Türkiye’de İran üzerine yapılan yayınlarda İran’ın doğrudan etkisini hissetmemek imkânsız.

İran ise nüfusu içinde Türkçe konuşan yoğun bir Azeri varlığı olmasından da yararlanarak Türkiye’yi daha yakından takip etmiş. Türkiye’de Farsça yayın yapan herhangi bir kaynak mevcut değilken, İran haber ajanslarında Türkçe haber servisleri mevcut.

-Kitapta büyük bir bölüm ayırdığınız İran devriminin ‘İslam devrimi’ olmadığını, keza rejimini de ‘İslami’ görmediğinizi söylüyorsunuz. Neden?

Çalışmaya başlarken hiçbir yargım ya da önyargım yoktu. Hatta İranlıların hoşlandıkları ‘İran İslam Devrimi’, ‘İran İslam Cumhuriyeti’ tabirlerini kullanmakta beis görmedim. Ancak çalışmalarım ilerleyip konuya hâkimiyetim arttıkça, 1979 Devrimi’nin İslam devrimi, kurulan rejimin de ‘İslam Cumhuriyeti’ olmadığına kanaat getirdim.

1979 Devrimi ve kurulan rejimin tüm İslamcı iddialarına ve imajına rağmen bir millî devrim niteliğinde olduğunu gördüm. İran rejiminin ‘İslamcı’ söylemlerine rağmen millî çıkarları çerçevesinde pragmatik politikalar izlediğini görmek, İran yanlısı propagandaların ne kadar boş olduğunu anlamamı sağladı. İran bugün de ‘İslamcılık paketine’ sarılı vaziyette tamamen millî çıkarları çerçevesinde pragmatik ve milliyetçi politikalar izliyor.

-İran; Karabağ, Çeçenistan ve Keşmir’de neden Müslüman aklıselimin yanında yer almıyor?

İran rejimi işine geldiğinde en ateşli İslamcı gibi davranıyor. Ancak millî çıkarlarına uygun görmediği yerde bu iddialarını hiç hatırlamıyor ve ulusal çıkarlarının gerektirdiği çizginin dışına çıkmıyor. 1980’ler ve 1990’ların ilk yarısında devrimini Türkiye, Körfez ülkeleri, Ortadoğu, Afrika, Endonezya, Malezya ve hatta Filipinler’e kadar ihraç etmek için çaba harcayan İran’ın Soğuk Savaş döneminde Rus zulmü altında inleyen Orta Asya Müslüman halklarına neden tamamen ilgisiz kaldığı sorgulanmalı.

Keza rejimiyle taban tabana zıt olan Suriye rejimini rahatsız edecek en küçük harekette neden bulunmadığı da... Tahran yönetimi, Bosna olayında canhıraş çaba harcayan İran’ın Karabağ konusunda Ermeni, Çeçenistan ve Tacikistan konusunda ise Rus yanlısı politikalar izlemesini hâlâ makul bir şekilde açıklayabilmiş değil. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali de, Keşmir’deki Hindistan politikaları da asla İran’ın dert edindiği birer sorun olmadı.

-Müslümanları katleden Pan-Arabist sosyalist Esed rejimi ile ‘İslamcı’ Şii mollalar hangi ortak paydada buluşuyor?

Ortak payda, çıkar! Siz Filipinler’de, Endonezya ve Malezya’da bile ‘sözüm ona’ İslamcı devrim için gayret sarf edeceksiniz; ama yanı başınızdaki Suriye’yi bu konuda hiç rahatsız etmeyeceksiniz. Bu ilke, siyasetini önemsemesi gereken bir devrimci rejim için açıklanabilir bir çelişki değil. Ancak pragmatik ve oportünist bir rejimin dış politikasında bu tür çifte standartlar görülebilir.

Suriye, İran için 1979’dan itibaren Arap dünyasındaki koçbaşı oldu. 1980’lerdeki Irak-İran Savaşı’nın topyekûn bir Arap-Acem savaşına dönüşmemesini İran lehine sağlayan Suriye’ydi. İçeride sosyalist, dış politikasında Arap milliyetçiliği çizgisi izleyen Suriye, Araplar arası bütün platformlarda İran’ın avukatlığını ve yükselen Sünni Arap öfkesine karşı dalgakıran vazifesini üstlendi.

