Popüler Yayınlar

KÜRT SORUNU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KÜRT SORUNU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2013 Pazar

Bugünün Kürt sorunları - DIDIER BILLION


27 Temmuz 2013


Uzun yıllar boyunca Kürt sorunları hiçbir görünür gelişme olmaksızın dondurulmuş gibi kaldılar.

Bu blokaj hali birçok gözlemcinin Kürtlerin nüfus açısından devletsiz kalmış en büyük halk olduğunu belirtmesine olanak sağlamıştır.
20. yüzyıl içinde geçici Kürt devletleri kuruldu ancak büyük güçler arasında ittifakların değişmesi ve çoğu kez hoyrat olan baskıların kurbanı olarak kısa süreli oluşumlar olarak kaldılar. 

Kürtlerin onyıllar boyunca yineledikleri hata silahlı mücadeleye fazlasıyla değer vermeleri ve davalarında ilerleme sağlamak amacıyla siyasi ve diplomatik araçları kullanmada yetersiz kalmalarıdır. 

Bunun yanı sıra parçalanmış haldeki Kürt toplumlarının bünyesindeki aşiretsel ve feodal yapılar birleşik bir ulusal hissin oluşmasının önünde aşılması güç engeller oluşturdu. 

Bu açıdan bakıldığında Kürt milliyetçiler tarafından savunulan siyasi miti kırmak gerekiyor. Bu kişiler 1920 Sevr Antlaşması’nda yer alan Kürt devletinin oluşumuna yönelik sözlerini yerine getirmeyen büyük güçlerin ihanetine uğradıklarını iddia ederler. 

Oysa tarihsel gerçek ise bambaşkadır. Bölgenin geleceği hakkında görüşmelerde Kürtler çıkarlarını savunabilecek delegasyonları örgütlemede yetersiz kaldılar. Sevr Antlaşması’nı hazırlayan 1920 Şubat ve Mart aylarında Londra’da, ardından nisan ayında  San Remo’da gerçekleşen konferanslarda ‘Kürdistan’ hakkındaki bölümler boş bırakıldı. 

Kuzeyde sanal  Ermenistan kurma, güneyde Musul’da her türlü Osmanlı varlığını engelleme konusunda hassas olan Büyük Güçler antlaşmada Kürt sorununu ertelemeye ve antlaşmanın onaylanmasını izleyen altı ay içinde Kürtler için bir toprak ve özerklik belirlemeye karar verip Kürtleri antlaşmanın onaylanmasının ardından bir yıl içinde söz konusu topraklarda bağımsızlıklarını temin için Milletler Cemiyeti’ne başvurmaya davet ettiler. 

Sonuç olarak bu antlaşma hiçbir zaman yürürlüğe geçmedi ve Mustafa Kemal’in önderliğinde Türk ulusal hareketi 1920 yılı sonundan itibaren teorik olarak Kürtlere verilmiş olan topakları da denetim altına almıştı.

O günden bugüne onlarca yıl geçti ve Ortadoğu’nun jeopolitik yapısının parametreleri büyük değişimler yaşadı. 


Irak’ta özerklik eğilimi tedrici olarak gelişiyor. Aslında 2005 yılından bu yana Saddam Hüseyin sonrası Irak federal yapısı içinde yer alan bu topraklar ekonomik olarak gelişmeyi ve siyasi durumunu istikrara kavuşturmayı başardı. 

Kuşkusuz Bağdat merkezî yönetimiyle sürtüşmeler söz konusudur ancak Iraklı Kürt yöneticiler şimdiye kadar eğer gerçekleşirse Iraklı Araplarda haksızlığa uğramışlık hissini canlandırmaya ve ülkenin Kürt bölgesine karşı yeni şiddet olaylarının gerçekleşmesi riskine yol açacak olan bağımsızlığın lafını bile etmeme akıllılığını gösterdiler. 

Türkiye’de ise PKK tarafından 1984’ten beri sürdürülen terörist savaş şu son aylara kadar ülkede demokrasinin kökleşmesi için temel önemdeki sorunun siyasi çözümünü engelledi. 

AKP hükümeti ile PKK yöneticileri arasında devam eden süreç son derece önemli ama aynı oranda kırılgandır. 

Nihayet Suriye’de de Kürt sorunu daha yakın bir dönemde ortaya çıktı ve ülkeyi protestolar ve saran iç savaş ile birlikte gün yüzüne çıktı. 

Suriye Kürt hareketi, Irak Kürtleri himayesinde uzlaştırma çabalarının varlığına karşın derin bir biçimde bölünmüş haldedir. 

Bu arada Suriye Kürtlerinin süren iç savaşı Araplar arasında bir savaş olarak kabul edip bu savaşa olabildiğince az dahil olmaları ancak cihatçı gruplar Kürtlerin yaşadığı kentleri denetime almaya çalıştıklarında çatışmaya girmeleri de dikkat çekicidir. 

İran Kürt hareketi, Tahran yönetiminin sindirme amaçlı ağır baskıları sonunda son derece zayıfladı.

Kürt sorunları ülkeye göre değişerek varlığını sürdürmekte ve yakın gelecekte birleşik bir Kürt devletinin oluşumu muhtemel gözükmemektedir. 


Eğer birleşik bir Kürt devleti perspektifi mümkün değilse Kürtler için, içinde bulundukları devletler nezdinde kültürel ve siyasal hakları sorunu esastır. 

Bu çerçeveden bakıldığında çoklu aidiyetler (Kürt ve Iraklı olmak Kürt ve Türk olmak vs.) cesaretlendirilmeli ve savunulmalıdır. 

Kürt vakası bizi kimlik ve sadece etnik kritere indirgenemeyecek olan yurttaşlık politikalarının işleyişinde mekânın bir unsur ama sadece diğer başkalarının yanında bir unsur olduğunu gösteriyor.



*Paris Uluslararası ve Stratejik İlişkiler Enstitüsü Müdürü

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Osmanlı çöküşü ve günümüz Kürt sorunu (1) [YORUM - M. Şükrü Hanioğlu ]

1. Dünya Savaşı'nda Kafkaslarda Ruslara karşı savaşan Osmanlı Kürt süvari birliği.
FOTOĞRAF1. DÜNYA SAVAŞI'NDA KAFKASLARDA RUSLARA KARŞI SAVAŞAN OSMANLI KÜRT SÜVARI BIRLIĞI.

22 Kasım 2007


Osmanlı gerçekliğinin kendi bağlamında anlaşılması ve tarihselleştirilmesini mümkün kılan en önemli araştırma ve tahlilleri yapmış, kelimenin hakikî anlamıyla âlim niteliğini haiz bir tarihçi olan Profesör Halil İnalcık, Türk basınının seçkin gazetecilerinden birisine gönderdiği bir notta, toplumumuzun öncelikli meseleleri arasında başı çeken Kürt sorununa "Türkiye'ye karşı 19. yüzyıl Batı parçalama politikası"nın bir devamı olarak yaklaşılmasının uygun olacağını belirtmektedir.
Değerli tarihçinin notunun bu sürecin işleyişini anlatan bölümü ise hem Türk tarihçiliğinin "Osmanlı Dağılması"na temel yaklaşımını, hem toplumumuzun "Batı" ile ilişkilerine getirdiği yaygın yorumu ve hem de günümüz meselelerini açıklayacak bir tarihî süreç oluşturması alanında kabul gören tezi ortaya koymaktadır: 

"Yunan, Sırp, Bulgarlar kendi milli devletleri için içeride ve dışarıda ihtilal faaliyetlerinde Batı devletlerinden himaye, teşvik ve fiili müdahale sağlarlardı. 

Rumeli'de halk kışkırtılır, komiteci baskınlarıyla ayaklanmaya sürüklenirdi. Türk halkı kendini savunma zorunda kalır, devlet müdahale eder, kanlı kırgınlar olurdu. Bu tam da Batı'nın istediği bir şeydi. 

Hıristiyan milletler soykırımına uğruyor, dünya barışı tehlikeye giriyor, milletleri ezen Osmanlı rejimi çağdışıdır, gibi iddialarla davayı Büyük Devletler toplanıp kendi ellerine alırlar. 

Çaresiz Osmanlı hükümeti seyirci kalmak durumuna düşer ve Batı nasıl planlamışsa ona karar verilir. 

Balkan milletlerine özerklik veya doğrudan bağımsızlık sağlanır. Batı, bugün aynı taktiği Türkiye'ye karşı uygulama yolundadır." 

Toplumumuzda yaygın kabul gören bu tahlilin bütünüyle yanlış olduğunu iddia etmek pek tabiî mümkün değildir. 


Asırlar boyunca Batı için "Öteki" ve onun da ötesinde "kötülük"ün dünyadaki yansıması olmuş bir toplum ve devlete yönelik siyasetlerde çifte standartların kullanılmadığını ileri sürmek oldukça zordur. 

Buna karşılık meseleye farklı bir zâviyeden bakmak bize gündemimizdeki meselenin çözümüne daha ciddî katkılarda bulunacak bir çerçeve temin edebilir. 

Ezelî ve ebedî düşmanlık tezi Osmanlı çöküşünü açıklar mı? 


Toplumumuzda Osmanlı çöküşüne yönelik yaygın yaklaşım olan "ezelî ve ebedî düşmanlık" tezi, Batı'yı monolitik bir sınıflama olarak ele almakta ve diğer şartlar ve ilişkiler düzeyi ne olursa olsun Osmanlı/Türk toplum ve devletine takınılan hasmâne tutum varsayımına dayanmaktadır. 


Bu teze göre Batı, Osmanlı/Türk merkezine karşı eyleme geçmesi mümkün her topluluğu desteklemekte ve insanî ya da dinî koruyuculuk kisvesi altında ayrılıkçılığı teşvik etmektedir. 

Batı olarak adlandırılan karmaşık yapı içinde Osmanlı ve daha sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne bu zeminde yaklaşan örgütlenmelerin bulunduğu doğrudur. 

Ama bu yaklaşımın Batı'nın tüm parçalarındaki kurum ve bireylerin tamamını kapsadığını iddia etmek ve sonu gelmeyen düşmanlığa dayalı bir ilişki varsaymak en azından aşırı bir genelleştirmedir. 

Bu tez aynı zamanda karşı karşıya bulunulan sorunun iç dinamiklerini basit bir "ihanet" kurgusuna indirgemektedir. 

Buna karşılık bilhassa on dokuzuncu yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı devletinin karşılaştığı ayrılıkçı hareketler göz önüne alındığında meselenin iç dinamiklerine de ağırlık veren bir çerçeve belki de günümüzdeki sorunun çözümüne yönelik daha faydalı bir çerçeve oluşturmamızı mümkün kılabilir. 


İç dinamiklerin önemi 


1804-13 Sırp İsyanı ve bilhassa Yunan Ayaklanması ile başlayan gelişmeleri ele alacak olursak karşımıza çıkan tablonun bir tarafında görülen, değişen değerlere ve onlar çerçevesinde merkeze yöneltilen isteklere karşı, bunlara ciddî sorunlar yaratana kadar kayıtsız kalan, plânlı siyasetlerle zamanında cevap vermeyen bir idare anlayışıdır. 


Bu anlayış söz konusu noktaya varılana kadar sorunları yok sayma, onların aslında olmamaları gerektiğini savunma, dolayısıyla da siyaset üretmeyi değil meselenin adını koymayı dahi "yok yere gâile çıkaracak eylem" telâkki eden bir yaklaşımı ihtiva etmektedir. 

Tablonun diğer tarafında ortaya çıkan manzara ise Osmanlı toplumları içinde mevcut hoşnutsuzlukların, uygulamalara yönelik şikayetlerin, değişik süreçlere daha fazla katılım ve daha üst düzeylerde tanınma arzularının milliyetçi grupların tekeline alınmasıdır. 

Bunu müteakiben sahneye konulan ise siyaset üretmeyen, sorunun varlığını reddeden yasakçı merkez ile mevcut talepleri maksimalist milliyetçi istemler haline getiren marjinal örgütlenmeler arasında uzlaşma noktası bulunmayan çatışma olmaktadır. 

Uluslararası aktörlerin soruna dahil olmaları neticesinde çetrefilleşerek tırmanan söz konusu çatışma ise taraflardan birinin maddî yenilgisine kadar sürmektedir. 

Son dönem Osmanlı tarihi aslında, Profesör İnalcık'ın haklı olarak belirttiği gibi, bu sonu gelmeyen çatışma sarmalının tarihidir. 


Bu sarmalın işleyişinin karmaşıklığı ve konuya müdahil aktörlerin çeşitliliği onun oluşum ve gelişim süreçlerinin anlaşılmasını güçleştirmektedir. 

Bu mekanizmanın işleyişinin kavranabilmesi açısından basit bir "ihanet-dış teşvik, destek-parçalanma" şablonu yerine daha derine nüfûz edebilecek bir tahlile ihtiyaç vardır. 

Böylesi bir analizin öncelikli olarak dikkate alması gereken ise değişen değerlerin, toplumsal beklentilerin, onlara dayalı taleplerin kavranması ve bunlara yönelik siyaset üretilmesidir. 

Değerlerde ve toplumsal beklentilerde görülen ciddî değişimlere cevap verici siyaset üretimi sorunların sadece hallini değil oluşumunu anlayabilmek için de hayatî önem taşımaktadır. 


1789 sonrasında değişen değerler sistemi tüm Avrupa'da "Eski Düzen"i yerle bir ederken, Osmanlı dengesini de bütünüyle sarsmıştı. 

