30 Mart 2013
SELIM İLERI
“Aradan geçen bunca yıl sonra, o romanlar yine bahar çiçekleriyle
donanmış olarak, kırlarda gelincikler, kıpkırmızı gelincikler açmış ve
kameriyelerden geçilip gidilmiş gibi beleriyorlar. Havada bahar kokusu
var ve ben yeniyetmelik çağıma dönüyorum.”
1990’larda böyle yazmışım. Handiyse çeyrek yüzyıl önce. Çeyrek yüzyıl
önce, bir zamanların, 1930’ların, 1940’ların ‘popüler’ romanlarına selâm
göndermek istemişim. Popüler romanlar, yani, bir bakıma, o yılların
‘çok satar’ları. Edebiyat tarihleri bu soydan romanlara, romanların
yazarlarına hemen hep horgörüyle yaklaşmış. Horgörüye üzülmüş olmalıyım.
Yeniyetmeliğimde öylesi romanlardan duyduğum coşumu dile getirmeye
çalışmışım.
Bunları niye yazıyorum yeniden?
Geçenlerde gazetelerden birinin kitap ekinde okudum; çok satarlar
hezeyanında, bugünün çok satarlar tutkunluğunda, Kürk Mantolu
Madonna’nın da “yetmiş yıl”dır çok sattığı ileri sürülüyordu.
Şaşakaldım.
Yalnız şaşakalmadım, aynı zamanda donakaldım.
Çünkü, Kürk Mantolu Madonna, “70 yıldır çok satan kitaplar listelerinde
yer alıyor ve her kuşağı kendine hayran bırakıyor”muş.
Keşke...
Kürk Mantolu Madonna, Millî Şef döneminde hayatı noktalandırılan
Sabahattin Ali’nin son romanıdır. 1943’te yayımlanmış. Sabahattin Ali
1948’de öldürülüyor. Sabahattin Ali’ye yöneltilen suçlamalar, cinayetin
bugün bile bulanık kalmış yargılanması, o günlerin basınında yazılıp
çizilenler, Kürk Mantolu Madonna’nın yazarını âdeta silip süpürüyor.
Sabahattin Ali’nin eserleri birer ikişer tükeniyor ama, göze alıp
yeniden yayımlayacak yayıncı yok.
Türkiye’nin çok uzun yıllar
acısını çektiği ‘düşünceye saldırganlık’ cinneti, Sabahattin Ali’nin
eserini de vuruyor ve bu büyük yazar handiyse unutuluyor! Uzun yıllar,
Sabahattin Ali’nin kitapları ancak gizlice bulunur. ve gizlice okunurdu.
Değil ‘satış listeleri’, eski kitap satan mekânlarda bile Sabahattin
Ali’ye rastlanılmazdı.
Hangi yetmiş yılın çok satar listeleri?
1960’ların
sonunda, nihayet Varlık Yayınları, Yaşar Nabi Nayır, Sabahattin Ali’nin
Bütün Eserleri’ni yayımlamayı göze alabildi. Bir cesaret sorunuydu.
Bununla birlikte, son cilt, ilk yayımlanışı 1947 tarihine rastlayan
Sırça Köşk, 1960’ların iyice sonunda bile, yeni basımda ‘eksik’
yayımlanacaktı. Millî Şef döneminin öfkesine yol açan ‘öykü’, evet bir
öykü, kitapta yer almıyordu.
Hangi yetmiş yıl? Hangi yetmiş yılın çok satar listeleri?
Kaldı ki, Doğan Kitap için, 2000’lerde bir dizi hazırlamıştım. Öneri
Doğan Kitap’tan geliyordu. Bu dizide geçmiş günlerin popüler romanlarını
2000’lerin okuruyla buluşturacaktık; başta Kerime Nadir, Muazzez Tahsin
Berkand, Esat Mahmut Karakurt, Etem İzzet Benice... Esat Mahmut’un
vârislerine ulaşamadık. Ötekilere, bir de Fikret Arıt’ı ekleyebildik.
O zamanlar andığım yazarların -uzun yıllar içindeki- ‘satış’larını
saptamaya çalışmıştık. Uzun yıllar içinde, toplasanız, beş altı yüz bine
-kabataslak- ancak ulaşılıyordu.
Kerime Nadir’lerin arka kapağına “yüz binlerce okura romanlar yazmış” gibisinden bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum...
Dönelim çocukluk, ergenlik çağıma. O zamanlar İstanbul’un azbuçuk
roman okuyan her evinde popüler romanlardan bir ikisine rastlanılırdı.
Kapaklarında dalgalı saçlı güzel gençkızla mert bakışlı delikanlının boy
gösterdiği kitaplar. Çoğunun üzerinde renkli harflerle Kerime Nadir
imzası okunur.
Tümü, semtin varlıklı sayılabilecek bir
görünüm sunduğu evlerde. Sözgelimi ya da benim hatırladıklarım, Moda’da,
Şifa’da, Cihangir’de, Teşvikiye’de, Şişli’de. Araya Türk sineması
girmeseydi bu romanlar kalabalık kitlelerle buluşabilir miydi,
yanıtlamak zor. Diyeceğim, koşullar bugünkünden çok farklıydı.
