Popüler Yayınlar

ALİ BULAÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ALİ BULAÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2013 Pazartesi

Neden kurban kesmeli? - Ali Bulaç

Çoğu zaman dini hükümleri farkında olmaksızın sekülerleştiriyoruz. Sekülerlik, dinin dışarı çıkarılmasıdır. 

Dini bir vecibe veya hükmü sekülerleştirmek demek, sebebi bir kenara bırakıp hükmü hikmete endekslemektir.

Oysaki bazı hükümler vaz’edilirken o hükmün vaz’ında rol oynayan illet ve yöneldiği maksat gösterilmiş, açıkça belirtilmiş değildir.

Öncelikle bir vecibeyi veya bir hükmü neden yerine getirmemiz gerektiği konusunu vuzuha kavuşturmak gerekir ki, bunun da yolu nassın sabit, delaletinin kat’i olmasının tespitinden geçer.

Bir konuda kesin nass varsa ve nassın delaletinde ihtilaf yoksa bir dini vecibe tahakkuk eder. Hükümde içkin illet ve hükmün sağladığı maksat, toplam yarar başka bir meseledir.

    Buna göre “ibadet” bilinciyle şartlarına uygun bir hayvanı kurban etmemizin sebebi bu hükmün Kur’an ve Sünnet’le sabit olmasıdır.

İbn Ömer’den gelen rivayete göre Hz. Peygamber (sas) Medine’de kaldığı 10 sene boyunca her sene kurban kesmiştir.

“Maldan bir genişlik bulup da (gücü yetip) kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın” (İbn Mace, Edahi, 2.);

“Udhiyye kurbanınızı kesiniz, çünkü o atanız İbrahim’in sünnetidir” (İbn Mace, Edahi, 3.);

“Allah’ın Rasulü udhiye kurbanını kesti, Müslümanlar da kesti” (İbn Mace, Edahi, 2; Tirmizi, Edahi, 11.)

Hz. Peygamber (sas), bir Kurban Bayramı günü namazdan sonra, iki güzel boynuzlu koçu bizzat kesmiş, birini keserken “Bismillah, Allahü ekber. Bu benden ve ümmetimin kesemeyenlerinden.” buyurmuştur (Buhari, Edahi, 9; Müslim, Edahi, 17.)

    Kurban ibadetinde aslolan “kurbiyet ve takva”dır:

“Allah için kesilen kurbanların ne etleri ne kanları Allah’a ulaşır; O’na sizden takva ulaşır… Güzellikte bulunanlara müjde ver. (22/Hac, 37)”

Allah’ın et ve kana ihtiyacı yoktur. İslam öncesinde Araplar, kestikleri kurbanın etini veya kanını putlarına ve Ka’be’nin duvarına sürerlerdi.

Bu cehaletten başka şey değildi. Efendimiz (sas) bunu yasakladı.

    Her ne kadar insan hayvanın etinden, derisinden, tüyünden yararlanıyorsa da aslolan et, deri ve tüy değil; kurban kesme niyeti, fiili ve yöneldiği hedefidir.

Kurban kesmekle, insan Allah’ın bir emrini yerine getirmiş olur. Belki kendisindeki kan dökücülük (2/Bakara, 30) dürtüsü teskin edilmiş veya başka fıtri tahripkârlık gibi olumsuz hasletler kan akıtmak suretiyle ‘tatmin’ edilmiş olur.

Bu da psikolojik bir tedavi, rehabilitasyon yöntemi; yani et, deri ve tüy gibi maddi bir ‘yarar’ yanında manevi, ruhsal bir ‘hayır’dır.

Ama asıl yarar ve hayır, insanın bu fiille Allah’ın kendisine yüklediği bir vecibeyle “yakınlaşma” sağlamasıdır.

    Kurban bir “infak” değil, bir ibadettir (nüsük). Bedeli ödenen kurban infak olur, ama kurban ibadeti yerine geçmez.

Kurban ibadetini salt “kan akıtma”ya veya “yoksullara dağıtılacak et”e indirgemek dinin bu önemli hükmünü sekülerleştirme tehlikesine kapı aralar.

Kan akıtmanın psikolojik faydası ve etin yoksullara dağıtılması hükmün “liaynihi (bizzat)” değil, “ligayrihi (dolayısıyla)” bir faydadır. Liaynihi olan Allah’a kurbiyet ve takvadır.

    İnsan kurbiyeti, İbrahim aleyhisselam gibi hayatta en çok sevdiği oğlu İsmail’i Allah’a adamayı göze almasıyla gerçekleştirebilir.

Hiç kuşkusuz şeytan İsmail, Hacer ve İbrahim’i saptırmak üzere çeşitli yollar denedi, kalplerine olmadık şüphe, tereddüt, vesvese ve düşünceler zerk etmeye çalıştı; ama her üçü de şeytanın kendisinde yuvalandığı nefisleriyle çetin bir muhasebeyi başarıyla tamamlayıp Allah’a yakınlaşma yolunu seçtiler.

    Bunu başaranlar “güzellik yapmış olanlardır (muhsin)”. Muhsin, ameli güzel (salih), doğruluğa sarılan ve aslında kendine iyilik, güzellikte bulunan kimsedir. Kişi kendine iyilik yapmak istiyorsa muhsin olmalıdır.

Fakat kişinin kendine iyilik yapması, kendi bencilce bireysel hareket etmesi, başkalarını umursamadan sadece kendi heva ve hevesini tatmin etmesi anlamına gelmez, tam aksine “kurban”la ifade edilen geniş anlam çerçevesinde yakınlarından (kurba) başlamak üzere sosyal çevreye, canlı hayata ve maddi tabiata yarar sağlaması, iyilikle ve güzellikle muamelede bulunmasıdır (Hüsn-ü muamele).

    NOT: Değerli okuyucularımızın ve bütün Müslümanların Kurban Bayramı’nı tebrik eder, hayır ve güzelliklere vesile olmasını dilerim.
a.bulac@zaman.com.tr

9 Mayıs 2013 Perşembe

Mekân kullanımı - Ali Bulaç

Geleneksel şehrin mekân kullanımı kentin mekân kullanımına göre bazı farklılıklar arz eder.

Kentin apartman dairesi geniş aileye göre değil, çekirdek aileye göre düzenlenmiştir, çoğu zaman bunun konut üretimindeki ekonomik zaruretlerden kaynaklandığı düşünülür, ancak mesken yerine ikame edilen daire tercih edilen aile modeliyle yakın ilgilidir. Dairenin iç mekânı çekirdeğe göre modernize edildiğinden yatıya misafir almak mümkün değildir.

Dairenin dizaynında hem dolaylı nüfus kontrolü hem modern çekirdek aile modelinin zorunlu tercih olması hedeflenmiştir.

Daire içinde yaşayan çekirdek aile doğası dolayısıyla bencil, bireyci ve tabii beşeri bağlardan (yakın akraba) kopuktur. Daire alt ve orta sınıfların evidir, gelir düzeyi yüksek zenginler eşitsiz büyümenin nimetleri sonucunda türeme sınıflar olduğundan zaten ‘modern’ ve bireycidirler.

Daire modelinde yaşlı anne-babaya bile yer yoktur. Düşünüyorum, rahmetli annem on kişi de misafirliğe gelse 80-90 metrekarelik evde yatıracak yer bulabiliyordu. Bu mesele de olmazdı.

Mekân üzerinde düşündükçe anladım ki mesele, mekân kullanımından kaynaklanıyor. Evin en geniş mekânı salon, nadiren gelecek misafir için kapalı tutulur.

Evin en geniş, en konforlu, en prestijli eşyalarının bulunduğu mekân hakikatte fonksiyonsuzdur. Oturma odası evin daha küçük, daha loş bir odasıdır. Televizyon orada bulunur, aile bireyleri orada oturur.

Çocuklara ait bir oda ve bir de sadece akşamdan sabaha kullanılan yatak odası var. Bu tepeden tırnağa yanlış bir mekân kullanımıdır. Geleneksel mekânlarda odalar çok fonksiyonlu-çok amaçlı tasarlanır.

Aynı mekân üzerinde sofra açıldığında yemek odası, yatak serilince yatak odası oluyor.

Geleneksel mekânı olduğu gibi bugüne aktarmanın ne kadar güç olduğu ortada, ama eğer aileyi, akrabayı ve komşuluk ilişkisini esas alan bir mekân üzerinde düşünmek durumundaysak mekân perspektifimizi değiştirmek zorundayız.

Sormamız gereken soru şudur: Mekân mı oturma biçimimizi ve hayat telakkimizi belirleyecek, yoksa dini referans alan medeniyet tasavvurumuz ve yaşama biçimimiz mi? 60-70 metrekarelik, iki oda bir salon apartman dairelerinde İslam’a ayarlanmış bir mekândan söz edilemez.

Mekân bizi belirliyor, oysa felsefemiz mekânı belirlemeli. Burada temel bir zihniyet değişimine gitme zarureti söz konusu. Mekân ferah, geniş olmalı, mutlaka bir felsefesi kabule dayanmalı. Osmanlı, Selçuklu, Abbasiler, Safeviler, Emeviler belli bir âlem ve hayat tasavvurunu mekâna yansıtma başarısını gösterebilmiş örneklerdir.

İnançtan neş’et eden ilkenin mekâna ve mimariye nasıl şekil verdiğinin  örnekleri var. Osmanlı cami mimarisinde model filin dört ayağıdır.

Emevi cami mimarisinde yana doğru gelişen saf düzeni esas alınmıştır. Bunun çarpıcı örneği Şam Beni Ümeyye Camii’dir; Diyarbakır ve Mardin ulu camileri de bu modele göre inşa edilmişlerdir.

Çünkü Peygamber Efendimiz (sas) “ilk safta namaz kılmanın büyük sevabı”ndan söz etmiştir: “İnsanlar ilk safın sevabını bilselerdi, ön safta durabilmek için kur’a çekmekten başka çare bulamazlardı.” (Buhari, Ezan, 9; Müslim, Salat, 129.)

Bundan hareketle Şam Emeviye Camii’nin mimarı şöyle demiştir: “Elimden gelse doğudan batıya kadar uzanan tek saflık bir mescid yapardım.”

Geleneksel Müslüman evinde tuvaletin önü ve arkası kıbleye dönük olmaz; bu pozisyonda Kâ’be öne ve arkaya alınmaz. Şimdiki “yedi kat takva erbabı mimarlar”ın hiçbiri bu inceliğe dikkat etmiyor.

Klozetin üzerine “hijyen ve akıllıdır” yazmayı ihmal etmeyenler, tuvaletin yönünü kıblenin aksine kondurmayı akıl edemiyor.

Lavabolar yerden hayli yüksek, abdest alırken ayakları yıkamak zahmetli bir iş. Siyasetçisi gibi dindarlığı ve “bizim medeniyetimiz”i kimseye kaptırmayan muhafazakâr mimar, projesini çizdiği evde namazın kılındığını aklına getirmiyor; müteahhitle ortaklaşa paylaştığı kaygı Batı usulü konfora açık mekân ve bir arsadan kaç pahalı daire veya işyeri üretilebileceği hususudur..

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Anayasa, sosyal devlet ve gelir dağılımında adalet - [Yorum - Tamer Çetin]


3 Ocak 2012


Anayasa değişikliği ile ilgili bir önemli konu, yeni anayasada iktisadi konulara ilişkin düzenlemelerin neler olması gerektiği üzerine odaklanmaktadır.
Ali Bulaç, bir yazısında bu konu üzerine bazı açık öneriler getirmekte, hükümeti ve akademisyenleri göreve çağırmaktadır. 

Bu yazı, Bulaç'ın önerilerinden yola çıkarak, anayasada iktisadi konuların yeri ve önemine ilişkin bir perspektif sunmayı hedeflemektedir. 

Bulaç, yeni anayasanın kollaması gereken önemli konulardan birinin ekonomi olduğunu ve bundan kastının, "gelir adaletsizliğinin (...) önüne geçmek için gerekli yasal tedbirlerin alınması" olduğunu ifade etmektedir. 


Ardından da "bunun devlet müdahalesi ile ilgili olmadığını" vurgulamaktadır. 

Öncelikle gelir adaletsizliği konusunda iktisadın bakış açısını ele alırsak, devlet, gelirin bölüşümü konusunda iki şekilde adalet tesis edebilir. 

Birincisi; henüz gelirin üretilmesi aşamasında girişimcilere, eşit koşullarda yarışma fırsatı için gerekli kurumsal donanım tesis edilirse, süreç, sonuç itibarıyla geliri de hakkaniyete uygun olarak dağıtacaktır. 

Bu yaklaşımda eğer herkes, adil koşullarda kaynaklara erişim ve kullanım hakkına sahipse, elde edilen gelir arasında farklılıklar olsa da sonuç, hakkaniyete uygun bir gelir dağılımı adaleti olacaktır. 

İkinci yaklaşım; eşitlikçi dağılımı önermektedir. 

Buna göre devlet, ülke içinde üretilen refahı, herkese mümkün olduğunca eşit düzeyde bölüştürecek şekilde zenginden yoksula doğru transfer ederek, gelir dağılımında adaleti tesis edebilir. 

İlk yaklaşım, liberal perspektifi, ikinci yaklaşım, müdahaleci sosyal refah devletini ima etmektedir.