Yeni değerler sistemi askerî-re'aya ya da Müslüman-zimmî benzeri eksenlerde gerçekleşen toplumsal örgütlenmenin devamını imkânsız kılarken, merkeze bu alanda ciddî taleplerin yöneltilmesine yol açmıştı. 

Zaten iktisadî alanda mevcut "Avrupa tüccarı" benzeri kategoriler, kamu gelirlerinin açık müzayedeleri gibi uygulamalar ve sefaret tercümanlığı şeklindeki sınıflamalarla pratikte anlamını yitirmeye başlayan bir örgütlenmeyi ideolojik düzeyde sürdürme isteği beraberinde artan sorunları getirmişti. 

İlginçtir ki, Osmanlı merkezi çevreden kendisine değişen değerler çerçevesinde yöneltilen talepleri cevaplayamadığı gibi, onları kavramakta dahi zorlanıyordu. Bu alanda zamanlamanın son derece önemli olduğuna işaret etmek gereklidir. 

 Meselâ Müslüman-zimmî ekseninde bir toplum örgütlenmesi, on beş, on altıncı hattâ daha sonraki asırlarda dengenin her iki tarafındakilerce adaletli olarak görülebilmiştir. 

Aynı dönemde İspanya ve Portekiz'de Yahudi cemaatlerinin başına gelenlere, tüm Avrupa'da dinî azınlıklara yönelik yaygın uygulamalara baktığımızda evlerin yüksekliği, kıyafetlerin rengi, binek hayvanlarının kullanım şekli, ödenen verginin miktarı, kamu hizmetlerinden yararlanma benzeri alanlarda negatif ayrıcalıklar getirmesine karşın dinî cemaatlere kendi hukuklarını uygulama serbestisi tanıyan Osmanlı örgütlenmesi oluştuğu bağlamda fazlasıyla hoşgörülü olarak mütalâa olunabilinirdi. 

Ancak bu örgütlenmenin 1789 sonrasında süratle bir anakronizm haline geldiği şüphesizdir. 

Değişen değerler ve beklentiler çerçevesinde kendisine yöneltilen talepleri kavramakta güçlük çeken Osmanlı merkezi, bir yandan da ciddî bir merkezileşme siyaseti uygulamasına başlayınca karşısında bu istemleri milliyetçi, ayrılıkçı kavramlarla donatılan paketler haline getiren marjinal örgütlenmeleri bulmuştu.
 

Merkezin bu talepleri süreç içerisinde kavradığı ve onlara cevap verdiği doğrudur. 

Islâhat Fermanı, asrın başında sarı pabuç giyebilmek için fermana ihtiyaç duyan gayrimüslimlerin asrın ikinci yarısında sefir, vali olabildiği bir yapının te'sisi bunun belirgin misâlleridir. 

Nitekim 1860'larda Ali Suâvî, 1908 sonrasında Derviş Vahdetî benzeri kamuoyu figürleri bir Hıristiyan'ın sadrıâzâm olmasında bile herhangi bir sakınca olmadığını dile getirmişlerdir. 

Ancak asrın başında Osmanlı düzeninde devrim yaratabilecek bu tür değişikliklere asrın ikinci yarısında "hakkın geç teslimi" olarak neredeyse omuz silkinmiştir. 

Milliyetçiliğin olağanüstü ivme kazandığı bir dönemde yalın "dinler arası eşitlik" adımı yöneltildiği kitle tarafından gecikmiş olduğu kadar istenilen sonuçlara ulaşmayı sağlayamayacak bir siyaset olarak mütalâa olunmuştur. 

Aynı şekilde asrın başında değişik Osmanlı anâsırı içinde ciddî sayıda taraftar bulabilecek, askerî sınıfı değil herkesi kapsayan "Osmanlı" üst kimliği asrın ikinci yarısında Müslüman Arnavutlar tarafından dahi bir asimilasyon, üstü kapalı "Türkleştirme" siyasetinin reddedilmesi gerekli aracı olarak yorumlanabilmiştir.
 

Siyaset üretimi yerine yasakçılık ve eylemlere cevap 

Merkezin meseleleri kavramadaki ağırlığı, onları eski değerler çerçevesinde muhakeme etmesi ve siyaset üretmekteki atâleti, cevaplarının etkinliğini azaltırken, talep iletilmesi ile cevaplanması arasında geçen uzun süreç istisnâsız her vak'ada istem sunma tekelinin müfrit milliyetçi örgütlenmeler eline geçmesi neticesini doğuruyordu. 

Bu noktadan sonra gerçekte üretilen siyasetleri belirleyen, merkezdeki ricâl, toplumlardaki sessiz çoğunluklar, ya da değişen değerler değil söz konusu şikayetleri bir talepler manzumesi haline getiren radikal milliyetçilerin söylem ve eylemleri oluyordu. 

Konuya daha yakın tarihten misâller yardımıyla yaklaşırsak, bilhassa 1891 sonrasında Osmanlı merkezinin Ermeni siyasetinin belirleyicisi Daşnaktsutyun ve Hınçakyan komitelerinin söylemleri ve talepleri olmuştu. 

Benzer şekilde, 1908'den itibaren devletin Arnavut siyasetinin ana çizgileri başta Başkimi (İttihad) Cemiyeti olmak üzere bir kısmı silahlı çetelere sahip Arnavut milliyetçi örgütlenmelerinin istem ve eylemlerine cevap biçiminde şekillendirilmişti. 

Başka bir deyişle siyaset üretememenin maliyeti sorunu, Osmanlılık kavramının kendi değerlerini kapsayacak, toplumun genel karar alma sürecine katılımını artıracak biçimde düzenlenmesini, Doğu Anadolu'da yerleşik olmayan grupların saldırılarına karşı koruma teminini isteyen Ermeni kitleleri ve Amira sınıfı yerine, silahlı mücadeleyi talep iletiminin önde gelen aracı olarak gören sosyalist-milliyetçi Daşnaktsutyun ve Hınçakyan komiteleri ile tartışma olarak ortaya çıkıyordu. 


Bunun sonucunda ise siyaset yapımı, onu üretenlerin şekillendirdiği bir faaliyet olmaktan çıkıp, Daşnaktsutyun ve Hınçakyan eylemlerine cevap verme uygulamasına dönüşüyordu. Yâni aslında var olmayan ve eyleme cevap biçiminde ortaya konulan Ermeni siyasetinin belirleyicisi bizatihi komiteler idi. 

Meselâ milliyetçi ideolojiyi destekleyenler Ermeni Meclisi'nde kontrolü ellerine aldıklarında, 1891 yılında cemaat içi temsili sağlayan bu örgütlenme Osmanlı idaresince fiilen işlemez hale getiriliyor, bu ise pratikte, Daşnaktsutyun ve diğer sosyalist-milliyetçi örgütlenmeleri Ermeniliğin "gerçek" temsilcisi, onun haklarının müdafi'i statüsüne yükseltiyordu. 

Benzer şekilde 1908 sonrasında, yeni düzende kabul göreceği varsayımıyla merkeze yöneltilen Arnavut kültürel taleplerine (Bilhassa Arnavutça kullanımı ve bu lisanın Arap alfabesi yerine Latin hurufuyla yazılmasına, ki Sadrıâzâm İbrahim Hakkı Paşa'ya göre bu İmparatorluk'tan ayrılmanın ilk adımından başka bir şey değildi.) gösterilen sert tepki, en güzel misâlini Meb'usan'da Müfid Libohova ile Ahmed Rıza Bey arasındaki münakaşada bulan kimlik tartışmaları (Libohova'nın "Arnavutlar" vurgusuna müdahale eden Re'is Ahmed Rıza Bey'in "Arnavutlar yok, Osmanlılar var" sözüne Arnavut meb'usun verdiği "Evet Efendim Arnavutlar Var" cevabı daha sonra milliyetçiler tarafından slogan haline getirilmişti); 


Mihal Grameno, Çerçis Topulli gibi anayasal düzende isimlerinin anılmayacağı düşünülen çetecileri, Derviş Hima (Maksud İbrahim), Fan Stylian Noli, Faik Konitza gibi müfrit milliyetçileri, İsmail Kemal gibi Yunanlılardan Avusturyalılara kadar herkesle pazarlığı sürdüren eski bürokratları, Kosova, Draç ya da İşkodra'daki toplum liderlerinin yerine "Arnavutlar" adına konuşur hale getirmişti. 

İlişkilerin gerginleşmesi ve milliyetçilerce kışkırtılan eylemlere Osmanlı merkezinin verdiği olağanüstü sertlikteki cevap (Şevket Turgut Paşa komutasındaki te'dib harekâtı) ise neredeyse tüm Arnavut nüfusun milliyetçilerin arkasında Osmanlı merkeziyle çatışması neticesini yaratmıştı.
 

Bu noktadan sonra devlet tarafından verilen tavizler (Kur'an dışında tüm derslerin Arnavutça ve yeni alfabeyle okutulmasına müsaade, çetecileri de kapsayacak genel af, askerlik hizmetinin yeri konusundaki düzenlemeler) ise tatmin ve merkeze yönelik destek sağlama yerine daha da yükseltilen taleplere neden olmuştu. 

Bir kısmı dahi 1908 yılında tüm Arnavutluk'ta kabul görebilecek ve merkeze yoğun destek sağlayabilecek bu ıslâhata, milliyetçiler tüm Arnavutlar adına 1911-12 yıllarında omuz silkiyorlardı. 

Nitekim bizzat Sultan'ın Kosova'yı ziyareti gibi bir jeste dahi, daha önce milliyetçiliğe karşı Osmanlılığın kalesi olarak görülen bölgede beklenilen ilgi gösterilmiyordu. 

Sultan ile beraber Kosova'da kılınacak cuma namazına İpek, Yakova, Prizren ahalisinden kimsenin katılmaması çok değil üç sene evvel Osmanlı sultanına "baba mbret (padişah)" olarak hitap eden bölge ahalisinin ne kadar kısa bir süre içinde milliyetçiler safına geçtiğinin ilginç bir göstergesiydi. 

Bu açıdan bakıldığında 1912 yılında Balkan Savaşı'nın en zor günlerinde Arnavutluk'un bağımsızlığını ilân eden İsmail Kemal'in, Arnavut milliyetçiliğinin zaferinin aslında, 1908 sonrası İttihad ve Terakki'nin kimlik temelli, her türlü talebi ayrılıkçılık olarak reddeden siyasetleri tarafından hazırlandığını ifade etmesi oldukça yerinde bir tespittir.

Kürt sorununda egemenlik kavramı veya efendileri çoğaltmak (1)


15 Mart 2013


Bu ülkenin liberalleri, şiddet karşıtı solcuları ve diğer özgürlükçü kesimleri yıllarca milliyetçi devlet egemenliğinin eleştirisine eğildiler.
Daha doğrusu mücadelenin belirlendiği genel atmosfer devletin eleştirisi oldu. 

Üstelik devletin kutsallaştırılması ve bir fetiş haline getirilmesi, bu özgürlükçü zihinleri rahatsız ediyordu. Devleti aslî görevine, yani halka hizmete davet ettiler. 

Özgürlükçü otonom entelektüeller devletin egemenliğinin bir gruba veya etnisiteye ait olması fikrini kabul etmediler hatta egemenlik kavramının kendisini bile eleştirerek, eşit vatandaşlığı ve müzakereci demokrasiyi savundular. 

Ya egemenlik fikrine karşı çıktılar ya da egemenliğin devlete değil de her halükârda topluma, vatandaşların oluşturduğu geniş toplum kütlesine ait olduğunu öne sürdüler. 

Bu anlamda Kürtlere uygulanmış olan zulmü eleştirirken ve devletin egemenliğinin Türk etnisitesine ait olması gerektiği fikriyle mücadele ederken “Kürt etnisitesi devletin egemenliğinde pay sahibi olacaktır” gibi bir iddianın asla arkasında olmadılar. 

Çünkü bu ülkede “devlet-toplum” ilişkisini “efendi-köle” ilişkisine çevirenlere karşı mücadele ederken egemen efendi statüsünü “ikileştirmeyi” hiç düşünmediler. 

Bizzat efendilerin oluşturduğu egemenliğe, onların hâkimiyetçilik ideolojisine karşı çıktılar. Devletin sahibi olma fikrine bağlanan efendilik mitosunu eleştirdiler. 

Bu yüzden bazı Kürt entelektüeller arasında yaygın olan “Kürtler de devletin sahibi olacak” düşüncesi veya Kürtler de devletini alacak, umulur ki bu Türkiye olsun gibi tehditkâr retorikler “devlet fetişizminden” başka ne anlama geliyor? 

Bu çok kibirli bir dil. Belki kibirli olmaktan çok müşteri yarıştıran bir dil. 

Kibir ise entelektüelin aklına yakışan bir tavır değil. “Eski madunun yeni kibri egemenin kibriyle yarışıyor ve egemen bir ortakçılığa dönüşmek için yanıp tutuşuyor mu acaba?” diye istifhamlar doğuyor. 

Özellikle sızdırılan tutanaklardan sonra “egemenliği ikileştirme” ihtirası ortaya çıkıyor. 

Hâlbuki hakiki özgürlükçüler devletin egemenliği fikrine bel bağlamayan otonom entelektüellerdir, onların yorumlarında devlete sahip olacak bir “etnisite asabiyesi” ön plana çıkmaz. 

