Popüler Yayınlar

DOÇ. DR. TAMER ÇETİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DOÇ. DR. TAMER ÇETİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Anayasada uzlaşma kaygısının yersizliği üzerine


11 Mayıs 2012


Yeni anayasa tartışmalarında bir önemli unsur, anayasa yapma süreçlerine taraf olanlar arasında, diğer politik konularda da oluşması beklenen mutabakat sorunudur.
Hem Meclis'teki Anayasa Uzlaşma Komisyonu'nda partiler arasında hem de nihai metin üzerinde toplumun tüm kesimleri arasında bir mutabakatın olması gerektiği iddia edilmekte ve hatta bu şekilde oluşmayan bir taslak metnin, meşru bir anayasa anlamına gelmeyeceği sıklıkla dillendirilmektedir. 

Acaba, iki veya daha fazla tarafın olduğu bir politika yapma sürecinde, tarafların, belirlenecek politika üzerinde mutabık olmaları mümkün müdür? 

Veya, gerçekten bu tür bir mutabakat, anayasa yapma süreçlerinde yer alması gereken bir unsur olmayı hak etmekte midir? 

Şimdiden en az iki aşamalı bir süreç bizi bekliyor ve ilk aşamada bir mutabakat oluşmayacağı noktasında herkes mutabık görünüyor. 

İşin ilginç yanı, herkes gibi iktidarın da buna inanıyor görünmesi ve mutabakat gerçekleşmezse bir B planının olduğunu belirtmesidir. 

Başka bir deyişle hükümet, mutabakat olması gerektiğine ikna olmuş görünüyor. Bunun üzerinden alternatif politikalar bile üretiyor. 

Ancak sanki baştaki durumdan daha farklı taraflar ve pozisyon almalar olacakmış gibi sonraki aşamada ne olacağı ve nihayet ne tür etkilerin ortaya çıkacağı, çoktan akıllardan ırak edilmeye başlamış görünüyor. 

Her aşamada beklenen durum ile fiili durum arasındaki bağı ve olası muhtemel sonuçların neler olabileceğini sırasıyla analiz edelim. 

NASIL BİR TOPLUMSAL İLİŞKİ BİÇİMİ? 


Öncelikle anayasa yapmak, en kritik politika yapma süreçlerinden birisidir. Diğer pek çok alanda gerçekleştirilen yasa yapma süreçlerinden daha girift ve kompleks bir süreci içermektedir. 


Aynı zamanda pek çok nedenle Türkiye özelinde anayasa yapma süreci, sıradan olmaktan öte anlamlar içeriyor. 

İlk kez sivil bir anayasa, uzun yılların tortularından arınma, güç ve imtiyazın yok olması ve eskiyle yeni ayrımına neden olabilecek keskin bir kırılma, bunlardan bazılarıdır. 

Anayasada mutlak mutabakat söylemini diline dolayanların, mevcut anayasa ile göbek bağları dikkate alındığında, bu söylemin tuzak mı iyi niyetli bir hedef mi olduğu anlaşılmaktadır. 

Bu koşullar altında mutabakatla anayasa yapmak, bir amaç olmaktan çok araç anlamına gelmektedir. 

Ne bu söylemi diline dolayanların böyle bir beklentisi vardır ne de bu türden bir mutabakat akılcı görünmektedir. Çünkü her koşulda bu oyundan uzlaşma çıkması mümkün değildir. 

Bunu anlamak için anayasa yapmakla murat edilen şeyin ne olduğunu tanımlamakla başlayabiliriz. 


Bir ülkede anayasanın amacını, toplumun genel durumunda iyileşmeye atfen, kamu yararını maksimize etmek olarak tanımlayabiliriz. Türkiye özelinde ele alındığında iyileşme, sadece normalleşme olarak bile düşünülebilir. 

Bu kabul, mevcut anayasanın, kamu yararını maksimize edemediği ve bu nedenle bir yenisinin istendiği anlamına da gelmektedir. 

Kamu yararı, muğlak ve çokça tartışmalı bir ifade olmakla birlikte, bir politika olarak anayasa yapmanın niçin istendiğini vuzuha kavuşturmak açısından en doğru kavramlardan biridir. 

Anayasadan beklenenin kamu yararını en azından mümkün olduğu kadar artırmak olması, anayasanın ortak bir amaç için yapılması anlamına gelecektir. 

Politikamızın amacı, şimdi belirgindir: Toplumun ortak çıkarı. Peki, bu gerçekten mümkün müdür? 

Çok sayıda farklı çıkar sahibi aktörlerden müteşekkil bir toplumun ortak menfaatini eş anlı en çoklayan bir politika yapılabilir mi? 

Böyle bir politika yapımı sürecinde rol alan aktörlerin, çok sayıda farklı çıkarı bir potada maksimize eden bir anayasa metnini oluşturmaları mümkün olsa bile politika yapıcılar arasında bir mutabakat olası mıdır? 

Bu soruların cevabını Neo-klasik iktisadın geleneksel araçları ile açıklamak mümkündür.
 

Anayasa yapma süreçleri, tipik asil vekil ilişkileri içermektedir. 

Sosyal bilimlere de neredeyse tamamen sirayet etmiş bulunan pozitivist rasyonalizmin bir sonucu olarak iktisat, siyasal ve iktisadi arenadaki tüm aktörlerin, kendi çıkarları peşinden koşan oyuncular olduklarını kabul etmekte ve davranış kodlarını, bu kabulü veri alarak tanımlamaktadır. 

Yani anayasa yapıcı vekiller ile anayasa yapması için bu vekillere yetki delege eden asiller arasında çıkar farklılaşması/çatışması söz konusudur. 

Tarafların farklı amaçlar peşinde koştuğu durumlarda, optimum denge olarak tanımlayabileceğimiz uzlaşma genellikle gerçekleşmez. 

Zira taraflar, safça değil, stratejik davranırlar. O halde anayasa yapma sürecinde Meclis'teki siyasi partilerin mutabakatı bir ön koşul olarak kabul ediliyorsa, her biri kendini farklı bir amaç fonksiyonuna göre tanımlayan 4 siyasi partinin anayasa yapmakla hedefledikleri şeyin, kamu yararından ziyade, kendi çıkarlarını maksimize etmek olduğu açıktır. 

Buna göre her biri farklı bir amaç peşinde koşan vekil aktörlerin, kendilerine bu yetkiyi delege eden asillerin ortak çıkarına bir metin hazırlayarak, kamu yararını maksimize etmeleri mümkün görünmemektedir. 

En azından oyuncuların stratejileri bu şekilde tanımlandığında oyun teorik bir deneme, ortaya kamu yararını maksimize eden bir denge durumunun çıkmayacağını göstermektedir. 

Meclis'teki partiler göz önüne alındığında 4 partiden her birinin, kendi çıkarını maksimize etmeyi hedeflediği ve bu çıkarların tamamının ortak bir noktada kesişmesinin zor olduğu açıkça görünmektedir. 

Tüm partilerin, bazı kırmızı çizgilerden taviz vermesi durumunda bile dengenin oluşmaması açık görünürken, kırmızı çizgilerin tamamından, aynı anda ve ortak bir amaç (kamu yararı) için vazgeçilme olasılığı sıfır olduğuna göre politika yapıcıların asıl amacının kamu yararını maksimize etmek olmadığı çok belirgindir. 

Açıkça mutabakat beklentisi, siyasi bir oyundur. Amaç, bir anayasa taslağı hazırlamak ve böylece kamu yararını gütmek değildir. 

O halde niçin bile bile bir lades durumu söz konusudur sorusu akla gelmektedir. Bile bile ladesi açıklamak için iki olasılık var. 


Taraflar, ya safça davranarak ve sonucun uzlaşmazlık olacağını tahmin edemeyerek, gerçekten asıl amaç olarak mutabakat üzerinden kamu yararını maksimize etmeyi amaçlarlar; veya bu olasılığı tahmin edip, ama stratejik davranarak, oyunu bir sonraki aşamaya taşımayı amaçlarlar. 

Siyasi partilerin, safça davranma olasılıkları söz konusu olamaz. Çünkü rakiplerinin stratejilerini bilmektedirler. Oy maksimizasyonu. 

O halde ikinci olasılık daha gerçekçi görünmektedir. Siyasi partiler, mutabakat ön koşulu ile kamu yararından veya anayasa yapmaktan farklı bir amaç fonksiyonu peşinde koşmaktadırlar. 

Safça davranış olasılığı sıfır olduğuna göre siyasi partiler, anayasa konusunda seçmene açıkladıkları mutabakat temelli politik hedefleri ile kendi politik çıkarları temelli zımni hedefleri arasında farklı tercihler gütmektedirler. 

Tek tek bakarsak, muhalefet partileri, siyasi iktidarın tek başına anayasa yapmasını engellemek, siyasi iktidar da ben uzlaşmaya vardım, ama muhalefet yanaşmadı demek için bile bile lades demektedirler. 

MUHALEFET EDİLMEYEN BİR METİN MÜMKÜN DEĞİL
 

Türkiye'de muhalefet geleneği yerleşik, belirgin ve değişmemiştir. İktidar geleneği de uzun yıllar böyleydi. 

Ancak son 10 yıl, bu geleneğin değiştiğine ilişkin emareler ihtiva etmekteyken iktidarın şimdiki tavrının anlaşılır bir yanını bulmak gittikçe zorlaşıyor. 

İktidarın ve Türkiye'nin son 10 yıllık başarısının kısa özetinin anahtar sözcüğü, "Türkiye ölçeğinde" radikal siyasettir. Ancak iktidar şimdi bundan taviz veriyor görünmektedir. 

Gerçekten buna veya daha anlaşılır bakarsak, iktidarın uzlaşmasına gerek var mıdır? Politika yapıcı, siyasetini belirlemek üzere seçilerek, anayasa yapma meşruiyetini zaten sağlamıştır. 

Bir kez daha politikacının, meşruiyet sağlansın ve bu meşruiyet mutabakatla mümkün kılınsın diyerek mutlak uzlaşma konusunda ısrarı, ipe un sermek anlamına gelmek bir yana, uzlaşmayla murat edilen demokratik bir süreç oluşturma gayretinin aksine demokratik olmayan bir tavır sergilemek anlamına gelir. 

Bu ise hafif tabirle sahicilikten uzaklaşmış bir demokratik duruşu ima etmektedir. Halihazırdaki tabloda bu noksandan beri bir siyasi parti tasvir etmek mümkün değildir. 

Farklı amaçlar peşinde koşan tarafların olduğu bir Meclis'te, üzerinde mutabık kalınan bir anayasa yapılma olasılığı sıfıra yakın bir durumdur. 


Bu beklenti gerçekçi değildir. Modern demokrasilerde anayasa yapmak için tüm partilerin mutabık olması gerekli değildir ve dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama da bulunmamaktadır. 

O halde şimdi oyun, yeniden şekillenmektedir. İşin daha vahim yanı, böyle bir uzlaşmanın oluşmama ihtimalinin bu kadar yüksek olduğu durumda mutabakatın bir ön koşul gibi kanıksanmasının sonuçlarıdır. 

Uzlaşma beklemek, ölü doğuma gebe kalınacağını önceden bilmek gibidir. Kimileri, gebe kalmamak konusunda ön almayı tercih ederken, kimileri de gebe kalınmasını teşvik edecektir. 

Zira ölü doğumdan medet ummak, bazılarının amaç fonksiyonunu maksimize etmekle aynı anlama gelmektedir. 

İktidar partisinin bu oyunu görememesi, görmemesi veya görmezden gelerek, bir ön koşul olarak mutabakat araması, kabul edilebilir bir durum değildir. Safça davrandığı olasılığı da çok gerçekçi görünmemektedir. 