Eğer devlet, eşit ve adil koşullarda üretim süreçlerinden geçen piyasa aktörlerinin elde ettiği geliri, zorlayıcı gücünü kullanarak, fazla gelir elde edenden az gelir elde edene doğru transfer ederse, daha fazla çalışan ve refaha daha fazla katkı sağlayan aktörlerin, bir sonraki dönem aynı performansı göstermesi için herhangi bir motivasyon sağlayamaz. 

Devletin, insanlar ve organizasyonlar için en önemli anlamı, zorlayıcı güç sahibi olmasıdır. 

Anayasaların varlık sebebi, bu gücü bireylerin elde ettikleri yüksek gelir gibi hakları (eşit veya adil) dağıtmak için kullanmayı meşrulaştırmak değil, bireyi, bu güce karşı korumaktır. 

Devlet, gelir dağılımında adalet gibi bakıldığında neredeyse kutsal bir amaçla bile bu gücünü birinin refahında azalmaya neden olacak şekilde kullanırsa, hem motivasyonal etkinsizliğe hem de gelirinde azalmaya neden olunanlar açısından, adil bir bölüşüme değil, belki adaletsizliğe neden olacaktır. 

Sosyal refah devletinin açmazı 


Sosyal devlet ilkesi, tam olarak Bulaç'ın karşı çıktığı "açlara balık verme" politikasının tezahürüdür. Bulaç'ın bahsini ettiği "aynî ve nakdî yardımlar", sosyal devlet olmanın gereğidir. 


Buna mukabil, balık tutmayı öğretmek, doğal düzen içinde oyunun kurallarını adil olarak tanımlayıp, gelir elde etme süreçlerine aktörleri adil koşullar altında müdahil etmek anlamına gelmektedir. 

Bunun dışında dünyanın pek çok yerinde hükümetler, düşük gelir gruplarına üretim süreçlerine katılmaları konusunda önemli teşvik mekanizmaları geliştirmektedirler. 

Ancak gerçek şu ki, çok az sayıda düşük gelir sahibi birey, bu tür girişimcilik ruhu barındıran faaliyetlere girişmektedir. Bu da doğal düzen içinde oldukça anlaşılır görünmektedir. 

İbn-i Haldun, insanların dünyaya farklı meziyet ve kabiliyetlerde geldiğini, herkesin kendi uzmanlık alanında çalışması durumunda daha verimli olacağını ve böylece kaynakların etkin tahsis edileceğini teslim ederek, bu şekilde elde edilen refah bölüşümünün doğal olarak adil olacağını zımnen kabul etmiştir. 

Eğer doğal düzen içinde devlet, alanında çok başarılı bir girişimcinin elde ettiği serveti, informal kurumsal gerekçelerle ve kişinin kendi tercihiyle değil de, cebri olarak alıp, düşük gelir grubuna ait bireylere eşit oranda veya balık tutmalarını sağlamak maksadıyla dağıtsaydı, bir sonraki dönem güçlü bir girişim kabiliyetine sahip bireyleri daha fazla çalışmak konusunda ne türden bir mekanizma motive edebilirdi? 

Veya bu tür bir dağılım, gerçekten adil olur muydu? Alternatifi açısından bakarsak, daha fazla çalışanın veya üstün yetenek sahibi bireylerin, elde ettikleri yüksek gelir niçin adil olmasın? 

Evet, çalışmak isteyip de iş bulamayanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur, ama çalışmak yerine boş vakit geçirmeyi tercih edenlerin, iş beğenmeyenlerin veya çalışmak istediği halde zengin olma becerisi olmayanların sayısı da hiç az değildir. 


Bir kez geliri yeniden dağıtmaya başlarsanız, düşük gelirliler arasında ayrımı nasıl yapacaksınız? 

Kimin balık tutmaya ve kimin balık yemeye hevesli olduğunu nasıl tespit edeceksiniz? 

Oysaki doğal düzen, kimin hevesinin ne olduğunu açığa çıkarmak için ideal bir piyasa mekanizması sunmaktadır. 

Abdurrahman bin Avf, çok zengin olarak yaşadığı Mekke'yi terk edip, Medine'ye hicret ettiğinde her şeye sıfırdan başlamış, kendisine vaatlerde bulunanlara, "Bana çarşının yolunu gösterin." diyerek, yardım almaksızın, kısa sürede girişimsel dehasıyla yine yüksek bir gelir düzeyi elde etmeyi başarmıştı. 

iPhone, Facebook ve Google gibi teknoloji ürünlerinin mucitleri Steve Jobs, Marc Zuckerberg ve Lawrence Page gibi dünyanın en zenginleri olmayı başarmış girişimciler, üstün performanslarının neticesinde yüksek gelir düzeyine erişmişlerdir. 

Piyasa süreçlerinde eşit koşullar altında, bazı insanların emekleri karşılığında elde ettiği değer, onları zengin kılıyor ve bazıları da bu zenginliğe erişemiyorsa, informal müesseseler gibi bireylerin gönüllülük esasına uygun olarak gelirlerini bölüşmek istemeleri müstesna olmak kaydıyla, aradaki gelir farkının cebrî bir güç olarak devlet marifetiyle eşitlenmesi, çok adil görünmemektedir. 

Ayrıca açıktır ki bu türden bir politika, girişimsel faaliyetlerin önünde müşevvikleri olumsuz etkileyen bir mekanizma tesis edecektir. 

Şu halde gelir dağılımında adalet için devletin rolü, mülkiyet haklarının anayasal olarak korunmasıdır. Anayasada ekonomik anlamda daha fazlası, en azından çokça tartışmalıdır. 


Daha açık bir dille "gelir bölüşümünü düzeltmek ve orta sınıfı güçlendirmek" gibi gelir dağılımında adaleti sağlama mekanizmalarının anayasada yer almasına gerek yoktur. 

Bu konuda politik tercih, toplumların o anki fayda fonksiyonlarına göre tanımlanmalı ve yasal düzenlemeler yoluyla gerçekleştirilmelidir. 

Farklı ideolojilere sahip siyasî partiler, bu konulara ilişkin tercih fonksiyonlarını parti programlarında tanımlarlar ve iktidar olmak üzere seçilen parti(ler), ekonomik program(lar)ını, anayasal düzenlemeye gerek kalmaksızın, yasalar yoluyla uygularlar. 

Bu konulardaki tercihler, zamanın ruhuna ve toplumun içsel dinamiklerine göre şekillenir. 

Bir dönem, aynı toplum, refahın devlet eliyle bölüşümünün adil olacağına hükmederken, bir sonraki dönem, aksine kanaat getirebilir. Yani tercihlerin doğası oldukça dinamik ve değişkendir. 

O halde bu konuda bir kez anayasal metne dercedilen bir düzenleme, sonraki dönemlerde toplumun dinamiklerine ve zamanın ruhuna uygun değişimlere, cari dönem hükümetlerinin anında uyum sağlayabilmelerini engelleyecektir. 

Şüphesiz, o dönemin siyasal iktidarı anayasal değişiklik yoluyla bunu sağlayabilir, ama bu türden anayasal değişimlerin sıklığı, ekonomide üretim maliyetlerinden neredeyse daha önemli hale gelmeye başlayan işlem maliyetlerinin artışına ve kurumsal güvenilirliğin zedelenmesine neden olacaktır. 

Bir başka sorun olarak, anayasa metnine bu türden ifadelerin yerleştirilmesinin pratik karşılığı çok müphem bir hal alacaktır. 


Halihazırda 1982 Anayasası'nda 2001'de yapılan değişikliklerle "Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır (md. 49)", "Asgari ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ile ülkenin ekonomik durumu da göz önünde bulundurulur (md. 55)" ve en önemlisi "Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir (md. 65)" ibareleri yer almaktadır. 

Çalışanların hayat seviyelerinin yükseltilmesinin, işsizleri korumanın, işsizliği önlemeye yönelik ekonomik ortamın, geçim koşulları ile ekonomik ortam arasındaki ilişkinin ve devletin, ekonomik görevleri yerine getirmek için malî kaynakları nasıl kullanacağının belirleyicileri nelerdir? 

Açık bir şekilde bu maddelerin anayasada yer alması ile almaması arasında bir fark bulunmamaktadır. 

Sosyal devlet fonksiyonunu bir de refahı adil bir biçimde dağıtmak üzere yeniden tanımlamak ve anayasaya koymak, sadece muğlak bir maddeyi daha anayasaya eklemekten başka bir anlam ifade etmeyecektir.
 

O halde yeni anayasada, Bulaç'ın önerdiğinin aksine, sosyal devlet unsuru, geliri adil dağıtmak amacıyla yeniden tanımlanmak bir yana, tamamen çıkarılmalıdır. 

Bu durum, paradoksal görünmekle birlikte, sosyal devlet kavramının anayasada yer almasıyla murat edilen hedeflere ulaşılmasına daha nitelikli bir katkı sağlayacaktır. 

Zira sosyal devlet, refahın bölüşümünde adalet sağlamak amacıyla yeniden tanımlandığı takdirde, refahı dağıtacak olan siyasî ve bürokratik yapıya tanınan anayasal yetkinin, politik asillerin, tercih fonksiyonuyla hedeflenen sonuca ulaşılabilmelerini garanti etmesi yönünde herhangi bir gerekçe bulunmamaktadır. 

Aksine, siyasilerin ve bürokratların, refahı, siyasî süreçleri manipüle eden çıkar grupları lehine dağıttığına yönelik, önemli bir kanıt mevcuttur. 

Siyaseti politikasızlaştırmak 


Türkiye'nin patrimonyal devlet [tek-merkezci] geleneğinin baskın olduğu dönemlerde, merkezin elindeki refahı bürokratik aracılar vasıtasıyla çevreye nasıl dağıttığının kanıtı, 1980'ler ve 1990'lardaki ekonomi politikalarıyla sabittir. 


Devleti, refahı adil dağıtmak üzere anayasal olarak yetkilendirdiğinizde, yapacağı harcamaların kimler için olacağını, nerede sonlanacağını ve dolayısıyla bütçenizin halinin ne olacağını belirlemek veya kontrol altında tutmak için elinizde çok az araç kalacaktır. 

Eğer yapılacak harcamalar açıkça tanımlansın, gelir düzeyi şu seviyenin altında olanlara şu kadar nakdî, şu kadar aynî yardım yapılsın, bu yardımlar şu kadar süre devam etsin ve sürenin sonunda yardım alanın, ekonomik olarak verimli bir iş yapması şart koşulsun derseniz, bu durumda anayasanın doğasına çok aykırı bir metinle karşılaşırsınız. 

Açıkça bu anayasal dayatmayla zamanın gereklerine uygun bir politika üretemez hale gelirsiniz.
 

 Aksine, anayasada sadece sosyal refah devleti tanımlansın, gereği yasalarla düzenlensin dersek, bu defa sonraki dönem hükümetlerinin yapacağı yasal düzenlemelerin anayasaya uyumu ve eğer uyumluysa refahın kim için daha adil dağılacağı konularında önemli sorunlar çıkabilecektir. 

Anayasa mahkemelerindeki yargıçların hiçbirisi dünyanın hiçbir yerinde, ideolojiden, dünya görüşünden veya kendi çıkarı peşinde koşma güdüsünden muaf değillerdir. 

Sosyal refah devleti görüşünü sol bir ideolojiyle yorumlayan yargıçlarla, liberteryan görüşe göre yorumlayan yargıçlar arasında derin farklar ortaya çıkacaktır. 

Bu farklılıklar, politikacıların refahı dağıtma fonksiyonunun önemli belirleyicileri haline gelmeye başladığında, süreç yine en azından yüksek işlem maliyetleri, düşük güvenilirlik, öngörülemez bir gelecek, yüksek risk, belirsizlik ve eksik sözleşmeler anlamına gelebilecektir. 

1990'larda ve 2000'lerin başlarındaki Anayasa Mahkemesi kararları, 1990'ların politikasız siyaset yılları ve nihayet ekonomik krizler, bunun açık kanıtı hükmündedir. 

O halde refahın adil dağılması için sosyal devlet unsurunun, anayasal bir gereklilik olmasına gerek bulunmamaktadır. Hükümetler, bu türden politikaları yasal düzenlemeler yoluyla gerçekleştirebilirler. 

Aksine anayasal bağlayıcılık, güvenceden ziyade tutarsız ve güveni zedeleyen uygulamalara neden olabilir. 

* Doç. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü

22 Nisan 2013 Pazartesi

İSTANBUL NE OLACAK? - ŞEHİR

Limitler ortada: İstanbul, fiziksel büyüme sınırlarına gelip dayanmış bulunuyor. Daha fazla büyüyemez. 

Geçen yüzyılın ikinci yarısından başlamak üzere İstanbul’u hormonal olarak büyütenler bugün de şehri, çılgınlıkların yaşanacağı mahşer alanına çeviriyorlar.

1950’de Amerikalıların bize uygulattığı Marshall yardım planı Anadolu’yu insansızlaştırdı, Özal’dan bu yana ve ağırlıklı olarak son 10 yılda takip edilen küresel politikalar tarımı öldürüp süreci hızlandırdı.

Her yeni proje, nüfusu milyonlara katlayacak özellikte. “Üçüncü köprü” ve “ikinci boğaz” ilave milyonların İstanbul’a akışını hızlandıracak.