Sürekli gerilime sebebiyet verecek şekilde kavgayı ve uzlaşmazlığı her dönemde canlı tutan bir dil tercihinde bulunmanın Kürtlere fayda getirmediğini görmek lazım. 

Öcalan'ın süzdürülmüş tutanaklarda Ermeni ve Yahudilere yönelik negatif ifadelerine bakılırsa “iki eşit halk” söyleminin sömürülmesiyle “Kürtler ve Türkler” ülkenin yeni efendilerine dönüştürülmüş oluyor. 

Hâlbuki Orhan Kemal Cengiz'in de vurguladığı gibi “bizi özgürleştirecek olan tutum efendileri çoğaltmak değildir”. 

Eskiden ülkenin etnisiteye dayalı tek efendisi olsun istiyorlardı (Türkler). Şimdi Kürt entelektüeller iki efendi olsun: “Türkler ve Kürtler” diyorlarsa durum oldukça vahim demektir. 

Çerkez, Laz, Gürcü, Muhacir, Arap, Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Roman vs… nasıl hissedecek bu çift başlı egemenlik (efendilik) durumunda? 

Dışlama tek kanaldan gelirken şimdi çift kanaldan geliyor demeyecekler mi? Zazalara yönelik Kürtçü baskılar şimdi de sayıca az olan diğer etnisitelere mi yapılacak?

HAKİMİYET VE DİL İLİŞKİSİ


Bugün “gerilimden beslenerek” büyüme stratejisi bazı aydınların (Kürt veya Türk) düşünce merkezine yerleşen yoğun bir tutkudur kuşkusuz. İki sene önce başka bir gazetede dil sömürüsü başlıklı yazımdaki eleştirinin halen geçerli olduğunu görmek üzücüdür. 


Yeni duruma adapte ederek hatırlatırsam sorduğum sorular şunlardı: Yarı-fantazmatik ifadelerden ne zaman kurtulacağız? Yazdıklarımızı akıl ve izan süzgecinden geçirmek için daha kaç kişinin ölmesi gerekiyor? 

İnsanları birbirine düşüren bir dil kullanmaktan ne zaman vazgeçeceğiz? İçimizdeki vurucu söz söyleme ihtirasını dizginleyecek bir ölçüt, bir hassas terazi yok mudur? 

Metnin bütün yüzeyine dağılmış grafik göstergeleri her daim pervasızca kullanmak yüreklerde taşlaşmış olan soğumayı gideriyor mu? 

Barışa ne faydası var? Ne kadar zülfüyâra dokunursak, ne kadar çıplak uyarıcı gibi kehanetler savurursak o kadar faydalı oluruz mu sanıyorlar? 

Bilmek ve anlamak çok zor. Lafı gediğine yerleştireceğim diye sürdürülen bir dil sömürüsü rahatsızlık vericidir. 

Hırslı sözlerini hiçbir zaman için frenlemeyenlerin ihtirasından kaygı duymak lazım. Tanınıp bilinmiş sözcüklerin dört bir yanında barışçı olabilecek unsurlar uçup gitmiyor mu? 

Barış formunun görünür doluluğunu da alıp götürmüyorlar mı? 

Aşırı bir dil kullanımının, bazı yazarların kalemlerini zehirli bir ok gibi kullanarak -iki tarafta da var olan yürek soğumasını dindirmek yerine- sözün büyüsüne, cümlelerin kuvvetinden gelen ihtirasa “tutkun ve tutuklu” kalmalarından başka ne anlamı var? 

Bütünün ardında dolanıp duran bir coğrafî adlandırma; halkların birbirinden ayrılmışlığıyla bertaraf edilen bir mana ve inanç düzeni ve bu şekilde barışı zedeleyen yıkıcı bir sözcük oyunu dışında hiçbir şey birbiriyle örtüşmüyor. 

Metnin ana çizgilerini vurucu cümlelerle ören bu tersine “hamaset”, bu tersine “delikanlılık”, bu etnik “kibir” aslında alaycılıkla perçinlenip didaktik bir alana demir atmıyor mu? 

Metin bir bomba gibi hep betona çakılıp parçalanıyor, sözcük bombardımanı her şeyi darmadağın ediyor ve “ortak alan” silinip gidiyor. Hatta ortak coğrafya kalmıyor. 

Metni bu şekilde egemenliği altında tutan güç apaçık bir saldırışın cazibesidir; metne musallat olan gürültülü bir söylenip durma halinin ve onun verdiği bir esrimenin, garip bir vecd halinin dışavurumudur. 

Akrobatik söz dizim taktiklerinin; çözüm sürecini alttan alta kemirip duran tutumların; metinlerdeki öznelerden daha dolgun olan kelime taşıyıcıların arzuladığımız barış sürecine hiçbir katkısı yoktur. 

Diyebilirim ki bu dil, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını düşünenlerin dilidir veya sırtında yumurta küfesi taşıyanların rikkatinden nasiplenmeyenlerin dilidir. 

Her daim kendisi için ve kendisi adına yürüyenlerin üslubudur.

Kürtlerin haklı talepleri kadir-i mutlak devlet egemenliğinden pay alma gibi güce tapınan küçük egemen düşüncesine ve buna dayalı hâkimiyet formlarına hapsedilirse Türkiye'de çoğulculuğun veya çokluğun pratiğini ya da siyasetini yapmak imkânsız hale gelir. 


Kürt sorunu şu anda Türkiye'nin en önemli sorunudur ama tek sorunu değildir. Üstelik iktidar kavramını ve egemen/muktedirin pozisyon gerekliliğini sorgulayan bir dil ne zaman ortaya çıkacak? 

 Günümüzde devlet egemenliği Tanrısal gücün laikleştirilmiş, dünyevileştirilmiş biçimidir, bu anlamıyla katı bir modernizmin ürünüdür. 

Kürtleri 21. yüzyılda Türkiye içinde erken modernitenin açmazlarına hapsetmek isabetli bir entelektüel duruş değildir. 

Bu yüzden devlet egemenliğinden pay almak gibi bir dil üretiliyorsa, şunu hatırlamak gerekir ki, devlet egemenliği, hiçbir şeyin onun üstünde veya fevkinde olmadığı bir iktidar biçimidir. 

Kürtleri de bu sekülarist şirke sürüklemek köhne modernist bir tutumdan başka bir şey değildir. Bize hakikatten kopmamış bir siyaset felsefesi gerekir. 

Devlet egemenliğinden pay alma gibi bir dil kullanımı ise bu siyaset felsefesinin etkisiz hale getirilmesine yol açar ve bütün meseleyi temsiliyetin parsellenmesine indirger.

 *Doç. Dr., Süleyman Şah Üniversitesi

Barışa giden yol


9 Şubat 2013


İmralı görüşmeleriyle başlayan barış sürecinin hedefine ulaşmasının Türkiye'ye pek çok alanda sağlayacağı muazzam kazançlara burada tekrar işaret etmeye herhalde gerek yok.
Hedef, PKK merkezli cephenin silahlı mücadeleye son vermesi, silahlara veda etmesi ve kalıcı barışın tesis edilmesi. Toplum içinde de bu sürece çok sıcak bir destek var. 

Bununla beraber, barış sürecinin hedefine ulaşmasını kolaylaştıracak iki önemli hususa işaret edilebilir: 

Kapsamlı bir reform paketinin yürürlüğe konulması ve Suriye krizinin çözüme kavuşması. Son yıllarda Kürt sorununa dönük pek çok olumlu ve güven artırıcı adım atıldı. 

Şimdi geriye kalan konuları, özellikle anayasada ve diğer hukuki mevzuatta yapılacak değişiklikleri, yerel yönetimlerin güçlendirilmesini ve dil konusunda yeni düzenlemeleri kapsayan yeni bir yol haritasının (reform paketinin) yürürlüğe konulması, mevcut sürecin başarı şansını artıracak. 

Hiç şüphesiz böyle bir paketin asıl amacı, mevcut süreci etkilemek değil, hak ve özgürlükler alanında sahip olmamız gereken demokratik olgunluk düzeyine ulaşmak olmalı. 

O nedenle böyle bir paket İmralı sürecinden bağımsız olmalı, yani o süreçte yavaşlamalar veya aksamalar olsa dahi, uygulamaya ara verilmemeli. Esasen terör, hak ve özgürlüklerin dar tutulması için bir gerekçe değil.

Ancak böyle bir reform paketinin, kayda değer bir güven ortamı yaratacağı ve mevcut süreci olumlu yönde etkileyeceği de muhakkak. 


Hep ifade edilen provokasyon ve sabotaj riski en aza inecektir. Çünkü şiddete ve teröre başvurarak süreci sabote etme yolu kapanmış olacaktır. 

PKK cephesiyle pazarlık yapıldığını ve aşırı tavizler verildiğini ileri sürerek durumu istismar etmek isteyen siyasi çevrelerin elindeki bu koz büyük ölçüde değerini kaybedecektir. 

Yol haritası reform sürecinin sonunda nereye varılacağını açıkça ortaya koyacağı için, bir kısım kamuoyunda mevcut, 'bu işin sonu nereye varacak?' endişeleri de, makul bir cevap bulmuş olacaktır.

Demokratik reformların mevcut süreçten bağımsız ve kararlı bir şekilde gerçekleştirilmesi, müzakere edilecek konuların sadece çatışma ortamına son verilmesi, yurtdışına çıkış, silahların bırakılması, genel af, Abdullah Öcalan'ın durumu gibi konularla sınırlı kalması anlamına gelecektir. 


En kötü ihtimalle süreç başarısızlığa uğrarsa ve terörle mücadeleye kaldığı noktadan devam etmek gerekse dahi, bu reformların terörle mücadeleyi er veya geç başarıya ulaştırmak için zaten temel şart olduğu unutulmamalı. 

Esasen mevcut süreci mümkün kılan en önemli faktör, bugüne kadar cesaretle gerçekleştirilen reformlar oldu. 

Eğer o reformları bugün biraz daha ileri bir noktaya getirebilmiş olsaydık, şimdi başarı şansımız da daha yüksek olacaktı. 

Başka partilerden hiçbir destek gelmese dahi, anayasayı ilgilendiren konular hariç böyle bir paketin içindeki bütün reformları AK Parti tek başına yapabilecek güce sahip. 

Ayrıca son gelişmeler gösteriyor ki, böyle bir yoğun reform programının yan etkilerinden biri, anamuhalefet CHP'nin parçalanma sürecinin hızlanması olabilir.

Suriye krizi


Suriye krizinin önce iç savaşa ve ardından giderek uzayan bir mezhep savaşına dönüşmesi, Türkiye'deki barış sürecinin hedefine ulaşması önünde sert bir engel teşkil ediyor. 


Çünkü bu savaş nedeniyle şimdi, Irak ve Suriye'de yaşayan Kürtlerin kaderi açısından, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma dönemi ile kıyaslanabilecek türden kritik bir dönem yaşanıyor. Savaşın sonunda Suriye'de nasıl bir yeni istikrar kurulacağı belli değil. 

Suriye üniter devlet bütünlüğünü koruyabilir, özerk bölgeler içeren bir üniter yapı veya federe bir devlet ortaya çıkabilir veya parçalanabilir. 

Ancak Suriye'de yeni düzen nasıl olursa olsun, Suriye Kürtlerinin ve yaşadıkları toprağın statüsü, bu yeni düzenle beraber yeniden tanımlanacak. 

Ayrıca Suriye'deki çatışmalar giderek, bir taraftan Lübnanlı Hizbullah askerlerinin ve İran Devrim Muhafızları'nın Beşşar Esed ordusu saflarında, diğer taraftan Selefi ideolojisine yakın militan grupların muhalefet saflarında çarpıştığı acımasız bir mezhep savaşı görüntüsü kazanıyor. Bunun anlamı, Suriye'nin parçalanma ihtimalinin her geçen gün artması.

Suriye'nin parçalanmasının bölgede tetikleyeceği ilk depremlerden biri muhtemelen, Kuzey Irak'ta sınırları tartışma yaratacak bağımsız bir Kürt devletinin ilanı olacak.

Bütün bunların Türkiye'deki barış süreci açısından önemi şu: Kandil dağındakiler, bölge Kürtleri açısından böylesine hayati gelişmelerin yaşandığı bir dönemde, silahlara tamamen veda eder mi? 


Üst düzey kadrolar (diyelim 150-250 kişi) Avustralya veya Norveç gibi ülkelere gitmeyi kabul eder mi? Bu sorulara gözü kapalı evet diyebilmek kolay değil. 

İlaveten, Suriye ve İran'ın şu sıralarda Kandil'deki militanlara neredeyse sınırsız askerî ve malî destek vaat ettiği de kolayca tahmin edilebilir. Bunun için kâhin olmak gerekmiyor. 

Bu noktada hemen çıkarılması gereken sonuçlardan biri şu: Suriye krizinin iç savaşa dönüşmesi, Türkiye'nin çıkarlarına ilk bakışta görünenden çok daha ağır zararlar veriyor.

Tabii 2013 içinde sadece ateşkes ve çatışmasızlık ortamının sağlanması ve militanların ülke dışına çıkması dahi olağanüstü olumlu bir gelişme olacaktır. Zaten Suriye'de krizinin sona ermesi ve yeni bir istikrarın kurulması tek başına Türkiye'nin elinde olan bir şey değil. 


Ama ateşkesle birlikte ortaya çıkacak bahar havasının devam etmesi, güven ortamının korunması ve kalıcı barışa giden yolun açılması için, yukarıda önerilen türden bir reform paketini kararlılıkla ve kesintisiz bir şekilde uygulamaya koyabiliriz.