O halde diğer tüm partiler gibi iktidar partisinin de bu yönteme meyletmesi, tüm aktörlerin anayasa yapma oyunundan bir mutabakatı ve kamu yararını hedeflemelerinden ziyade, bizatihi bu süreci kendi politik çıkarları için bir oyuna dönüştürdükleri anlamı gelmektedir. 

Son olarak bir sorunlu beklenti, toplumun tüm kesimlerinin anayasa metni üzerinde mutabık olmalarına ilişkindir. 


Temsilcilerinin aralarında mutabık olma olasılığının sıfır olduğu bir ortamda, seçmenlerin hazırlanan metin üzerinde mutabık olma önerisinin kendisi sorunlu hale gelmektedir. 

Ayrıca buna gerek de yoktur. Herkesin anayasa için, bu benim anayasamdır demesi ne mümkündür ne de gerçekçi. 

Bunu beklemekse, safça davranış veya olabildiğince stratejik olmak anlamına gelir. Safça davranış, modern dünya ile birlikte çoktan yerini stratejiye bırakmıştır. 

Bugün anayasa üzerinde tam mutabakat lafzını dillendirenlerin, bu anlamda demokratik bir ülkede olabilecek en kötü anayasaya zamanında sahip çıkmaları ve onun üzerinden politik imtiyaz devşirmeleri, safça bir demokratik duruşa değil, aksine stratejik davranışa karşılık gelmektedir. 

Şimdi bu imtiyazlı seçkinci kesiminin yeni stratejik davranışına, safça mukabele etmek, çok rasyonel görünmemektedir.
 

*Doç. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi

Politik bir mal olarak enerji


11 Nisan 2012


Geçtiğimiz günlerde açıklanan elektrik ve doğalgaz zamları, nedenleri, etkileri ve sonuçları itibarıyla ana gündem maddesini oluşturmayı başardı.
Türkiye'de bu denli yüksek zamların uzun yıllardır olmaması ve görece istikrarlı bir ekonomik yapı, beraberinde normalleşmeyi ve nihayet, tersine popülist bir politikanın sonucunda uygulanan yüksek zamlar, bir başka normalleşme göstergesi olarak yüksek telden tepkileri tetikledi. 

Bu tepkinin nedenlerine bakacak olursak, ilk gerekçe ilgili malların etki alanlarında yatıyor. 

Elektrik ve doğalgaz, post-modern toplumlar için neredeyse zorunlu mallar olarak tanımlanmakta ve daha ileri yorumlara göre, ilgili mallara erişim, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilmektedir. 

Buna ilave olarak ilgili piyasalardaki sermaye varlıklarına yapılacak olan yatırım, çok yüksek maliyetler gerektirmekte ve ülkenin ekonomik büyüme ve kalkınması için önemli birer altyapı hizmeti olarak düşünülmektedir. 

Dolayısıyla bugünün algısıyla elektrik ve doğalgaz, tüm insanların ihtiyaç duyduğu evrensel hizmetler kapsamında yer almaktadır. Ancak aynı insanlar, aynı zamanda yüksek oy potansiyeli anlamına da gelmektedirler. 

O halde söz konusu piyasaların etki alanı tüm ülke insanını kapsarken, tüketiciler de siyasi arenanın dizaynına yön veren en temel unsur olmaktadırlar. 

Bu durum, elektrik ve doğalgazın, politik manipülasyona açık hale gelmesine neden olmaktadır. 

Açıkça tüm bu özelliklerinden dolayı ilgili ürünlerin piyasalarında gelişmeler, iktisadi değişkenlerden ziyade politik süreçlerin belirleyiciliğinde şekilleniyor. 

Elektrik ve doğalgaz için normal bir ürün piyasasının yerini genellikle siyaset piyasası alıyor. 

Dolayısıyla ilgili piyasaların etki alanı, ilk sonucu da beraberinde getiriyor. Bu kadar geniş kitlelerin yüksek oy potansiyeli gücünü barındırması, Türkiye'de de olduğu gibi bu ürünlere zam konusunda politikacıları dara sokmaktadır. 


Gelişmiş ülkelerde ağırlıklı olarak, zam olması gerektiğinde buna politikacı değil, piyasa koşulları karar vermekte ve zam olmaktadır. 

Bunun dışında gelişmekte olan ülkelerde bu ürünlerin etki alanı ve olası sonuçları hesaba katıldığında genellikle zam konusu, iktisadi göstergelerden ziyade, popülizme bağımlı hale gelebiliyor. 

Türkiye son 10 yıldır neredeyse tam da bu durumu yaşıyor. 

Defalarca küçük oranlarda yapılması gereken zam, ertelenerek, bugün yüksek oranlı olarak gerçekleşmiştir. 

Buna piyasanın intikamı denebilir. Zira enerji fiyatlarına politikacılar değil, piyasalar karar verir ve buna uzun süre direnilemez. 

Eğer piyasa süreçlerinin yerine siyasi süreçler geçerse sonuç, tersine popülizmin patlak vermesi anlamında, yüksek zamlardır. 

Kaçınılmaz gerçek budur. Gerisi sadece uygun zamanlama ve konjonktür meselesidir. 

POLİTİK MANİPÜLASYON ENERJİ FİYATLARINI ETKİLİYOR 


Diğer pek çok piyasada olduğu gibi enerji piyasalarında da fiyatın ne olması gerektiğine ağırlıklı olarak piyasa karar verir. 


Burada piyasadan kasıt, tam rekabet piyasa mekanizması içinde çok sayıda alıcı ve satıcının karşılaşmasıyla gerçekleşen piyasa fiyatı değil, enerjide dışa bağımlılığımız ve bunun getirdiği kaçınılmaz fiyat artışlarıdır. 

Türkiye, kendi doğalgaz ihtiyacının sadece yüzde 2'sini üretebilmektedir. Buna mukabil geri kalanı ithal etmek zorunda olduğu gibi çok kısıtlı bir depolama kapasitesine sahiptir. 

Yani tedarikçilerin, doğalgaz ver(e)miyoruz dediği zor zamanlarda Türkiye'nin kullanabileceği çok fazla gaz bulunmamaktadır. 

Türkiye açısından dışa bağımlılık konusunda en vahim sorun, jeo-stratejik olarak tam bir kaynak çeşitliliği cenneti arasında yer almasına karşın, ithalatçı açısından kaynak çeşitliliğini henüz tam olarak sağlayabilmiş olmamasıdır. 

Hâlâ doğalgaz ithalatında, yaklaşık yüzde 50'lik payla Rusya'ya bağımlılık devam ediyor. Rusya'yı, yüzde 20 ile İran takip ediyor. Zaten sorun da bu iki tedarikçi ülke ile yaşanmaktadır. 

Her iki ülkeyle yapılan doğalgaz alım sözleşmeleri, uzun yıllar önce gerçekleştirilmiş olup, yüksek fiyatlı gaz satışını içermektedir. 

Hükümet, petrol fiyatlarındaki artış ve döviz kurlarında tırmanışa paralel olarak zam yapmak yerine, özellikle Rusya'yla son 10 yılda defalarca gaz fiyatlarını revize etmek üzere müzakereler gerçekleştirmiştir. 

En son 2011'in son aylarındaki müzakerelerde, Güney Akım projesine onay vererek, Nabucco'dan vazgeçme pahasına, Rusya, fiyatlarda indirim yapmaya ikna edilmiştir. Ancak yine de yeterli olmamış görünmektedir. 

Zira bu indirim sadece BOTAŞ'ın görev zararlarını bile kapatmaya yetmemektedir. 

Bunun dışında İran, henüz fiyat indirimine yanaşmamış ve bu nedenle Türkiye, uluslararası tahkime gitmiştir. 

Burada asıl sorun, Türkiye'nin ithalatı içinde enerjinin payının yüzde 22 ile ilk sırada olmasıdır. Türkiye, açık bir şekilde enerjide dışa bağımlıdır. 


Yüksek oranda enerji ithal etmektedir ve enerji fiyatları 2 temel piyasa göstergesine bağımlıdır. Petrol fiyatları ve döviz kurları. Her ikisi de tedarikçi ülke olarak Türkiye'nin aleyhine işlemektedir. 

Diğer yandan doğalgaza bağımlılık ve yüksek fiyat artışı, Türkiye için kaçınılmaz olarak elektriğe zam anlamına gelmektedir. 

Zira Türkiye, elektrik üretiminde yaklaşık yüzde 60 oranında doğalgaza bağımlıdır. Başka bir deyişle ithal ettiği doğalgazın yüzde 51'ini elektrik üretimi için kullanmaktadır. 

Bu, doğalgaz fiyatlarında bir değişmenin elektrik fiyatlarını doğrudan etkileyeceği anlamına gelmektedir. 

Nitekim doğalgazdaki yüzde 18'lik fiyat artışının, elektrik fiyatlarına ortalama yüzde 9 olarak yansımasının temel nedeni budur. 

Türkiye, son 10 yılda hem doğalgazda hem de elektrik üretiminde birincil enerji kaynakları açısından kaynak çeşitliliği için oldukça çaba sarf etmiş olmasına karşın, henüz bunu gerçekleştiremedi. 


Sonuç olarak, elektrik ve doğalgazdaki karşılıklı bağımlılıklar, kaçınılmaz olarak fiyat artışlarını tetikledi. 

Ancak hem Rusya ve İran'la yapılan yüksek fiyatlı ve uzun dönemli satın alma sözleşmelerinin varlığı hem de yükselen petrol fiyatları ve döviz kurları nedeniyle karşılıklı bağımlılıkların etkisiyle doğalgazın ve elektriğin fiyatları, yıllardır yükseldiği halde, siyasi iktidar, doğalgaza ve elektriğe, bu oranlarda zam yapmamak için direndi. 

Yapılan tercih, diğerkâm ve iyi niyetli bir politika gibi görünmesine karşın, tersine bir popülizmdi. 

Sonuç, daralan siyasi konjonktür dönemlerinde oyunu piyasa koşullarına göre oynamamanın sonucu olarak, genişleme dönemlerinde maliyetin topluma kaçınılmaz olarak yüklenmiş olmasıdır. 


Tek fark, bu kez zammın can yakıcı ve muhtemelen daha geniş etkilerle gerçekleşmesi ve geride kalanın acı bir popülizm olmasıdır. 

Bunun yerine zamlar gerektiği ölçüde, ama zamanında yapılmalı ve eğer gaz satın alma sözleşmelerinde bir revizyon olur ve fiyatlar aşağıya giderse, o zaman nihai fiyatlar bu oranda indirilmeliydi. 

Gelinen nokta itibarıyla elektrik ve doğalgaz zamları, bu malların, ticari mallar olmak yerine, politik birer mal olduğunu açıkça göstermektedir. 

Türkiye'de henüz daha enerji fiyatları, olması gerektiği gibi piyasa süreçlerine göre değil, politik manipülasyona göre belirlenmektedir. 

Zammın politik ekonomisi, bu sorunlardan kaçınmanın, ilgili piyasalarda rekabeti bir an önce tesis edip yerleşik hale getirmekten geçtiğine işaret etmektedir. 

*Doç. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü Öğretim Üyesi

Yeni anayasa ve kamu hizmeti


4 Şubat 2013


Bu zamana kadar iktisadi açıdan anayasanın anlamı üzerine pek çok yazı yazdım.

Amaç, yeni anayasanın dizaynında, değişen ve gelişen iktisadi, teknolojik ve teorik koşullara dikkat çekmekti.
Zira modern literatür, anayasanın, salt politik ve hukuki teorik algı bağlamında ele alınmasından daha öte anlamlar ihtiva ettiğini göstermektedir. 

Bu modern yaklaşımların başında anayasanın ekonomik analizi gelmektedir. 