    Ulaşım teknolojisinin böylesine geliştiği bir dünyada İstanbul’a yüklenmek akıl kârı değil. İstanbul’un sanayi ve ekonomi ihtiyacını “içinden deniz geçen ikinci şehir Çanakkale”yi İstanbul’a yardımcı bir şehir olarak dizayn etmekle karşılamak mümkün.

    Bundan sonraki aşamada İstanbul “nicel” değil, “nitel bir değişim” geçirmeli; ticaret, turizm, spor, sanat faaliyetleri, bilim ve kongre merkezi olmak gibi.

Sanayinin ağırlığını Çanakkale’ye ve yatırımların önemli bölümünü Anadolu’ya kaydırmak nüfusu da makul çizgiye çeker.

O zaman İstanbul’u mutlak bir çekim merkezi olmaktan çıkartıp, başka merkezler haline getirebiliriz. Küresel sermayenin ağına ve dağıttığı mevzii/yerel rantın hırsına yakalanmış Türkiye’nin takip ettiği tarım politikası buna müsaade etmiyor.

    Şehrin hayatiyeti, fiziksel ve parasal sermayesinin hacmiyle değil, toplumsal sermayesinin zenginliğiyle ölçülür. Asıl sermaye güçlü ailedir.

Aileyi, komşuluk ilişkisini, akrabalık bağlarını, mahalle kültürünü temel alan şehirlerde medeniyet neşvü nema bulur.

Mahalle çok-merkezlidir, Osmanlı’da mahalle “insan merkezli-şehir” esasları üzerine oturtulmuştur, dışarıdan gelen insanları filtreden geçirip bedevi olmaktan çıkarıp haderileştirir.

Mahalle aynı zamanda merkezî yönetimin de temelidir. 1924’te Yerel Yönetimler Yasası çıktığı zaman, Bursa halkı valiye gidip “Bundan sonra kendi kendimizi idare edemeyecek miyiz?” diye sorma lüzumunu hissetmişlerdir.

    Medeniyet ve umran devletin işi değil, toplumun işidir. Şu anda kent, ranttan başka gözü hiçbir şey görmeyen kent bedevilerinin istilası altında.

Çölün istilacı bedevileri, şehri badiyeye çeviriyor, eski sakinlerini de bedevileştiriyorlar.

    İstanbul fetihte 50 bin idi, uzun zaman sonra 100 bin oldu, derken 500 bin ve 1 milyon. Bugün 15 milyon, şimdi 40 milyon nüfusa göre planlanıyor.

Bütün projeler “çılgın!” İçinden deniz geçen tek şehirdi, yeni projeyle iki denizin içinden geçtiği metropol olacak.

“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diyen Akif’in şiirlerini okuya okuya İstanbul’un tarihini ve medeniyet mekânlarını tahrip ediyorlar.

    Kendimize soralım:

Neden? 

Zorumuz ne? 

Neden 40 milyon insanı aynı mekân üzerinde yığıyoruz? 

Neden Anadolu’yu insansızlaştırıyoruz? 

Neden güzelim Üsküdar Haydarpaşa arası sahili New York’un ucube, göğüslere sıkıntı veren Manhattan’a çeviriyoruz? 

İzmit-Tekirdağ arası milyonlarca insanın yaşadığı mekâna artık “kent” de denemez. Bu başka bir şey! Bu kent kültürünü nereden aldık, hangi İslamî kitapta okuduk? 

Kur’an’da helak olan kentlerin kıssalarını hiç mi hatırlamak gerekmez? 

Efendimiz’in sünnet ve siretinin hayat bulduğu Medine böyle mi idi? 

Hangi İslam filozofu veya fakihi böyle bir şehir modelini savundu? 

Hiç mi muhafaza edebileceğimiz değer kalmadı? 

Nasıl olur da aile, sokak, akrabalık, mahalle ve şehri böylesine vandalca tahrip edebiliyoruz?

 Dünün İslamcılarının diktiği devasa gettolara bakıyorum. Meğer dindarlıkları ne büyük bir hırs ve ihtiras biriktirmiş!

    Şehirler müennestir, iktidarlar müzekker. Şehirler narindir; bilgi, hikmet, irfan ve merhamet sahibi şehr-i eminler tarafından yönetilir.

 Fıtrat bozuldu, ekolojik denge altüst oldu. “İstanbul” isimli çaresiz kadını onu öldürmeye azmetmiş küresel kabadayının elinden kurtarmak hepimizin görevi.

2 Nisan 2013 Salı

BİTMEYEN TARTIŞMA: İSLÂM-CI-LIK

 
27 Ağustos 2012 / AYŞE ADLI - MURAT TOKAY 
Sokaktan çevireceğiniz mütedeyyin görünümlü kaç kişi olumlu cevap verir ‘İslamcı mısın?’ sorusuna? Bize sıfat olarak ‘Müslüman’ yeter aslına bakarsanız. Ama gelin görün ki meselenin tarihî seyri, teorik kurgusu hiç olmazsa entelektüel planda zorlaştırıyor bunu.

Bir taraftan bakıldığında bütün dünya giriyor ilgi alanımıza. Ancak öte tarafta yani hakikatte, her birimiz çerçevesi sınırlı ‘küçük’ hayatlar yaşıyoruz.

Ana gündemimizi günlük telaşlar teşkil ediyor. Her şey, her zaman olduğu gibi akıp gidiyor. Ya da öyleydi demek gerek belki; zira beklenmedik bir tartışma, kendini ‘öncelikle’ Müslüman addeden mütevazı bireyleri küresel vizyonun sorumlusu hâline getiriverdi.

Biz ki; 150 yıl evvel ‘İslamcı’ diye tanımlanmıştık. Bir ölçüde ‘bu dünyanın’ müsebbibiydik. Fatura ismimize kesilmişti.

Ali Bulaç’ın gazete köşesinde başlattığı İslamcılık tartışmasına bundan evvelki denemelerin aksine pek çok isim katıldı. Çok seslilik bir muhasebenin göstergesi kabul edilebilir elbette. Ancak bir yanıyla da kafa karışıklığını artırmaya hizmet ediyor.

İlk mükellefiyetimiz cebri tarafı ilan edildiğimiz (bkz. Ali Bulaç; her Müslüman bizzarure İslamcıdır!) tartışmayı anlamak olsa gerek. Önümüzde açık duran dosyada müşterek sorularımız var: İslamcılık nedir? İslamcı kime denir? Bu düşünce hangi ihtiyaca cevap verir? Tartışmalar hangi derdimize derman olur?..

Bir modern zaman meselesi duruyor karşımızda. Din, dünya ve ahiretle ilişkimizi topyekûn etkileyen, sonuçları itibarıyla Müslüman’la İslam arasına derin mesafe koyan bir mesele… Her birimizin tartışmanın kaçınılmaz tarafı olmamızın sebebi de, İslamcılığın bu kuşatıcı ve yeniden inşa edici yönü…

Tek bir tanımı yok İslamcılığın. İçerik hakkında konuşmaya geçmeden kimin kavramdan ne anladığını netleştirmek gerekiyor. Kendi değerlendirmemizi yapmaksa ancak tarihî süreci doğru değerlendirmekle mümkün. İki asır önceye kadar potansiyelde evrensellik iddiası taşısa da her hayat tasavvuru, belli alanlarda varlık gösteriyor.

İslam’ın, Hıristiyanlığın nüfuz alanları belli. Rönesans ve Reform sonrası hız kazanan teknik ilerlemeler, dünyanın merkezini Batı’ya kaydırıyor. Osmanlı’nın şahsında İslam dünyası, Batı’yla girdiği mücadelelerden mağlup çıkmaya başlıyor. Devlet de halk da hazır değil böyle bir yenilgiye.

Müslümanlar, İslam nizamı ile yönetilen devletlerini kaybetme riski ile karşı karşıya kalıyor aniden. İmparatorluğun aldığı her darbe dine vurulmuş kabul ediliyor. Sarsıntının şiddeti artarken birileri yenilginin faturasını İslam’a çıkarıyor.

‘Din terakkiye mâni’ onlara göre. Gelişebilmek için bu esaretten kurtulmak gerekiyor. Dininden, bir anlamda kendinden şüpheye düşen o devrin bir kısım münevveri; modernleşme hamlelerinin bir an önce başlatılması ve hızla tatbik edilmesi fikrini savunuyor.

Prof. Dr. İsmail Kara, “Bir idrak tarzı, zihniyet dünyası o gün için hedeflenen terakki yahut galibiyeti getirmiyorsa daha önce yerine getirdiği fonksiyonlara bakılmaksızın bu bilgiden ve arkasındaki zihniyet dünyasından şüpheye düşülmesi kaçınılmaz olacaktır.” diyor.

Batı’da çok önce başlayan, Osmanlı’nın 19’uncu yüzyılda katıldığı modernleşme, büyük bir iddia koyuyor ortaya. Değerlerin temeli; geleneksel zamanlarda iddia edildiği gibi vahiy değil, akıl. İnsan aklı her şeyin üzerinde yer almalı, dünya ve ahiret algısı/hayatı bu bakış açısıyla yeniden inşa edilmeli. Aynı açıklıkla izah edilmese de yeni dünya tasavvurunda ‘madde’ ‘mana’ya yer bırakmıyor.

Osmanlı hızla çözülürken devleti kurtarmak için Batı gibi güçlü olmak zarureti doğuyor. ‘Düşmanın silahıyla silahlanılacak’, yani modernliğin icapları yerine getirilecek. Saray eliyle uygulamaya konan yenilikler, bu temel üzerine inşa ediliyor.

Devlet idaresi, bir taraftan modernleşme hareketlerini yürütürken öte taraftan şaşırtıcı biçimde İslamî unsurları kuvvetlendiriyor. Batılılaşma hamlelerinin iki önemli ismi; İkinci Mahmud ve Sultan Abdulhamid devri, bu paradoks içinde geçiyor. Islahat hareketlerinin ortaya çıkaracağı problemler, dine daha fazla vurgu yapılarak aşılmaya çalışılıyor.

Başta şeyhülislam, resmî ulema, Batılılaşma serüveni boyunca fetvalarıyla Saray’ın yanında yer alıyor. Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Ali Suavi, Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh’un aralarında bulunduğu enletektüel bir zümre ise ‘Kâfire benzemek küfrü gerektirir’ düsturunca bu istikameti sert ve açık bir dille eleştiriyor.

Faturanın İslam’a çıkarılmasını reddeden, sonradan ‘İslamcılar’ diye tanımlanacak bu isimler, ‘Batı karşısındaki yenilgimize din değil onun bugüne kadarki yorum ve yaşanış biçimi sebep olmuştur.’ diyor. Bu hâlden kurtulmak için tecdit ve ihya gerekiyor. Bu karar, o güne dek kazanılmış tüm ilmî birikimin, tasavvuf ekolleri aracılığıyla yerleşen irfanın ve geleneğin reddi anlamına geliyor.

Toplumun kendini var eden kökleriyle bağı radikal biçimde kesiliyor. Artık aradaki yorumlar yok sayılacak, her mesele için doğrudan Kur’an ve sünnete dönülecek. Ve yeni devrin Müslümanları; pragmatik bir yöntem uygulayarak kaynaklardan ‘işlerine yarayacak’ yorumları kendileri çıkaracak. Dünya çok parçalı bir konumdan tek merkeze kayıyor. Problemlerin derinliği de aynı şiddette, kaçınılmaz olarak.

Teknolojiden mahrum kalmanın bedeli açıkken topyekûn bir red söz konusu olmuyor elbette. İlk İslamcı münevverler, sonradan Mehmet Akif ve çağdaşlarının da sahipleneceği bir çözüm buluyor. ‘Dini ve devleti kurtarmak için Batı’nın ilmi, fenni alınmalı; ahlakından uzak durulmalı!’ Yani bir yönüyle modernleşmeye ve getireceği aşınmaya karşı çıkılırken öte yandan gönüllü bir modernleşme evresine giriliyor.

Bu yüzden hiç olmazsa ortaya çıkışı itibarıyla muhalif karakteriyle anılan İslamcılığın  ‘hem uyum hem de muhalefet hareketi’ olduğuna dikkat çekiyor İsmail Kara. Dini ve devleti birlikte kurtarma kaygısı taşıyan bu adamlar; bir yandan modernizmin tahripkâr etkileriyle mücadeleye niyetlenirken öte taraftan toplumun modernliğe uyumunu kolaylaştırıyor ve gerekçelendiriyorlar.

Modern dönem, aynı zamanda ideolojiler çağı olarak da adlandırılıyor. Sosyalizm, kapitalizm, komünizm, liberalizm hep bu dönemde teorize edilip uygulamaya konuyor. Bir modern zaman üslubu olan İslamcılık da kendine çok daha geniş bir ufuk çizmesine rağmen dinin ideolojileştirilmiş hâli kabul ediliyor. Kavram daha ilk ortaya atıldığı dönemde yükleniyor meşruiyet sorununu.

Sosyolog Müfit Yüksel, bir zaruretten doğduğunu reddetmese de İslamcıların, ideolojileştirerek, İslam’ı dünya nizamı parantezine hapsettiklerini düşünenlerden: “Neden yenildik, sorusuna cevap aranıyor. Bir kompleks, yenilgi psikolojisi içindeler.” Bu psikoloji belirliyor tavırlarını. ‘Nasıl güçlü olabiliriz?’ sorusuna, ‘Batı gibi, dünyevileşerek!’ cevabı veriliyor Yüksel’e göre.