*AK Parti Ankara Milletvekili

23 Nisan 2013 Salı

Anayasa’da vatandaşlık bağı

18 Nisan 2013


Uzun bir zaman sonra, nihâyet silâhların sustuğu, barış atmosferinin hâkim olduğu bir ortamdayız.

Şimdi bu atmosferi kalıcı bir barış düzenine dönüştürmek gerekiyor ve bu da “Kürt sorunu”nu çözecek hukukî ve siyasî kapasiteye sâhip yeni bir anayasa düzenini inşâ edebilmekten geçiyor.

İşte tam da bu noktada, “barış ve çözüm” sürecine muhalif çevrelerin çeşitli vurguları arasında ortaya atılan “anayasadan Türklüğü çıkarma” diye oldukça provokatif bir dille ortaya atılan itiraz gündeme gelmiş bulunuyor. Kullanılan dilin provokatifliğini bir ân için unutarak, biraz daha serinkanlı bir biçimde, bu “anayasal Türklük sorunu”na bakmaya çalışalım.

Anılan itirazın temel dayanağı, ki kamuoyunda yaygın kabûl de görüyor, şu: “Anayasa’daki vatandaşlık tanımında kullanılan Türk ifadesi etnik bir anlam taşımamaktadır.” Öyle mi acaba?

(1) 1982 Anayasası’nın 66. maddesinde kullanılan “Türk” sözcüğünün etnik bir anlam taşıdığını düşünen ve bundan dolayı da kendisinin mensup bulunduğuna inandığı grubun anayasa düzeni tarafından dışlandığına inanan milyonlarca vatandaş var.

Dolayısıyla, istenildiği kadar “etnik anlam taşımıyor” densin, sadece bu ifâde nedeniyle dışlanmışlık hissi içinde olan farklı grup veya grupların mevcudiyeti, derin bir meşrûiyet yarasının varlığına işâret eder ki, “Kürt sorunu”nun en temel kaynaklarından biri de bu “anayasal Türklük sorunu”ndan kaynaklanmaktadır.

(2) Gelelim daha objektif bir başka boyuta. Anayasa -dikkat!- “değiştirilemezlik” niteliği atfettiği 1. ve 3. maddelerinde devleti “Türkiye devleti” olarak nitelendirirken, pekâlâ değiştirilebilir bir hüküm olan vatandaşlık ile ilgili maddede devlet birden “Türk devleti” oluveriyor.

Bu, anayasa içi bir çelişkidir ve esasen 1982 Anayasası’na aynen 1961 Anayasası’ndan miras kalmıştır. “Türkiye” bir ülkenin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesinin adı iken, Türk bir ülke adı değil, bir insan grubunun öncelikle “anadil” (Türkçe) mensubiyetiyle karakterize edilen niteliğidir.

“Türkiye devleti bir cumhuriyettir” ifâdesi ne kadar doğru ve tutarlı ise, “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” hükmü de o kadar yanlış ve tutarsızdır.

Buradaki doğruluk ve tutarlılık ölçümüz kuşkusuz evrensel ölçüdür: Modern demokratik devletler “territoryal” (yani ülkesel) devletlerdir, modern devleti niteleyen unsur, üzerinde hâkimiyet tesis ettiği ülkedir, insan unsurunun nitelenişi de bu ülkeye göredir.

Dolayısıyla, her şeyden önce, 66. maddedeki ifadenin “Türkiye devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” biçiminde yazılması gerekirdi. Ama bu da sorunu çözmeyecektir.

(3) Tesbit etmeliyiz ki, 1923 (Cumhuriyet) sonrasında devlete “Türkiye devleti” diyen bir anayasal geleneğimiz var (1924, 1961, 1982 anayasalarının hepsinde –yine dikkat!- değiştirilemez 1. madde “Türkiye devleti bir cumhuriyettir.”

Ama sadece 1961 ve 1982 anayasalarının vatandaşlığı düzenleyen maddelerinde devlet birdenbire “Türk devleti” oluyor, 1924’teki vatandaşlık tanımında “Türkiye ahalisi” (bugünkü tâbirle herhalde “halkı” demeli!) tâbiri kullanılmış.

Bu tesbitlerle birlikte, vatandaşlık tanımındaki Türk kelimesinin etnik bir tâbir olmadığı iddiasına tekrar dönelim: Etnik mensubiyetin en temel ve geçerli ölçülerinden biri “anadil”dir.

Bu durumda, 1982 Anayasası’nda var olan “Türkçeden başka hiçbir dil... Türk vatandaşlarına anadil olarak okutulamaz ve öğretilemez” hükmü karşısında, vatandaşlık tanımı olarak müracaat edilen Türk sözcüğünün etnik bir referans taşımadığını savunmak nasıl mümkün olmaktadır?

42. maddenin mefhum-ı muhalifinden “sâdece Türkçe Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulabilir” anlamı çıkmıyor mu? Bunun bir zorlama yorum olduğunu düşünmeyiniz.

Zirâ 1983 yılında çıkarılan ve 1991’de ilgâ edilen Kürtçe yasağı getiren kanundan epeyce sonra, 2005 yılında çıkarılan ve Kürtçe öğretilmesini serbest bırakan kanun, vatandaşların Türkçe dışındaki dillerinden “anadil” olarak değil de “farklı dil ve lehçe” olarak bahsetmektedir.

Ezcümle, mevcut hukuk düzenimizde –onca demokratik açılım ve reforma rağmen- Türkçe tam bir bulanıklık içinde hem “resmî dil” hem de “anadil”, Cumhuriyet vatandaşlarının sosyolojik olarak sâhip oldukları Türkçe dışındaki anadilleri ise “farklı dil” veya “lehçe” oluyor.

Bu durumda “Türk”, hem devleti, hem de vatandaşı, hem de bu devletteki “hukuken” yegâne anadili niteleyen bir terim olarak nasıl etnik bir referans içermiyor? Tümüyle yersiz bir iddiâ, anlayacağınız.

(4) Dahası da var. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan “Türk”ler var mı? Kıbrıs, Irak, Suriye, Azerbaycan, “Orta Asya Türk devletleri”, Doğu Türkistan, ya da YÖK Kanunu’nda sözü geçen “akraba Türk toplulukları” gibi bağlamlarda sıkça hem hukukî, hem siyasî, kültürel vs. referanslarla kullandığımız “Türk” sözcüğü etnik anlam taşımıyor mu?

Yâni bu Türk kelimesi, ülke içinde Kürt sorunu bağlamındaki tartışmalarda “hukukî”, bağlam Kürt sorunu olmayınca, “etnik” içerik taşıyan esnek bir tâbirdir ve işimize nasıl gelirse öyle kullanırız mı denilmek isteniyor?

(5) Biraz daha geriye gidelim: “Burada [Büyük Millet Meclisi’nde-L.K.] maksud olan ve Meclis-i Âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Lâz değildir.

Fakat hepsinden mürekkeb anasır-ı İslâmiye’dir, samimî bir mecmuadır. . . . Binaenaleyh muhafaza ve müdafaasile iştigâl ettiğimiz millet bittabî bir unsurdan ibâret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiye’den mürekkebtir.”

1920’de Millî Mücâdele içinde bizzat Atatürk’e âit olan bu sözlerde Türk tâbiri açıkça bir etnik grubu ifâde etmektedir. Farklı etnik grupları birleştirici üst kimlik ise –millet teriminin Osmanlı Devleti’ndeki kullanımıyla uyumlu bir biçimde- İslâmiyet’tir.

Bu doğrultuda Cumhuriyet’in ilânı ve 1924 Anayasası’ndaki vatandaşlık tanımının “Türk” sözcüğü ile belirlenmesinden önce imzalanan Lozan Andlaşması’nda da referans etnisite değil dinî içeriğiyle millet kavramı olduğundan azınlıklar “gayrimüslim” olarak ifâde bulmuştur.

Hâl böyle iken, 1924 Anayasası vatandaşlık tanımı yaparken “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı yapılmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlâk olunur” hükmünü getirirken, Türk sözcüğünü vatandaşlık için kullandığını belirtme ihtiyacını “gayrimüslim azınlık mensuplarının sâdece vatandaşlık bakımından Türk olabilecekleri” kabûlüyle hareket etmiştir.

Bu da 1925’ten itibâren birbiri ardına gelen isyân ve direniş hareketleriyle başlayıp bugünlere uzanan Kürt sorununun hukukî düzeyde beliren ilk kaynağı olmuştur.

Zira 1924’e göre, Atatürk’ün yukarıdaki konuşmasında belirttiği tüm etnik farklılıkları, etnisitelerden biri olan “Türk” kavramı altında birleştirmek ve Türk’ün bu tarihten sonra “millet”in adı olarak kullanılması yönünde bir tercih yapmak söz konusu olmuştur.

1961 ve 1982 anayasaları ise Cumhuriyet’in insan unsurunu Türk tâbiriyle belirlemek konusunda daha da ısrarcı olmuşlardır.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse, yeni anayasada vatandaşlığın etnik veya dinî bir referansla tanımlanması yerine vatandaşlığın bir temel hak olarak anayasal güvence altında olduğunu tesbit eden bir düzenlemeye gitmek en doğru tercih olacaktır.

Devletin ve vatandaşların oluşturduğu ortak siyâsî topluluğumuzun referansının da tüm çağdaş demokrasilerde olduğu gibi ülke adıyla -Türkiye referansıyla- belirlenmesini sağlamak da en geçerli yol olarak görünmektedir.
l.koker@zaman.com.tr

12 Nisan 2013 Cuma

MHP ve Kürt sorunu (III): Türkçüler ve Kürtçüler


Mümtaz'er Türköne
m.turkone@zaman.com.tr
Milliyetçilikler birbirini ateşler. Bu hükmün en veciz ifadesini eski arkadaşlarımdan birinden, iki sıkı Türkçü genci Kürt sorunu konusunda teskin etmeye çalışırken dinlemiştim. 

Söylediklerine hararetle karşı çıkan gençlere 'sen Türkçülük yaparsan o da Kürtçülük yapar' diyerek, tartışmaya son noktayı koymuştu. Üstelik kendisi de Türkçüydü.

Irkçılık, insanın doğumuyla kazandığı ve kendisinin belirlemediği nitelikleri üstün veya aşağı bir vasıf olarak kabul etmektir. İnsanların içine doğduğu kültür de buna dahil.

Avrupa'da özellikle göçmenlere karşı yabancı düşmanlığı ırkçılıkla besleniyor. Bu yüzyıl, ırkçılığın yükselmesine sahne olacak.

Yaşlı kıtanın köklü bir nüfus sorunu var. 2050 yılında, Avrupa nüfusunun dörtte birini Müslümanlar oluşturacak. Fransa'da Le Pen'in kızının babasından aldığı ırkçılık bayrağını daha da popüler hale getirmesi şaşırtıcı değil.

Irkçılık, bütünüyle laik bir ideoloji. Milliyetçiliğin içinden dinî motifleri çıkardığınız zaman geriye sadece ırkçılık kalır.

Kurumsal MHP kimliğinin Türk İslam sentezi veya Türk İslam ülküsü üzerinde yükselmesi, bu topraklara özgü milliyetçiliğin ifadesidir.

Manevî değerlerden soyutlanmış ulusalcılığın, ırkçı kalıpları da bu geleneğe yabancılığından geliyor. Hira Dağı kadar Müslüman olmadan, Tanrı Dağı kadar Türk olunmaz.

Türk bedeninin içine İslamiyet ruhu yerleşmeden ufuktakiler görülmez. MHP'nin 40 yıldır takip ettiği sentezler bugün ne durumda?

Türk milliyetçiliğinin Kürt sorunu ile baş edebilmesi ve bunun için de anti tezi olarak yükselen Kürt milliyetçiliğini tahrik etmemesi lâzım.

Türkiye'nin sahil şehirlerinde yükselen Kürt düşmanlığı, Avrupa'dakine tıpa tıp uyan bir tür yabancı düşmanlığı. Bu düşmanlık ırkçılıkla besleniyor. Laik bir milliyetçilik, yani ulusalcılık şeklinde kendini dışa vuruyor.

Nevzat Kösoğlu, Türk milliyetçiliği fikrinin yaşayan en büyük otoritesi. Geçen hafta Bugün'den Seda Şimşek'e verdiği röportaj, ideal durum ile realite arasındaki uçurumu gösteriyor.

Kösoğlu etkileyici bir özgüvenle, Kürt milliyetçiliğinin gecikmiş bir milliyetçilik olduğunu, bağımsız devlet idealinin hayalden öteye geçemeyeceğini söylüyor.

'Türkiye şu anda dünya üstünde söz söyleyen bir devlet haline gelmiştir. Böyle bir devlete karşı şimdi Kürtler başkaldırıyor, Kürt milliyetçiliği gütmeye kalkıyor.

Yahu hasta adamken bunu başaramadılar, şu anda nasıl başaracaksın?' Kösoğlu'nun bu özgüveni neden MHP liderinde yok? Çünkü bu özgüven parti politikasına elverişli değil.

Türkiye, bu yüzyılın yıldızı parlayan ülkelerinden biri. 20 yıl sonra dünya çok kutuplu hale gelecek ve Türkiye yeni kurulacak dengeleri ayakta tutan sütunlardan biri olacak.