Anayasa, pek çok anlamda iktisadın pozitif analiz araçlarıyla incelenmeyi ve buradan normatif yargılar çıkarılmayı hak etmektedir. 

Bir regülasyon olarak anayasa, mülkiyet haklarını yeniden tanımlamakta ve böylece refahı yeniden dağıtmaktadır. 

Bir anayasa, iktisadi ve sosyal yaşama ilişkin tüm yapıyı etkileyen en temel kurumsal yapı anlamına gelmektedir. 

Bu nedenle bir kurum olarak anayasa, toplumların kendiliğinden gelişimsel doğasına dışsal müdahalenin can alıcı yanını temsil etmektedir. 

Ve bir anayasa, içerdiği zihniyet ve oyunun kurallarının en temel belirleyicisi olması hasebiyle, modern dünyada toplumların geleceğinin dizaynının temel dinamiğidir. 

Pozitif iktisadi analiz, anayasanın sadece iktisadi faaliyet üzerine değil, anayasal süreçler üzerine etkisini ve dolayısıyla etkin olup olmadığını analiz etmektedir. 

Normatif iktisadi analiz, özellikle anayasa yapma süreçlerini, iktisadi varsayım ve araçlarıyla inceleyerek, bir anayasanın optimal bir şekilde dizayn edilip edilemeyeceğini açığa çıkarmaktadır. 

Her iki durumda da anayasa üzerine önemli yargılara varmamıza katkı sağlamaktadır. 

Anayasanın iktisadi temellerinin zamanın ruhuna uygun olması, anayasanın başarısının en temel belirleyicisidir. Bu anlamda anayasada hükümet formunun ne olacağı bile ikincil kalmaktadır. 

Nitekim ilk defa Amerikan tarihçisi Charles A. Beard, 1913’teki klasik eseri An Economic Interpretation of the U.S. Constitution’da, Amerikan anayasasının gücünün, iktisadi başarısından kaynaklandığını tespit etmiştir. 

Bu yaklaşım, bugün hukuk ve iktisat literatüründe yaygın bir kabul görmektedir.

Bu zamana kadarki yazılarda, bu konuların bir kısmı detaylı tartışıldı. Bu arada bazı karmaşık ve literatürde de sorunlu yazılar kaleme alındı. 


Bunlardan biri kamu yararı ve anayasa ilişkisiydi. İlgili yazılarda belirtildiği gibi kamu yararı, anayasaların en muğlak kısmını teşkil etmekte ve dolayısıyla yumuşak karnını oluşturmaktadır. 

Bunun bir nedeni, hesaplaması ve tanımlanmasının zor olması, bir diğer nedeni, kamu yararına temel teşkil eden alanlardaki hızlı ve dinamik değişimdir. 

Örneğin kamu hizmetleri. İktisadi anlamda kamu yararının temel belirleyicisi, mevcut anayasamızda zımnen vurgulandığı gibi devlet tarafından iktisadi faaliyete müdahalenin rasyonelini veren kamu hizmetleridir. 

Kamu hizmetleri olarak tanımlanan pek çok alandaki değişim, anayasaların yürürlükte kalma süreleriyle kıyas edildiğinde, ilgili piyasalarda teknik ve teorik gelişimin, anayasal zemindeki değişimden daha dinamik olduğu açıkça görülmektedir. 

Dolayısıyla ilk ve en temel sorun, aradaki bu farktır. Pek çok anayasa dizayn edildiğinde kamu hizmetlerine ilişkin politika yapıcıların ve toplumun genelinin zihnindeki algı ile iktisat literatüründeki yerleşik algı arasında bile derin farklar bulmak mümkündür. 

Kaldı ki anayasa uygulanmaya başladığında geçen uzun yıllar boyunca bu fark daha da derinleşmektedir. 

Bunun sorun olma nedeni, bir anayasa çıkarıldıktan sonra, tekrar yapılması veya değiştirilmesinin çok maliyetli olmasıdır. 

Dolayısıyla başlangıçta yanlış bir dizayn, sonraki dönemin nasıl evrileceğinin ve zamanın koşullarına uygun bir kurumsal yapı oluşturulup oluşturulmayacağının da belirleyicisi olacaktır. 

Zira bir kez anayasaya kamu hizmetleri üzerinden kamu yararı gereği devlet müdahalesini meşrulaştıran ve hatta zorlayan hükümler dercedildiğinde, sonraki dönem politikaların etkinliğini, bu politik kararların, anayasaya uygunluğunu denetlemekle görevli yüksek mahkemelerin kamu hizmeti ve kamu yararı tanımına bırakmış olursunuz. Bu durumda iki yol mevcut. 

Bir, yüksek mahkemeler, gelişen iktisadi konjonktüre uygun bir bakış açısıyla değerlendirme yapabilirler. 

İki, kamu hizmeti tanımını genişleten ve tamamen muğlak ve dar kapsamlı bir kamu yararı kavramını baz alan bir yaklaşımla ilgili sürecin anayasaya uygunluğunu incelerler. 

Türkiye için ikinci durumun kurumsallaştığını gösteren sayısız örnek bulmak mümkün. 

Şu halde sorunun öncelikli çözümü, henüz anayasa yapım sürecinde kamu hizmeti ve kamu yararı kavramlarının yeni anayasada çok dikkatli bir dil ve üslupla kullanılması gerektiğidir.

KAMU HİZMETİ NASIL TANIMLANMALI?


O halde mevcut anayasa yapım sürecinde kamu hizmetlerine ilişkin bakış ne olmalıdır? 


Bunu açıklamadan önce, kamu hizmetine girme hakkı ve kamu yönetimi açısından, devletin kamu hizmetlerini sunma zorunluluğuna ilişkin düzenlemeler bu yazının kapsamı dışındadır. 

Bu yazı, kamu hizmeti ve kamu yararının, iktisat politikaları açısından bağlayıcılığı üzerinde durmakta ve bu anlamda ilgili düzenlemelerin, anayasada yer alması gerekliliği üzerine bir perspektif sunmaktadır. 

Bunu anlamak için yürürlükteki 1982 Anayasası’nın kamu hizmetine ilişkin bakışını düzenleyen maddelerine göz atmak gerekir. 

Bu açıdan iki madde öne çıkmaktadır. 47. maddeye göre “kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüsler, kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde devletleştirilebilir” denmekte ve daha sonra yapılan değişikliklerle, “devletleştirme ve/veya özelleştirmelerin kanunla düzenlenerek yapılabileceği” tanımlanmaktadır. 

Bu konuya ilişkin düzenleme, madde 35’te biraz daha ileri taşınarak, “herkes mülkiyet hakkına sahiptir, mülkiyet hakkının kullanımı kamu yararına aykırı olamaz ve bu haklar kamu yararı gereğince, kanunla sınırlanabilir” denmektedir. 

Her iki madde birlikte değerlendirildiğinde, mevcut anayasanın, devleti bireye göre öne aldığını yorumlamak yanlış olmayacaktır. 

Modern iktisat literatürü açısından bu maddelerin anlamı, Türkiye’de devletin, mülkiyet hakkını, kamu hizmeti ve kamu yararı gereği ihlal edebilmesinin anayasal olarak mümkün olmasıdır. 

İlk bakıldığında sorunlu görünmese de kamu hizmeti niteliği taşıyacak özel teşebbüslerin ve kamu yararının zorunlu kıldığı halleri, kimin neye göre tanımlayacağı son derece muğlak ve belirsizdir. Bu konuda hiçbir netlik yoktur. 

Dolayısıyla Türkiye’de devlet, piyasalara keyfi bir müdahale konusunda anayasal bir yetkiyle donatılmış durumdadır. 

Bu, açık bir yönetimsel fırsatçılığı beraberinde getirmektedir ki, bu tür bir fırsatçılığın, bir ülkedeki iktisadi faaliyetin geleceğine ilişkin ne türden bir risk ve belirsizlik getireceği, ayrı ve uzun bir tartışmanın konusu olacak kadar derinliklidir. 

Dolayısıyla mevcut anayasadaki her iki madde de gereksizdir ve yeni anayasada yer almamalıdır.

Bir alternatif olarak bu maddeleri kaldırmak yerine kamu hizmeti ve bunun üzerinden kamu yararını anayasada tanımlamak yoluna gidilirse durum daha karmaşık bir hal alacaktır. 


Çünkü bugün kamu hizmeti olarak tanımlanan pek çok piyasa, zamanla özel hizmet haline gelecektir ve anayasa, bir kez değiştirildiğinde uzun yıllar boyunca ilgili düzenleme yürürlükte kalacağından, anayasal yapımız iktisadın dinamik yapısına uygun olamayacaktır. 

Bunun anlamını 1990’larda açıkça görebiliriz. İktisat, 20. yüzyılın sonuna doğru, yüzyılın başında iktisadi etkinlik gereği kamu hizmeti olarak kabul ettiği elektrik, doğalgaz, telekomünikasyon, ulaştırma, sağlık, eğitim vb. pek çok piyasanın, yine aynı nedenle rekabete açılması ve özel hizmet olması gerektiğini kabul ettiği halde, hukuki süreçler, iktisadın bu gelişimine paralel bir değişim sergileyemedi. 

Bu nedenle Türkiye, Özal hükümeti ile birlikte 1980 sonrasında, bu iktisadi değişime paralel bir politik inisiyatif almış olsa da, hukuki süreçler bu girişimleri neredeyse 2000’lerin başlarına kadar tamamen kadük bıraktı. 

Türkiye en az 20 yıl kaybetti ve bu kayıpta, anayasadaki kamu hizmeti ve kamu yararı düzenlemelerinin başat bir rolü bulunmaktaydı. Şehir hastaneleri kararında olduğu gibi sorun, devam ediyor. 

Sağlık hizmeti bir yarı kamusal mal veya hizmettir ve özel sektör tarafından üretimi/sunumu mümkündür. 

Ancak anayasadaki sözü edilen maddeler gereği yüksek mahkemeler, bu alanı kamu hizmeti olarak tanımlayabilmek ve ilgili sağlık hizmetinin, özel sektör tarafından görülemeyeceğini, kamu yararı gereği, kamu tarafından temin edilmesi gerektiğini yorumlayabilirler. 

Yeni anayasa sürecinde karar vermek gerek, ya kamu yararı ve kamu hizmeti kavramlarını anayasadan çıkarıp, kamu hizmetlerine ilişkin iktisat politikalarında kamu yararına ilişkin tercihi politika yapıcıya bırakmalıyız veya anayasada, iktisadi konularda, kamu hizmeti ve kamu yararı tanımlamalarına yer vererek, kamu yararını, hukuki süreçlerin tayin etmesine izin vermeye devam etmeliyiz. 

Mevcut durum, son 30 yıldaki gecikmeler nedeniyle Türkiye için büyük bir kayıp olduğunu gösteriyor ve bunun hesabını kimse vermiyor. 

Ancak, politika yapıcı bu konularda yanlış bir inisiyatif almış olsaydı, bir sonraki seçim döneminde bunun hesabını vererek, kamu hizmetlerine ilişkin politikalarda kamu yararının nerede olduğu piyasa süreçlerinde kendiliğinden ortaya çıkacaktı. 

Bu sonuç, kamu yararının gerçek tanımının nerede olduğunun açık bir göstergesidir.

- Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü.

Anayasa, sosyal devlet ve gelir dağılımında adalet - [Yorum - Tamer Çetin]


3 Ocak 2012


Anayasa değişikliği ile ilgili bir önemli konu, yeni anayasada iktisadi konulara ilişkin düzenlemelerin neler olması gerektiği üzerine odaklanmaktadır.
Ali Bulaç, bir yazısında bu konu üzerine bazı açık öneriler getirmekte, hükümeti ve akademisyenleri göreve çağırmaktadır. 