Dünyaya yeni bir nizam teklif edecek vakit yok. Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay aynı gerekçeyle, İslamcıların medeniyet iddiası taşımadıklarının altını çiziyor.

Büyük bir risk alınıyor ve modernleşmeye kapı aralanıyor böylelikle. İslamcılığı, ‘Müslümanların, üzerlerine gelen modern dünya karşısında nefsi müdafaası’ şeklinde tanımlayan Abdurrahman Arslan’a göre, bir varoluş biçimi temellerinden sarsılırken modernliğin aynı zamanda ‘ahlak’ olduğunu anlayacak zamanları bile olmuyor. İsmail Kara ise riskin görüldüğü kanaatinde. Fakat devletin, paralelinde dinin kurtarılması her şeyin üstünde. Gereken bedellerin ödenmesi pahasına…

Samimiyeti sorgulanamayacak bir gayret, sözü edilen. ‘Kur’an’a ve sünnete uygun yeni bir siyasi hareket ve dünya mümkün!’ iddiası yatıyor söylemin ardında. İlk bakışta siyasi unsurları dikkat çekse de ilk günden itibaren bütünüyle dinî bir tartışma yapılıyor aslında.

60’lar siyasi mücadele yılları

İlk İslamcılar aydın/ulema profili çiziyor. Batı’yı tanıyor, lisan biliyorlar. Aynı zamanda İslamî ilimlere, Arapça ve Farsçaya vâkıflar. Millî Mücadele yıllarına kadar önemli bir vazife ifa eden İslamcılar, Batı’ya doğru atılan adımları eleştiriyor, basın aracılığıyla toplumun tartışmalardan haberdar olmasını sağlıyor.

Ancak önce Çanakkale Savaşı’nda verilen medreseli kaybı, ardından Cumhuriyet tecrübesinin dine ve dinî söyleme hayat hakkı tanımaması, ağır bir darbe vuruyor bu düşünceye. Mehmet Akif, Eşref Edip, Elmalılı Hamdi, Babanzâde ve arkadaşları, neredeyse 40 yıl sonra bozulacak bir sessizliğe mahkûm ediliyor. Konuşuyorlar, yazıyor, tartışıyorlar fakat seslerine aks-i seda bulunmuyor.

Ali Bulaç’ın üç nesle böldüğü İslamcılığın ilk evresi 1920’lerde sona eriyor. İkinci neslin varlık sergileyebilmesi için imparatorluk toprağının kesin sınırlarla bölünmesi, İslam âleminin büyük ölçüde sömürgeleşmesi ve İkinci Dünya Savaşı’nın yaşanması gerekiyor.

Mısır, İran, Pakistan ve Türkiye’deki İslamcıları yeniden harekete geçiren en önemli olay 1947’de Pakistan İslam Cumhuriyeti’nin kurulması. Türkiye’de Demokrat Parti iktidarıyla yakalanan kısmi rahatlık havası ve köyden kente göç de destekliyor süreci. 1920’lerde Mısır’da toplumu ahlaki ve sosyal bakımdan takviye etmek maksadıyla kurulan İhvan-ı Müslimin, Pakistan’ın kurulmasıyla birlikte millî devleti savunmaya başlıyor.
İslamcılık düşüncesinin politika parantezine alındığı yıllar da demek mümkün bu döneme. Büyük kısmı sömürgeleşen, geri kalanı dinî kimliğinden uzaklaşan İslam dünyası, kurtuluşu millî devlet fikrinde buluyor.

Seyyid Kutup, Mevdûdî, Hasan el-Benna okunuyor, talepler siyasi mücadele konusu oluyor. Ali Bulaç, ‘ikinci nesil’ İslamcıların ıslah edilecek bir devletten mahrum olmaları sebebiyle devlet kurma hedefine döndüklerini iddia ediyor.

İslamcılık düşüncesinin yeni temsilcileri, fikrî açıdan önemli bir zaafla malûl. Namık Kemal, Eşref Edip çizgisi düşüncelerine temel teşkil edecek İslamî altyapıya sahipken 1960’lar nesli için bunu söylemek mümkün değil. Mısır’da, Pakistan’da, Türkiye’de mühendisler devralıyor vazifeyi.

Dinî yönü zayıf politik bir söylem benimsiyorlar. Hedefleri devleti kurtarmak! En azından Türkiye İslamcılarının sonrasına yönelik bir teklif ya da programları olduğunu söylemek mümkün görünmüyor. Politik kaygıları ön planda ancak din, gündemlerinde önemli bir yer işgal etmiyor.

Bulaç’a göre birinci nesilden ‘gelenek düşmanlığı’nı miras alan bu isimler; İslamiyet’i, daha çok siyasi vurgusu olan bir din gibi görüyor, hedeflerini siyasi sahada gerçekleştirebileceklerine inanıyor.

80 kuşağı dünyayı okuyamadı

Türkiye’de 1980’lere kadar kendine Millî Görüş partileri altında yer buluyor İslamcılar. Tercüme kitapları saymazsak; ilmî, entelektüel bir gayretten, siyasi mücadele dışında bir çabadan söz etme imkânına sahip değiliz. Köyden kente göçün artmasıyla paralel olarak oy oranı yükseliyor Millî Görüş çizgisinin. En fazla koalisyon ortağı olabildikleri için birikimlerini test etmek söz konusu değil.

Müfit Yüksel, 80’li yıllara doğru ciddi bir literatür daralması yaşandığına işaret ediyor. Devir ve sorunlar değişse de İslamcılar dönüp dönüp Seyyid Kutup, Mevdudi, Hasan el-Benna okuyor. Kendilerini devrimci jargonla ifade ediyorlar.

Entelektüel yetersizlik içindeki ‘ikinci nesle’ bir darbe de 12 Eylül vuruyor. Liderleri hapse atılan, partileri kapatılan İslamcılar, üzerlerindeki Millî Görüş şemsiyesinden de mahrum kalıyor. Oluşan boşlukta radikalizme kayan İslamcıların ellerinde bir tek devlet kurma hayali kalıyor. ‘Değişen dünyayı okuyamadılar’ diyor, Müfit Yüksel.

“Öğrenci evlerinde kurmaya çalıştıkları İslam devleti hayaliyle gerçekler arasında çok mesafe vardı. Gerçeğe çarptılar. Soğuk savaşın bitmesiyle ideolojiler çökmüştü. Yeni dünyayı tanımadıkları için erimeye başladılar. Çizgileri modernleşme yönünde ağırlık kazandı.”

Yazar ve yayıncı Cevat Özkaya, İslamcıların daha 60’larda içerik mücadelesinden iktidar odaklı siyasete kaymalarını ‘büyük bir hata’ olarak değerlendiriyor. İslamcılığın iktidara karşı olduğundan değil.

 ‘Dinin siyaset dışındaki biçimlerini ihmal ederseniz, bir süre sonra iktidarın sahibi olmaktan ziyade hadimi hâline gelirsiniz.’ düşüncesinden. Nitekim öyle de oluyor Özkaya’ya göre. İslamcılar, siyaseten çözüm bulamadıklarında pragmatist tercihlere kayıyor.

Sadece siyasette değil, genel olarak şehirli Müslüman halkın inanç ve hayat biçimlerinde de hızlı bir değişme, kimilerine göre aşınma baş gösteriyor aynı süreçte. Kısmen de olsa entelektüel birikime sahip İslamcıların savrulması toplumda karşılık buluyor.

90’larda ciddi inanç kırılmaları yaşandığına dikkat çekiyor Müfit Yüksel. İslamcılık düşüncesine en büyük darbeyi, o güne dek kendini İslamcı kabul edenlerin İslam’ı sorgulamaya girişmesi vuruyor. “İslam iflas etmiş bir ideolojidir noktasına kaydılar. İtikadı da sorgulamaya varan, şeriatı tümden reddedenler oldu.

Ve 1991’de Refah Partisi’nin yükseliş grafiğini görüp oraya eklemlenmeye başladılar. Partiyi sekülerizme doğru kaydıran da eski İslamcılar oldu. Millî Görüş tabanı tek başına bu dönüşümü sağlayacak entelektüel donanıma sahip değildi. 80’lerin radikal İslamcıları bu donanımsızlık sayesinde belirleyici oldu. AK Parti içindeki sekülerleşmeye de yine onlar öncülük etti.”

AK Parti İslamcı mı?

Millî Görüş çizgisi konusunda itiraz olmasa da mesele AK Parti’ye geldiğinde tartışmanın çerçevesini genişletmeden önce iktidarın karakteri konusunda bir hüküm koymak gerekiyor. AK Parti’yi İslamcı kabul edip değerlendirme kapsamına alacak mıyız yoksa ‘değildir’ diyenlerin hükmünü benimseyip kapsam dışı mı bırakacağız?

Bu konudaki en net yargıyı İslamcılık tartışmasını başlatan Ali Bulaç koyuyor. Bulaç’a göre, yola çıkarken ‘Millî Görüş gömleğini çıkardığını belirten’ AK Parti, aslında İslamcılıktan vazgeçtiğini ilan ediyordu. Bu yüzden iktidarın yaptıklarını İslamcılık düşüncesiyle ilişkilendirmek doğru değil.

Ali Yaşar Sarıbay, farklı gerekçelerle de olsa Bulaç gibi AK Parti’nin İslamcı olduğu fikrine karşı çıkıyor. “İktidar iddiası taşıdığınızda belli mekanizmaların, süreçlerin gereklerini yerine getirmeye hazırsınız demektir. Günümüz kapitalist parlamenter sisteminde iktidar olmanın şartları bellidir.

Mümkün olduğunca fazla oy almanın yolunu bulacaksınız. Bunun için yine mümkün olduğu kadar geniş bir kesime hitap edeceksiniz. Dolayısıyla keskin formüller önermeyeceksiniz. AK Parti bunların hepsini başardı. İslamcı çizgide gitse iktidar olamazdı. Büyük, kendince doğru, pragmatik bir strateji güderek geldi bu noktaya.”

İktidar Partisi’nin İslamcı çizginin dışında olduğu, herkesin kabul ettiği bir fikir değil elbette. Aksine kimileri, tartışmanın uyandırdığı heyecanı iktidarda İslamcı bir parti bulunmasına bağlıyor. Sarf edilen cümleler, dile getirilen itirazlar AK Parti’ye içeriden muhalefet başladığını gösteriyor onlara göre.

Siyasi partilerin karakterleri hakkında konuşmak tabii ki kişileri değerlendirmek kadar kolay değil. Nitekim AK Parti Milletvekili ve başbakanın danışmanı Yalçın Akdoğan bile net bir cevap vermekten kaçınıyor. İslamcılığın tek bir tanımı yok.

Doğu’da İslamî hassasiyetleri, Batı’da ise terörize olmuş yapıları ifade ediyor ‘İslamcı’ ifadesi. Türkiye’deki hiçbir siyasi partinin silahlı mücadele noktasına kaymadığı notunu düşme ihtiyacı duyuyor Akdoğan. Ancak İslamcı politikalar benimsediklerini söylemek risk içeriyor yine de.

Refah, İslamcılığı yoğun bir parti Yalçın Akdoğan’a göre. İslamî bir hedef koyuyor, bazı politikalarını bu referanslarla şekillendiriyor. Adil düzen anlayışı Kızılelma, ütopya gibi duruyor. Motivasyon sağlıyor. Bu muğlaklık zarar veriyor partiye.

Refah çizgisinin siyaset üslubu ve politikalarıyla AK Parti’nin söylemi karşılaştırıldığında aradaki fark ortaya çıkıyor. Bu sebeple Akdoğan, AK Parti’nin siyasi İslamcı bir kategoride değerlendirilemeyeceğini belirtiyor. Ama, “Muhafazakâr bir parti de dinî referansları önemser.

Bu tercih politika yaparken dini dışarıda bırakmak, dinî değer yargılarıyla politika yapmamak anlamına gelmiyor.” AK Parti, Refah çizgisinin takip ettiği kimlik siyaseti yerine bütün kimliklere alan açan bir yöntem izliyor Akdoğan’ın tarifine göre. Fakat bu yöntem, AK Parti’nin İslam’dan koptuğu, İslamî değerleri önemsemediği anlamına gelmiyor.

Ortada net ve tek başımıza cevaplayamayacağımız bir soru var. AK Parti İslamcı olarak nitelenebilir mi? “İslamcılığın belli idealleri muhafazakârlıkta da mündemiçtir.

Neticede siz dinî değerleri önemsiyorsanız belli hassasiyetlere sahipseniz; amaç ve hedefler noktasında vizyonunuz varsa burada bir örtüşme olabilir.” diyor Yalçın Akdoğan. “İslam dünyasından bakarsanız AK Parti’nin İslamcı olduğu yönünde bir algı olabilir. Bulunduğunuz siyasi iklimle ve anlayışla alakalı. Ben ‘İslamcı değilim’ desem, Mısır’daki Arap anlayamaz.”

Siyasi çerçeve önemli; ancak meselenin sadece bir yönünü ifade ediyor. Hakikatte kavramın içeriği değiştikçe günlük hayattaki tezahürü de ona göre şekilleniyor.

Zaman içinde İslamcıların beklentisi dünyaya döndükçe din, dünyevi konular için fetva alınacak bir mercie indirgeniyor.

Müslümanların ticari hayatını kapitalizm, sosyal hayatını liberalizm, siyasi hayatını demokrasi belirliyor. Ve bu düşünceleri savunmakta hiçbir beis görülmüyor.