Bir Türk milliyetçisinin, işlerin iyi gittiğini fark etmesi ve ona göre vaziyet alması lâzım. Elinize bir tuğla alacak ve bu muhteşem binadaki yerine yerleştireceksiniz.

Nevzat Kösoğlu'nun Kürtçe başta olmak üzere kültürel alanda Kürt milliyetçiliğine saygı ile yaklaşması ve Kürdistan sözünü, komplekssiz şekilde telaffuz etmesi bu gelecek perspektifinin önemli yapı taşlarından biri olmalı.

Kürt sorununu büyüten ve Kürtçülüğü besleyen iki kaynak var. Birincisi yabancı düşmanlığının ifade aracı olan ırkçılık ve bunu bir ideolojiye dönüştüren ulusalcılık.

İkincisi, Cumhuriyet'in daha çok bir korku ifadesi olan dar ve kısır ulus ideali. Bu ikisi parti politikasına dönüşürse Türkiye Kürt sorununu çözemez.

Nevzat Kösoğlu'nun şahsında ifadesini bulan Türk milliyetçiliği, Kürt sorununu çözecek anahtarı veriyor. Bu anahtar sadece Kürt sorununu değil, başka birçok sorunu da çözecek güce sahip. Anahtar sadece özgüven.

Bu özgüvene sahip olabilmek için keskin sirke misali kin ve nefret kusmaktan, düşmanlıktan uzak durmak gerekiyor. Ancak bir açmaz var: CHP ile MHP arasındaki, Kürt sorunu üzerinden yürütülen gizli rekabet, tam da bu ulusalcı-ırkçı oy tabanını hedef alıyor.

MHP liderinin son grup konuşmasında Kürt sorunundan hiç bahsetmemesi, bu özgüvenin doğuşuna dair bir işaret olabilir mi?

m.turkone@zaman.com.tr

 http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/mhp-ve-kurt-sorunu-iii-turkculer-ve-kurtculer_1079589.html

11 Nisan 2013 Perşembe

Şiddet sona ererken yeni anayasa için umutlanabilir miyiz?


10 Ocak 2013


Türkiye yine bir umutlu dönemece gelmiş gibi görünüyor. Bu defâ başarı artık elzem. Kürt sorununda şiddet boyutunun izâlesinden söz ediyorum.

Benzer sorunların târihî olarak sergilediği örneklere baktığımızda, şiddetin bütünüyle sona erdirilmesi mümkün değil.

Ancak, şiddetin Kürt sorunu ile ilgili her türlü mâ'kûl müzâkereyi engelleyen bir yoğunlukta yaşanmasının önüne geçilmesi mümkün. Türkiye bugün bu yola girmiş görünüyor.

Şu ânda yaşanmakta olan süreçte izlenen yolun sâdece iktidar partisinin siyâsî tercihleriyle sınırlı kalmayan bir “devlet politikası” olarak sunulması bu bağlamda özellikle anamuhalefet partisi CHP'nin ve sorunun siyâsî temsil kapasitesi bakımından kilit aktörlerinden biri olan BDP'nin yer yer açık desteği gerçekten umut verici.

Bu, hâfızam beni yanıltmıyorsa daha önce hiç oluşmamış bir mutabakat. Bu öyle bir mutabakat ki, Kürt sorununun şiddet boyutundan en çok canı yanan insanların, canı yanmak ne kelime, canından can gitmiş olan annelerin desteğini de içeriyor.

Dolayısıyla, işi şu veya bu tür bir milliyetçi hamâset içinde yeniden boğuntuya getirmek isteyen marjinal kesimlerin bu umutlu süreci baltalama şansı bu kez iyice zor görünüyor.

Bununla birlikte, dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var. Tarhan Erdem, geçen gün Radikal'deki köşesinde, Öcalan'ın süreci, silâhtan arındırılmış bir müzakerenin başlaması için önşart olarak gördüğünü, buna karşılık hükûmetin yaklaşımında silâhların bırakılmasının sanki asıl amaç gibi düşünüldüğünü belirtiyor ve iki yaklaşım arasındaki farka dikkat çekiyor.

Bu çok önemli bir nokta. Gerçekten bu, yine Tarhan Erdem'in belirttiği gibi, kamuoyu önünde ortaya konan bir üslûb farkından ibâret olmayıp, işin esâsıyla da ilgili bir fark ise, o zaman sürecin başarı şansı azalacak demektir. Neden mi? Çok yalın bir deyişle, şiddet ve dolayısıyla bunun bir tarafı olarak PKK, Kürt sorununun bir boyutu.

İlk şiddet eyleminin târihlendiği 1984'ten bu yana kaçıncı defadır söyleniyor bilmiyorum. PKK, Kürt sorununun bir uzantısı, dolayısıyla PKK ile birlikte düşünülen şiddet boyutunun izâle edilmesi, Kürt sorununun çözümü anlamına gelmiyor.

AK Parti iktidarının Kürt sorununun sosyal ve kültürel boyutlarıyla ilgili olarak ve pek çok engelleyici faktöre rağmen gerçekleştirdiği “açılımlar” da sorunu çözmekte yeterli olmamıştır.

Çok net olarak Türkiyeli Kürtlerin “anadil olarak Kürtçe” ve “demokratik özerklik” olarak dile getirilen talepleri ve bunların uzantısı olabilecek somut reform ve uygulamalar üzerinde gerçek bir çözümün hayata geçirilmesi gerekiyor.

Dolayısıyla, şiddetin izâlesi, Kürt sorununun asıl (siyâsî, hukukî) boyutlarının daha ma'kûl bir müzakere içinde ele alınmasını mümkün kılmanın ötesinde bir anlam taşımamaktadır.

Bu görülmediği takdirde, sorunun şiddet boyutuyla ilgili başarı şansı da ya yoktur ya da gelip geçici olmak durumundadır.

Bu da bizi Kürt sorununun asıl çözüm ayaklarının nerede aranması gerektiği noktasına getiriyor. Burada da biliyoruz ki yeni bir anayasa olmadan, alt seviyedeki kanunlarla ve diğer mevzuat değişiklikleriyle ve bunların destek verdiği bâzı “açılım” uygulamalarıyla sorun çözülememektedir.

Dolayısıyla, “Türk milliyetçiliği”nin belirlediği bir devlet felsefesine değil, bireysel hak ve özgürlükleri farklı kimliklerin varlığına eşit saygı ilkesiyle bütünleşik bir biçimde temel alan yeni bir siyasî birlik formülüne ihtiyacımız vardır.

Bu ihtiyacın giderilmesinin iki önemli anahtarından biri Türkçe dışındaki dillerin hem “anadil olarak okutulması/öğretilmesi”, hem o “anadillerde eğitim” ve hem de kamusal alanda (örneğin bazı yer adlarının Türkçe ve Kürtçe yazılması gibi şu ân var olan uygulamalarda görüldüğü üzere) kullanılabilmesi gibi hususların sağlanmasıdır.

Diğer önemli anahtar ise yerel yönetimlerin yeniden düzenlenerek, Türkiye'nin de hedeflediği AB ülkelerinin pek çoğunda var olan düzeyde adem-i merkeziyetçi bir yapıya kavuşturulmasıdır.

Bu da, çoğu kez zannedildiği ve bazı yüksek yargı kararlarına da hiç de yerinde olmayarak yerleştirildiği gibi Türkiye'nin “üniter yapısı”nın tasfiye edilmesi anlamına gelmez.

Bugün sâdece İspanya değil İtalya ve Fransa gibi üniter yapılı devletler yasama yetkisine sâhip bölge meclislerinin yer aldığı bir düzen kurabilmişlerdir.

Bunun Türkiye'de de yapılması, yine kaçıncı defadır söyleniyor bilmiyorum, sâdece Kürt sorununun çözümü için değil, bir bütün olarak Türkiye'de demokratikleşmenin genişlemesi ve derinleşmesi için elzem olan bir husustur.

İşte şimdi asıl soruya geliyorum: Hem Kürt sorununun çözümü, hem de Türkiye demokrasisinin daha ileri bir seviyeye doğru gelişmesi bakımından zorunlu yeni bir siyasî berâberlik anlayışı üzerine kurulu yeni bir anayasal düzen için bugün gelinen nokta ne vaad ediyor?

Hemen söyleyeyim: Şiddetin izâlesi konusunda bu defâ Öcalan'la açık açık bir müzakere süreci yaşanıyor. Sürecin görece alenî olması çok önemli.

Bildiğim ve görebildiğim kadarıyla MHP dışında sürece tepki gösteren siyasî veya toplumsal bir kesim yok. Daha da önemlisi CHP, şöyle veya böyle, sürece destek veriyor ve bence kilit nokta da bu destek.

Çünkü CHP, eğrisiyle, doğrusuyla, Türkiye'nin AK Parti iktidarının on küsur yılı boyunca yaşadığı ve hâlen de devam ettiğini varsayabileceğimiz “kutuplaşma” ve “gerelim” bağlamında en önemli siyasî aktör.

CHP'nin bu süreçteki desteği iyi değerlenir ve gerçekten şiddetin izâlesinde başarı sağlanma noktasına gelinebilirse, bu aynı zamanda devam etmekte olan yeni anayasa çalışmaları sürecinde AK Parti-CHP yakınlaşmasına ve bu yakınlaşmanın BDP'yi de etkileyip kendisine çekmesine yol açabilir.

Bu ihtimal de, Türkiye'yi yukarıda sözünü ettiğim türden demokratik bir yeni anayasaya kavuşma yolunda, şimdi var olan kötümser veya umutsuz ve endişeli bekleyişlerden kurtarır.

İhtimalin gerçek olabilmesi içinse CHP'nin Kürt sorununa yönelik özgürlükçü ve demokratik bir tavır alabilmesi gerekmektedir. CHP bunu yapabilir mi?

Bu sorunun cevabını bekleyip göreceğiz ama, önceden söylenmesi gereken şey şu: Şimdi “yapabilir” ve “yapmalı”! İşte, şiddetin izâlesi, CHP'nin Kürt sorununun yeni anayasadan başlayarak gelişecek kapsamlı çözümünde aktif ve olumlu bir siyâsî aktör olarak yer alabilmesini sağlayacaktır.

CHP'nin sürece verdiği destek, yeni anayasa ve diğer reformlar konusunda da geliştirilebilirse, Türkiye'nin çok hayatî önemde bir sorunu çözmesi de gerçek olabilecektir.

“Türk milliyetçiliği”nin yanlış yaklaşımlarında ısrar edenlerin de böyle bir süreçte dışlanacağı âşikardır. Doğru yaklaşım ne güzel vecîz ifâde edilmiştir: “Hayır sulhtadır (…) sulh temin etmek gerekir.

Bunun için de elden gelen her şeyin yapılması, gerekirse kan kusulması ama ‘kızılcık şerbeti içmiştim' denilmesi gerekir.” Bu yaklaşımın gâlib gelmesi ve bu gâlibiyetin yeni anayasayla taçlandırılması temennimizdir.

 http://www.zaman.com.tr/yorum_siddet-sona-ererken-yeni-anayasa-icin-umutlanabilir-miyiz_2038771.html

5 Nisan 2013 Cuma

"TÜRKLÜK BİLDİRİSİ" NİN YANLIŞLARI

4 Nisan 2013
Kürt sorununun çözümünde önemli bir aşama geçildi. Sorunun silâhlı ve şiddet içeren boyutu ortadan kalktı.

Yalnız, farkında olmalıyız ki bu, Kürt sorununun çözüldüğü anlamına gelmiyor. Aksine, sorunun çözümü için önümüzde bugüne kadar elde edemediğimiz ölçüde büyük bir toplumsal fırsat sunuyor.

Bu fırsatı iyi değerlendirmek ve sorunu çağdaş demokrasilerin tâbi olduğu özgürlükçü hukuk devleti anlayışına uygun olarak çözmek zorundayız.

Çözümün gerçekleşmesi ise “Kürt sorunu”nun varlığını ve içeriğini tespit etmekten geçiyor. Tersinden söylersek, Türkiye’de bir “Kürt sorunu olmadığı” tezi sorunu çözmeyeceği gibi şimdi sağlanan barışın kalıcılığı önünde de en önemli engel. Hafıza-i beşer nisyân ile malûldür.

O yüzden, sorunu kavramaya başlamak bakımından sâdece iki noktayı hatırlatalım: Birinci nokta 12 Eylül askerî darbesinin ürünü olan 1982 Anayasası’ndaki anadilde eğitim yasağı. Bu, 1924 ve 1961 anayasalarında hiç bulunmayan, tamamen 12 Eylül’ün ürünü olan bir yasak.

Bu yasağın bir uzantısı 1983’te çıkartılan “Kürtçe yasağı”nın ancak 1991’de ilga edilmesi ve 2005’te de utangaç bir biçimde “anadil” lâfını kullanmaksızın çıkartılan bir yasayla Kürtçe öğretilmesinin serbest bırakılması.

İkinci nokta, Türkiye’nin son otuz yıllık siyasî hayatında, iktidar ve muhalefet partilerinin büyük bir bölümünün “herkesin birinci sınıf vatandaş olacağı”ndan söz etmeleri ve bu meyanda “Kürt realitesinin tanınacağı” vaadi.

“Herkesin birinci sınıf vatandaş olacağı” ve “Kürt realitesinin tanınacağı” terminolojisi, benim anlayışıma göre, Kürt sorununun “eşit anayasal vatandaşlık”, çokkültürlü demokratik özgürlükler düzeninin kurulması ve bunun içinde en geniş ölçüde adem-i merkeziyetçi bir yapının kamu yönetimine hâkim kılınması demek.