İttifakların çok kısa ömürlü olduğu Ortadoğu gibi kaygan bir zeminde Suriye ile İran’ın 32 yıllık kesintisiz ittifakı, tam anlamıyla iki benzemezin tuhaf birlikteliği niteliğinde. Suriye, Arap dünyasına karşı İran’a arka çıktı, İran ise Suriye’deki Nusayri azınlığa dayalı Baas rejiminin her türlü ekonomik ve lojistik ihtiyacını karşıladı. Aşırı laik sosyalist Baas rejimi ile Şiici İran molla rejimi arasında 32 yıldır süren bu tuhaf ilişki bile İran’ın gerçek kimliğini ortaya koymaya yetiyor.

-Kitapta İran’ın 1980’lerde ABD ve İsrail ile gizli ve örtülü ilişkiler yürüttüğünü ifade ediyorsunuz. Biraz açar mısınız?  

İran, şahlık döneminde ABD ve İsrail’in bölgedeki en yakın müttefikiydi. Şah’ın sanayileşme ve silahlanma çabası, ABD’ye ve Batı’ya dayanıyordu. Tahran, İran-Irak Savaşı başlayınca askerî araç gereç, yedek parça ile mühimmata ihtiyaç duydu.

İhtiyacını, görünürde kıran kırana çatıştığı, ‘Büyük Şeytan’ ABD’den ve ‘Küçük Şeytan’ deyip tüm devrimci retoriğini onu yok etmek üzerine kurguladığı İsrail üzerinden temin etti. Bu karanlık ve gizli ilişkilerin bir kısmı İran-Kontra skandalıyla (İrangate) ortaya çıktı. Ancak hâlâ gizli kalan kısımlarının olduğu biliniyor. Bu takiyeci diplomasi, diplomasiyi takiye gören İran siyaset anlayışının ikiyüzlü tavrından sadece biridir. 

-İran, Şiiliği de mi politika enstrümanı olarak kullanıyor?

‘İslamcı’ iddialarına rağmen İran dış siyaseti, iç içe geçmiş halkalar hâlinde iki kademeli bir milliyetçilik üzerine kurgulanmıştır. Şii milliyetçiliği, 24 farklı etnik, dilsel, dinsel grubu bünyesinde barındıran İran politikasında baskın ve kapsayıcı bir unsur.

Şii milliyetçiliği Farisiler kadar Azerileri ve diğer Şii unsurları da kapsıyor. Ancak bu unsurlar arasında muhtemel bir çatışma durumunda bu milliyetçiliğin içindeki bir çekirdeğin Pers milliyetçiliği olduğu söylenebilir. Unutulmamalı ki İran 1924’e kadar Pers olmayanlar tarafından yönetilmiş bir ülke.

Çok uzun bir aradan sonra Pehleviler aracılığıyla güç Farisilere geçti. Devrime rağmen İran, Persçi tutumundan geri adım atmadı. Elbette bu durum İran’ın işine geldiği yerde İslam’ı, işine yaradığı yerde Şiiliği kullanmasına engel olmuyor.

-İran, Sünni dünyaya hangi değerler üzerinden giriyor?

Kabul etmeliyiz ki 1979 Devrimi, Sünni dünyada da İslamcı devrim olarak bir etki meydana getirdi. Ancak bu etki süreklilik arz etmedi. İran, bu etkiyi sürdürmek ve İslam dünyasının lider ülkesi şeklinde bir imaj oluşturmak için İsrail-Filistin çatışmasını araçsallaştırdı.

Öyle ki Filistin davası konusunda Filistinlileri bile aşan bir retorik geliştirdi. İran çizgisinde oldukları müddetçe de bu grupları destekledi. Ancak İran’ın Filistin retoriği her zaman fiilen yaptıklarından kat be kat fazlaydı. Çünkü asıl amacı İslam dünyasını etkilemekti.