İslamcıların dile getirmesi gereken itirazı Ali Yaşar Sarıbay ifade ediyor: “Bir şeye karşı olmak, onu yeniden üretecek mekanizmalardan uzak durmayı gerektirir.

Siz kapitalizmi, ‘Peygamber Efendimiz de ticaretle uğraşırdı’ diyerek savunduğunuzda, ‘İslam zenginliği reddetmez’ dediğinizde; dünyaya hâkim olan bir durum üzerinden İslam’ı meşrulaştırmaya başlarsınız.

Onadığınız veya onamadığınız şeyler açısından, pragmatik bir gözle yaklaşırsanız dinden doğru cevabı alamazsınız.”

İlk devrin zaafları aşılamadı

Pragmatiklik de geleneğin reddi gibi ilk nesil İslamcılardan kalan bir miras. Cevat Özkaya o dönemi kendi şartları içinde değerlendirmek gerektiğini tekrar ediyor.

Sorun, bu söylemin aşılamamış olmasında. Fikir kısırlığının temel sebeplerinin başında entelektüel yetersizlik geliyor. Siyaset bilimi profesörü Ali Yaşar Sarıbay, İslamcılık düşüncesinin neredeyse 100 yıldır Muhammed Abduh, İkbal, Seyyid Kutup söylemine hapsolduğuna işaret ediyor. “Bunlar önemli isimler ama unutmamak gerekir ki herkes kendi zamanı içinden ve kendi zamanına konuşur. Bugün eksik olan bu dünya içinden ve bugüne konuşmak.”

Türkiye gibi kısa zamanda makas değiştirmiş bir ülkede ne sorunlar ne sebepler tek taraflı. İslamcılık düşüncesini ve İslamcıları ortaya çıktığı dönemden itibaren belli bir yöne, çerçeveye hapseden şartları görmek gerekiyor.

Muhataplarımız da katılıyor İslamcıların zamana cevap üretemediği tespitine. Ancak eleştiriyi sadece onlarla sınırlamamak gerekiyor; “Entelektüel kısırlık Türkiye’nin sorunu.” diyor Cevat Özkaya. “Aidiyeti olmayan bir toplum gibi inşa edildi Türkiye. Hep ‘köprü toplumuz’ dendi. Köprü araçsaldır. Bir taraftan bakan doğuyu, ötekiler batıyı gördü. Kendi söylemi, kimliği olmadı.”
 
Prof. Sarıbay da sorunun Cumhuriyet’le birlikte yaşanan kırılmadan kaynaklandığı görüşünde. Geleneği reddeden sadece İslamcılar değil, Cumhuriyet idaresi de kendini inkâr eden bir toplum hedefliyor ve bunun için gereken yapılıyor.

Asırlardır geleneğini devam ettiren Batı toplumunda düşünceler ve düşünürler birbirini beslerken bizim bu imkândan mahrum oluşumuz pek çok soruna gerekçe teşkil ediyor: “Referans kaynaklarımız yok.

Kant uzmanları var, Gazali söz konusu olduğunda kimse, hiçbir şey bilmiyor. Hegel’i biliyorum ama İbn-i Rüşd’ü tanımıyorum. Almanca, İngilizce konuşuyor, o dillerdeki kaynakları tarayabiliyoruz ama Arapça bilen yok. Bu damar kesildi. Sığlığın en temel sebebi bu.”

Müfit Yüksel bir başka yerden bakıyor aynı meseleye. İslam’ın 20’nci asır boyunca köye, köylüye terk edildiği bir hakikat ve içerik yetersizliğinde bu maluliyetin de önemli payı var.

“Türkiye’de İslamî hareketlerin tamamı köylü hareketleriydi. Bizim şehirlimiz kalmadı. Kentli elit Tanzimat’tan Cumhuriyet’e gelen süreçte büyük ölçüde ateistleşti. Anadolu’nun zavallı köylülerine kaldı dava.”

Tartışmanın sebebi ne?

Peki, biz neden bugün tartışıyoruz İslamcılık meselesini. Evet, Ali Bulaç gazetedeki köşesinde bu konuyu haftalarca gündemde tuttuğu için.

Evet, Mümtaz’er Türköne’den Etyen Mahçupyan’a onlarca isim tartışmaya taraf olduğu için. Fakat bir tek bu sebeple mi? Abdurrahman Arslan’a göre hayır! Yeteri kadar moderniz artık. Ve bazı şeyleri kaybettiğimizin farkındayız. Tekrar, yeniden köklere dönüp bilgilerimizi gözden geçirme ihtiyacı duyuyoruz.

Cevat Özkaya ise dolaylı şekilde de olsa AK Parti iktidarı ile ilişkilendiriyor tartışmaları. “Cumhuriyet’in ilk döneminde İslam’ın etkileyeceği alan bırakmadan kurgulanmış bir hikâyeden iktidar çıkarıyorsunuz.

Teorik planda çok şey söylemişsiniz ama iktidarınız bunları uygulayacağınız bir zeminde gerçekleşmemiş. Bir sistemle birlikte varsınız. İktidarınızın üzerinden 15 yıl geçmiş, yapacağınızı hayal ettiğiniz birçok şeyi gerçekleştirememişsiniz. Demek ki olma ihtimali yok…”

Ali Bulaç’ın tasnifinde üçüncü nesle tekabül eden günümüz İslamcılarının beklentisine tercüman oluyor Özkaya. Bulaç’a göre yeni nesil devlet kurmayı değil, var olan devleti ele geçirmeyi arzuluyor. “Üçüncü nesil İslamcıların dönemi yeni başlıyor.” diyor Bulaç.

“Nasıl gelişeceğini ise bilmiyoruz. Türkiye’de önemli noktalarda kırılmaya uğradı bu nesil. İktidarın yapısını sorgulamadan, onu ele geçirdiklerinde ‘iktidar’ olacaklarını düşündüler. Ama tecrübe böyle olmadığını gösterdi.”

Sorunları ardı ardına sıralıyor Bulaç; sermaye ve statü el değiştiriyor fakat millî gelir adil paylaştırılmıyor. Yoksulluk, eşitsizlik giderek artıyor.

Toplumda şiddet potansiyeli çok yüksek, takip edilen yol haritası aileyi çözüyor… İslamcıların şu anda bu sorunları çözmek için gerekli fikrî altyapıya hazır oldukları ise söylenemez.

Tecdid-i iman şart!

İslamcılık düşüncesi birilerinin iddia ettiği gibi miadını doldurdu mu peki? Müfit Yüksel, kendini ‘hâlâ’ İslamcı kabul edenlerin fikrine tercümanlık ediyor: “İslamcılığı bir dünyevi nizama, ideolojik ütopyaya hapsetmiyorsanız bunu söyleyemezsiniz.”

İslam hak bir din, İslamcılık da dinî hassasiyetlerini muhafaza eden insanların hayat tasavvurlarını ifade eden bir düşünce sistemi olarak tanımlanırsa, bitmesi bir yana dünyanın derdine derman olacak yegâne sistem olarak kalmayı sürdürecek. İslamcıların bu sorumluluğu yerine getirebilmesi şartıyla tabii!

Zaman içinde; toplumlarıyla aralarını açan gelenek düşmanlığından, dünyevileşmeye büyüyerek devredilen önemli zaaflara sahip İslamcılar. Öncelikli mesele bu hakikatin fark edilmesi. Ana meselemiz üçüncü neslin sekülerleşmesi.

Başta iman gerekiyor Müfit Yüksel’e göre. “Tahkiki iman. Bediüzzaman’ın bütün derdi de oydu. Pozitivizm Cumhuriyet devrinde insanların imanına, kalbine kastetti.

Son kaleyi kurtarmamız lazım. Temel onun üstüne yükselir. Bunun üzerine yükselecek bir İslam anlayışına muhtacız.” Yüksel’i dinlerken ‘Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz.’ ayeti geliyor akla. “Evet!” diyor Yüksel.

“İslamcıların da yeniden iman etmesi gerek. İslam’ı merkeze almak zorundalar. Ciddi bir liberal rölativizm yükseliyor. ‘O da olur, bu da olur, şu da olur’ derseniz, İslam’ın ilkesi kalmaz. ‘İman ettim ve iman doğrudur’ deme imkânı kalmıyor elinizde.”

Oysa bugünün dünyasına bir teklif veya çözüm üretilecekse bunun için elimizdeki yegâne kaynak İslam. Kendini İslamcılık ideolojisi üzerinden tarif etsin, etmesin Müslümanların siyasi hedeflerden önce dünyanın sosyal sorunları üzerine kafa yorması, İslam’ı bu gözle yeniden tanıması, anlamlandırması gerekiyor.

Tartışmalar bu maksada hizmet ederse İslamcılığın yarını adına umutlu olmak için bir sebebimiz olacak. 

Prof. Dr. İsmail Kara: İslamcılık hep olacak

İslamcılık tartışmalarının zihinlerde net bir yer tutması için öncelikle kavramın ne zaman, hangi şartlar altında, kim tarafından ortaya atıldığına bakmak gerekiyor.

Bu sorulara net cevaplar bulunmadan atılacak her adım boşlukta kalacak zira. Prof. Dr. İsmail Kara, meseleyle hem ‘fikir tarihçisi’ hem de bizatihi ‘İslamcı’ olması hasebiyle yakından ilgili. Bu konuda önemli çalışmalara da imza atan Kara verdi sorularımızın cevabını.

-İslamcılık düşüncesi ne zaman ve hangi ihtiyaçtan doğdu?

İslamcılığın ortaya çıkışı ile ilgili iki önemli görüş var. Birincisine göre İslam toplumunun kendi iç dinamiklerinden ihya ve ıslah hareketlerinin bir devamı olarak doğmuştur.

Bu görüşte olanlar Gazali, İbni Teymiye, Şah Veliyullah Dehlevi, Muhammed bin Abdülvahhab’la İslamcılık hareketi arasında irtibat kurarlar. Bu yaklaşım biraz da İslamcılığı modern dönemle sınırlandırma teşebbüslerinin önüne geçmeye dönüktür.

İkinci görüşse İslamcılığı İslam dünyasındaki modernleşme hareketlerinin ortaya çıkardığını savunur. Dolayısıyla bazı konularda modernleşme karşıtı fikirlere sahip olsa da esas itibarıyla Batı etkisinde gelişmiş, modern hatta modernist bir düşünce olduğunu söyler.

Sadece belli konularla sınırlı bir yorum değildir. İslam itikadı, hukuku, kaynaklar, Müslümanların yaşama biçimi, ahlak, eğitim, hukuk, tarih, iktisat… Bütün bunları içine alan yeni bir İslam yorumudur İslamcılık.

-Bugün anladığımız anlamda politik İslamcılığa karşılık gelmiyor yani?

Bütüncül olma arayışını hesaba katmak şartıyla İslamcılıktaki politik yönü öne çıkarmakta bir mahzur yok. Çünkü özellikle entelektüel ve aktivist versiyonunun bütün bir İslam yorumu aramakla beraber siyasi öncelikleri vardır.

Bunun anlaşılabilir bir sebebi var; o da İslam dünyasındaki modernleşme hareketlerinin aslında devleti ve dini kurtarmaya dönük bir karakterle ve taleple ortaya çıkmış olmasıdır. Devleti ve dini birlikte kurtarmayı hedefliyor.

-İslamcılığın ortaya çıkışı hangi döneme denk geliyor?

İslam dünyasındaki modernleşme hareketlerinin kronolojisiyle ilişkilendirilebilir. Türkiye, Mısır, Hindistan, İran’daki İslamcılık hareketlerinin tarihleri de bu manada yakındır.

Mutlaka bir tarih vereceksek 18’inci yüzyılın son çeyreğine tarihlendirebiliriz. Mekân ve oturma tarzı dâhil yeni bir eğitim tarzı, giyim kuşam farklılaşması, ilim-bilim ayrışmasına dair ilk işaretler, yabancı dille eğitim, yabancı hocalar, yabancı ders kitapları…

Bu dönemde rejim tartışması gündemde yoktur, aktivist ahlak arayışları daha sonra çıkacaktır, kaynaklara dönüş, kadın meselesi de… Askerî mekteplere karşı gelişen ilk muhalif ifadeler, bir hadise dayalı olarak ‘kâfiri taklidin’ caiz olup olmadığıyla alakalıdır.

‘Hayır, bu kâfire benzemek değildir çünkü…’ denmeye başladığı andan itibaren İslamcılık hareketi ve ideolojisi harekete geçmiş oluyor. Yeni yorumlar istikametinde tercih yapılıyor. Kaynaklara dönüş hareketi buradan başlıyor denebilir.

-Modern hareketlere bir tepki olarak mı?

Kur’an ve sünnetin İslam tarihi içerisindeki farklıklar da taşıyan zengin yorumları bu yeni yönelişler açısından ayak bağı yahut zayıf halka gibi görülüyor.

Bu bağlayıcılığın ortadan kalkması lazım. Kaynaklara dönerseniz tarih içinde oluşmuş fikir ve yorumların bağlayıcılığından kurtulabilirsiniz. Ondan sonra önünüz açık artık.

Dilediğiniz yorumu çıkarabilirsiniz. Nitekim İslamcılık biraz da bu yorumlardır. Elbette bunun bir de ikinci tarafı var: O da kaynaklar üzerinden daha gür sesli, daha meydan okuyan bir din anlayışı ve yaşama biçimi ortaya çıkarmak.