Bu yazı, Bulaç'ın önerilerinden yola çıkarak, anayasada iktisadi konuların yeri ve önemine ilişkin bir perspektif sunmayı hedeflemektedir. 

Bulaç, yeni anayasanın kollaması gereken önemli konulardan birinin ekonomi olduğunu ve bundan kastının, "gelir adaletsizliğinin (...) önüne geçmek için gerekli yasal tedbirlerin alınması" olduğunu ifade etmektedir. 


Ardından da "bunun devlet müdahalesi ile ilgili olmadığını" vurgulamaktadır. 

Öncelikle gelir adaletsizliği konusunda iktisadın bakış açısını ele alırsak, devlet, gelirin bölüşümü konusunda iki şekilde adalet tesis edebilir. 

Birincisi; henüz gelirin üretilmesi aşamasında girişimcilere, eşit koşullarda yarışma fırsatı için gerekli kurumsal donanım tesis edilirse, süreç, sonuç itibarıyla geliri de hakkaniyete uygun olarak dağıtacaktır. 

Bu yaklaşımda eğer herkes, adil koşullarda kaynaklara erişim ve kullanım hakkına sahipse, elde edilen gelir arasında farklılıklar olsa da sonuç, hakkaniyete uygun bir gelir dağılımı adaleti olacaktır. 

İkinci yaklaşım; eşitlikçi dağılımı önermektedir. 

Buna göre devlet, ülke içinde üretilen refahı, herkese mümkün olduğunca eşit düzeyde bölüştürecek şekilde zenginden yoksula doğru transfer ederek, gelir dağılımında adaleti tesis edebilir. 

İlk yaklaşım, liberal perspektifi, ikinci yaklaşım, müdahaleci sosyal refah devletini ima etmektedir.

Eğer devlet, eşit ve adil koşullarda üretim süreçlerinden geçen piyasa aktörlerinin elde ettiği geliri, zorlayıcı gücünü kullanarak, fazla gelir elde edenden az gelir elde edene doğru transfer ederse, daha fazla çalışan ve refaha daha fazla katkı sağlayan aktörlerin, bir sonraki dönem aynı performansı göstermesi için herhangi bir motivasyon sağlayamaz. 

Devletin, insanlar ve organizasyonlar için en önemli anlamı, zorlayıcı güç sahibi olmasıdır. 

Anayasaların varlık sebebi, bu gücü bireylerin elde ettikleri yüksek gelir gibi hakları (eşit veya adil) dağıtmak için kullanmayı meşrulaştırmak değil, bireyi, bu güce karşı korumaktır. 

Devlet, gelir dağılımında adalet gibi bakıldığında neredeyse kutsal bir amaçla bile bu gücünü birinin refahında azalmaya neden olacak şekilde kullanırsa, hem motivasyonal etkinsizliğe hem de gelirinde azalmaya neden olunanlar açısından, adil bir bölüşüme değil, belki adaletsizliğe neden olacaktır. 

Sosyal refah devletinin açmazı 


Sosyal devlet ilkesi, tam olarak Bulaç'ın karşı çıktığı "açlara balık verme" politikasının tezahürüdür. Bulaç'ın bahsini ettiği "aynî ve nakdî yardımlar", sosyal devlet olmanın gereğidir. 


Buna mukabil, balık tutmayı öğretmek, doğal düzen içinde oyunun kurallarını adil olarak tanımlayıp, gelir elde etme süreçlerine aktörleri adil koşullar altında müdahil etmek anlamına gelmektedir. 

Bunun dışında dünyanın pek çok yerinde hükümetler, düşük gelir gruplarına üretim süreçlerine katılmaları konusunda önemli teşvik mekanizmaları geliştirmektedirler. 

Ancak gerçek şu ki, çok az sayıda düşük gelir sahibi birey, bu tür girişimcilik ruhu barındıran faaliyetlere girişmektedir. Bu da doğal düzen içinde oldukça anlaşılır görünmektedir. 

İbn-i Haldun, insanların dünyaya farklı meziyet ve kabiliyetlerde geldiğini, herkesin kendi uzmanlık alanında çalışması durumunda daha verimli olacağını ve böylece kaynakların etkin tahsis edileceğini teslim ederek, bu şekilde elde edilen refah bölüşümünün doğal olarak adil olacağını zımnen kabul etmiştir. 

Eğer doğal düzen içinde devlet, alanında çok başarılı bir girişimcinin elde ettiği serveti, informal kurumsal gerekçelerle ve kişinin kendi tercihiyle değil de, cebri olarak alıp, düşük gelir grubuna ait bireylere eşit oranda veya balık tutmalarını sağlamak maksadıyla dağıtsaydı, bir sonraki dönem güçlü bir girişim kabiliyetine sahip bireyleri daha fazla çalışmak konusunda ne türden bir mekanizma motive edebilirdi? 

Veya bu tür bir dağılım, gerçekten adil olur muydu? Alternatifi açısından bakarsak, daha fazla çalışanın veya üstün yetenek sahibi bireylerin, elde ettikleri yüksek gelir niçin adil olmasın? 

Evet, çalışmak isteyip de iş bulamayanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur, ama çalışmak yerine boş vakit geçirmeyi tercih edenlerin, iş beğenmeyenlerin veya çalışmak istediği halde zengin olma becerisi olmayanların sayısı da hiç az değildir. 


Bir kez geliri yeniden dağıtmaya başlarsanız, düşük gelirliler arasında ayrımı nasıl yapacaksınız? 

Kimin balık tutmaya ve kimin balık yemeye hevesli olduğunu nasıl tespit edeceksiniz? 

Oysaki doğal düzen, kimin hevesinin ne olduğunu açığa çıkarmak için ideal bir piyasa mekanizması sunmaktadır. 

Abdurrahman bin Avf, çok zengin olarak yaşadığı Mekke'yi terk edip, Medine'ye hicret ettiğinde her şeye sıfırdan başlamış, kendisine vaatlerde bulunanlara, "Bana çarşının yolunu gösterin." diyerek, yardım almaksızın, kısa sürede girişimsel dehasıyla yine yüksek bir gelir düzeyi elde etmeyi başarmıştı. 

iPhone, Facebook ve Google gibi teknoloji ürünlerinin mucitleri Steve Jobs, Marc Zuckerberg ve Lawrence Page gibi dünyanın en zenginleri olmayı başarmış girişimciler, üstün performanslarının neticesinde yüksek gelir düzeyine erişmişlerdir. 

Piyasa süreçlerinde eşit koşullar altında, bazı insanların emekleri karşılığında elde ettiği değer, onları zengin kılıyor ve bazıları da bu zenginliğe erişemiyorsa, informal müesseseler gibi bireylerin gönüllülük esasına uygun olarak gelirlerini bölüşmek istemeleri müstesna olmak kaydıyla, aradaki gelir farkının cebrî bir güç olarak devlet marifetiyle eşitlenmesi, çok adil görünmemektedir. 

Ayrıca açıktır ki bu türden bir politika, girişimsel faaliyetlerin önünde müşevvikleri olumsuz etkileyen bir mekanizma tesis edecektir. 

Şu halde gelir dağılımında adalet için devletin rolü, mülkiyet haklarının anayasal olarak korunmasıdır. Anayasada ekonomik anlamda daha fazlası, en azından çokça tartışmalıdır. 


Daha açık bir dille "gelir bölüşümünü düzeltmek ve orta sınıfı güçlendirmek" gibi gelir dağılımında adaleti sağlama mekanizmalarının anayasada yer almasına gerek yoktur. 

Bu konuda politik tercih, toplumların o anki fayda fonksiyonlarına göre tanımlanmalı ve yasal düzenlemeler yoluyla gerçekleştirilmelidir. 

Farklı ideolojilere sahip siyasî partiler, bu konulara ilişkin tercih fonksiyonlarını parti programlarında tanımlarlar ve iktidar olmak üzere seçilen parti(ler), ekonomik program(lar)ını, anayasal düzenlemeye gerek kalmaksızın, yasalar yoluyla uygularlar. 

Bu konulardaki tercihler, zamanın ruhuna ve toplumun içsel dinamiklerine göre şekillenir. 

Bir dönem, aynı toplum, refahın devlet eliyle bölüşümünün adil olacağına hükmederken, bir sonraki dönem, aksine kanaat getirebilir. Yani tercihlerin doğası oldukça dinamik ve değişkendir. 

O halde bu konuda bir kez anayasal metne dercedilen bir düzenleme, sonraki dönemlerde toplumun dinamiklerine ve zamanın ruhuna uygun değişimlere, cari dönem hükümetlerinin anında uyum sağlayabilmelerini engelleyecektir. 

Şüphesiz, o dönemin siyasal iktidarı anayasal değişiklik yoluyla bunu sağlayabilir, ama bu türden anayasal değişimlerin sıklığı, ekonomide üretim maliyetlerinden neredeyse daha önemli hale gelmeye başlayan işlem maliyetlerinin artışına ve kurumsal güvenilirliğin zedelenmesine neden olacaktır. 

Bir başka sorun olarak, anayasa metnine bu türden ifadelerin yerleştirilmesinin pratik karşılığı çok müphem bir hal alacaktır. 


Halihazırda 1982 Anayasası'nda 2001'de yapılan değişikliklerle "Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır (md. 49)", "Asgari ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ile ülkenin ekonomik durumu da göz önünde bulundurulur (md. 55)" ve en önemlisi "Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir (md. 65)" ibareleri yer almaktadır. 

Çalışanların hayat seviyelerinin yükseltilmesinin, işsizleri korumanın, işsizliği önlemeye yönelik ekonomik ortamın, geçim koşulları ile ekonomik ortam arasındaki ilişkinin ve devletin, ekonomik görevleri yerine getirmek için malî kaynakları nasıl kullanacağının belirleyicileri nelerdir? 

Açık bir şekilde bu maddelerin anayasada yer alması ile almaması arasında bir fark bulunmamaktadır. 

Sosyal devlet fonksiyonunu bir de refahı adil bir biçimde dağıtmak üzere yeniden tanımlamak ve anayasaya koymak, sadece muğlak bir maddeyi daha anayasaya eklemekten başka bir anlam ifade etmeyecektir.
 

O halde yeni anayasada, Bulaç'ın önerdiğinin aksine, sosyal devlet unsuru, geliri adil dağıtmak amacıyla yeniden tanımlanmak bir yana, tamamen çıkarılmalıdır. 

Bu durum, paradoksal görünmekle birlikte, sosyal devlet kavramının anayasada yer almasıyla murat edilen hedeflere ulaşılmasına daha nitelikli bir katkı sağlayacaktır. 

Zira sosyal devlet, refahın bölüşümünde adalet sağlamak amacıyla yeniden tanımlandığı takdirde, refahı dağıtacak olan siyasî ve bürokratik yapıya tanınan anayasal yetkinin, politik asillerin, tercih fonksiyonuyla hedeflenen sonuca ulaşılabilmelerini garanti etmesi yönünde herhangi bir gerekçe bulunmamaktadır. 

Aksine, siyasilerin ve bürokratların, refahı, siyasî süreçleri manipüle eden çıkar grupları lehine dağıttığına yönelik, önemli bir kanıt mevcuttur. 

Siyaseti politikasızlaştırmak 


Türkiye'nin patrimonyal devlet [tek-merkezci] geleneğinin baskın olduğu dönemlerde, merkezin elindeki refahı bürokratik aracılar vasıtasıyla çevreye nasıl dağıttığının kanıtı, 1980'ler ve 1990'lardaki ekonomi politikalarıyla sabittir. 