-İran-PKK ilişkisini nasıl tanımlıyorsunuz? PKK’yı nasıl kullanıyor?

Devrimin ilk zamanlarından itibaren İran, terör ve yıkıcı faaliyetleri dış politika hedeflerine dönük bir araç olarak kullanageldi. Mesela, terörü araç olarak kullanarak Lübnan’daki Amerikan ve Fransız varlığını püskürttü.

Aynı bağlamda 1980 ve 1990’larda PKK’ya büyük destek verdi. Silah yardımı ve maddi yardım yaptı. Topraklarında kamplar açtı. Urumiye’de PKK’lı militanlara hizmet veren hastaneler kurdu. Görünen devletin yanında ve kontrolü dışında çok parçalı bir derin devlet yapılanmasına sahip olan İran’ın PKK’ya desteği ılımlı politikalarıyla tanınan Muhammed Hatemi döneminde bile devam etti.

Ben PKK’nın bir unsuru olan PJAK’ın oluşturduğu rahatsızlıklara rağmen İran’ın, tıpkı Suriye örneğinde gördüğümüz gibi, yeniden şekillenen bölgesel konjonktüre bağlı olarak PKK’ya destek konusunda 1990’lardaki pozisyonuna döndüğü düşüncesindeyim.

-PJAK muammasını biraz açar mısınız? PKK, İran’ın yanında mı, karşısında mı?

PJAK kâğıt üzerinde 1997’de kuruldu. Ancak harekete 2003’te geçirildi. Yani ABD’nin Irak’ı işgal edip yerleştiği yıl. PKK, 2003’te bölgede güçlü bir etkene dönüşen ABD için kendisini kullanışlı hâle getirmek istedi. Bu sebeple o dönemde Irak’tan sonra İran’ı hedefleyen ABD’nin amaçları doğrultusunda İran’ı tehdit eden PJAK’ı aktifleştirdi.

PJAK’ın tasfiye edildiği zamanın, ABD’nin askerlerini Irak’tan çektiği 2011 sonuna denk gelmesi de elbette tesadüf değil. Şimdi PKK, ABD sonrası ve Arap Baharı’nın oluşturduğu yeni bölgesel konjonktüre paralel olarak Türkiye ile karşı karşıya gelen Suriye ve İran için kendisini kullanıma açtı. Yeni Suriye-PKK ittifakı çokça yazılıyor bugünlerde. Yakında İran-PKK ittifakına dönük bilgi ve belgeler akmaya başlarsa kimse şaşırmasın!    

-Ankara, İran’ın PKK ve Kürt kartına karşı hangi kartlarını oynuyor?

Irak işgali sürecinde ilişkilerimizin bozulduğu Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile bugün hiç olmadığımız kadar yakınlaşmamız, bölgede yeniden şekillenen güç ve ittifak denkleminin bir parçası olarak görülmeli. Türkiye, İran-PKK yakınlaşmasını Barzani’yle yakınlaşarak karşılamaya çalışıyor. Bunun elbette Suriye Kürtlerine bakan güçlü ve çatışmacı bir yönü de var.

-İran’ın PKK’ya geri dönmesinde Arap Baharı süreci de etkili oldu değil mi?

Arap Baharı’ndan önce aslında bir İran baharı yaşandı. 2009 seçimleri sonrasında baş gösteren bu bahar aşırı baskı ve kıyımlar dolayısıyla akim kaldı. Arap Baharı isyanlarının baskıyla söndürülebileceği konusunda bugün Suriye’deki Esed rejimine de İran’ın bu tecrübesi yol göstermekte.

Kendi baharını bastıran, Humeyni döneminde başbakanlık ve meclis başkanlığı yapmış olan muhaliflerini ev hapsinde tutan rejim, Arap Baharı isyanlarına da pragmatik bir gözle baktı; Tunus, Mısır, Yemen ve Bahreyn’dekine destek verdi.

Libya’da soğukkanlı bir tavır aldı ve nihayet Suriye’de halktan değil, azınlığa dayalı Baas diktatörlüğünden yana oldu. Türkiye-İran ilişkileri açısından da Suriye’de yaşananlar ve Tahran’ın insanlık ve İslamlık dışı tavrı belirleyici oldu.