-Kaynağın verdiği şeyi değil de istediğini alacaksın! Bu pragmatik bir yaklaşım değil mi?

Pratik ve pragmatik olmak, buna karşılık nazariyat düşmanlığı modern dönemdeki düşünce hareketlerinin belirgin vasıflarından biridir. Acil çözüm arayışlarının olduğu yerde pratik değeri olan düşüncelerin öne çıkması, ilmî ve teorik zeminin zayıflaması anlaşılabilir.

Bunun ortaya çıkardığı devasa problemler var. Yaşayan ve kartopu gibi büyüyen problemler hem de bunlar. Ama ortada bir zaruret var. Hem devleti hem dini kurtaracak acil bir reçeteye ihtiyaçları var.

Bugün özellikle bu meselenin dini kurtarmak tarafı ihmal ediliyor. Çünkü İslam dünyasında mevcut devletlerle din arasındaki mesafe açılmış, yer yer kopmuştur. Hâlbuki Sünni İslam dünyasında dini kurtarmakla devleti kurtarmak aynı şeydir.

-İlk İslamcılardan önce ilk modernlere bakmak gerekiyor herhâlde?

Osmanlıcılık hareketinin hemen akabinde ortaya çıkan akımın adı İslamcılık. Devlet politikalarıyla yakından alakası var. Saray ve üst bürokrasi bir taraftan modernleşme hareketlerini yürütürken aynı zamanda İslamî diyebileceğimiz unsurları da kuvvetlendiriyor.

Tipik örneklerinden biri, ıslahat hareketleri denildiğinde akla ilk gelen 2. Mahmud’dur. İstanbul’daki türbeleri ve ziyaret yerlerini en çok tamir eden isimdir o. Islahat hareketlerinin ortaya çıkaracağı problemleri ve boşlukları dinî alanı kuvvetlendirerek aşmaya çalışıyor.

2. Abdülhamid de bu paradoksların adamıdır. Zaten modernleşme tarihimiz aynı zamanda paradoksların tarihidir. İslamcılık da bundan kendisine düşen payları ziyadesiyle alıyor.

-İslamcılar ‘hem Batılılaşalım hem İslamlaşalım’ diyorlar. Mümkün mü bu?

Mümkün! Devasa fikrî ve fiilî problemler ortaya çıkarmasına rağmen mümkün. Çünkü oldu. Türkiye’nin ve İslam dünyasının son iki asırdır değişmeyen en hâkim çizgisi budur.

18. yüzyıldan itibaren hem modernleşme hem de yeni bir dindarlaşma hattına girdi. O gün bugün bu iki hat teorik olarak birbiriyle çelişse de birlikte gidiyor.

-Batılılaşma kararı ‘zamana ruhunu vermek’ iddiasından vazgeçmek, Batı’ya teslim olmak değil mi?

Aslında bunu reddediyor. Çünkü İslamcılık aynı zamanda diyar-ı küfür ve sömürgeci Avrupa ile Batılı fikirlerle sert bir mücadeleye girişiyor.

Hem düşman hem merci-i taklit Avrupa. Tanıdık olanlardan birkaçını söyleyeyim. ‘Avrupa dediğiniz yerdeki bütün iyilikler İslam’dan intikal etmiştir.’

Bir diğeri ‘Avrupa’nın üzerine doğan İslam güneşi’ sembolü. ‘Müminin nerede bulursa alacağı yitik malı hikmet’ meselesi de var.

-İslamcılık ait olduğu dünyanın sorunlarını teşhis edip çözüm üretebildi mi?

İslam dünyasına cevabı oldu. Fakat dünyaya olduğunu söylemek zor. Cevap üretmek için çaba sarf etmediğini söyleyemeyiz. Ama netice itibarıyla bu ciddi soru önümüzde duruyor.

-Kendinizi İslamcı olarak niteliyor musunuz?

Hiç şüphesiz! Yalnız benim fikrî ve entelektüel hayatım hem tarihî hem de aktüel İslamcılığa ciddi tenkitler yönelterek geçti.

İster radikal İslamcılık manasında olsun isterse uzlaşmacı-ılımlı İslamcılık olsun aktüel gidişe uyumlu düşünme biçimlerine ve hareketlere mesafeli durdum.

Ben İslam’ın itikat, ibadet, ahlak olduğu kadar siyasi, toplumsal ve ferdî teklifleri ve talepleri olan bir din olduğunu düşünüyor, böyle bir dine inanıyorum.

-‘İslamcı kim?’ sorusunun net bir cevabı var mı?

Nereden baktığınıza, hangi konuyla ilgilendiğinize göre değişir. Bugün tarifler ve çerçeveler daha ziyade siyaset üzerinden kuruluyor, kurgulanıyor.

Tamamen yanlış olmamakla beraber çok eksik. İslamcılık sadece bir iktidar arayışı değil, aynı zamanda İslam’ı zihinlere ve hayata hâkim kılma mücadelesidir kendince.

Pür entelektüel ve aktivist bir hareket olarak alırsanız cemaat ve tarikatlar gelenekçi tarafta yani dışarıda kalır. Halk Müslümanlığı da öyle.

Fakat aynı zamanda Batı’ya, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı bir duruş olarak tarif ederseniz –ki edebilirsiniz– tarikatları işin içine dâhil etmeniz lazım. Çünkü son üç asırda sömürgecilik hareketlerine karşı en büyük direnişler tarikat merkezli olmuştur.

-İslamcılık doğası gereği mi devlete taliptir?

Hiç şüphesiz! Bir tarafıyla Sünni İslam düşüncesinde din ile devletin birbirinden ayrı olmamasıyla bir tarafıyla da bu düşüncenin zaten devleti kurtarmak kaygısıyla ortaya çıkmasıyla alakalı.

Türkiye’deki bazı İslamcıların devlet talebi kalmayabilir. ‘Azalmıştır, zayıflamıştır’ falan diyebiliriz ama ‘İslamcılığın devlet talebi yok’ diye bir cümle kurulamaz.

-Bugün entelektüel olarak bu reflekslerini diri tutuyor mu?

İslamcılık hem bir uyum hem de bir muhalefet hareketidir. İkisini birlikte görmek lazım. Genel olarak bakarsanız İslamcılığın hem muhalefet damarı hem de uyum, uzlaşma damarı açık ve işliyor.

Türkiye’de toplumsal karşılığı olan derin bir muhalefet odağı varsa, olacaksa İslam’dan, İslamcılıktan başka yerde olmayacaktır.

Konjonktürel iniş ve çıkışları elbette hesaba katmamız lazım ama bunlar bir şeyin bitişi, sıfırlanması olarak açıklanamaz.

Ayrıca İslamcılığı sadece ‘iktidara gelmek’ üzerinden açıklamak aktüel olarak para edebilir ama eksik bir okuma olur. İslam var kaldığı müddetçe İslamcılık hep olacaktır.

‘Bitmiştir’ diyenlerin önemli bir kısmı eski İslamcılar. Bir mihrak adına konuşmuyorlarsa kendileri İslamcılıktan kurtulmak istiyorlardır.

-Neden ‘Müslümanlık’ yetmiyor?

Birçoğuna, mesela halka yeter. Türkiye’de en büyük dairenin Müslümanlık oluşu müspet bir çerçeve olarak geliştirilmelidir.

Fakat ‘Müslümanım’ diyen insanların her hâlde tamamının İslamiyet’in aynı zamanda siyasi, toplumsal bir sistem olduğu konusunda inançları, kabulleri yoktur.

Bunlarla İslamcılar Müslümanlık dairesinde birleşir ama İslam’ın aynı zamanda siyasi ve toplumsal alanda talepkâr, mücahede ruhu canlı bir din olduğu noktasında ayrılır, ayrılabilir.

-‘İslamcılar talip oldukları devleti ele geçirdiler ve o yüzden taleplerinden vazgeçtiler’ yaklaşımı doğru mu?

İslam dünyasında soğuk savaş sonrası dönemde İslamcılık hareketleri içleri boşalarak, fikren geri çekilerek siyasi ve maddi başarı kazanmışlardır.

(Necmettin) Erbakan Hareketi, içi boşalarak büyüdü. Talebelerinin içi daha da boşalarak güçlü tek parti iktidarı hâline geldiler. Fikirlerinden, iddialarından vazgeçtiler.

Onun için tek başına siyasi, iktisadi, bürokratik başarıyı görmek yetmez. Sadece böyle bakmak körlüklere bile sebebiyet verebilir.

Mısır, İran ve Pakistan’da durum aynı. İslamcılar bu süreçte ya iktidara geldi ya da siyasi merkeze daha yakın oldu. Yeni bir aşamadayız bugün. Mısır’da güya Müslüman Kardeşler’e mensup biri cumhurbaşkanı olmuş.

Hangi Müslüman Kardeşler’e mensup acaba? Tunus’ta hangi Gannuşi geldi iktidara? 1980 öncesi ve sonrasında İslam coğrafyasında neler olduğuna dikkatle bakmak lazım bugünü anlamak için.

Yalnız içi boşalan sadece onlar değil. İster sağa ister sola ister cemaat ve tarikatlara bakın, maddi yükselişe paralel giden muhteva zayıflamasını her yerde göreceksiniz.

-AK Parti’nin çıkardığı gömlek sahiden İslamcılık gömleği miydi?

Güzel ve fonksiyonel bir istiare ama ben bir gömlek çıkarıldığını düşünmüyorum. Parti kurulduğu zaman ortada gömlek falan kalmamıştı, üstleri çıplaktı.

Eğer Millî Görüş gömleğini çıkarmaktan söz edilecekse bunu ilk çıkaran kişi, Refah çizgisinden itibaren, Erbakan’dır. Bu açık ve soğuk hakikati görmek kimsenin işine gelmiyor.

-AK Parti politikaları İslamcılıktan ne ölçüde etkilenmiştir?

AK Parti tarihe İslamcılığın muhalif kanadını temsil eden bir hareket olarak değil, sisteme uyum kanadını temsil eden bir hareket olarak geçecek. Bugünkü gücü -siyasi başarısını teslim edelim- konjonktüre uygunluğundan kaynaklanıyor.


Müfit Yüksel Sosyolog, yazar: Ana mesele üçüncü neslin sekülerleşmemesi

“İslamcılar Selefilik etkisiyle gelenekle bağlarını koparmışlardı. Zaman içinde itikadı sorgulayan, şeriatı tümden reddedenler oldu. İslamcılık düşüncesine en büyük darbeyi bu vurdu.

Türk İslamcıları Kürt meselesinde baştan doğru refleksler geliştiremedi. İslamcı referanslardan ziyade milliyetçi muhafazakâr söylem geliştirildi.

‘Türk kültürü İslam’dır’ söylemi üzerinden giderek Türkçü bir çizgiye kaydılar. Bölgenin dindar halkı 1970’lerin başından Millî Görüş çizgisinde yer aldı.

Kürt kartı Erbakan’ın elindeydi; ama o bunu görmedi. 1994’te Erbakan, Türkeş ittifakıyla Kürtleri kaybetti. Bölge maalesef PKK’nın insafına terk edildi.

Devletin din karşıtlığına dayanan tavırları, Kürtlere yönelik ağır baskıları, bir kısım şeyh ailelerinde iyice artan istismar yeni kuşaklar bağlamında dindarların kendilerini yeniden üretmelerine engel oldu.

Dindar halk sığınacak liman arıyor.  2005’te Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’da Kürt sonunu konusunda söyledikleri yeniden bir heyecan uyandırdı. 2007 seçimlerine etkisi oldu bu teveccühün. 2008 sonunda ne olduysa neredeyse tersi bir siyasete dönüldü.

Buna rağmen halk AK Parti’den tamamen umut kesmiş değil. Ama gün geçtikçe geriliyor bu ilişki. 2008 sonundan bu yana AK Parti bölgeden adeta BDP lehine ric’at ediyor. Halkın sığındığı limanları kapatıyor.

Son dönemde bazı noktalardaki tıkanmalar görüldü. İslamcılar içindeki bazı insaf sahibi insanlar ‘Biz ne yaptık?’ diye sorgulama içine girdiler.

Müslümanların problemleri ideolojik İslam parantezine alınmamalı. Aksi takdirde ideoloji çöktüğünde dava da çöküyor. Çünkü ideolojiler dünyevidir ve zamanla sınırlıdır. Çöker.

Yeniden uyanış mümkün ve gerekli. Sağlam bir akide önemli. Ana meselemiz üçüncü neslin sekülerleşmemesi. Dili İslam merkezli toparlamak şart, bu da bilgelikle olur.

Başta tahkiki iman! Bediüzzaman’ın bütün derdi de oydu. Son kaleyi kurtarmamız lazım. Temel onun üstünde yükselir çünkü! ”

Ali Bulaç Sosyolog, yazar :   Unutmayalım, ‘İslam’ diye de bir çözüm var

“Ben bu meseleyi 2001 yılında Yeni Şafak’ta yazmıştım. O gün de konuşulmuştu. Fakat bugün çok geniş kapsamda tartışıldı.

Bunun en önemli sebebi İslamcı gelenekten gelen bir partinin 10 yıldır iktidar oluşu ve bu sürede Türkiye’nin ana sorunlarının çözülemeyişi.