Bunların nasıl somutlaştırılacağı ise ayrı ama hiç de bilinmeyen konular değil ve bu yönde somut adımlar atılmasını mümkün kılacak bir yeni anayasa düzenine geçilmedikçe, Kürt sorununun çözümü ve dolayısıyla şimdi sağlanan barışın kalıcı olması da, en hafif deyimiyle çok zor.

Hâl böyle iken, geçen hafta medyada yer alan üç maddelik bildiri metni, tüm Cumhuriyet târihinin bu muazzam barış ve çözüm fırsatını berhava etmeye dönük bir yaklaşımı dile getiriyor.

Bildiri sâhiplerinin iyi niyetlerinden kuşkum yok ama pek çok hâtâ içeren bu kısa ve öz metnin Kürt sorununun çözümü bağlamında demokratik ilkeler bir yana, işleri kolaylaştırıcı bir kamusal sesleniş olduğunu söylemek de imkânsız.

Görüş ve yaklaşım farklılıklarına olan bütün saygımı muhafaza ederek, bu bildiride gördüğüm yanlışları ve kabulü imkânsız ifâdeleri ortaya koymak istiyorum.

Bildirinin birinci maddesi, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı, vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkarılamaz.” diyor.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti” gibi yıllardır galat-ı meşhur hâline gelmemesi için çaba gösterdiğim bir yanlış ifâdenin daha ilk maddede yer alması, bildiri sâhiplerinin kariyerleri göz önüne alındığında gerçekten üzücü.

Bilindiği gibi 1924, 1961 ve 1982 anayasalarının tümünde 1. madde “Türkiye devleti bir cumhuriyettir” hükmünü içerir. O yüzden devletin adı “Türkiye Cumhuriyeti”dir ve bu devlete “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” demek “Bâb-ı âli kapısı” demekten farksızdır.

Geçelim. “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve sâhibi olan Türk milleti” ifâdesiyle ne anlatılmak isteniyor? Cumhuriyet’in ilân edildiği 1923’te kullanılan tâbirler “Türkiye halkı”, “Türkiye ahalisi” (1924 Anayasası, md. 88) gibi tâbirler olup, Osmanlı’da “millet” kavramı dinî mensûbiyeti ifâde ettiğinden, hem Mustafa Kemal Paşa’nın o târihlerdeki konuşmalarına ve hem de Lozan Antlaşması’na da yansıdığı üzere, Türklük bir etnisitenin adıdır ve Türkiye halkını birleştirici üst kimlik esasen “Müslümanlık” olarak ifâde edilmiştir.

Uzatmayayım; “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve sâhibi olan Türk milleti” târihî gerçeklerle uyuşmamakta, bundan da öte, şimdi çözmek zorunda bulunduğumuz ve en iyi “Kürt realitesinin tanınması” diye özetlenebilecek sorun açısından hiç de olumlu bir yaklaşım taşımamaktadır.

İkinci maddeye geleyim: “Devletimizin eşit ve şerefli üyeleri olan aziz vatandaşlarımız, ırklara ve mezheplere ayrıştırılamaz.” Doğru ve demokratik bir yaklaşım gibi duruyor. Karşı çıkmak zor, aksine ben de gönülden katılırım bu ifâdeye.

Peki, 1982 Anayasası’nın 42. maddesi “Türkçeden başka hiçbir dil okullarda Türk vatandaşlarına andilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.” derken Cumhuriyet’in eşit ve şerefli üyeleri olan aziz vatandaşlarımızı ırklara ve mezheplere ayrıştırmış olmuyor mu?

Üstelik, yine bu madde “milletlerarası antlaşmaların” hükümlerini saklı tuttuğunu belirtmek suretiyle, Lozan’da “anadilde eğitim hakkı” güvence altına alınmış olan “gayrimüslim vatandaşlara” tanınmış bir hakkı anadili Kürtçe olan aziz ve şerefli vatandaşlarımızdan esirgemeyi nasıl haklılaştırabiliyor?

Bu bildirinin ikinci maddesi, Türkçe dışındaki dillerin de anadil olarak eğitimde geçerli kılınmasını gerektirmiyor mu?

Bildirinin üçüncü maddesine gelince, “Anadolu coğrafyasında Selçuklu ile başlayıp Osmanlı ile devam eden Türk milletinin kesintisiz egemenliğini esas alan büyük Atatürk’ün kurduğu milli devlet yapısı ortadan kaldırılamaz.” deniyor.

Bu ifâdenin neresini düzeltmeli? Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin hanedân mensuplarının “Türk” etnik kökenine mensup olmalarını, târih dışı (anakronik) bir yaklaşımla modern çağa özgü “millî devlet” (ve tabiî millî egemenlik) kavramıyla benzeştirmedeki kabûl edilemezliği mi öne çıkarmalı?

Yoksa, “Atatürk’ün kurduğu millî devlet yapısı”nın bu “anakronik” yorumla “Selçuklu ile başlayıp Osmanlı ile devam eden Türk milletinin kesintisiz egemenliği”ne dayandığı ifâdesinin bizzat Atatürk’e âit olan Cumhuriyet ile birlikte “saltanat-ı şahsiyyeden saltanat-ı millîyeye geçildiği” değerlendirmesiyle taban tabana zıt oluşundaki talihsiz çelişkiye mi işâret etmeli?

Hakikaten üzüntü verici bir durum. Oysa sorun iki temel ilkeyi kabul etmekle netleşecek ve kolayca çözülebilecektir: (1) Vatandaşlık devlet ile birey arasındaki hukukî bir bağdır. Bu bağın niteliği vatandaşlığın bir hak olmasında somutlaşır.

Anayasalar bu hakkı tanır ve güvence altına alırlar ama asla bizde olduğu gibi “Türklük”, “İtalyanlık”, “Almanlık” vb. terimlerle tanımlamazlar. Yeni anayasada vatandaşlığı bir temel hak olarak güvence altına alan düzenlemeden başkaca bir “tanım”a da gerek yoktur. (2)

Türkiye Cumhuriyeti’nin farklılıkların birlikteliğinden doğan ve farklılıklara eşit saygı ilkesine uygun bir demokratik hukuk devleti olduğunu vurgulayan yeni bir devlet anlayışını ifâde eden bir başlangıç bölümü, şimdiki kutsal Türk devleti yaklaşımının da yerini almak zorundadır.

http://www.zaman.com.tr/yorum_turkluk-bildirisinin-yanlislari_2073776.html

31 Mart 2013 Pazar

KÜRT SORUNU, BAŞKANLIK ve YENİ ANAYASA

31 Mart 2013

Epey bir süredir Adalet ve Kalkınma Partisi'nin, daha doğrusu Sayın Başbakan'ın “başkanlık sistemi”ne geçmeyi istediği biliniyor. 

Nitekim basın-yayın organlarında iktidar partisinin, bu yönde hazırladığı bir taslağı Anayasa Uzlaşma Komisyonu'na sunduğu haberleri çıktı.[1]

Başkanlık sisteminin Türkiye'ye uyarlanabilirliğini ve AKP'nin bu konudaki önerisini Yeni Türkiye dergisinin çıkacak olan ilk sayısında “Başkanlık sistemi, demokrasi ve Türkiye” başlığı altında daha etraflıca değerlendirdim. Bu konuda ayrıca, meslektaşım Prof. Dr. Levent Köker'in bu gazetede daha önce çıkan ilgili yazılarına da bakılabilir.


Dahası, muhalefetin bu öneriye sıcak bakmaması karşısında, AKP'nin bu işte BDP ile birlikte hareket etme niyetinde olduğu, Kürt sorununun çözümü girişimini de bunun için uygun bir fırsat olarak gördüğü söyleniyor.

Tahmin edilebileceği gibi, iktidar partisinin bu eğilimi başkanlık sistemine karşı olan veya bu konuda çekinceleri bulunan kişi ve kuruluşların itirazlarını yükseltmesine yol açtı.

Ancak, tabiî, itirazlar sadece bu cenahtan ileri gelmiyor. Kimileri de, Kürt sorununun çözümüne dair ortaya çıkan iyimser havanın başkanlık sistemine geçiş için bir fırsat olarak kullanılmasına karşı çıkıyor.

Bu itirazların bir kısmının da Başbakan Erdoğan'ın “başkanlık sistemi” adı altında bir tür kişisel diktatörlük kurmak istediğine ilişkin demokratik endişeden kaynaklandığını da teslim etmek gerek.

Nihayet bir de, Erdoğan “başkan” olmasın da varsın Kürt sorunu çözülmesin demeye getirenler var.

(Bu arada, Kürt sorununun çözülme ihtimalinden başka nedenlerle de hazzetmeyenler olduğunu biliyoruz. Meselâ, öyle görünüyor ki, bazı kesimler bu sorunun çözülmesini istemiyorlar; çünkü ideolojik pozisyonları gereği şiddeti kategorik olarak reddedemiyor ve “doğru” veya “haklı” davalar için şiddete başvurmanın meşru olduğuna kesin inanç besliyorlar. Bazıları da Kürt sorunu çözülecekse bile bunun şerefinin Tayyip Erdoğan'a ait olmasından ürküyor.)

Kürt sorununun çözümünün başkanlık sisteminin kabulüne endekslenmesine yönelik itiraz ve eleştirilerde bir haklılık payı bulunduğunu kabul edelim.

Gerçekten de, eğer gerçek durum buysa, “başkanlık sistemi”ne geçişin bu şekilde oldubittiye getirilmesini hesaplayan bir fırsatçılığa tevessül edilmesi uygunsuzdur.

Ama bundan, çözüm sürecine karşı çıkmak gerektiği sonucu çıkmaz. Çünkü, bugün için, insanî maliyeti artık katlanılmaz boyutlara ulaşmış olan bu acılı büyük sorunumuzu kansız bir şekilde çözmekten daha büyük bir önceliğimiz olamaz.

Son günlerde çözüm konusunda iyimserliği artıran gelişmelerin art arda gelmesi fevkalâde sevindiricidir. Bu arada elbette Türkiye'nin demokrasi rotasından sapmaması için de çaba göstermekten geri durmamalıyız.

Hatta, eğer yılgınlığa kapılmayıp enerjimizi bu yönde yoğunlaştırırsak, belki de Kürt sorununun çözümünü Türkiye'nin genel olarak özgürleşmesinin ve demokratikleşmesinin bir vesilesi haline getirmemiz mümkün olabilir.

Bunu ise ancak çözüm sürecini destekleyerek, ona elimizden geldiğince katkı yaparak başarma şansımız vardır; onun çıkmaza girmesini dileyerek veya bu meselede ciddî bir risk almış olan hükümeti tökezletmeye çalışarak değil. Böyle bir yola sapmak ahlâken de doğru değildir.

Kürt sorununun barışçı çözümünü demokratikleşmeye nasıl hizmet ettirebileceğimize gelince: Aslında, bu sorunun çözülmesi zaten kendi başına özgürleşme ve demokratikleşmeye hizmet eder.

Dört yıl kadar evvel “Bizi Kürtler özgürleştirecek” diye yazarken de kastettiğim buydu. Çünkü, Kürt sorununun çözümü, her şeyden önce, devletin özgürlüklerimizi bir de bu sorunu bahane ederek budamasına son verecek.

Ayrıca, açıktır ki, Kürt sorunu sadece PKK'ya silâh bıraktırmakla çözülmez, çözülemez; bunun için aynı zamanda bir yandan siyasî birliğin yeniden tanımlanmasına, sivil özgürlüklerin takviyesine ve kültürel hakların tanınmasına, öbür yandan da devlet teşkilâtının siyasî-idarî bakımdan adem-i merkezileştirilmesine ihtiyaç vardır. Önümüzdeki anayasa yapımı sürecini bunun için iyi bir fırsat olarak kullanabiliriz.

Bu süreçte Türkiye'nin demokrasiden sapmamasına başka bir şekilde daha katkı yapabiliriz. O da AKP'nin “başkanlık sistemi” adı altında ortaya attığı öneriyi eleştirmek ve düzeltilmesi için karşı öneriler getirmek yoludur.

Bunu söylemekle, AKP'nin bu ad altında önerdiğinin başkanlık sisteminden tamamen başka bir şey olduğunu da söylemiş oluyorum.

Esasen ben teorik bir model olarak başkanlık sisteminin sadece etkinlik bakımından değil, daha da önemlisi özgürlük ve demokrasi idealleri bakımından da parlamenter sistemden daha uygun bir rejim modeli olduğunu düşünüyorsam da; Türkiye'nin siyasî kültürünün, kurumsal geleneklerinin ve siyasî parti yapısının başkanlık sistemine uyarlanmasının hiç de kolay olmadığı kanaatindeyim.

Sahici bir başkanlık sistemi hakkında böyle düşünürken, AKP'nin önerdiği “başkancı” modeli desteklemem evleviyetle mümkün değildir [1].

Bunu söylerken, Türkiye'nin carî rejiminin demokratik kusurlarının, eksik-gediklerinin de elbette farkındayım. Ama buna rağmen Türkiye'nin demokratik geleceği hakkında kötümser değilim.

“Aman başkanlık sistemi gelmesin de varsın Kürt sorunu çözülmesin” diyecek kadar akıl ve iz'anını yitirmiş olanlara da şaşıyorum.