Oysa halklardan yana olmaktansa meşruiyetini tamamen yitirmiş rejimlerden yana olanların bu süreçten kazançlı çıkma ihtimalleri bulunmuyor. Neticede Esed’in gitmesi sadece bir zaman meselesi. Eninde sonunda Esed gidecek ve Türkiye’nin temsil ettiği politik çizgi kazanan tarafta olacak.

-Bu bağlamda Türkiye’nin İran siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin İran siyasetini oldukça naif ve İran’ın uluslararası toplumla çekişme alanlarına gereksiz yere fazlaca angaje buluyorum. Oysa Türkiye, İran’ın Afganistan ve Irak işgallerinden sonra güçlenen bölgesel konumu ve nüfuzunu artırdığı Şii Hilali’nden en fazla rahatsız olması gereken ülke.

Çünkü Ermenistan’la yaşanan ilişki kopukluğundan dolayı Türkiye’nin tarihî ve kültürel bağları bulunan doğal hinterlandı durumundaki doğuya erişiminin önünde İran var.

Orta Asya’ya erişimimiz iki dudağının arasında olan İran, yükselen ‘Şii Hilali’ ile şimdi de Türkiye’nin benzer tarihî ve kültürel bağlarıyla doğal bir hinterlandı ve açılım alanı durumundaki güneydeki Arap dünyasına erişiminde de aynı pozisyona gelmiş durumda.

Irak’ı İran nüfuzuna kaptırdıktan sonra Türkiye’nin tüm insancıl sebeplerin yanı sıra Suriye’de yaşananlar konusunda net tavır almasında yeni jeopolitiğin oluşturduğu tehdidi bertaraf etme düşüncesi de önemli rol oynuyor. İran’ın onca sivil kıyımına rağmen Esed rejiminin arkasında durması ise kendisine muazzam jeopolitik imkânlar sunan Şii hattını kaybetmeyi göze almak şöyle dursun, tersine tahkim etme amacından kaynaklanıyor.

-Türkiye’nin bölgede güçlenmesinden rahatsız mı?

Elbette rahatsız.

-İlişkiler gerilecek mi?

Başbakan Erdoğan’ın 28 Mart’taki İran ziyareti arifesinde Today’s Zaman’da yayımlanan yazımda gezinin iki ülke ilişkilerinde resmen ‘soğuk barış’ dönemini başlatacağını, iki ülke ilişkilerini farklı ve yeni bir çerçeveye oturtacağını yazmıştım. Gezi sonrasında Zaman gazetesine yazdığım makalemde görüşümü tekrarladım.

Ziyaretin ardından Türkiye’nin petrol alımında indirime, İran’ın doğalgaz fiyatında görülmedik artırıma gitmesi, bu yeni sürecin belki gerçekte ilk olmasa bile görünürdeki ilk somut belirtisi oldu. Bu noktadan sonra İran’la mesafeli, soğuk, sürekli birbirini tartan ama çatışmadan kaçınan geleneksel çekişme-rekabet ilişkisine geri döneceğiz.

-Ankara, İran karşısında nasıl bir siyaset izlemeli?

Türkiye, bence İran’ın militan dış politikasının hamiliğine soyunmaktan veya uluslararası toplumla yer yer ters düşecek şekilde İran’a destek veren bir ülke olmaktan hızla çıkmalı. Uluslararası toplumun İran’dan endişe duyması için bir sebep varsa, Türkiye’nin daha çok sebebi var.

Türkiye zaten İran’a karşı sergilediği insancıl, iyi niyetli ve Tahran’ın hak etmediği kadar asil yaklaşımlarına bugüne kadar İran’dan aynı ölçüde karşılık bulmadı. 2005’te TAV Holding ve Turkcell’in başına gelenler, bugün en pahalı enerjiyi İran’dan alıyor olmamız ne demek istediğimi anlatmaya yetiyor. 

-İran’ın karşıtlığının ardında NATO kalkanının Malatya’da konuşlandırılması mı var?