Bunların başında Kürt sorunu var, Alevilik var, adaletsizlik var. Eş zamanlı olarak Ortadoğu’da benzer sorunlar yaşanıyor. Bugün Yusuf Akçura’nın sözünü ettiği ‘üç tarz-ı siyaset’ değil, ‘iki tarz-ı siyaset’ söz konusu.

Milliyetçi, sol-sosyalist ve liberal reçetelerde ısrar ediliyor. Fakat İslam diye de bir çözüm var. Şimdi geldiğimiz noktada paradigmalar çöküyor, siyasi rejimler değişiyor.

Türkiye bu değişimden bağımsız değil. Hâl böyle olunca yazdıklarım tartışıldı. Yazım üzerine benim takip edebildiğim 500’den fazla yazı yayımlandı.

Çok iyi yazılar çıktı. Demek ki toplumda böyle bir ihtiyaç hissediliyor. Ama İslamcılar dışında ne liberaller ne sosyalistler ne de milliyetçiler yeni bir şey söylüyor.

 Batı’nın inşa ettiği paradigmaların, modellerin dışında bir şey ortaya konacaksa bunu İslamcılar yapacak. Çünkü İslamcıların kaynağı Kur’an ve sünnet. Müslümanlar bu kaynağa dönmek zorunda.

Bugün, İslam dünyasındaki mezhep çatışmalarına, etnik-sosyal çatışmalara, din devlet ilişkilerine nasıl bir anlam vereceğiz, bunu nasıl çözeceğiz, onu tartışıyoruz.

İslamcılık tartışması, bunu göstermesi bakımından önemli diye düşünüyorum. Derin bir krizden geçerken İslamcılık tartışması akla Said Halim Paşa’yı getiriyor.

Bize ‘Buhranlarımız’ı isabetle ve dirayetle teşhis eden büyük devlet adamı, bir Said Halim Paşa lazım. Türkiye içinden çıkarır, hatta AK Parti de!”

Murat Güze - Tezkire Dergisi yazarlarından, gazeteci, şair: AK Parti iktidarı İslamcılığı sivil alana çekti

On yıllık AK Parti iktidarıyla birlikte İslamcılığın büyük bir kısmının majör siyasi iddialarını asgariye indirdiği, buna mukabil minör siyasal kanalları zenginleştirdiği söylenebilir. Bu minör siyasal kanallardan büyük bir bölümünü de İslamcı sivil toplum örgütlerinin etkinliklerinin artışında görmekteyiz.

Özellikle Milli Görüş geleneğinin 28 Şubat sürecinde yediği darbelerin en önemlilerine sivil alanda maruz kaldığı göz önüne alınırsa, bir zamanlar Milli Görüş’ün –merhum Necmettin Erbakan’ın deyimiyle- “kuş dili”nde siyasi taleplerini dile getirme imkânı yakalamış İslamcılığın o majör iddialarını asgariye indirerek sivil toplumsal alanda kendini pekiştirme yoluna gitmesini de anlayışla karşılayabiliriz.

İslamcılığı bütün unsurlarıyla yeknesak bir siyasi bakışa sahip bir hareket olarak ele almak yanlıştır. Bu açıdan İslamcılığın AK Parti iktidarıyla birlikte majör siyasal iddialarını artık açıkça ifade etmekten bir süreliğine de olsa vazgeçmesi olarak dile getirdiğimiz hususu İslamcı olarak nitelendirebileceğimiz bütün yapılara teşmil etmek de yanılgı olur.

Çünkü AK Parti’nin hegemonize ettiği siyasal alanda yine de faaliyetini sürdüren Saadet Partisi gibi başka siyasal oluşumlar ile birlikte Hizbullah gibi muhalif STK’lar etrafında örgütlenmiş başka bazı siyasal anlayışların da olduğu rahatça görülebilir.

Bu durum göz önünde tutularak İslamcılığın bazı görünümleri (ki bunlar İslamcılık içindeki kahir ekseriyeti teşkil eder) majör siyasal iddialardan vazgeçerken, “marjinal” addedilebilecek başka bazı anlayışların da muhalif ve iktidarda kim olursa olsun uzlaşmaz konumlarını sürdürdüğü tespit edilebilir.

“Marjinal” kelimesini bilhassa tırnak içine alıyorum, çünkü biliyorsunuz Türk siyasetinde Refah Partisi için de bir ara “Yüzde 2,5’luk bir parti” denmiş, hatta o dönem İsmet Özel, “Bize yüzde 2,5 derler” diye bir yazı yazmıştı.

Bu durum İslamcılığın sona ermesinden ya da mevcut iktidara büsbütün eklemlenmesinden çok, İslamcıların AK Parti iktidarına sivil, toplumsal ve siyasal bakımdan bazı durumlarda “kerhen”, bazı durumlarda da “gönüllüce” destek verdiklerini göstermektedir.

Bunu mevcut iktidar içinde erime olarak değerlendirmek de hatadır.  En azından Refah Partisi ve devamındaki süreç göz önünde tutulursa bu tür desteklerin “geçici” ya da “stratejik” destekler olarak algılanması da mümkün olabilir.

Dün Refah Partisi’nin “kuş dili”nde majör siyasal iddialarını dile getiren İslamcılar bugün pekâlâ AK Parti’nin “muhafazakâr demokrat” kimliğinde kendi iddialarını ifade edebilecek unsurlar keşfetmiş olabilir.

AK Parti’nin geniş toplumsal kesimlere hitap eden söyleminin işe yaramadığı durumlarda İslamcılığın tekrar majör siyasal iddialarını dile getirmeye başlaması da mümkündür, bu ihtimal tümden göz ardı edilemez.

İslamcılık gibi 150 yıllık bir tarihe sahip bir siyasi anlayışın 10 yıllık AK Parti iktidarıyla birlikte sönümlendiğini ileri sürmek doğrusu çok aceleci bir hükümdür.

Doç. Dr. Yalçın Akdoğan - Siyaset bilimci, Başbakan’ın danışmanı: İslamcılık dönüşerek yoluna devam ediyor

“Ben İslamcılığı çok önemsiyorum. İslamcılık Türkiye’ye büyük bir dinamizm getirmiştir. İslamcılığın bittiği kanaatinde değilim.

İran devrimi olduğunda birilerine göre İslamcılık bitmişti. İslamcılık iktidara gelmeyi hedeflemiyordu, siyasi iktidar üzerinden toplumu dönüştürmeyi amaçlıyordu.

Toplumu İslamlaştırma projesinde devlet merkezdeydi. AK Parti’nin ve muhafazakârlığın anlayışı bu şekilde değil. Yukarıdan aşağıya bir dönüşüm kalıcı olmaz.

Toplumsal dinamiklere dayalı dönüşümler etkili olur. Muhafazakârlık sadece bütün dünyada devrimci değil evrimci politikaları savunuyor.

AK Parti devlet aygıtını kullanarak toplumu muhafazakârlaştırma, dindarlaştırma, dönüştürme projesi uygulamıyor. ‘İslamcılık bitti mi bitmedi mi?’ meselesinde en kritik yer burası.

Toplumlar nasıl değişip dönüşmeli, bunun yöntemi nasıl olmalı? İslamcılık bu konu üzerinde çok durmuştur. İran devrimi sürecinde devlet odaklı İslamcılık düşüncesinin Türkiye’de sorgulanmaya, dönüşüm geçirmeye başladığını görüyoruz.

Devlet eksenli anlayıştan birey eksenli, insan odaklı anlayışa evrildiğini görüyoruz. Biz devleti konuşalım derken insanı kaybetmeye, özü yitirmeye başladık düşüncesiyle bir özeleştiri oldu.

O dönemde biz Ali Bulaç ve bazı arkadaşlar İslamcılık yerine Yeni İslamcılık demeyi uygun bulmuştuk. Çünkü İslamcılık bir dönüşüm geçiriyordu. Bugün olup bitenleri İslamcılık üzerinden konuşmak çok doğru değil; ama İslamcılık konuşulması gereken önemli bir mevzu. İslamcılık değişerek, dönüşerek akıyor.”

Arap Baharı’nın İslamcıları ne yapacak?

Türkiye’deki İslamcıların geçirdiği dönüşüm ve bugün yüz yüze olduğu problemlerin İslam dünyasında da karşılığı var.

Özellikle Arap Baharı sonrasında Mısır ve Tunus’ta iktidara gelen İslamcıların bir imtihan vermesi gerekiyor. Yola, değerlerine sahip çıkarak mı, kimliklerinden vazgeçerek mi devam edecekler?

İhvan-ı Müslimin kökenli Muhammed Mursi ve Muhammed Gannuşi’nin şimdilik net bir tavır sergilediklerini söylemek mümkün görünmüyor. Cevat Özkaya, İslam ülkelerinde öne çıkan yeni siyasi aktörlerin ‘İslam devleti nasıl olmalıdır?’ meselesine kafa yormuş insanlar olduklarını hatırlatıyor.

Fakat teorisini kurdukları devletle başına geçtikleri ulus devlet aynı değil. “Şimdi yepyeni bir düşünce üretmek zorundalar.” diyor Özkaya.

Görüntüler, araçlar değişir; ‘temeli değiştirmeden İslam’a uygun olanı nasıl yapacağım?’ sorusu gündemin orta yerinde duruyor zira.

Müfit Yüksel, ‘sağlam akide’ sorununun İhvan-ı Müslimin için de geçerli olduğunun altını çiziyor. İslam’ı ideolojik paranteze alan İhvan hareketiydi. Mısır halkının din ve gelenekle bağı hiç kopmadı.

Ancak siyasi mücadeleyi bugüne taşıyan damar, geleneği reddederek geldi bugüne. Sadece Mısır’da değil, İslamcıların tüm Arap dünyasındaki geleceğini; ‘halkın dindarlığı ile tasavvuf ve tarikatlarla barışacak mı?’ sorusuna verilecek cevap belirleyecek Yüksel’e göre.


 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-33425-bitmeyen-tartisma-isl%C3%A2m-ci-lik.html

31 Mart 2013 Pazar

SEKÜLER DÜŞÜNCENİN ÇIKMAZLARI





Modern düşünce (1) kendinden öncesine atf-ı nazar etmeyerek, tek doğru bilginin rasyonalizm ve pozitivizm odaklı kendi bilgisi olduğunu iddia eder. Buna göre, fizik ve metafizik birbirinden ayrılmalıdır; insanın ölçebileceği ve üzerinde düşünebileceği alan sadece fiziktir.

Metafizik kiliseye bırakılmıştır. (Burada istidrâdî olarak o zamanki kilisenin, akla şeytan oyuncağı olarak baktığını ve hakikati aramanın, kilisenin hakikatin kendisi olduğu düşüncesine ters düştüğü fikrini belirtmekte fayda vardır.)

Mekanik kâinat görüşüne göre, kâinattaki hâdiseler sebep-netice münasebeti içinde cereyan ettiğinden anlaşılabilir ve böylece fizikî varlığın işleyiş bilgisineulaşılmış olur.

Bacon’un ‘bilimsel yöntemi’ne göre, hakikate ulaşmak ancak deneyle mümkündür; bunun hâricinde  bir yol insanoğlunu hakikate götürmez. Bu düşünce sistemine göre bilgiye giden mutlaklaştırılmış tek bir yol vardır: aklı kullanıp deney ve gözlem yaparak fizikî dünyada sebep-netice münasebetlerini bulmak.

Modernizmin temeli olan yukarıdaki düşünce, varlığın metafizik boyutunu bir kenara bırakmış ve tabiatı tahrip etmenin meşrulaşmasına kapı aralamıştır. Bu yolda insana fayda sağlayan her şey aşırı yüceltilmiş ve mubah sayılmıştır.

Aklın iki işleyişi

Bilime göre her şey bir sebebe bağlıdır. Bu sebep veya sebepler zinciri anlaşılmadan varlığın bilgisine ulaşılamaz. Varlığın metafizikî boyutunu kabul etmeyen modern bilim, varlıkta hikmet aramaz, sadece fayda eksenli sebep ve neticeyi arar. Modern düşünceye göre her fert kendi nefsine mâliktir ve hayatına aklıyla kendince bir mânâ yükler.

Oysa hakikatte akıl iki şekilde işler. Akıl, nefsin bir oyuncağı veya kalbin bir fakültesidir. Dolayısıyla ya nefsiyle düşünen veya kalbiyle akleden insan vardır. Birinci durumda, herkesin kendi heva ve hevesine göre akletmesi sebebiyle, içtimaî hayatta bir kaos ortamının oluşacağı muhakkaktır. Fakat modern felsefe yanlış bakış açısı ile bu fikri bütün âlem için geneller ve kâinatı bir kaos ortamı olarak tasavvur eder. Bu kaos ortamında ise, mücadele vardır ve kuvvetli olan ayakta kalır.

Bu yüzden, Frederic Nietzsche ‘iyi’nin gücü elde etmek olduğunu iddia etmiş ve halkı soylular (kuvvetliler) ve sıradan insanlar olmak üzere ikiye ayırmıştı. Bu anlayışa göre maddî olarak aciz olanlar kendilerini tatmin etmek için, maddî gerçeklerden sıyrılıp kendilerine başka istinad noktası ararlar. Dolayısıyla mânevî arayış, fizikî dünyaya karşı kuvvet yetirememe hâlinden (acziyetten) kaynaklanır. Hakikatte ise, acziyet dini tanımamanın tetiklediği bir durum mudur, yoksa mânevî arayış veya dine yönelmenin bir sebebi midir?