Devleti, refahı adil dağıtmak üzere anayasal olarak yetkilendirdiğinizde, yapacağı harcamaların kimler için olacağını, nerede sonlanacağını ve dolayısıyla bütçenizin halinin ne olacağını belirlemek veya kontrol altında tutmak için elinizde çok az araç kalacaktır. 

Eğer yapılacak harcamalar açıkça tanımlansın, gelir düzeyi şu seviyenin altında olanlara şu kadar nakdî, şu kadar aynî yardım yapılsın, bu yardımlar şu kadar süre devam etsin ve sürenin sonunda yardım alanın, ekonomik olarak verimli bir iş yapması şart koşulsun derseniz, bu durumda anayasanın doğasına çok aykırı bir metinle karşılaşırsınız. 

Açıkça bu anayasal dayatmayla zamanın gereklerine uygun bir politika üretemez hale gelirsiniz.
 

 Aksine, anayasada sadece sosyal refah devleti tanımlansın, gereği yasalarla düzenlensin dersek, bu defa sonraki dönem hükümetlerinin yapacağı yasal düzenlemelerin anayasaya uyumu ve eğer uyumluysa refahın kim için daha adil dağılacağı konularında önemli sorunlar çıkabilecektir. 

Anayasa mahkemelerindeki yargıçların hiçbirisi dünyanın hiçbir yerinde, ideolojiden, dünya görüşünden veya kendi çıkarı peşinde koşma güdüsünden muaf değillerdir. 

Sosyal refah devleti görüşünü sol bir ideolojiyle yorumlayan yargıçlarla, liberteryan görüşe göre yorumlayan yargıçlar arasında derin farklar ortaya çıkacaktır. 

Bu farklılıklar, politikacıların refahı dağıtma fonksiyonunun önemli belirleyicileri haline gelmeye başladığında, süreç yine en azından yüksek işlem maliyetleri, düşük güvenilirlik, öngörülemez bir gelecek, yüksek risk, belirsizlik ve eksik sözleşmeler anlamına gelebilecektir. 

1990'larda ve 2000'lerin başlarındaki Anayasa Mahkemesi kararları, 1990'ların politikasız siyaset yılları ve nihayet ekonomik krizler, bunun açık kanıtı hükmündedir. 

O halde refahın adil dağılması için sosyal devlet unsurunun, anayasal bir gereklilik olmasına gerek bulunmamaktadır. Hükümetler, bu türden politikaları yasal düzenlemeler yoluyla gerçekleştirebilirler. 

Aksine anayasal bağlayıcılık, güvenceden ziyade tutarsız ve güveni zedeleyen uygulamalara neden olabilir. 

* Doç. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü

Dershane kapatmanın iktisadî anlamı


19 Kasım 2012



Türkiye'de, dershanecilik piyasasında rekabet, kurumsallaştığı ve yerleşik hale geldiği halde, hükümet, bu piyasayı kaldırmayı hedefliyor.

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer'in ifade ettiği gibi bu politik tercihin iktisat, hukuk ve eğitim açısından farklı boyutları bulunmaktadır.
Aynı açıklamada Bakan Dinçer, bunun bir arz-talep meselesi olduğunu, talebin daraltılması halinde, zımnen bu hizmete ihtiyaç kalmayacağı için arzın da kendiliğinden kalkacağını söyledi. 

Bu yaklaşımdan hükümetin önceliğinin iktisadi boyutlar olduğunu anlıyoruz. 

Bunun dışında süreç içinde hükümet, dershane hizmetine ihtiyaç olmadığını farklı argümanlarla da açıklamıştı. 

İlk açıklamalarda, okulların mevcut sistem içinde üniversiteye giriş için yeterli eğitim olanağı sunduğunu,  bu nedenle dershanelere ihtiyaç olmadığını ileri sürmekteydi. 

Bir diğer iddia, düşük gelir düzeyine sahip hane halklarının dershanecilik nedeniyle mağdur olduğu idi. 

Dolayısıyla dershanecilik piyasasını kaldırmaktaki açık amacın, dershanecilik hizmetine ihtiyaç olmadığı ve zımnen var olduğu kabul edilen fırsat eşitsizliğinin kaldırılması gibi görünmektedir. 

Bu politika gütme tarzının sorun ve açıklarını ele alarak, dershanecilik piyasasının niçin serbest piyasa mekanizması içinde meşru ve olması gereken bir sonuç olduğunu açıklamaya çalışalım.

Öncelikle Türkiye örneğinde dershanecilik, tam olarak piyasa mekanizmasının işlediği bir sistemde, rekabetin ne türden bir etkinlik sağladığının açık göstergesidir. 


Zira rekabet, bir ekonomide keşif süreçleriyle birlikte ortaya çıkar. 

Eğer, rekabet önünde suni ve yasal engeller bulunmuyorsa ve piyasa süreçleri de rekabetin işleyişi önünde kendiliğinden bir engel oluşturmuyorsa, ekonomide girişimcilik ve üretken zeka, keşif süreçleri yoluyla inovatif yöntemler keşfederek, rekabetçi ve eşitlikçi bir sonucu getiren bir dizi olumlu gelişmeyi tetikleyecektir. 

Üreticiler veya girişimciler açısından yeni üretim alanlarının varlığı, yeni kazanç ve kâr alanlarına neden olacaktır. 

Bu noktada bir kıtlık rantı söz konusu ise de bu rant, piyasa süreçlerinde ortaya çıktığı için, keşif süreçlerini teşvik eden olumlu bir motivasyon olacaktır. 

Ayrıca bu kıtlık rantı, rekabetin etkisiyle zaman içinde ortadan kalkıp, rekabetçi normal kâr düzeyine gelerek, çok sayıda piyasa aktörünün bu kâr alanından kazanç sağlamasını temin edecektir. 

Nitekim Türkiye'de dershanecilik yapan çok sayıda farklı firmanın varlığı, bu türden bir rekabetin gelişimine ve toplum için refah kazanımlarına işaret etmektedir. 

Bu anlamda ülke açısından değerlendirildiğinde makro planda, yeni istihdam olanakları, sermaye varlıklarının tam kapasite kullanım oranında üretime koşulması ve dolayısıyla yeni üretim alanlarının açılması nedeniyle ülke açısından daha yüksek milli gelire neden olmaktadır.

Ancak daha önemli etki, mikro planda dershane hizmetinin talep edicileri üzerinde ortaya çıkmakta ve bu anlamda, ilgili politikanın açıklanan amacının tersine bir yapı ortaya çıkardığı için dershane kapatmaya ilişkin politik tercihi anlamsız kılmaktadır. 


Zira rekabetçi koşullar altında olmak şartıyla her bir ilgili hizmet tüketicisinin, bu mal veya hizmete erişimi, tüketiciler açısından refahta bir artış anlamına gelecektir. Türkiye'de bunu anlamak oldukça kolay. 

Zira önceki sistemde Türkiye'nin seçkin üniversitelerine giren öğrencilerin ailelerinin refah düzeyleri açısından profilleriyle, dershanecilik hizmetiyle birlikte aynı üniversitelere giren aile profilleri kıyaslandığında bu durum net bir şekilde anlaşılacaktır. 

Dershaneciliğin yaygın hale gelmesi, ilgili hizmete erişimin düşük gelir grubuna sahip hane halklarınca da gerçekleşmesini sağlayarak, bir yandan herkesin daha nitelikli bir üniversite eğitimi almasını mümkün hale getirirken, diğer yandan sadece yüksek fiyatlı, fakat nitelikli liselerde eğitim alan bir azınlık grubu yerine, her tabandan tüm ülke insanının ilgili hizmete erişimini kolaylaştırarak, beyin gücümüzün etkin kullanımına neden olmaktadır. 

Böylelikle dershanelerin varlığı bir yandan fırsat eşitliğini getirip, eğitim süreçlerine katılımı toplumun tabanına ve geneline yayarken, diğer yandan ülke kaynaklarını, daha verimli kullanılır hale getirmektedir. 

Eğitimde bu türden bir fırsat eşitliği, nihayet, ortaya çıkan gelirin bölüşümünün de aksi duruma göre daha adil dağılımı anlamına gelecektir. 

Dolayısıyla bu anlamda da iktisadi olarak dershanecilik faaliyetinin, hem kaynakların hem de gelirin etkin dağılımına neden olan bir süreci tetiklediğini söyleyebiliriz.
 


Bir önemli sorun, eğitim hizmetinin kamusal mal olması ve hükümetin, bu nedenle özel mal/hizmet statüsünde ve pahalı bir hizmet olarak düşündüğü bu piyasayı kaldırma ve ilgili işin devlet okullarınca karşılanmasını istemesidir. 

Eğer eğitim, pür kamusal mal olarak düşünülüyorsa, bu, açıkça piyasa ekonomisinden geri dönüş anlamına gelmektedir ki, AK Parti'nin parti programına aykırıdır. 

Eğitim hizmeti tam kamusal değildir. Yani savunma ve adalet hizmeti gibi değildir. 

Eğitim hizmetinin yarı kamusal mal olması, ilgili hizmetin hem devlet hem de özel sektör tarafından verilmesini mümkün kılmaktadır. 

Bu uygulama modern dünya sisteminin de tercih ettiği bir sistemdir. 

Eğitim, özel sektör tarafından sunulur. Bunun iktisadi rasyoneli, ilgili hizmetin doğasında mevcuttur. 

Buna rağmen ilgili faaliyetin özel sektör elinden alınıp devlet okullarınca verilmesi, özel okulların neden olduğu aynı durumdan dolayı, onların da kapatılıp kapatılmayacağı sorusunu getirmelidir. 

Eğer hükümet, eğitimi, kamusal mal olarak alıp, özel sektörün dışında sadece kamu tarafından sunumunu hedefliyorsa, bu durumda özel sektör tarafından sunumuna devam edilen diğer eğitim hizmetlerini de ya kamulaştırmalı veya bu durumu açıklamalıdır. 

Değilse, sadece dershanecilik üzerine bu politik tercih, meşru ol(a)mayacaktır.

Dershanecilik piyasasının başka bir ülkede olmaması, bu piyasanın meşru olmadığı anlamına gelmez. Bilakis, Türkiye gibi kendine has koşulları bulunan bir ülkede üretken keşif süreçlerinin, geliştirdiği çok önemli bir buluş olarak düşünülmelidir. 


Zira neredeyse 1990'lara kadar, Türkiye'nin seçkin üniversitelerine öğrenci gönderen liseler ve buralara öğrenci gönderebilen ailelerin profilleri incelenirse, hangi sistemin daha eşitlikçi olduğu görülebilecektir. 

Dershanelerle birlikte, Türkiye'nin seçkin üniversitelerine, büyük illerin eğitim-öğretim hizmeti nitelikli ve köklü, ama az sayıdaki özel lisesinden öğrenciler yanında Konya, Hakkari, Diyarbakır vs. gibi pek çok kentten öğrenciler, yüksek oranlarda gidebilir hale gelmiştir. 

Bu durumun ima ettiği sonuç, dershanelerin, eğitimde fırsat eşitliğini getirmiş olmasıdır. 

Şüphesiz bu durumda tek etki dershanelere ait değildir, ama etkisi görmezden gelinemeyecek kadar yüksektir. 

O halde sadece imtiyazlı belli başlı gruplara ait liselerin ilgili hizmete erişiminin, eğitimde ne tür bir eşitsizliği getirdiği düşünüldüğünde, Türkiye'ye özgü bu alanda piyasanın kendiliğinden rekabetçi doğasının keşif süreçleri üzerindeki etkisinin, bu olumsuz etkiyi nasıl kaldırdığı ve ne türden bir kamu yararına neden olduğu açıkça anlaşılacaktır.