Savunma amaçlı bir radarın İran tarafından bir tehdit olarak algılanmasının mantığı yok. İran’ın bu kadar telaş etmesi kendi niyetleri konusunda haklı şüpheler oluşturuyor. Türkiye, İran’ın komşusudur ama aynı zamanda bir NATO ülkesidir. Üyeliğinin gereğini yapmakta özgürdür. Bu konu da Türkiye-İran ilişkilerinin geleneksel pozisyonuna dönmesinde elbette bir etken oldu.

-Son tahlilde İran dost mu, rakip mi? Müttefik olur mu?

İran’la dostane ilişkilerin sürdürülebileceği ancak İran’ın Türkiye’ye asla uygun müttefik olamayacağı kanaatindeyim. İlişkilerin yer yer işbirliği ve dostluk, yer yer rekabet ve çekişme içereceğini düşünüyorum. Yani bir ‘soğuk barış’ ilişkisi yaşanacak.



Irak ‘Küçük İran’ olma yolunda   

İran son birkaç yıla kadar Irak’ın birlik ve bütünlüğünü savunur göründü. Ancak Irak nüfusunun yüzde 60’ını oluşturan Şiileri iktidara taşımaya çalıştığı ortaya çıktı. 

Bugün İran mümkünse Şiilerin denetiminde bir Irak istiyor. Mümkün olmazsa Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan kesintisiz stratejik Şii kuşağını sürdürmek adına, Irak’ın bölünmesini ve ülkenin güney kesimine Şiilerin tam egemen olmasını arzu ediyor.

İran’ın derdi nükleer silah, enerji değil!

İran’ın asıl amacının nükleer silah olduğunu düşünüyorum. Devrimin ardından Ayetullah Humeyni’nin diğer kitle imha silahları programlarıyla birlikte şahlık döneminde başlatılan nükleer programı da askıya almış olması bile programın salt barışçıl enerji amacını taşımadığını ispatlıyor. 

Humeyni, diğer kitle imha silahları gibi nükleer silaha karşı da bir fetva yayımlamıştı. Humeyni’nin ölümünün ardından dinî rehber Ali Hamaney bu fetvayı ilga etti. Yani diğer kitle imha silahlarıyla birlikte nükleer çalışmaların tekrar başlamasına cevaz verdi.

Mollalar postu muhafızlara kaptırdı  

İran Devrim Muhafızları, Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin 2. döneminden (2001) itibaren rejim ve siyaset üzerindeki etkilerini hızla arttırdı. Tıpkı Yeltsin sonrası Rusya’da olduğu gibi bugün İran güvenlik eliti rejimin tüm alanlarına yerleşti. 

İran molla rejimi görüntüsü vermekle birlikte hızla askerî vesayet altında pretoryan devlet olma yolunda ilerliyor. Muhafızlar bugün ekonomide, medyada, yükseköğretimde, elbette güvenlik ve siyasette en büyük güç durumunda. Öyle ki bazı gözlemciler rehber Hamaney’in Muhafızları’nın elinde rehin olduğunu söylüyor.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-32272-iran-hic-dost-olmadi-ki.html

29 Mart 2013 Cuma

SEYYİD KUTUP VE TÜRKİYE İSLAM'I

Müslüman Kardeşler'in ortaya çıkışı ile Türkiye'deki Sosyal Müslümanlık arasında ilginç bağlar, yakın-uzak mesafeden benzerlikler söz konusudur.

1928'lerde Müslüman Kardeşler Hasan el-Benna'nın liderliğinde "politik bir hareket" olarak ortaya çıkmadı. Politikaya dolaylı yollardan atıflarda bulunuyordu.

Sebebi Mısır'ın bir sömürge yönetimi altında olmasıydı. Sömürge yönetiminde yapılması gereken en önemli işlerden biri tabii ki sömürgeciliğe karşı savaşmak, bununla mücadele etmekti.

Bu öncelikli bir hedeftir. Buna paralel ve belki de bundan önce yapılması gereken şey, sömürge yönetimin toplumun bünyesinde meydana getireceği tahribatları önlemektir.

