Popüler Yayınlar

TİMAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TİMAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2013 Cuma

GEÇEN HAFTA NELER OLDU?


1 Mart 2013


- İSTANBUL

Bazı yürekler gam ve kederle doldu. Bazılarınınki serinledi.
Bir annenin gözüne uyku girmedi. Gece boyu nöbet tuttu çocuğunun başında. Ateşini ölçtü her saat başı.

Çocukluk komşumuz Fadime teyze öldü.

Kimi kuşlar şakıdı. Kimileri gayb alemine alındı.
Bir ağaç kovuğunda hayat buldu üç yumurta.

Sabahların çiği yorgun sokakların omzuna düştü.

Hâlâ gökte ay vardı.

Saatler çaldı.

Ezanlar okundu.

Ezan saatini bekleyen yaşlılar vardı. Tek tük gençler.

Kimileri yokuşlara tırmandı.

Kimileri yokuşlardan indi.

Kimileri erkenden yollara düştü rızkını aramak için.

Kimisi metrobüste, dayadı cama başını, hülyalara daldı. Biri açtı kitabını okudu. Facebook’una baktı birkaçı.

Yorumlar gözden geçirildi. Kızın birinin canı sıkıldı. Onu terk eden delikanlının ilişki durumu değişmişti.
İçinden küfretti.

Bir diğeri, ilk vapurla karşıya geçmekteydi. Yolculuk boyunca, mavi sulara bakarak, doksan dokuz kere “Rabbi innî messeniye’d-durru ve ente erhamu’r-rahimiyn” ile “Lâ ilahe illâ ente subhaneke innî küntü mine’z-zalimiyn” dedi. Günler böyle akıp gitti.

Bir hafta daha yakınlaştı yaşayanlar ölüme.

Bilinmezlikler tuttu köşe başlarını.

Kadının biri gece yarısı tatlı uykusunu yardı geçti. Uyandı, abdest aldı. Başını secdeden alamadı saatler boyu.

Dudakları kıpır kıpırdı şehir rüyadan rüyaya geçerken.

Masum bir gülümseme belirdi bir bebeğin yüzünde.

Kimi aşka tutuldu yeniden. Kimi aşkla yaralandı.

Âşıklara verilen güller bir hafta dayanamadı.

Güneş doğdu yedi kere, yedi kere de battı. Tam zamanında.

Ne geleni vardı ne gideni bazı evlerin.

Bazı evlerde huzur, bazı evlerde kavga dövüş vardı.

Bazıları nefs-i emmarenin, bazıları kalbin yolundan yürüdü.

Kimileri dünyanın üzerindeydi, kimilerinin de dünya üzerlerinde.

Dünyanın yarısı aydınlıktı yarısı karanlık.

Dağların tepeleri yine soğuktu. Çöller yine kor ateş.

Oscar ödülleri dağıtıldı.

Alt kattaki komşu taşındı.

Üst kattan kavga gürültü yan komşudan müzik sesleri eksik olmadı.

Arabayı park ederken arka tamponu sıyırdı bir sürücü.

Ayakkabılar biraz daha eskidi.

Yeni bir çanta aldı kadın. Saydı, yirmi dokuz tane olmuştu çantaları.

Adam, “Sen kim oluyorsun da arabayı benimkinin önüne kırıyorsun,” diye bas bas bağırdı.

Biz kimiz, diye düşündü yeni yetme delikanlı.

 Birilerinin dilinden sonsuz hamd döküldü, birilerininkindense kasvetli isyan.

Kimileri aziz bir misafir gibi yaşadı geçtiğimiz haftayı. Kimileriyse  kendilerine acıyarak geçirdi aziz saatleri.

Kadın boşanırken kuzeni evleniyordu.

Politikacılar her zamanki nutuklarını attılar. Hayatın faniliğinden bahseden pek olmadı.

Oynaştı durdu yunuslar azgın dalgalarda.

Kiminin acısı taştı kiminin sevinci.

Şair haklıydı (Tomas Tranströmer): “Ölüm, doğuştan var olan o leke,/giderek büyüyordu/hepimizin üstünde, kiminde/hızlı, kiminde yavaş.

Haklar gasp edildi.

Dünyanın mahkemeleri tartamadı kırık kalplerin iniltisini.

Hesaplar ahirete bırakıldı.

Meleklerin gözü dünyadaydı. Onlarla şenlendi kainat.

Çoğu insan bezgin kalktı yataktan.