Şu var ki, iktidar partisinden de, hiç değilse, kendisine “düşman” olmadığı besbelli olanlardan gelen yapıcı eleştirileri göz ardı etmemesi beklenir.

*Prof. Dr., İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi

http://www.zaman.com.tr/yorum_kurt-sorunu-baskanlik-ve-yeni-anayasa_2072060.html

19 Mart 2013 Salı

Kürt sorununda egemenlik kavramı veya efendileri çoğaltmak (2)

Kürtlerin insanca taleplerini salt modernist ve sekülerist iktidar arayışına hasretmek ve güç yarışına düğümlemek patolojik bir yaklaşımdır. “Kürtlüğe” adeta onto-teolojik bir anlam yüklemek ve egemenlik talep ederek bunu fetiş haline getirmek 100 yıldır kutsallık atfedilen Türkçü egemenlik felsefesini eleştirmemizi engellediği gibi, Kürtlüğün sürekli eleştirdiği bir siyaseti Kürtlere dayatmaktan öteye gitmez.

Bu durum mutlak sekülerist bir evrende, yani hakikati olmayan bir yerde hakikatten bahsetmeye benzer. Egemenlik arzusuyla şiddet kullanımı her zaman iç içe geçmiştir. İster Türk olsun ister Kürt olsun beşerî eylem kavramını egemenin eylemi biçiminde kurgulamak barışı zora sokar.

Geçmiş dönemler için kullanılan “Kürtler bu ülkede her şey olabilirler ama Kürt olamazlar” tespiti oldukça değerli bir formülasyondu ve gerçekten o zamanın şartlarını betimlemek için kullanışlı bir ifadeydi. Ancak şimdiki zamanda bile Kürt sorunundan bahsederken tamamen 90'lı yılların parametreleriyle konuşmak çok anlam ifade etmiyor.

İsimler hiç önemli değil. Beni ilgilendiren şey kullanılan dil, söylem, üslup ve tarzdır. Kimsenin iyi niyetinden kuşku da duymuyorum. Ancak biz sanki şu anda, bir zaman dilimi içinde yaşamıyormuşuz gibi ya da 2013'e özgü bir dönemde değilmişiz gibi; sanki AKP yönetiminde Kürtlerin maruz kaldığı eşitsizlikler hakkında bir arpa boyu yol kat edilmemiş, değişim sadece bir alanda olmuş, sadece laikçi vesayet geriletilmiş gibi ajitatif ifadelerle yorumlar yapmak diyalog sürecine zarardan başka bir şey getirmiyor.

Kürtler ancak ve ancak boyun eğdirildikleri zaman Türklerle eşit olabiliyorlar veya Kürtler eğer Kürtlüklerini savunmazlarsa, Kürtler eğer Kürtlüklerini vurgulamazlarsa Türklerle eşit olabiliyorlar… gibi tespit ve yaklaşımlar günümüz Türkiye'sini ne kadar açıklayabilir?

 Bu türden kışkırtıcı yaklaşımlar yeni Türkiye'ye egemen olan siyasî ve global koşullar altında ve bu yeni siyasî koşulların (ister post-seküler deyin, ister post-nasyonalist deyin) harekete geçirdiği daha barışçı sosyolojik zemin üstünde ne kadar anlamlı hale getirilebilir?

Üstelik bazı Kürtler ancak ve ancak zor yoluyla başka Kürtlere boyun eğdirerek “siz Kürt'sünüz bunu bilin” demediler mi? Kürtlere Kürtlük bilinci katmak nev'inden üstenci elitist misyonlara saplanıp kalmanın kimseye faydası olmuyor. Kürtler Kürtlüğün bilincinde olmamak gibi bir yaftalamaya maruz bırakılamaz. Kürtler böyle bir aşağılamaya maruz bırakılamayacak kadar her şeyin bilincindedirler, farkındadırlar.

VAR OLAN SÖYLEMİN DEĞİŞİM İHTİYACI

Kendilerini Kürtlerin yegâne dillendiricisi sananlar ister İslami Kürt ister sosyalist Kürt olsunlar kendilerini ajitasyondan kurtaramazlar.

Kürtlerin hisler tribününe oynamak (aslında bazen yazarlar sadece kendi hislerini oynuyorlar) modası geçmiş bir yöntemdir ve başka bir dert adına (devlet fetişizminin Kürt versiyonu adına) Kürtlerin ezilmişliğini, dışlanmışlığını sömürmek anlamına gelir.

Basitçe şunu söylemek istiyorum: Geçmişte son derece gerçekçi olan “bu ülkede Kürt olunamaz” türünden tavır alma pozisyonları ve dil kullanımları bugün artık iyice geride kalmış hatta birçok durumda fazlaca sündürülmüş gözüküyor. Mağduriyet dili eskidi. Artık yeni bir konum lazım.

Üstelik bu türden son derece eskimiş eleştirilerin yöneldiği yeni siyasî aktörler kimlerdir diye sormak lazım. Bunlar CHP ve MHP iseler, bu eleştiriler zayıf kalır çünkü diyalog sürecini onların yönetmediği aşikârdır. İçinden geçtiğimiz dönemde “bu ülkede Kürt olmanın imkânsız olduğunu” söylemek çok sakil durmaktadır ve bu türden bir söylemi hiç usanmadan parlatmanın retorik değeri önemli olabilir ama bu retorik değer dışında diyaloğu zora sokmaktan öte Kürtlerin lehine fazla bir anlamı yoktur.

Çünkü hissî, retrospektif ve alışkanlığa dayalı bir bilgiyi yansıtır ve bu durum hâlâ sadece mazlûmiyetin ve maduniyetin dilini kullanmaya ve bu dili kullanmaktan kurtulamayışa işaret eder.

Elbette Kürtlerin mazlûmiyeti, mağduriyeti, ezilmişliği sona ermiş değildir ve bu kurbanlaştırmalara dayalı hislerin 10 yılda unutulması mümkün olmadığı gibi unutulmasını beklemek de insanca değildir, ama milyonlarca insanı ilgilendiren bir soruna ilişkin olarak entelektüellerin her iki taraftaki ölümler nedeniyle açık duran yaraların kapanmasına katkıda bulunacak şekilde bir dil kullanmaları ve akan kanın durmasını şu anda öncelikli bir amaç haline getirmeleri daha mâkul değil midir?

Çünkü akan kan ilanihaye durmadıkça, bu trajedi sona ermedikçe entelektüellerin eleştirilerini şimdi ve gelecekte sağlıklı biçimde ele alma imkânını da kaybederiz.

Entelektüellerin gelecek adına retorik üstünlük kurmaktan başka dertleri olmazsa, dillerinin içinde birikmiş kini veya ezilmişliği tecelli ettirmekten başka ne işe yaradıkları sorulmaz mı?  Kürt sorunu büyük oranda bir onur sorunudur.

Kurban edilmişlik söyleminin devam etmesinin sebebi budur. Ama Mutlak bir Mazlum dilini hiç durmaksızın sahiplenmek yerine “ben Kürt'üm kardeşim, kadimden beri Kürtçe konuşurum ve işte konuşuyorum ve Kürt olmaktan da gurur duyuyorum” demek daha onurlu olmaz mı?

Böyle demek ve eskiden Kürtlüğü talep ettiğin için seni mahkûm eden bir ulusalcılığın sistemin marjlarına düştüğünü görerek çözümün diliyle konuşmak daha vakur bir duruş değil midir? Dışlanmışlık ve yok sayılmışlık söylemini biteviye, hiç değişmeksizin yinelemek yerine bambaşka bir duruşa ihtiyaç yok mu artık? Eski pozisyonun dili tüketilmiş değil midir?

Yenilmemek için yenilenmek gerek. Elbette AKP döneminde alınmış haklar yetersizdir, ama milli eğitim denen süreçte bile Kürtçe dili seçmeli olarak öğretilebiliyorsa ve bunun da ilerisinde anadilde eğitim hakkı ciddiyetle konuşuluyorsa, özel ve resmî medyada Kürtçe yayın yapılıyorsa, mahkemelerde Kürtçe savunma yapmak serbestse, Kürtçe vaaz önünde engel yoksa, adem-i merkeziyetçilik, AB yerel yönetimler şartı, yeni anayasa gündemdeyse… ülkeyi halen daha 1990'ların diliyle yorumlamanın manası nedir?

Elbette ki reformlar, haklar ve özgürlükler daha istenen düzeye çıkartılmış değildir ama sürekli gerilimi diri tutacak şekilde keskin bir dil tercihinde bulunmanın Kürtlere faydası olabilir mi?

Bu epistemik şiddetin psikolojik sebepleri nelerdir? Psikolojik sebepler dili bu kadar umarsızca eğip bükmeyi meşru kılabilir mi? Bazı köhnemiş eleştirilerle Kürt halkına bilinç kazandıracağını sanmak bir yanılgıdır. Kürtler onların sandıklarından daha bilinçlidirler.

Bazıları Kürt halkının hakiki durumuyla empati kurmak yerine kişisel hırslarını yazıyorlar. Hâlbuki artık yepyeni şeyler ileri sürmek lazım “dün dünde kaldı cancağızım” diyor Mevlânâ. Diyalog sürecini Türkleri özne olarak sürdürmenin basit bir stratejisi gibi yorumlamanın biraz paranoyakça ya da biraz iyi niyet mahrumu, karşısındakini her daim kötücül kılan bir dilden başka ne anlamı var?

Hissî motivasyonlardan ve abartılmış kehanetlerden bağımsız olabilmek, şu bilge kâhin hallerimizi bir tarafa bırakabilmek, dili yumuşatabilmek, kişisel hırslardan arınmak entelektüel fikrî özerkliğin koşullarından değil midir?

*Doç. Dr., Süleyman Şah Üniversitesi

17 Mart 2013 Pazar

MİLLİYETÇİLİK TARTIŞMALARINA ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekiyor: Milliyetçilik ile ilgili tartışmaların Kürt sorununun çözümü için yürütülen müzakere süreciyle eşzamanlı olarak yoğunlaşması son derece doğaldır.

Dünyada örnekleri görülen diğer müzakerelere bakıldığında benzer durumun yaşandığı hemen görülür. Etnik kökenden beslenen örgütlerle yaşanılan silahlı çatışmaları takip eden müzakere süreçleri, yoğun bir milliyetçilik veya millet tartışmasını beraberinde getirir.

Devlet, etnik bir grubun silahlı temsilcisi ile müzakereye başladığı andan itibaren millet tanımı doğal olarak yeniden tartışılmaya açılacaktır. Hemen ortaya çıkacak olan ikinci tartışma konusu ise idari yapıdır.

Dünyanın hemen her yanında yaşanmış olan müzakere süreçlerinden genel olarak yeni idari modeller çıkmıştır. Bir bakıma hükümetle müzakere eden etnik kökenli örgütler, aslında özet olarak yeni bir idari model ve ulus tanımı konusunda taleplerle uzlaşmayı arzularlar.

Hal böyle olunca bir müzakere sürecinin  olmazsa olmaz entelektüel yansıması yoğun bir millet ve milliyetçilik tanımlarının yapılmasıdır.

Entelektüel bir usul hatası

Türkiye’de de yakın zamanda başta hükümet olmak üzere değişik yerlerden milliyetçiliğe yönelik sert bir eleştiri dalgası ortaya çıkmıştır. Özünde “milliyetçiliğin ayaklar altına alınması gerektiğini” ifade eden bu akım, güçlü olarak yeni muhafazakâr ve liberal aydınlar tarafından da destekleniyor.  Bu görüşe göre milliyetçilik Türkiye’yi kötü bir yere getirmiştir ve acilen bu düşünce terk edilmelidir.

Tartışmadaki temel usul hatası şudur: Bu tartışmalar, milliyetçiliği salt entelektüel bir olgu olarak görmektedir. Onu var eden ve hâlâ besleyen güçlü kurumsal yapılar neredeyse görmezden gelinmektedir. Hatta neredeyse milliyetçilik Türkiye’de “zamanın ruhunu ıskalamış” birkaç kişi tarafından sahiplenilen bir düşünceye indirgenmektedir.

Peki, milliyetçiliği bir entelektüel yanlış hatta zavallılık yahut çağı yanlış okuma olarak okumak doğru mu? Dahası bu yaklaşım ile milliyetçilikten kaynaklandığı düşünülen ‘hastalıklar’ yok edilebilecek mi? Yani, entelektüel olarak milliyetçi aydınların ne kadar zamanı ıskaladığı ‘ortaya çıkarıldığında’ milliyetçilik ile olan kavga kazanılacak mıdır?

Dahası milliyetçilik bütün dünyada (mesela Avrupa’da) ölmüş ve sadece Türkiye’de birtakım dünyanın gidişini anlayamayan insanlar tarafından mı sahiplenilmektedir?

Şüphesiz bütün bu soruların cevabı ‘hayır’dır. Kötüsü Türkiye’de yapılan milliyetçilik tartışması bu ideolojinin tarihsel gücünü ve halihazır kapasitesini anlamaktan uzak bir indirgemecilik ile yapılıyor. Açıkça yazmak gerekirse milliyetçiliğin kaynağı bugün Türkiye’de MHP yahut bir ‘kısım eski Kemalist aydın’ değildir, bizzat içinde yaşadığımız uluslararası sistem ve bu sistemin asıl unsurları olan Türkiye gibi ulus devletlerdir.

Dinin siyasal etkisini kaybettiği Ortaçağ düzeninden sonra bütün küresel sistemi milliyetçilik kurmuştur. Bütün aşınmalara rağmen halen ulus devlet merkezli yani milliyetçiliğin özünü oluşturduğu bir uluslararası sistemde yaşıyoruz.