Bunun da büyük ölçüde ahlaki ve manevi takviye hareketi olması gerekirdi. Hasan el-Benna'nın başında olup formüle ettiği İhvan ve faaliyeti bu hedefi merkeze alıyordu. Toplumu fikri, ahlaki ve manevi bakımdan güçlü tutmak, direncini sürekli artırmak.

İhvan-ı Müslimin ancak Hür Subaylardan ve İhvan'ın belli başlı fikir adamlarının Pakistan'ın kuruluşu ve Ebu A'la Mevdudi'nin eserleriyle tanışmalarından sonra, yani 1950'lilerde politik bir hareket olarak kendini adeta yeniden tanımladı. Bu da Hasan el-Benna'ın şehadetinden sonrasına rastlar.

İhvan-ı Müslimin'in politik bir harekete dönüşmesi Seyyid Kutup gibi bir zatı ön plana çıkarmış oldu. Ve tabii bu Seyyid Kutup'un Türkiye'deki İslamcıları bu şekilde etkilemesinin önemli sebeplerinden biridir.

Bu dönemde de Türkiye'de Müslümanlar siyasî faaliyetlere başlamışlardı. 1970'lerin başlarında MSP'nin gençlik teşkilatlarında İhvan'ın kitapları okunuyordu.

Merkez sağ ve merkez solun dışında yani kapitalizmin, sosyalizmin, komünizmin ve milliyetçiliğin dışında kendine bir siyasî mecra arayan Müslümanlar için Seyyid Kutup'un formüle ettiği İslami hareket tam da uygun düşüyordu.

Tefsirinin yayınlanmasıyla da Seyyid Kutup büyük bir kabul gördü. Seyyid Kutup'un kabul görmesinin diğer önemli bir sebebi, hem sosyolog olarak toplumu iyi tanıması, Batılı kavramları analiz edebilme formasyonuna sahip olması, hem de aynı zamanda İslami ilimlere vukufiyetidir.

"Fi Zilal'il-Kur'an" adıyla tefsir yazabilecek kadar tefsir ilmine, geleneksel usule ve Kur'anî ilimlere vâkıf istisnai bir şahsiyettir.

Seyyid Kutup'un politik Müslümanlığı temsil etmesinin arkasında yatan başka bir sebep vardı. Hasaneyn Heykel'in iddiasına göre hapishanedeyken Mevdudi'nin kitapları ile tanışmış olması.

İhvan, bir model arayışı içerisinde iken Hint yarım kıtasındaki Müslümanların Hindulardan ayrılıp bağımsız bir devlet kurma fikrine sahip olması ve bunu büyük ölçüde Mevdudi'nin formüle etmesi Seyyid Kutup'a çok cazip geldi.

Hilafetin ilgasından sonra ilk defa kuruluş ideolojisi "İslam" olan bir "ulus devlet" kuruluyordu. Kutup da Mevdudi ile tanıştıktan sonra daha aktif bir siyasi Müslümanlık noktasına gelmiş oldu. Bu da Türkiye'de Seyyid Kutup'un ve Mevdudi'nin daha çok rağbet görmelerine etki eden bir sebeptir.

Seyyid Kutup'un dili anlaşılabilir ve kesindir. Gücünü inancından alır. Tartışmasız bir kavramsal çerçeve çizerek İslamiyet'in siyasî bir hareket olduğunu söyler.

Ona göre modern toplum bir "cahiliye toplumu"dur. Cahiliye'yi -İslam öncesi cahiliyeye atıfta bulunarak- İslami hükümlerin dışında bir dünyanın kurumsallaşması ve hükümran olması manasında kullanıyor.

Fakat Batılı İslamologların ve Batı medyasının iddia ettiğinin aksine, her ne kadar dilinde keskin kavramlar varsa bile Seyyid Kutup hiçbir zaman şiddet ve terörü önermiş değildir.

Yani Seyyid Kutup siyasî İslam'ı temsil etmiştir. Fakat bunun şiddet ve terör yönteminin kullanılarak ulaşılabilecek bir hedef olarak takdim ettiği söylenemez.