Okuduğum ilk Kerime Nadir romanı hangisiydi? Roman okunan evleri sarıp
sarmalamış Kerime Nadir romanları, demin söylediğim gibi, edebiyat
çevrelerinde, sanat çevrelerinde pek öyle sevgiyle anılmıyor, edebiyatın
değerleri arasında hiç sayılmıyordu. Bu yüzden olacak, yeniyetmeliğime o
kadar gönül pusları katmış bu romanları ben de apar topar yadsıyacak,
ilk okuduğum Kerime Nadir romanını da çarçabuk unutacaktım. Hangisi?
Hıçkırık mı, Samanyolu mu?
Kerime Nadir’in eseriyle barışmam
için yıllar gerekliymiş. Yıllar geçince, aşk ve karasevda romanlarını
özledikçe, bu eserlerin edebiyatın dışına atılmış olmasına bir anlamda
karşı koyacaktım.
Bu romanlar üzerine bir şeyler de yazdım.
Geçmişte yerdiğimi unutmuş; şimdi sosyolojik değerleri üzerinde
duruyordum. Öyle ya, roman okuma sevgisinin bunca sönük olduğu bir
ortamda, Kerime Nadir, Muazzez Tahsin, Esat Mahmut gibi romancılar,
yıllar yılı, roman okuru yetiştirmişlerdi. Server Bedi’yi, kimi
romanlarıyla Refik Halit’i de unutmamak gerekir.
Çok satma reçeteleri henüz saptanamamıştı
1980’lerde şöyle yazmışım:
“Böyle düşününce popüler romanlar olanca kartpostal şiirsellikleriyle
geri geldi. Bazıları için çok gözyaşı dökmüştüm, bazılarından yıldızlı
yaz geceleri ve o gecelerde umutsuz bir aşk için çalınmış keman kalmış
belleğimde, Çölde Bir İstanbul Kızı’nın egzotik tasvirlerini, çölü,
kızgın güneşi nasıl unutabilirim?”
Handiyse yirmi yıl,
1980’lerden 2000’lere bu soy romanları önemsediğim için epey
hırpalandım. Eski, kötü romanları hortlattığım bile ileri sürüldü.
Oysa bu romanlar, edebiyat tarihlerimizin hışmına uğramış bu yazarlar
günümüzün çok satar anlayışının çok dışındaydılar. Dil, anlatım, kurgu,
ileti; hepsinde özen sözkonusuydu. Çok satma reçeteleri henüz
saptanamamıştı. Romancılar şunu yaptım bunu yaptım diye
böbürlenmiyorlardı. Kerime Nadir anılarında kendi romanları için
“iddiasız esercikler”di der.
Edebiyat tarihlerimiz onları
benimsemedi, değerlendirmedi, dahası, edebiyat sosyolojisi açısından
değerlendirmeyi bile gereksinmedi. Refik Halid Karay gibi eşsiz bir
anlatım ustasını küçümseyen yorumlar hep o yıllarda...
Bugünün gözü dönük satış yarışında bütün ölçütler altüst oldu. O kadar
ki, işte Sabahattin Ali ve Kürk Mantolu Madonna örneği. Yetmiş yıldır
listelerde olduğuna göre, Sabahattin Ali, hiç değilse ‘bir’ romanında
satış başarısına ulaşmış gösteriliyor; Kürk Mantolu Madonna’ya gelince,
yetmiş yılla meydan okumuş bir satış romanı!
Demek geriye tek denektaşı kaldı: Satış...
Kürk Mantolu Madonna edebiyatımızın en güzel romanları arasındadır.
1960’ların sonunda okudum, sonra defalarca yeniden okudum. Birçok kişiye
okumaları için rica ettim. Yazık ki, pek az kişi okudu. Gerçi okuyanlar
eseri sevdiler ama, okumayı yarım bırakanlar da bu romanın pek “sıkıcı”
olduğunu ileri sürdüler.
Sıkıcı buluyorlardı, çünkü kolayın
kolayı okumalara alışmışlardı. Yalnız Sabahattin Ali değil, Reşat Nuri
de sıkıcıydı, Refik Halid de. Son yirmi yılın dökümünde sıkıcı olmayan
kalmamış gibiydi, tabiî yeni moda yazarlar dışında.
Kürk
Mantolu Madonna’nın okunması çok sevindirici. Ama hep Huzur örneğini
düşünüyorum; Huzur da çok okunuyor ya da okunduğu ileri sürülüyor.
Huzur’u okuyan, özümseyen kaç okur olabilir? İstanbul’un silueti
böylesine değişirken bu okurlar neredeydi?
Aynı şekilde, “Raif Efendi”nin müthiş hikâyesi, o keder, hem bireysel hem toplumsal, o yalnızlık bugüne nasıl yansıyor?
Bilmiyorum, anlayamıyorum, yanıtlayamıyorum.
http://www.zaman.com.tr/aktuel_cok-satmamislar_2071636.html