Kimilerine uzaklar yakın oldu, kimilerine yakınlar uzak.

Bir çöl rüzgârı altını üstüne getirdi kumların.

Yine ölüm öldürülmedi.

Kabir kapısı kapanmadı.

Ebedi bir saadeti kazanmak ya da kaybetmek en önemli meseleydi.

Bazıları bunu mesele yaptı, bazıları ölüm yokmuş gibi yaşadı.



Kalbin misafiri

Başından sonuna kadar okumak nasip olmadıysa da, Hz. Mevlânâ’nın Mesnevi-i Şerif’ini (Timaş Yayınları) parça parça okuduğum olur. 5. cilt 3650. beyitteki şu bölümün sevinçlere, dert ve kederlere bakışı çok manalı.

 “İnsan vücudu, bir misafirhaneye ve muhtelif fikirler de çeşitli konuklara benzer. Dertli ve sevinçli düşüncelere aynen razı olan arif de konuk seven ve gariplerin gönlünü alan İbrahim Aleyhisselam’ın haline benzer.

Çünkü o, devamlı misafirine ikramla meşgul olup kafir, mümin, emin, hain olsun bütün konuklarına güler yüz gösterirdi ve kapısı herkese açıktı.

Bu beden bir misafirhaneye benzer. Ona her köşeden her gün konuklar gelir. Onlar için ‘Boynumda bir yüktür’ deme. Şimdi onlar, yokluk âlemine uçar giderler. Gayb âleminden her ne gelmişse o, gönlün misafiridir, onu hoş tut sen.”



Güç ve ünden utanmak

PEN 2013 Öykü Ödülü verilen Leylâ Erbil’in şu sözleri hayli çarpıcı:

“Önerilen ödülü; ünü, gücü, saltanatı görmezden gelebiliriz diyor gibiyim zaman zaman.

 Bir yazar gücü ne yapsın ki! Gerçek yazar güçten de ünden de utanır; nasıl bir dünyanın, onu  kendisine  sunduğunun bilincindedir…’’

http://www.zaman.com.tr/cuma_gecen-hafta-neler-oldu_2059615.html
 

OSMANLIYI NASIL BİLİRDİNİZ?



1 Mart 2013

- İSTANBUL

İçinde Osmanlı geçen tarih, son zamanların popüler alanlarından.

Geçmişte üç maymunun oynandığı Osmanlı tarihçiliği, perdelerini  yavaş yavaş kaldırıyor. 

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, insanlığın son adası Osmanlı’nın kör kuyudan ses vermeye başladığı bu zamanda şu suali soruyor: “Ama hangi Osmanlı?

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı tarihi üzerine çalışmaları bulunan bir akademisyen. İslam hukuku alanındaki araştırmalarıyla tanınıyor.

Yazar, TİMAŞ’tan çıkan ‘Ama Hangi Osmanlı?’ adlı kitabında, Devlet-i Âliye-i Osmaniye ile ilgili tartışılan konulara açıyı değiştirerek bakmayı salık veriyor.

Eserin girizgâhındaki şu cümleler dikkat çekici: “Fransız İhtilali’ni, ‘insanlığın büyük zaferi’ diye vasıflandıran bir solcu tarihçi Albert Mathiez’den okumak var; bir de ‘insanlığın temeline atılan dinamit’ olarak gören monarşist Albert Soral’den.

Tarihçinin, şahsiyetini, hüviyetini bir yana koyarak tarih anlatması umulmaz.” Bu cümleler, Ekinci’nin kitabı için bir maymuncuk. Eser, ‘Osmanlı Devleti ne zaman kuruldu?’ faslıyla başlayıp, ‘Fransa dostluğu Türklere uğur getirmedi’ ile nihayet buluyor.

Üç bölümden oluşan kitapta şu başlıklar yer alıyor: Osmanlı’yı Anlamak, Osmanlı’yı Anlatmak, Osmanlı Dünyasını Aralamak.


1923 sonrası resmî ideoloji, reddi miras politikası sebebiyle üzerine kurulduğu toprakların eski sahibini görmezden geldi. Onun yaptıkları -hem de her şeyiyle- yanlış ve terakkiye mani addedildi.

Ancak son zamanlarda tarihe olan alaka sayesinde, gerçeklerle efsaneler saf değiştirmeye başladı. İnsanlığın son adası Osmanlı da kör kuyudan ses vermeye başladı.

Şimdi, sırada şu sual var: “Ama Hangi Osmanlı?”