Tam aksine ona göre İslami hareketler Peygamber Efendimiz (sas)'in siretini takip ederek başarıya ulaşacaktır. Bu manada Seyyid Kutup ile Hasan el-Benna arasında belki dil ve anlatım farkı vardır, fakat mahiyet farkından bahsetmek mümkün değildir.

Yakından ve dikkatle bakıldığında Seyyid Kutup ve Mevdudi'nin Türkiye Müslümanları üzerinde bıraktığı bu etki aynı zamanda hem Politik Müslümanlığın hem de Sosyal Müslümanlığın şiddetten ve terörden uzak durmasını sağlamıştır.

 http://www.zaman.com.tr/ali-bulac/seyyid-kutup-ve-turkiye-islami_1293413.html

21 Mart 2013 Perşembe

SINIRLAR ve LİMİTLER

21 Mart 2013
“20. yüzyılda Avrupa merkezli her büyük sarsıntı Ortadoğu'ya da yansımış, Ortadoğu'yu şekillendirmiştir. 

Birinci Dünya Savaşı, Avrupa'nın büyük devletleri arasında patlak vermiş ve sonucunda Avrupa haritası yeniden çizilmişti. Ortadoğu haritası da o savaşın sonunda çizildi.

400 yıl Osmanlı toprağı olarak yaşayan alan, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, Suudi Arabistan, Kuveyt isimleri altında bölünerek paylaşılmış ve yeni bir biçim kazanmıştı.

İkinci Dünya Savaşı da Avrupalı büyük güçler arasında patlak verdi. Avrupa haritası bir kez daha çizildi. Ortadoğu haritasına ise, savaş sonrasında Filistin topraklarının bir bölümünde ortaya çıkan İsrail Devleti eklendi.

Soğuk Savaş, tıpkı Birinci ve İkinci Dünya Savaşları gibi dünya ölçeğinde bir savaştı. Sona ermesiyle Avrupa haritası bir kez daha değişti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bölünen iki Almanya birleşti. Yok olan Sovyetler Birliği'nden Rusya'nın yanı sıra Ukrayna, Belarus, Moldova, Litvanya, Letonya, Estonya yeni Avrupa haritasına dahil oldular.

Çekoslovakya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak ayrıldı. Yugoslavya'dan Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ ve 21. yüzyılda Kosova doğdu.

Soğuk Savaş sonrasında Avrupa haritası bir kez daha çizilirken, Ortadoğu'nun da olduğu gibi kalmayabileceğini, yakın tarihteki örneklerden çıkartmak mümkündü. Avrupa statükosunun değişmesine paralel olarak, Ortadoğu statükosunun değişmesi de gündeme geldi. (Neticede) Irak, Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan Ortadoğu statükosunu temsil ediyordu.”

Türkiye'nin gazetecilik gurusu Cengiz Çandar'ın “Mezopotamya Ekspresi: Bir Tarih Yolculuğu -- Türkiye-Kürtler-Ortadoğu-Batı” isimli otobiyografik kitabında yer alan ve tamamına katıldığım yukarıdaki cümlelerine tek ilavem son cümledeki Irak'a Suriye ve diğer bazı Ortadoğu ülkelerini de eklemek olacaktır.

1916'da İngiliz ve Fransızlar tarafından bölgenin paylaşımı ve yeniden şekillendirilmesi konusunda imzalanan Sykes-Picot anlaşmasının artık geçerliliğini yitirdiğinin yoğun şekilde tartışıldığı şu günlerde, bölge ülkelerindeki muhtemel bölünmeler ve sınır değişiklikleri de ister istemez gündeme geliyor.

Zaten bölgenin ne coğrafik, ne de etnik ve kültürel doğal sınırlarıyla uyuşmayan Sykes-Picot sınırlarının suniliği ve anlamsızlığı uzun zamandır bölge halkları arasında konuşulan bir konuydu.

Küçücük bazı köyleri bile tam ortasından bölecek kadar bölgenin gerçekliğinden uzak çizilen bu sınırların oluşturduğu anormalliğin normalleşmesini beklemek için bugün her zamankinden daha fazla sebep var.