Bir başka sorun olarak, bir kez ortaya çıkmış, kurumsallaşmış ve meşru bir piyasanın, yasalar yoluyla kaldırılıp kaldırılamayacağı meselesine bakalım. 


Piyasaları, yasalar yoluyla kadük bırakabilirsiniz, ama girişimciliği yok edemezsiniz. 

Keşif süreçleri, talebi olan yeni piyasaların oluşumunu tetiklemeye devam edecektir. Bu tür süreçleri piyasadan dışlamak için güdümlü bir iktisadi sistem tesis etmeniz gerekir. 

Bu da mümkün olmadığına göre bir piyasayı kaldırmanın tek ve doğrudan etkisi, eski piyasaya karşılık gelen yeni ve en azından kısa dönemde karaborsa ve kayıt dışı bir piyasa oluşmasıdır. 

Piyasa boşluk bırakmayacaktır. Bu tür yeni bir piyasanın tüketici açısından en önemli özelliği de, ilgili mal veya hizmetin, normal fiyatın üzerinde satılması ve tüketici refahında kayıp olacaktır. 

Dershanecilik kalktığında, yerine, özel ders teknikleri içeren yeni bir piyasanın oluşacağı gün gibi aşikârdır. 

Ancak sorun sadece bununla kalmaz, daha da derinleşir. Zira bir kez böyle bir piyasa, devletin suni giriş engelleri yoluyla tetiklendiğinde, imtiyazlı yeni bir zümre oluşacaktır. 

Özellikle eğitim piyasasında bu mekanizmanın işlerliği ve etkisinin sonuçları çok daha maliyetli olabilir. Dershanecilik öncesi piyasa yapısının, bu defa illegal bir versiyonu tesis edilebilir. 

Bu anlamda dershaneye olan talep, piyasa süreçleri içinde kendiliğinden yok olmadıkça, talebi daraltıcı, ama tamamen kaldıramayan herhangi bir politika etkisiz kalacaktır.

Diğer yandan mevcut yapısıyla dershanecilik piyasası, uzun yılların ardından rekabetçi bir yapıya kavuşmuştur. Bu haliyle tekelci imtiyaz ve rant durumundan söz edilemez. 


Piyasaya giriş maliyetlerinin düşüklüğü, isteyen her küçük ölçekli girişimcinin/firmanın, piyasada eşit koşullar altında faaliyetini mümkün kılmaktadır. 

Ancak dershanecilik kaldırıldığında, yerine geçecek olan özel ders piyasası, piyasa süreçleri iş görüp de rekabetçi koşullara gelene kadar, belli bir gruba önemli imtiyazlar sağlayacaktır. 

Piyasaya ilk giren(ler) belli bir süre, yüksek ve suni bir tekel rantını her anlamda ele geçireceklerdir. 

Bu imtiyazlı çıkar grupları, politika yapıcılar üzerinde baskın hale gelip bu suni tekel statüsünün devamını tesis ettiği sürece -ki bu çok muhtemel bir senaryodur- piyasa, hiçbir zaman rekabetçi seviyeye kavuşmayabilecektir. 

Eğitim piyasası için bunun daha önemli anlamı, fırsat eşitsizliği olacaktır. 

Aksi durumda ise dershanecilik piyasası yerine geçen özel ders piyasası, uzun dönemde mutlaka rekabetçi koşullar altında ve formel bir piyasa olarak faaliyet gösterecektir. 

Ancak bu defa, dershaneciliği kaldırmayı hedefleyen politika, kadük kalacaktır. Piyasadaki girişimcilik ruhu ve keşif süreci, inovasyonu ve nihayet rekabetçi süreçleri tesis ederek, dershaneciliğe alternatif bir piyasa geliştirecektir. 

Sonuç olarak politika, zamanla tutarsız ve böylece etkinsiz olacaktır. Son olarak, bu yaklaşım, ilgili politik tercihe ilişkin iktisadi bir perspektif içermektedir. 

Şüphesiz, bu politik tercihin açıklanmayan ve var olduğu söylenen başka politik hedefleri hakkında politik olarak farklı şeyler söylenebilir. 

Ancak bu yazıdaki perspektiften anlaşılacağı gibi dershanecilik piyasasına ilişkin politikanın temelleri, özünde iktisadidir. 

Bu nedenle dershanecilik piyasasında bu argümanları içeren iktisadi perspektiften yoksun bir politika, meşru ve rasyonel olmaktan mahrum kalacaktır.

Anayasa yapmak iktisadi bir meseledir - [Yorum - Tamer Çetin]


22 Kasım 2011


Karl Marx, bütün politik (ve hukuki) değişimin, dolayısıyla toplumsal dönüşümün, ekonomik ilişkilerin belirleyiciliğinde gerçekleşeceğini kabul etmişti.
Ronald Coase, atla arabanın yerini değiştirip, iktisadi ilişkilerin bir ülkenin hukuki donanımına göre şekillendiğini ifade ettiğinden bu yana, "hukuk ve iktisat" öğrencileri, pek çok hukuki ve siyasi değişkeni, neo-klasik iktisadın temel varsayım ve araçlarıyla analiz etmeye ve açıklamaya çalıştılar. 

Bu alanlardan biri anayasanın, bir diğeri (ana)yasa yapmanın ekonomik analizidir. 

Son dönemde hem herhangi bir anayasanın kendi doğasına ilişkin sorunlar, hem de anayasa yapma süreçlerine ilişkin tartışmaların yoğunluğundan dolayı, bu kısa yazı, her iki meseleyi bir arada ele almayı hedeflemektedir. 

Anayasa, bir toplumun iktisadi, sosyal ve siyasal tüm alanlarına yön veren ve yasal normlar hiyerarşisinde piramidin tepesinde yer alan düzenleyici bir sözleşme olmakla birlikte, temelde yasal bir düzenlemeden ibarettir. 


Bu anlamda iktisadi bakış açısıyla tüm düzenlemeler veya regülasyonlarda olduğu gibi anayasa değişikliği de, mülkiyet haklarını yeniden tanımlamaktan ve refahı yeniden dağıtmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir. 

İktisat, bir kurum olarak her türden yasal düzenleme mekanizmalarının bu niteliğine kayda değer bir önem atfetmekte ve önemli bir analiz alanı geliştirmektedir. 

Tüm kamu politikası belirleme süreçlerinde olduğu gibi anayasa yapma süreçleri de özel çıkar gruplarının, bu sürece taraf olmasına neden olmaktadır. 

Dolayısıyla anayasa değişikliğinin içeriği kadar, anayasa yapma süreci de önemli hale gelmektedir. 

Bu anlamda hâlihazırda Türkiye'de olduğu gibi bu değişim sürecine çıkar gruplarının müdahil olması ve her bir çıkar grubunun, kendi pozisyonunu, kendi fayda-maliyet durumuna göre alması ve buna uygun bir ses tonuyla sürece katılması oldukça doğal karşılanmalıdır. 

En azından kabul edilmelidir ki çıkar gruplarının politika belirleme süreçlerine müdahil olması, demokrasilerde içsel bir veridir. 

yeni anayasa zemini kaydırır 


İlave olarak, bunu görmezden gelmenin veya çıkar gruplarını süreçten dışlamaya çalışmanın, pek çok olumsuz yanı bulunmaktadır. Zira bu durum, demokrasinin bir sonucudur. 


Demokratik bir yapı, en azından teorik olarak tüm çıkar gruplarının politika belirleme süreçlerinde temsil edilmesine olanak sağlar. 

Başka bir deyişle, anayasa yapma sürecine toplumun tüm kesimlerinin müdahil olması ve anayasanın olabildiği kadar tüm grupları temsil etmesi, nihai metnin ne kadar demokratik olduğunu da gösterecektir. 

Ancak sorun şu ki, genellikle bu süreçlerde politika belirleyiciler üzerinde en fazla etkili olan gruplar, yeni servet dağılımından en fazla kaynak transferi elde etmeyi hedefleyenlerdir. 

Bu gruplar genellikle yüksek gelir grubuna sahip, küçük sermayedar gruplardır. 

Zira daha geniş kitlelere sahip örneğin tüketici grupları gibi grupların hem bir araya gelmeleri oldukça maliyetlidir hem de bu maliyete karşın yeni durumdan elde edecekleri kişi başına fayda oldukça düşük olacaktır. 

Buna karşın, daha küçük ölçekli grupların hem bir araya gelmeleri ve politika üzerinde baskı yapmaları daha az maliyetli olacak hem de nihai durumdan elde edecekleri muhtemel servet transferi, katlandıkları maliyetin oldukça üzerinde kalacaktır. 

Bu tespit, anayasa yapma sürecinde büyük sermayeli ve nispeten küçük ölçekli grupların niçin daha yüksek telden ses verdiklerini açıklamaktadır. 

Aynı senaryo, iktisadi çıkar grupları dışında örneğin politik veya bürokratik çıkar gruplarına da uyarlanabilir. 


Zira anayasa değişikliği, politik ve bürokratik mülkiyet haklarını da tanımlamakta ve toplumun iktisadi, politik ve sosyal kodlarını düzenleyici yetkilerin el değiştirmesine neden olabilmektedir. 

Böylece politik asiller ve bürokratik vekiller veya bazı durumlarda asiller, hiç istemedikleri halde üzerinde durdukları zeminin, ayaklarının altından kaymasına tanık olmak zorunda kalabilirler. 

Bu uyarlama da 1982 Anayasası'ndan güç toplayan seçkin(ci)lerin -aslında vekillerin- niçin bu kadar yüksek tondan kalkıştıklarını açıklamaktadır. Bu, demokrasinin açmazı olarak değerlendirilebilir, fakat nihayet sonucudur da. 

O halde ne olursa olsun bu tür çıkar grupları süreçten dışlanamaz veya bu de facto [olağan] durum görmezden gelinemez. 

Sorunun çözümü, siyasi otoritenin, çıkar grupları arasındaki dengeye ne kadar yaklaştığında yatmaktadır. 

Dengeye ne kadar yaklaşılacağının temel belirleyicisi, bu denli büyük dönüşümlere neden olan değişikliklerin gerçekleşme zamanıdır. 


Anayasa yapmak gibi politika belirleme süreçlerine, politik ve ekonomik konjonktür olarak ne resesyon ne de zirve dönemlerinde değil, ekonomik ve siyasi gelişmelerin normalleştiği dönemlerde girişmek, kurumlar ve gruplar arasındaki uzlaşmanın işlem maliyetlerini düşük tutacağından, anayasa değişikliği üzerinde güvenilir bir taahhüt sağlayabilir. 

Ancak burada çözüme ulaşmak, teorinin öngördüğünden daha zordur. 

Zira ekonomik gruplar açısından her iki uç durum, üretici ve tüketici grupları gibi farklı grupların, daha fazla zarar görebileceği gelişmeleri ima etmektedir. 

Bu anlamda anayasa değişikliğinin iktisadi çıkar grupları üzerindeki etki sorunundan kaçınmak için konjonktürün dengeye yakın olduğu durumlar gözlenebilir. 

Fakat bu önerme, en azından Türkiye özelinde politik ve bürokratik çıkar grupları açısından aynı sonucu getirmez. 

Türkiye'de bu alanlardaki sorunun kaynağı, daha kadim bir geçmişe ve köklü bir siyasi derinliğe sahip olduğundan konjonktürel dalgalanmalardan bağımsızdır. 

Başka bir ifadeyle bu önerme, oyunun belirleyicisi olan kurumların ve kuralların yerleşik hale geldiği toplumlarda genel geçer bir kabul anlamına gelirken, Türkiye gibi iktisadi, siyasi ve hukuki açıdan kurumsallaşmasını henüz tamamlayamamış ülkeler için zorlu bir tercihi ima etmektedir. 