İnsanın acziyeti

Hayat sahiplerinin en mükemmeli olan insan kendine mâlik değildir aslında. Bir örnekle açıklayacak olursak, bir miktar para askerin kendisine aitse, onda her türlü tasarruf hakkına sahiptir. Fakat devlet tarafından kullanılmak üzere ona verilmişse, asker onu ancak belli bir daire içinde kullanabilir.

Yani o paranın mutlak mâliki değildir. Aynen bunun gibi insan da kendine, bedenine mutlak mâlik değildir. Zîrâ bedenini her zaman istediği gibi kullanamaz. Bazen hasta olur, kolunu kaldırmak ister; ama kaldıramaz. Hattâ ölmek istemediği hâlde ölmesi bile, onun bedenine mutlak mâlik olmadığını gösterir.

İnsan, iptal-i akıl ve hisse uğramamışsa başkalarının elemleri ile müteellim olduğundan dünya kendisine umûmî bir matemhane gibi gözükür. Ayrıca, her nefse bir mâlikiyet veren modern insanın gözünde de âlem vahşetin hâkim olduğu bir yerdir. Zîrâ, Sartre’ın da dediği gibi, “İnsanoğlu ne yapacağını bilmez hâlde dünyaya bırakılmış, kendi başına kalmıştır.”

Bu bakışa göre, her yerde zâlimlerin velveleleri, mazlumların vaveylaları duyulmaktadır. Dinden kat-ı nazar eden modern görüşün bu çarpıklığı insanın kalbine, ruhuna elemler yüklemiş, ona acziyet hediye etmiştir. Acziyetten kasıt, insanın fizikî dünyada öğrendiklerine karşılık enfüste bir istinad noktası bulamaması ve ruhen aciz duruma düşmesi hâlidir.

‘Âlemde daima mücadele hâkimdir.’ tasavvuru da tamamen yanlış bir bakış açısına dayanır. “Güneş ve kamerin nebatat ve hayvanatın imdadına; hayvanatın (ve bitkilerin), insanların imdadına yetiştirilmeleri; gıda maddelerinin, meyvelerin; besin zerrelerinin beden hücrelerinin beslenmesine vesile olmaları”(2) âlemdeki yardımlaşmanın ne kadar zahir olduğunu gösteren işaretlerden sadece biridir.

Öyle ki kâinattaki herhangi bir sebebin eksikliği çok büyük zararlara netice verebilmektedir. Örneğin azot çevriminde nitrat bakterilerinin olmamasını düşünelim. Bu durumda bitkiler azotu kullanamayacak, metabolizmaları sarsılacak, fotosentez duracak, havada oksijen azalıp aşırı karbondioksit birikecek ve yeryüzü insanlar için yaşanmaz bir hâl alacaktır. Bunun gibi, kâinattaki küçük büyük bütün dengeler, yardımlaşmanın hüküm sürdüğünü gösterir.

Sebeplerin yeri ve mâhiyeti

Bunun yanı sıra, bütün hâdiseleri neticelere bağlamak, kâinatta mutlak fâil olarak esbabı görmek, modern felsefenin müteal olandan mahrum olmasının bir neticesidir. Bediüzzaman Hazretleri esbabın tesirini, “Esbab-ı maddiye yalnız terkip eder, toplar.

Kendilerinde olmayanı hiçten yoktan yapamadıkları, bütün ehl-i aklın yanında musaddaktır.”(3) şeklinde özetler. Herhangi bir neticeye bakıldığında onda derin bir şuur, aşkın bir ilim ve kudret gibi sıfatlar görülür. Bu sıfatlara sahip olmayan sebepler o neticenin de asıl fâili olamaz. Bununla birlikte, her sebep mümkinattandır, varlığı ile yokluğu müsavidir.

Dolayısıyla her sebep başka bir sebebe, o da bir başka sebebe dayanır. Tıpkı iki ayaklı sandalyelerin ayakta durabilmesi için birbirlerine dayanması gerektiği gibi. Fakat neticede bu silsilenin de ayakta durabilmesi için kendilerinden (mümkinat nevinden) olmayan bir Vacibü’l-Vücud’a bir Musebbebü’l-Esbab’a ihtiyaç vardır.(4) Esbabın en gelişmiş olanı durumundaki insan en ufak bir şeyi yoktan var edemiyorsa, diğer hiçbir esbab hakiki fâil olamaz.

Netice itibariyle, modern bilime göre düşünen insan, salt akılla ve tecrübî metotla fizikî dünyanın bilgisini elde etmeye çalışırken, en küçük daireden en büyük daireye her şeyi sebeplere bağlar. Bir hücreden başlayıp kâinata çıkan bilim adamı keşfettiği mükemmel dengeleri esbaba isnad ettiği için, herhangi bir sebebin de bu mükemmel dengeyi alt üst edebileceğini düşünür. Zîrâ yıkmak, yapmaktan çok daha kolaydır. Böylece modern bilim adamı sırtına çok büyük bir yük yükler. İlim yolunda keşfettiği ve sebeplere dayandırdığı her şey bir müddet sonra ona korku vermeye başlar. İlmi artık ona acziyet vermiştir. Bu acziyet içerisinde bir istinad noktası arar. Bu bazen kendi nefsi (enesi), bazen teknoloji, bazen de tabiat olur.

Görüldüğü gibi, metafiziği fizikten ayırıp her şeyi sebeplere bağlayan mekanik dünya görüşünün; her nefse bir mâlikiyet veren, âlemde kaos tasavvur eden ve mücadeleyi kazanmanın yegane yolunu da kuvvet olarak gören modern anlayışın iddia ettiğinin aksine, dine yönelme acziyetten değil, acziyet dini tanımamaktan kaynaklanır.

Dipnotlar

1. Ali Bulaç, Din ve Modernizm, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2006, s.15.
2. Bediüzzaman Said Nursi, Nurun İlk Kapısı, İstanbul: Sözler Yayıncılık, 2004.
3. Bediüzzaman Said Nursi, Asâ-yı Musa, İstanbul, Yeni Asya Yayıncılık, 2005, s.273.
4. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, İzmir, Nil Yayınları, 2006, s.14.

Kaynaklar

- Nursi, Bediüzzaman Said. Asâ-yı Musa, İstanbul,Yeni Asya Yayıncılık, 2005.
- Nursi, Bediüzzaman Said. Nurun İlk Kapısı, İstanbul, Sözler Yayıncılık, 2004.
- Gülen, Fethullah. Günler Baharı Soluklarken, İstanbul, Nil Yayınları, 2004.
- Bulaç, Ali. Din ve Modernizm, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Bulaç, Ali. Bilgi Neyi Bilmektir, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2005.
- Bulaç, Ali. İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe Vahiy-Akıl İlişkisi, İstanbul: Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Bulaç, Ali. Tarihe Kutsala Hayata Dönüş, İstanbul: Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Ünal, Ali. “Modern Sosyolojik Yaklaşım ve Müslümanlar”.

30 Mart 2013 Cumartesi

POSTMODERNİZME KARŞI REÇETE - KEMAL SUSKUN


Ali Bulaç, Postmodern Kaosta Kıble Arayışı adlı yeni kitabında zamanı ve mekânı “modern” adlandırmasıyla bölen hâkim Batı söylemine karşı çıkıyor ama onu anlamlandırmayı da ihmal etmiyor.
 
POSTMODERN KAOSTA KIBLE ARAYIŞI, ALİ BULAÇ, İNKILAP KİTAPEVİ, 280 SAYFA, 15 TL

Hâkim söylemin, egemenin dilinin, ‘diğerleri’ (geriye kalan) üzerinde travmatik bir etkisi vardır. Önce söylenenler inkâr edilir, görmezden gelinir.

Osmanlı’nın Rönesans’a, Reform’a ve Aydınlanma’ya verdiği ilk tepkidir bu. O devir için Osmanlı, “İslam âlemi” demektir. Bu, Batı’nın hâkim güç olmadan evvel yaşadığı bir dönüşüm, kemâle erme sürecidir. Haliyle ‘diğerleri’ tarafından anlaşılmaya değer görülmemiş olabilir.

Devrin Osmanlı metinleri, daha ziyade devletteki ve toplumdaki yozlaşmanın kaynağını, içeride aramaya koyulmuşlardır. Padişaha sunulan raporlarda, bugün sıklıkla işittiğimiz, “Bu mesele dünyada şöyle hallediliyor.” gibi satırlara rastlamak ihtimal dışıdır; devrin şartları bakımından gereksiz de görülebilir. Ardından, egemenin varlığı küllî bir biçimde ortaya çıkar ve çatışma süreci başlar.

Ama bu çatışma aşk-nefret ikilemini beraberinde taşır. Bir kısım, illa ki o varlığa sempati duyacaktır. Sonra kabullenilir ve hâkim söyleme göre hizaya girilir. Burada da çatışma duygusu içeriksel bir muhalefet olarak hayatını sürdürür. Nihayet, makul bir zeminde, kısmen de olsa eşitlik duygusu içinde onunla diyaloğa geçilir.

İslamcı miras nedir?

‘İslam âlemi’nin Batı ile ilişkisinde hangi aşamadayız? Bu şema doğrusal değil, döngüsel bir seyri işaret ediyor. Üstelik Osmanlı’nın yıkılışıyla birlikte çeşitlilik baş göstermiştir İslam coğrafyasında. Birkaç kez kabullenilen Batı’nın hegemonik söylemi, aşırı milliyetçi dalgalara dönüşmüştür kimi zaman.

Sosyalizm, komünizm akımları 1960’larda ve 1970’lerde Türkiye, Suriye, Mısır gibi ülkelerde Batı’yla ilişkileri başka boyutlara taşımıştır. Avrupa ve ABD’deki “ikbal dönemleri”, İslam coğrafyası için bir türlü aşılamayan ideolojik tıkaçlara sebep olmuştu; oralardaki kriz dönemlerinde ‘diğerleri’ çoğunlukla kendi halleriyle cebelleşmekteydi.

Ama bugün farklı bir yapısal durumla karşı karşıyayız. 2008 krizi, Arap uyanışı ve Çin’in yükselişi, Afrika’nın sessiz dönüşümü aynı zamansal düzlemde gerçekleşiyor ve bu gerilim hattında alınacak kararlar, tarihi, yani Batı’yla ‘diğerleri’nin etkileşimini, farklılaştırabilir. Bunun için, Doğu’nun basiretli, Batı’nın da basiretsiz kararlar alması beklenir elbette...

Ali Bulaç, Postmodern Kaosta Kıble Arayışı kitabıyla bu tartışmaya geleneksel bir cepheden katılıyor. Bulaç, İslamcı mirası reddetmeyip geliştirme taraftarı. İslamcı miras: Devletlerin çözülme süreçlerinde “Ne yapmalı?” sorusuna İslam coğrafyasında verilen siyasî cevapların toplamı. Bulaç, zaman-mekânı “modern” adlandırmasıyla bölen hâkim Batı söylemine karşı çıkıyor ama onu anlamlandırmayı da ihmal etmiyor.

Modern ve postmodern dönemlere dair tespitleri, kurucu söylemlerden değil, eleştiren-yıkan söylemlerden ileri geliyor. Haliyle ‘modern tahayyül’e karşı çıkmanın, Batı için bile kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. ABD’de okul saldırıları, Brievik’in Norveç’teki kanlı eylemi, Batı’daki ‘ahlakî kriz’in görüntüleri... Bulaç’a göre İslam’ın tarihî ve kültürel kodları bu krizleri çözmeye hayli elverişli .. Ama ‘kapitalizmin ıslahı’ konusuna şüpheyle yaklaşıyor Bulaç ve kapitalizmden, modernizmden ve ‘postmodern kaos’tan çıkışı teklif ediyor. Bu durumda şu soru güncelliğini koruyor İslam coğrafyası açısından: Ne yapmalı?

Özü yeniden keşfetme çağrısı

Bu bakımdan, Ali Bulaç’ın Batı’yı anlamlandırma çabası hayli gereklidir. Belki bunu, farklı perspektiflerden ve daha çeşitli metotlarla yapmak lâzım. Öte yandan Bulaç’ın İslam coğrafyasına uyarısı olarak okunabilecek “Mevlana” ve “Yunus Emre” bölümleri, İslam’ın özünü de yeniden keşfetmeye çağırıyor.

Burada mesele Mevlana ya da Yunus Emre’nin İslam’ın özüne zarar vermesi değil –böyle bir şey bahis dışıdır– bugün New Age tarzı akımların, bu iki İslam bilgesini kendi potalarında eritme çabasıdır. Bulaç çift yönlü işleyen bir entelektüel çabadan bahsediyor ancak bunun pratik hayata yansıması konusunda ekonomi-politik ya da sosyolojik bir öneri getirmiş değil henüz.

Bu bağlamda, İslam coğrafyası için ‘basiret’in iki kaynağından bahsetmek mümkün: Ömer bin Abdülaziz’in dediği gibi “Allah’la ilişkileri düzeltmek” ve ‘çağın bilgisi’ni elde etmek. Teorik planda bu kaostan çıkmak için çok sayıda uyarı yapılabilir elbette, ancak pratik anlamda küllî bir projenin yokluğu hâlâ göze çarpıyor.

 http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitapzamani/newsDetail_getNewsById.action?newsId=8136