Suriye'de 2 yıldır süren kanlı savaş ve Nuri el-Maliki'nin Irak anayasasını ihlal ederek izlediği alabildiğine mezhepçi ve olabildiğine merkeziyetçi politikalardan dolayı bu iki ülkenin zaten hiçbir zaman oluşturamadıkları milli birliklerindeki tam dağılmadan sonra toprak bütünlüklerini de koruyup koruyamayacakları sorusu bugün bölgesel ana gündemi oluşturmaktadır.

Oluşan uluslararası güç dengesi yüzünden Suriye'de gidişatın ülkenin toprak bütünlüğünü korumayı neredeyse imkânsız hale getirdiği aşikâr.

Irak'ta ise istikrar ve güvenliği sağlayacağına olan boş ümitten ve yalnız bırakılması halinde tamamen İran'ın kontrolüne gireceğinden duyulan endişeden dolayı ABD'nin destek verdiği Maliki yönetiminin akılsızca politikaları yüzünden ülke hızla parçalanmaya doğru yol alıyor.

Sünni diktatör Saddam Hüseyin'i aratmayacak bir Şii diktatöre dönüşen Maliki'nin Bağdat'ı bugün ne Kürtlerin, ne de Sünni Arapların saygı duyduğu bir rejim niteliğinde bulunmuyor.

Hatta Bağdat'la Erbil arasındaki ilişkiler neredeyse iki düşman komşu rejim arasındaki ilişkiler niteliğinde. Anbar bölgesinde yoğunlaşan Sünni Araplar ise artık iyice Maliki'den umudunu kesmiş durumda.

Şimdilerde Sünni Araplar tıpkı Kürtlerin sahip olduğu gibi güçlü bir otonomiye ve belki de ileride bağımsız bir devlete sahip olmayı hayal ediyorlar.

Öte yandan, iç savaşla çalkalanan Suriye'nin muhtemel parçalanması Irak'taki gidişata da yön verecek gibi duruyor.

Irak'ın kuzeyindeki Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Suriye'nin kuzeyindeki Kürt nüfusun yoğunluklu olduğu bölgeler arasında bir ortak oluşumun ihtimal dahilinde olduğunun akla gelmesi için sahada her şey mevcut.

Muhtemel parçalanma durumunda Irak'ın geniş Anbar bölgesindeki Sünni Araplar ile, tek farkları aralarında geçen sınır olan, Suriye'nin Sünnileri arasında bir birliktelik ihtimali de gerçeklikten uzak bir gelecek formasyonu gibi gözükmüyor.

Irak ve Suriye'nin muhtemel parçalanmalarının mevcut sınırları aşan yeni bölgesel formasyonlara ve bazı birleşmelere yol açmasını beklemek de abes olmayacaktır.

Hatta Türkiye'nin çözmeye çalıştığı başta terör örgütü PKK sorunu olmak üzere, genel anlamdaki Kürt sorununu çözme çabalarının da bu gelişmelerle yakından ilgili olduğu söylenebilir.

Bu ihtimalleri düşünmek, yazmak ve konuşmak elbette yapmaktan daha kolay. Tam bir bölgesel herc-ü merci gerektiren bu türden değişikliklerin ne türden acılara ve trajedilere yol açacağını tahmin etmek zor değil.

Bir de başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin Çekoslovakya örneğinde olduğu gibi rızaya dayalı bölünmeler hariç parçalanmalara/birleşmelere ve sınır değişikliklerine hiç de sıcak bakmamaları işi daha bir içinden çıkılmaz hale getirebilir.

Tüm bu sebeplerden dolayı bölgesel sınırların değişebileceği üzerine hesap yapanların bunu kendi başlarına yapmaya yeterli güçlerinin ve imkânlarının olup olmadığını çok iyi hesap ve analiz etmeleri gerekiyor.

Sınırları değiştirme ya da yok sayma konusunda limitlerini bilmeleri ülkelere ya da etnik/mezhepsel gruplara liderlik edenleri büyük acılara yol açacak tehlikeli maceralardan alı koyacaktır.

Today's Zaman Genel Yayın Yönetmeni