Ulus-devlet merkezli yapıya karşı AB gibi çeşitli reformist hareketler olsa bile modern uluslararası sistemin temel özü ciddi olarak değişmemiştir. Bugün finansal kriz yaşayan Yunanistan’a bazı önemli Avrupacılar “ulusal parana dön” demektedirler.

İkisi de Müslüman olmakla birlikte birbirinin insanlarını öldüren Türkler ve Suriyeliler kendi kayıplarına şehit gözüyle bakmaktadır. NATO gibi ciddi bir savunma anlaşmasına taraf Fransa Cumhurbaşkanı müttefiki Türkiye’nin terörist olarak gördüğü PKK temsilcisi ile ulusal çıkarları için kişisel görüşmeler yapmaktadır.

Kısacası milliyetçiliğin özünü oluşturduğu modern devlet ve modern uluslararası sistem bütün haşmetiyle ortada duruyor. Bu arada küreselleşmenin ulusal algıyı zayıflattığı doğru ama yok ettiği yanlıştır. Geçen yüzyılın hemen başında da büyük bir küresel ekonomik ilişkiler ağı ortaya çıkmıştır ancak hemen arkasında ulus devlet merkezli rekabet bütün Avrupa’yı yakmıştır.

Asıl önemli olan

Hal böyle olunca milliyetçiliğin esas yapısal ve kurumsal kökenini yok sayıp bunu salt Türkiye’de zamanın ruhunu ıskalayan bir grubun hastalıklı görüşü olarak görmek yanlış bir tutumdur.

Ekonomik ölçütler, hükümet kurumları, bayrak, sınırlar velhasıl devlet düzenini var eden bütün milliyetçi kökenli yapılar halen ortada duruyor. Burada sadece Batı Avrupa’yı (ki Batı Avrupa’nın kendisi de modern ulus devlet formunu içten biçimde çok güçlü korumaktadır) dünyanın hepsi olarak görmek de eşit düzeyde yanlış bir algı meydana çıkarmaktadır.

Türkiye’de dünyanın hiçbir yerinde gerçekleşmeyen ihtimalleri bir olgu gibi entelektüel olarak sunmak da ayrı bir yöntem hatasıdır. Bu hata milliyetçilik ile entelektüel çatışma içine giren yeni muhafazakâr ve liberal aydınları siyasi alanda açık düşürebilir.

Artık milliyetçiliği bir romantik şairden kaynaklanan görüş olarak görmemek gerekiyor. Aksine milliyetçiliğin yeni “ajanları”,  ihracatın arttığıyla övünen ticaret bakanı yahut olimpiyatlarda altın madalya sayısının arttığını müspet bir gösterge olarak gören spor bakanı yahut fakir Somali’de Türk yardım ekibi bayraklarıyla gurur duyan Türk STK temsilcisidir. Bu açılardan bakınca Türkiye’de milliyetçiliği eleştirenlerin, aslında onu pek terk etmek niyetinde olmadığı görülüyor.

Diğer bir nokta da şudur: Türkiye’de Kemalizm zayıflamakta ancak ulus devletin organları, personeli büyümektedir. Yani milliyetçiliği salt entelektüel olarak yanlışlarken ulus devleti şişmanlaştırmak da fiilen aslında milliyetçiliğe can suyu vermektir. Bu açıdan yeni muhafazakar entelektüellerin ve siyasi elitlerinin söylem ve eylemlerinin uyum sorunu dikkatle sorgulanmalıdır. Yeni muhafazakâr-liberal sentez, Kemalizm’i zayıflatmakta ancak bu devletin gürbüz görüntüsünü bir türlü ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla milliyetçi filozofinin siyasal yansıması, halihazır devlet yapısında aynı haşmetiyle ortada durmaya devam etmektedir.

*Doç. Dr., Zirve Üniversitesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_milliyetcilik-tartismalarina-elestirel-bir-bakis_2064431.html     internet sayfasından alınmıştır.

Kürt sorununda egemenlik kavramı veya efendileri çoğaltmak (1)

Bu ülkenin liberalleri, şiddet karşıtı solcuları ve diğer özgürlükçü kesimleri yıllarca milliyetçi devlet egemenliğinin eleştirisine eğildiler.

Daha doğrusu mücadelenin belirlendiği genel atmosfer devletin eleştirisi oldu. Üstelik devletin kutsallaştırılması ve bir fetiş haline getirilmesi, bu özgürlükçü zihinleri rahatsız ediyordu. Devleti aslî görevine, yani halka hizmete davet ettiler.

Özgürlükçü otonom entelektüeller devletin egemenliğinin bir gruba veya etnisiteye ait olması fikrini kabul etmediler hatta egemenlik kavramının kendisini bile eleştirerek, eşit vatandaşlığı ve müzakereci demokrasiyi savundular.

Ya egemenlik fikrine karşı çıktılar ya da egemenliğin devlete değil de her halükârda topluma, vatandaşların oluşturduğu geniş toplum kütlesine ait olduğunu öne sürdüler. Bu anlamda Kürtlere uygulanmış olan zulmü eleştirirken ve devletin egemenliğinin Türk etnisitesine ait olması gerektiği fikriyle mücadele ederken “Kürt etnisitesi devletin egemenliğinde pay sahibi olacaktır” gibi bir iddianın asla arkasında olmadılar.

Çünkü bu ülkede “devlet-toplum” ilişkisini “efendi-köle” ilişkisine çevirenlere karşı mücadele ederken egemen efendi statüsünü “ikileştirmeyi” hiç düşünmediler. Bizzat efendilerin oluşturduğu egemenliğe, onların hâkimiyetçilik ideolojisine karşı çıktılar.

Devletin sahibi olma fikrine bağlanan efendilik mitosunu eleştirdiler. Bu yüzden bazı Kürt entelektüeller arasında yaygın olan “Kürtler de devletin sahibi olacak” düşüncesi veya Kürtler de devletini alacak, umulur ki bu Türkiye olsun gibi tehditkâr retorikler “devlet fetişizminden” başka ne anlama geliyor?

Bu çok kibirli bir dil. Belki kibirli olmaktan çok müşteri yarıştıran bir dil. Kibir ise entelektüelin aklına yakışan bir tavır değil. “Eski madunun yeni kibri egemenin kibriyle yarışıyor ve egemen bir ortakçılığa dönüşmek için yanıp tutuşuyor mu acaba?” diye istifhamlar doğuyor.

Özellikle sızdırılan tutanaklardan sonra “egemenliği ikileştirme” ihtirası ortaya çıkıyor. Hâlbuki hakiki özgürlükçüler devletin egemenliği fikrine bel bağlamayan otonom entelektüellerdir, onların yorumlarında devlete sahip olacak bir “etnisite asabiyesi” ön plana çıkmaz.

Sürekli gerilime sebebiyet verecek şekilde kavgayı ve uzlaşmazlığı her dönemde canlı tutan bir dil tercihinde bulunmanın Kürtlere fayda getirmediğini görmek lazım. Öcalan'ın süzdürülmüş tutanaklarda Ermeni ve Yahudilere yönelik negatif ifadelerine bakılırsa “iki eşit halk” söyleminin sömürülmesiyle “Kürtler ve Türkler” ülkenin yeni efendilerine dönüştürülmüş oluyor.

Hâlbuki Orhan Kemal Cengiz'in de vurguladığı gibi “bizi özgürleştirecek olan tutum efendileri çoğaltmak değildir”. Eskiden ülkenin etnisiteye dayalı tek efendisi olsun istiyorlardı (Türkler). Şimdi Kürt entelektüeller iki efendi olsun: “Türkler ve Kürtler” diyorlarsa durum oldukça vahim demektir.

Çerkez, Laz, Gürcü, Muhacir, Arap, Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Roman vs… nasıl hissedecek bu çift başlı egemenlik (efendilik) durumunda? Dışlama tek kanaldan gelirken şimdi çift kanaldan geliyor demeyecekler mi? Zazalara yönelik Kürtçü baskılar şimdi de sayıca az olan diğer etnisitelere mi yapılacak?

HAKİMİYET VE DİL İLİŞKİSİ


Bugün “gerilimden beslenerek” büyüme stratejisi bazı aydınların (Kürt veya Türk) düşünce merkezine yerleşen yoğun bir tutkudur kuşkusuz. İki sene önce başka bir gazetede dil sömürüsü başlıklı yazımdaki eleştirinin halen geçerli olduğunu görmek üzücüdür.

Yeni duruma adapte ederek hatırlatırsam sorduğum sorular şunlardı: Yarı-fantazmatik ifadelerden ne zaman kurtulacağız? Yazdıklarımızı akıl ve izan süzgecinden geçirmek için daha kaç kişinin ölmesi gerekiyor? İnsanları birbirine düşüren bir dil kullanmaktan ne zaman vazgeçeceğiz?

İçimizdeki vurucu söz söyleme ihtirasını dizginleyecek bir ölçüt, bir hassas terazi yok mudur? Metnin bütün yüzeyine dağılmış grafik göstergeleri her daim pervasızca kullanmak yüreklerde taşlaşmış olan soğumayı gideriyor mu? Barışa ne faydası var?

Ne kadar zülfüyâra dokunursak, ne kadar çıplak uyarıcı gibi kehanetler savurursak o kadar faydalı oluruz mu sanıyorlar? Bilmek ve anlamak çok zor. Lafı gediğine yerleştireceğim diye sürdürülen bir dil sömürüsü rahatsızlık vericidir.

Hırslı sözlerini hiçbir zaman için frenlemeyenlerin ihtirasından kaygı duymak lazım. Tanınıp bilinmiş sözcüklerin dört bir yanında barışçı olabilecek unsurlar uçup gitmiyor mu? Barış formunun görünür doluluğunu da alıp götürmüyorlar mı?

Aşırı bir dil kullanımının, bazı yazarların kalemlerini zehirli bir ok gibi kullanarak -iki tarafta da var olan yürek soğumasını dindirmek yerine- sözün büyüsüne, cümlelerin kuvvetinden gelen ihtirasa “tutkun ve tutuklu” kalmalarından başka ne anlamı var?

Bütünün ardında dolanıp duran bir coğrafî adlandırma; halkların birbirinden ayrılmışlığıyla bertaraf edilen bir mana ve inanç düzeni ve bu şekilde barışı zedeleyen yıkıcı bir sözcük oyunu dışında hiçbir şey birbiriyle örtüşmüyor.

Metnin ana çizgilerini vurucu cümlelerle ören bu tersine “hamaset”, bu tersine “delikanlılık”, bu etnik “kibir” aslında alaycılıkla perçinlenip didaktik bir alana demir atmıyor mu? Metin bir bomba gibi hep betona çakılıp parçalanıyor, sözcük bombardımanı her şeyi darmadağın ediyor ve “ortak alan” silinip gidiyor. Hatta ortak coğrafya kalmıyor.

Metni bu şekilde egemenliği altında tutan güç apaçık bir saldırışın cazibesidir; metne musallat olan gürültülü bir söylenip durma halinin ve onun verdiği bir esrimenin, garip bir vecd halinin dışavurumudur. Akrobatik söz dizim taktiklerinin; çözüm sürecini alttan alta kemirip duran tutumların; metinlerdeki öznelerden daha dolgun olan kelime taşıyıcıların arzuladığımız barış sürecine hiçbir katkısı yoktur.

Diyebilirim ki bu dil, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını düşünenlerin dilidir veya sırtında yumurta küfesi taşıyanların rikkatinden nasiplenmeyenlerin dilidir. Her daim kendisi için ve kendisi adına yürüyenlerin üslubudur.

Kürtlerin haklı talepleri kadir-i mutlak devlet egemenliğinden pay alma gibi güce tapınan küçük egemen düşüncesine ve buna dayalı hâkimiyet formlarına hapsedilirse Türkiye'de çoğulculuğun veya çokluğun pratiğini ya da siyasetini yapmak imkânsız hale gelir.

Kürt sorunu şu anda Türkiye'nin en önemli sorunudur ama tek sorunu değildir. Üstelik iktidar kavramını ve egemen/muktedirin pozisyon gerekliliğini sorgulayan bir dil ne zaman ortaya çıkacak? Günümüzde devlet egemenliği Tanrısal gücün laikleştirilmiş, dünyevileştirilmiş biçimidir, bu anlamıyla katı bir modernizmin ürünüdür.

Kürtleri 21. yüzyılda Türkiye içinde erken modernitenin açmazlarına hapsetmek isabetli bir entelektüel duruş değildir. Bu yüzden devlet egemenliğinden pay almak gibi bir dil üretiliyorsa, şunu hatırlamak gerekir ki, devlet egemenliği, hiçbir şeyin onun üstünde veya fevkinde olmadığı bir iktidar biçimidir.

Kürtleri de bu sekülarist şirke sürüklemek köhne modernist bir tutumdan başka bir şey değildir. Bize hakikatten kopmamış bir siyaset felsefesi gerekir. Devlet egemenliğinden pay alma gibi bir dil kullanımı ise bu siyaset felsefesinin etkisiz hale getirilmesine yol açar ve bütün meseleyi temsiliyetin parsellenmesine indirger.

 *Doç. Dr., Süleyman Şah Üniversitesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_kurt-sorununda-egemenlik-kavrami-veya-efendileri-cogaltmak-1_2065342.html     internet sayfasından alınmıştır.