‘Anayasa tecrübemiz 200 seneden fazla’

Prof. Dr. Ekinci, ilk bölümde yer alan Osmanlılarda Anayasa Macerası makalesiyle günümüze ışık tutuyor aslında.

Malum, ülkenin gündeminde sivil ve yeni bir anayasa var. Yazar, “Anayasa tecrübemiz 200 seneden fazla.” diye giriyor konuya.

Günümüzdeki mevcut Anayasa gibi Kanun-i Esasî’nin de 1831 Belçika ve 1850 Prusya anayasalarından mülhem olduğunu hatırlatıyor.

Ekinci, yeni kurulan mahkemelerin, Fransız mahkemelerinden üstünkörü alındığından getirildikleri muhitle hiç alâkalarının olmadığını söylüyor.

Ve bu kişilerin memleketimize Fransa’nın kendisi kadar yabancı olduklarını anlatıyor: “Yargı reformu kaçınılmaz ise o halde herhangi bir devletin numune alınmasının veya millî karakterde olmasının esasen pek ehemmiyeti yoktur.

Mesele tamamen pragmatiktir. Hele reformcuların bu işi kerhen yaptıkları düşünülürse…”

Yazar, ‘Padişahın Kalbinde Taht Kuran Hürrem Sultan’ adlı yazısına başlamadan önce, “Hürrem Sultan, Osmanlı tarihinin en meşhur hanımlarından biridir şüphesiz.

Romanlara, tiyatrolara, filmlere mevzu olmuştur. Hepsinde kocasını avucunun içine alıp ona her istediğini yaptıran muhteris bir kadın olarak tasvir edilir. Peki, gerçek böyle midir?” ifadelerini kullanıyor.

Hürrem Sultan’ın hayatıyla ilgili bilgiler veren Ekinci, “Kanunî’nin Mahidevran’dan olma oğlu Şehzade Mustafa’nın katlinde Hürrem’in parmağı var mı?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Kocası tarafından çok sevilen kadınlar hep kıskanılır ve iftiraya uğrar.

Kanuni Sultan Süleyman gibi hayatında hiç büyük hata yapmamış bir hükümdarın, kadın komplosuyla hareket etmesi düşünülemez. Mustafa, padişahın öz oğludur. Onun kanından ve canındandır.

Padişah elbette idamını haklı görmüş ve infaz ettirmiştir. Hürrem Sultan, belki çok üzülmemiş, hatta taht oğullarından birine kalacağı için belki memnun da olmuştur. Ama hâdisenin mesulü değildir.

Mustafa, heyecanlı ve tedbirsiz tavırlarıyla zaten padişahlığa uygun olmadığını göstermiştir. Yiğitlik tek başına kâfi değildir. Sabır ve temkin daha mühimdir.”

Kürtler nasıl Osmanlı vatandaşı oldu?

Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucularından. Ancak her Kürt’ü PKK olarak gören zihniyetin unuttuğu bir şey var, bu Müslüman halk, tarihte Osmanlı’nın sadık bir tebaasıydı.

Ekinci de bu duruma işaret ediyor ve “Kürtler, Yavuz Sultan Selim zamanında Safevî baskısına girmemek için gönüllü olarak Osmanlı vatandaşlığını seçti.

Bundan sonra, mıntıkada asırlarca sürecek sulh ve sükûn devresi başladı.” diyor. Yazar ayrıca, Kürt beyliklerinin kendilerini tazyik eden Şiî İran’a karşı Osmanlıları bir kurtarıcı olarak gördüğünü, Şark sınırını böylece emniyet altına alma düşüncesinin de Osmanlılara cazip geldiğini kaydediyor.

Rusların öteden beri Doğu Anadolu ve Kilikya’da bir Ermeni devleti kurma hayallerinin olduğunu aktaran Ekinci, İngilizlerin de bunu önlemek için Kürtleri Ermenilere karşı kışkırttığını söylüyor:

“Tehcir sırasında çok Ermeni’nin canı yandı. İttihatçıların kavmiyetçi politikası, Araplarda olduğu gibi Kürtler arasında da milliyetçi entelektüeller doğurdu. Ancak modern fikirleri sebebiyle bunlar muhafazakâr halk arasında rağbet görmedi. Birinci Cihan Harbi’nden sonra İngilizler Ankara ile anlaşarak daha evvel Kürtlere vaat ettikleri otonomiden vazgeçti."

http://www.zaman.com.tr/cuma_haftanin-kitabi-osmanliyi-nasil-bilirdiniz_2059622.html