Türkiye'de, Batı'daki kurumsal donanımdan farklı olarak, politika yapma süreçlerine iktisadi-özel çıkar grupları dışında, devlet bürokrasisinden, kendini ağırlıklı olarak ekonomik değil, siyasi algılarına göre kimliklendiren gruplar da katılabilmektedir. 

Bu, politika yapma süreçlerinde bir yandan demokrasi açmazını dikey olarak derinleştirip yatay olarak genişletirken, diğer yandan doğal olarak sürecin işlem maliyetlerini artırmaktadır. 

O halde çözüm için soruna bir de tersinden bakmak gerekir.
 

Bu durumda çözüm için, önce çıkar gruplarının tercih fonksiyonlarının ne kadar anlamlı olduğuna ve daha sonra esas karar alıcı olarak siyasi otoritenin, politik veya iktisadi tüm çıkar gruplarının tercih fonksiyonlarına ne kadar irkildiğine bakmak gerekir. 

Siyasi otorite bunların hiçbirini dikkate almayıp, doğrudan kendi amaç fonksiyonunu maksimize etmeyi de amaçlayabilir. 

Özellikle yüksek oranda seçmen desteğini almış bir iktidarın böyle davranması daha az tartışmalı da olabilir. 

Ancak yine de tartışmalıdır ve siyasi otoriteler farklı tepkileri ve beklentileri genellikle dikkate alırlar ve almalıdırlar. 

Bunun dışında siyasi iktidar, farklı grupların tepkilerini doğrudan asillerden (seçmenler) değil, vekillerden (meclis içindeki diğer partiler) alarak da politik hedefini meşrulaştırabilir. 

Bu bağlamda bir veya iki muhalefet partisinin desteği, meşruiyeti önemli ölçüde perçinleyecektir. Ancak bu tür bir tercih de birinci en iyi sonuca ulaşmak için yeterli değildir.

Belki yine birinci en iyi anlamına gelmeyecektir, fakat buna en yakın nokta anlamına gelen yer, bürokratik, hukuki veya iktisadi tüm çıkar gruplarının endişelerine önem vermeyi işaret eder. 


Şüphesiz Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinin hiçbir döneminde bu türden bir anayasa yapma süreci yaşanmamıştır. 

Ancak burada kötünün iyisine değil, en iyisine yönelik bir hedef peşinde koşulmaktadır. 

Belki nihayet böyle bir anayasa, sonrasında ülkenin bir bütün olarak daha az enerji kaybetmesine, kaynaklarını daha verimli alanlarda kullanmasına, daha az politik gerginliğe, daha dinamik bir kurumsal yapıya ve daha düşük işlem maliyetli hukuki, ekonomik ve politik süreçlere neden olabilir. 

Bu nedenle en iyinin peşinden koşmak, dikkate değer bir hedeftir. Ancak sorunların tamamı çözüme kavuşmuş değildir. 

Başka değişkenler de bulunmaktadır ve bunların da iyi tanımlanması gerekir. Bir önemli değişken, anayasanın türüne ilişkindir. 

Aslında sanırım herkesin en temel sorun olarak gördüğü, fakat aşırı basitlik içerdiği için konuşmayı tercih etmediği bu sorun, üzerinde herkesin en başta uzlaşması gereken sorundur. 

Şüphesiz, hukuk normlarının kabulü açısından pozitif hukuku veya hâkim hukuki akımı temel veri alanlar çok geniş kapsamlı (kazuistik), katı ve ideolojik bir anayasa yerine, çerçeve, daha yumuşak ve nötr bir anayasa türünü kabul etmektedirler. 

Zira bir anayasa metninin, en temel sorunlar olarak, kazuistik, katı ve ideolojik olması, en azından iktisatta kendiliğindenin doğasına doğrudan bir müdahaleyi ve yüksek işlem maliyetli iktisadi süreçleri ima eder. 

Gerçek dünyada, politik alandakiler daha büyük olmakla birlikte, iktisadi ve politik süreçler, mübadeleyi ve kendiliğindeni zorlaştıran pozitif işlem maliyetleri barındırmaktadırlar. 

Diğer yandan sıfır işlem maliyetli bir dünya, bir Robinson Cruisoe dünyasıdır ve gerçekle örtüşmemektedir. 

Bu nedenle iktisadi açıdan politika belirleme süreçlerinden beklenen, sıfır işlem maliyelerine değil, olabildiğince düşük işlem maliyetlerine neden olmalarıdır. 

Bu nedenle anayasa türünün nasıl olacağına ilişkin tercih, sonraki dönemde piyasalarda işlem yapmanın maliyetlerini minimize eden bir anayasa türüne odaklanmaktadır. 

Bu ise 1982 Anayasası'nın aksine, pozitif hukukun da kabul ettiği gibi kazuistik ve ideolojik olmayan, nötr ve çerçeve bir anayasa tercihini içerir.

bürokrasi vs. piyasa 


Kazuistik ve ideolojik bir anayasanın payandası durumundaki anayasanın her derde deva olma beklentisi, başka gerekçelerle de piyasa süreçlerinin dibine kibrit suyu dökebilir. 


1982 Anayasası deneyiminde açıkça görüldüğü gibi anayasal metnin her soruna çözüm getirme gayretinde olması, politik süreçlerle iktisadi süreçlerin ve bazen de yasal süreçlerle siyasi süreçlerin yer değiştirmesine neden olmaktadır. 

Örneğin 1982 Anayasası'nın devletin ekonomi politikalarına ilişkin konularda yer yer müdahaleci görüşü bazen de liberal bakış açısını benimsemesi, anayasal yargı süreçlerinde yargıçların, ekonomik bir sorun olarak alınması beklenen özelleştirme ve diğer ekonomi temelli kamu politikalarına ideolojik veya siyasi bakış açısıyla karar vermelerine neden olabilmiştir. 

Böylece tamamen ekonomik bir rasyoneli ve politik bir tercih olması beklenen kararlar, yüksek yargı tarafından manipüle edilebilir hale gelir ve hukuki süreçler, hem siyasi hem de ekonomik süreçlerin yerine geçebilir. 

Aynı şekilde 1982 Anayasası'nın bürokrasi içinde imtiyazlı gruplar oluşturması da kayda değer bir örnektir. 

Zira bizzat Başbakan tarafından defaatle dillendirildiği gibi pek çok durumda bürokratik tahakkümün varlığı, siyasi süreçlerin belini bükmeye yetmiştir. 

Buna mukabil, kendi içinde makul bir rasyoneli olan bağımsız düzenleyici kurumların da siyasi otorite tarafından bir anayasal değişiklikle anayasal meşruiyete kavuşturulması gerekirken, bu değişikliğe henüz gidilmemiş olması bir yana, aksi yönde bir karar alınması ve enerji piyasaları gibi bazı alanlarda bu kurumların özerkliğinin siyasi iktidar tarafından ciddi şekilde zedelenmesi de siyasi kanattan gelen süreç ihlalini göstermektedir. 

Dolayısıyla anayasanın her derde deva olma gayreti, atla arabanın yerini sıklıkla değiştirmekte ve iktisadi aktörlerin yönlerini olması gerekenden, suni bir olana çevirerek, kendiliğindenin doğasına sürekli ilave maliyetler yüklemektedir. 

Siyaset ve hukuk alanını da bir piyasa olarak kabul edersek, genel olarak piyasa süreçlerinin birbirlerinin yerine geçmesi, ilgili piyasalardaki aktörlerin müşevviklerinin değişmesine ve bu müşevvikler üzerinden bir rant arama toplumuna geçilmesine neden olmaktadır. 


Suni rant peşinde koşan tüm aktörler, nihayet, toplum açısından sosyal refah kaybına neden olmaktan başka bir işlev göremez hale gelirler. 

Bürokratlar, ellerindeki yetkiyi daha fazla bütçe geliri, itibar ve statüko sağlamak için kullanmayı; siyasetçiler, dar görüşlü pragmatizm içinde bir sonraki seçimlerde daha fazla seçmen desteği elde etmeyi; yargıçlar, yasal düzenlemelerin ideolojik görüşlerine uygun hale gelmesini ve nihayet iktisadi aktörler de normal piyasa kârları veya fırsatları yerine suni ve yüksek rantlar elde etmeyi hedeflerler. 

Sonuç, sosyal refah kaybı ve kaynakların israfı olacaktır. 

5 Mayıs 2013 Pazar

Kriz devlet ve piyasa - [Doç. Dr. Tamer Çetin]


20 Aralık 2011


Son zamanlarda küresel ekonomik krizin, liberal iktisat politikalarının en azından rafa kaldırılmasına neden olduğu iddiaları yaygınlaşmaya başladı.
Pek çok yeryüzü başkentinden sonra, Wall Street'in de gösteri alanına sahne olması, kumanda ekonomisi özlemi peşinde koşanları, devleti göreve çağırmaya teşvik ediyor. 

Bir "hey gidi günler havası", şüphesiz dönemin kasvetli ortamına çokça denk düşüyor. 

Bununla birlikte tablonun daha realist bakılmayı hak eden bir yanı da var. 

Bu yazı, iktisadi aktör olarak devlet ve piyasa arasındaki sürgit çekişmenin post-modern dünya düzeni içindeki tezahürlerini, aktörlerin niçin ve nasıl daha fazla veya az rol alması gerektiğini açıklamayı ve Türkiye için bir olması gerekene işaret etmeyi amaçlamaktadır. 

Öncelikle küresel ekonomik kriz, haklı olarak sistemin tartışılmasını beraberinde getirmiştir. Sistemden kasıt, liberal ekonomi politikaları veya kapitalizmin kendisidir. 


Her ne kadar sistemin teorik temelleri ve uygulaması arasında çok derinlikli farklar bulunsa da, pek çok yazar tarafından tercih edildiği şekliyle bu yazıda da hâkim iktisadi algı nedeniyle, liberal ekonomi politikaları ve kapitalizm aynı anlamda kullanılmaktadır. 

Bunun dışında sosyalist ekonomik teori (bu anlamda radikal politik ekonomi) ve planlamacı devlet modelinden komünist sisteme kadar devletin her alanda ekonomiye müdahale etmesini içeren sistemler aynı anlamda ve kapitalizmin alternatifi olarak kullanılmaktadır. 

O halde öncelikli soru, eğer kapitalizm sorun ise alternatifi nedir? Liberal iktisadi sistemi rafa kaldırıp, devleti, ekonomiye müdahaleye çağıranların bu soruya açıkça cevap vermesi gerekmektedir. 

Bu anlamda tartışmasız birkaç gerçekten biri, kapitalizmin bir krizler ve nihayet düzeltmeler tarihi olmasına mukabil, sosyalizmin adaletsizlik tarihi olmasıdır. 

Kapitalist sistem tarihi neredeyse periyodik bir biçimde büyük bir ekonomik krize sahne olmaktadır. 

Diğer yandan sosyalist planlama, kaynak tahsisinde etkinsizlikler ve böylece adaletsizlikler tarihidir.
 

Açıkça tartışmanın, "kapitalizm mi, sosyalizm mi" kısmının cevabı, ampirik ve anekdotal kanıtla sabittir. 

Buna göre kapitalizm, sosyalizme göre yüksek gelir düzeyi vaat etmesine, ama gelirin bölüşümünde sorun yaşamasına karşın, sosyalist sistem geliri üretmekte de bölüşmemekte de başarısızdır. 

En kayda değer örnek olarak Sosyalist Sovyetler Birliği deneyimi, başarısız bir ekonomik performans, güçlü bir sefalet ve nihayet çöküşe neden olmuştur. 

Bu kanat adına skoru artırmak mümkündür. Diğer yandan bu konuda tek kayda değer örnek, Çin'dir. 

Çin'in yüksek ekonomik performansının, hangi sisteme daha yakın olmakla gerçekleştirildiği tartışmalı olmakla birlikte, gelecekte kapitalizmi eleştiren sosyalist devlet anlayışına sahip savunucuların, Çin'in bugünkü ABD benzeri bir ekonomik yapıya bürünmesini nasıl karşılayacakları oldukça tartışmalı olacaktır. 

Şimdiden Çin de yüksek bir gelir düzeyi üretmekte, ancak bunun bölüşümünde ciddi sorunlar göstermektedir. 

ABD'den farklı olarak Çin'in göz kamaştıran ekonomik performansı, kapitalist sistemin kurumsal donanımının hilafına, ama kesinlikle sosyalist tınılı bir uygulamayla bile değil, sadece devlet güdümünde, mülkiyet hakları ihlalleriyle ve yüksek işlem maliyetli iktisadi süreçlerle gerçekleşmektedir. 

Liberal yapıda mündemiç en temel iki gösterge olarak, mülkiyet hakları ve kamu yararına ilişkin güvenilir kurumsal çevre, Çin'de devleti, özel sektör ajanlarına göre öne almaktadır. Bu durum şüphesiz bir paradokstur, ama fiilen yürümektedir de. 

Çin, alternatifi olan Batı'ya göre görece yüksek bir gelir düzeyi üretebilmeyi başarmıştır. Ancak Çin'in bu durumunun kabul edilebilir olup olmadığı tartışmalıdır. 

Eğer Wall Street işgali, devletin ekonomiye müdahalesini sosyalist bir perspektifle savunanlar açısından kayda değer bir durum olarak analiz ediliyorsa, Çin'in gelir üretim ve bölüşüm süreçleri dikkatle incelendiğinde, Wall Street işgalcilerine destek verenlerin, Çinlilerin Tiananmen Meydanı'nı işgal etmelerini şiddetle istemeleri gerekmektedir. 

Zira sorun elde edilen refahın bölüşümündeki adalet sorunu ise Çin, bunun dik âlâsının eşsiz temsilcisidir. Kaldı ki Çin, refahın üretilmesi aşamasında dahi ciddi insan hakları ihlalleri barındırmaktadır. 

Sadece çevreyi ve doğal kaynakları kirleterek ve gittikçe yok ederek düşük üretim maliyetli büyümenin yıllık negatif yönlü dışsal maliyeti, 10 milyonlarca insanın hayatını kaybetmesidir. 

Kapitalist sistemde devlet 


Eğer devletin ekonomiye müdahale etmesi gerektiğini savunanlar, bir sosyalist planlamacı devlet modelini değil de, kapitalist sistem içinde devletin daha fazla rol alması gerektiğini öneriyorlarsa, bu öneri tartışılabilir en gerçekçi yaklaşım olacaktır. 


O halde asıl önemli mesele, kapitalist sistem veya liberal piyasa ekonomilerinde ne kadar devlet, ne kadar piyasa sorularının cevabında yatmaktadır. 

Öncelikle önerinin ontolojik kökenleri açısından bakıldığında, sanıldığının aksine liberal ekonomik doktrinde ve bu nedenle aslında kapitalist sistemde devletin ekonomiye müdahalesi, belirli bir ekonomik rasyonel bağlamında kesinlikle içsel ve yerleşiktir. 

Sadece liberal ekonomi yaklaşımı, iç dinamikleri açısından liberteryanlardan modern liberallere ve sosyal muhafazakâr Avrupa geleneğinden Anglo-Sakson muhafazakârlığa kadar genişleyen yelpazede devletin rolünün ne olması gerektiği konusunda ayrışmaktadır. 

Aslında liberal felsefe, temelinde, bir toplum içinde bireyin idaresinin kamu politikasından ziyade, kendi işi olduğu ve bu durumun kaynakların etkin kullanımı açısından daha başarılı sonuçlar vereceği gerçeğine bel bağlayan yaklaşımdır. 

Bu nedenle devletin, özel ajanların faaliyetine ilişkin müdahaleci politikalarını rasyonel gerekçelere dayandırmaktadır. 

Neticede kapitalist sistemde devlet, bugünkü şekliyle ekonomiyi ya regüle etmekte veya deregüle etmektedir. 

Yerleşik sisteme ilişkin entelektüel algı içinde "devlet mi, piyasa mı?" sorusu burada başlamaktadır.


Öncelikle bugünün sorunu bankacılık ve finans piyasaları krizi üzerinden gidersek, devlet, bu piyasalara risk, belirsizlik ve asimetrik enformasyon kaynaklı, ters seçim ve ahlakî çöküntü sorunları nedeniyle müdahale etmektedir. 

Etmek zorundadır ve bu müdahale, eğer ortodoks iktisadi yaklaşımı, liberal piyasa ekonomisinin hâmisi olarak kabul ediyorsak, sanıldığının aksine liberal ekonominin hilafına vaki değildir. 

Hakim iktisat içinde bu türden bir devlet müdahalesini, piyasaların etkinliği açısından rasyonel ve meşru gören devasa bir literatür bulunmaktadır. 

Modern politik ekonomi, ağırlıklı olarak Chicago Okulu tarafından yönlendirilmektedir ve bu ekol, on yıllardır liberal iktisadın menbaıdır. 

Ancak aynı okulun ve bu arada diğer liberal akım savunucusu okulların iktisatçıları tarafından açıkça devletin, piyasaların aksadığı durumlarda ekonomiye regülasyonlar yoluyla müdahale etmesi kabul edilmektedir. 

Çünkü liberal piyasa ekonomisi, bir devletin varlığını reddeden anarşist bir sistem değil, post-modern çağın devleti olarak, düzenleyici devlet modelini kabul eden bir sistemdir. 

Düzenleyici devlet modelinin en belirgin karakteristiği ise bağımsız düzenleyici kurumlardır (BDK'lar). 

Piyasalar, bazı gerekçelerle aksar ve bu durumda tüketici istismarı ve kaynakların etkin olmayan dağılımı gibi sorunlar ortaya çıkar. 


Piyasaların başarısız olduğu bu durumlarda devlet, ekonomik regülasyonlar yoluyla piyasalara müdahale eder. 

Fiyatların ne olacağını, hangi tarife yapısının uygulanacağını, piyasaya ne kadar firmanın, hangi koşullar altında gireceğini, ağırlıklı olarak, BDK'lar marifetiyle belirler. 

BDK'lar, sadece regüle ettikleri endüstrinin regülasyona tabi konuları hakkında uzman bilgisine sahip regülatörlerden oluşmaktadırlar. 

Dolayısıyla alternatifi olan bakanlıkların ilgili piyasaları regüle ettikleri durumdaki uygulamaya göre daha fazla etkinlik sağladıkları kabul edilir. 

Ayrıca bu kurumların özel çıkar grupları tarafından manipülasyonu, oy maksimizasyonu peşinde koşan pragmatik ve bu anlamda miyop görüşlü siyasilerin manipülasyonuna göre daha zordur. 

Türkiye için dersler 


Nitekim Rekabet Kurumu, BDDK, EPDK ve BTK gibi kurumların regüle ettikleri endüstrilerdeki piyasa oyuncularına uyguladıkları cezalar ve yaptırımlar göz önüne alındığında, bu türden bir düzenleyici mekanizmanın siyasilerin ekonomiye müdahale ettiği dönemlerde hiç olmadığı görülecektir. 


2001 öncesi siyasî yapı, Uzan Grubu enerji santralleri ve bankacılık piyasasının 1990'lardaki durumu neredeyse tamamen buna tanıklık etmektedir. 

BDK'ların yokluğunda, siyaset kurumu, geleneksel bürokrasi aracılığıyla rant dağıtan bir mekanizma haline dönüşerek, ekonomi politikalarının siyaseten manipülasyonuna ve nihayet bu oyunda temel aktörlerden olan bankaların krize girmesine neden olmuştur. 

Aksine 2000'lerin büyük ekonomik başarısı BDK'ların başarılı regülasyon uygulamalarıdır. 

Açıkça 2001 krizi bir bankacılık ve finansal piyasalar krizi idi ve bankalar, siyasî otorite tarafından regüle edilme(me)kteydi. 

Şimdi piyasa, hem BDDK hem de Rekabet Kurumu tarafından sıkıca düzenlenmekte ve denetlenmekte olduğundan hem krize gebe olmaktan uzak hem de görece başarılı bir performans göstermektedir. 

Dolayısıyla Türkiye'nin bankacılık ve finans piyasaları üzerindeki başarısı, bir deregülasyon başarısı değil, bilakis güçlü bir regülasyon başarısıdır. Bu durum da liberal iktisadi algının aksine bir durum değildir. 


Aksine Batı, kendine ekonomi politikaları açısından belirleyici unsur edindiği liberal politikaları uygulayamayıp, bu piyasaları olması gerektiği gibi regüle edemediği, yani liberal iktisat yaklaşımının gereğini yapamadığı için başarısız olmuştur. 

Devlet, teorinin piyasa aksaklığı dediği unsurlarını regüle etmeyi başaramadığı için ekonomiler manipüle edilmekte ve krize sürüklenmektedirler. 

Dolayısıyla bugünün Batı ekonomilerindeki finansal krizin kaynağı, bir piyasa başarısızlığı değil, devlet başarısızlığıdır. Şu halde devletin ekonomiye müdahalesine ilişkin sorunun cevabı, tam bir vasatı tutturma gayreti üzerine odaklanmalıdır. 

İfrata ve tefrite meyletmenin yüksek maliyetlerinin olduğu şu hengâmede vasatta bir denge hali, bizi konu üzerinde detaylı ve ideolojik duruşlardan arındırılmış bir yaklaşımla titizlenmeyi gerektiriyor. 

Aksi defaten tecrübe edildi, şimdilerde gittikçe çöküşü tetikliyor. 

O halde Türkiye'nin bu anlamda karşı karşıya olduğu sorun üzerinde düşünmek gerekiyor. Türkiye, BDK'ları tesis ederek, hem elektrik, doğalgaz ve telekomünikasyon gibi altyapı endüstrilerinde hem de finans, bankacılık ve sermaye piyasalarında düzenleyici devlet modeline geçişi tecrübe etmiş ve bu model, 2008 krizinin Türkiye ekonomisi üzerinde derinlikli etki gösterememesinin nedeni olmuştur. 


Hal böyleyken, siyasi otoritenin bu kurumlara yapmış olduğu düzenleyici yetki delegasyonunu geri alması, büyük riskler barındırmaktadır. 

Türkiye'de BDK'lar, yasal düzenlemelerle tesis edilmiş olmasına karşın, üniter ve merkezî idare ile idarenin bütünlüğü ve bölünmezliği gibi anayasal ilkelere uyumlu olarak tesis edilmemiş ve daha sonra da uyum için siyasî bir inisiyatif alınmamıştır. 

Anayasal bir değişiklik yapılmayıp, uzun yıllar yine de tartışmalı anayasal meşruiyet statülerine rağmen faaliyet gösterdikten sonra Ağustos 2011'de çıkarılan bir kanun hükmünde kararnameyle doğrudan ilgili bakanlıklara bağımlı hale getirilerek, siyaseten bağımsızlıkları tamamen kaldırılmıştır. Sonrasını hep birlikte göreceğiz. 

ABD ve bazı Avrupa ülkelerinde düzenleyici devlet modelini işletememenin neden olduğu maliyetler hepimizin önünde gün gibi aşikârdır. 

Aynı şekilde 2001 Türkiye bankacılık krizi de. Adı geçen krizler ve Türkiye'nin bugünkü görece başarılı ekonomik performansı kıyas edildiğinde, Türkiye'nin BDK'lar üzerindeki ağustos değişikliğinin muhtemel sonuçlarını kestirmek zor olmayacaktır.