Popüler Yayınlar

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2013 Perşembe

LİBERALİZM NEDİR?

Liberalizm veya özgürlükçülük, bireysel özgürlüğü temel alan politika geleneği ve düşünce akımıdır.
 
Liberalizm içerisinde: insan hakları, çoğulcu demokrasi, sivil haklar, inanç özgürlüğü, eşitlik, barış, adalet, bireycilik, serbest ticaret, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve özel mülkiyet [1] gibi fikirleri barındırır. Ayrıca, ekonomik anlamda da değişim temelli bir ideolojidir.

18. yüzyılda liberal fikirlerin Aydınlanma Çağı filozofları ve iktisatçıları arasında yayılmasıyla Liberalizm ilk kez belirgin bir hareket olarak ortaya çıkar.

Onu Amerikan, Fransız ve diğer Liberal devrimler izler. Ünlü Liberal düşünür John Locke'ın devletin asli amacı olarak gördüğü birey haklarını (yaşama hakkı, özgürlük, mülkiyet) koruma görevini, devlet yerine getirmekte başarısız olması veya bizzat bu haklara kendisinin tecavüz etmesi durumunda, devlete karşı başkaldırma hakkının doğması fikri liberal devrimcilerin dayanak noktası olur.

Monarşilere karşı yapılan devrimlerin sonucu yasaların egemenliği anlayışı güçlenir, devletlerin yetkileri sınırlandırılır; yaşama, özgürlük, mülkiyet ve mutluluğa erişme haklarının herkese ait olduğu kabul edilir. 19. yüzyıl köleliğin kaldırılmasıyla ve çeşitli ülkelerde vatandaşlara eşit oy hakkı tanıyan politik eşitliğin tesis edilmesiyle kazanılacak olan eşit haklarının sonuçları için verilen mücadelelerle geçen bir dönem olur.

20. yüzyıl boyunca liberal fikirler daha da yayılır. Avrupa ve Kuzey Amerikada klasik liberalizmin az taraftar toplaması sonucu sosyal liberalizm güçlenir. [2] [n 1] 1947 yılında tüm dünyada liberal partileri kapsayan, liberal demokrasinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesini amaçlayan Liberal Enternasyonal kurulur. [n 2]

 

Doğası ve Kökenleri

 

Doğuşu

Liberalizmin kökenlerini ilk çağ'da Eski Yunan Siyasi ve İktisadi düşüncesinde bulunması olasıdır. Örneğin, İ.Ö. 5. yüzyılda sofistlerin ( Protagoras, Gorgias, Antiphon, Kallikles, Tharsymachos ve diğerleri) düşünce sistemlerinde liberal düşüncenin izleri görülebilir.

Yine İlk Çağ'da kimi düşünürler yapıtlarıyla onlardan sonraki düşünürler üzerinde etki oluşturmuş ve liberalizmin doğuşuna kaynak yaratmıştır. Örneğin, Aristo'nun Politika adlı eseri bu konuyla ilişkilendirilebilir.

Orta Çağ'da ise gerek Hristiyan gerekse İslam dünyasında kimi liberal düşünürler görülür. Örneğin Hristiyan dünyasında Saint Thomas d'Aquino ilk kez iktidarın sınırlandırılması ve özgürlüğün korunması yönünde fikirler ortaya atmıştır.

Aquino bu anlamda Anayasacılığın, iktidarın sınırlandırılması anlayışının, ilk savunucularından birisi olarak kabul edilebilir.

O dönemde Saint Paulus'un Bütün iktidar Tanrı'dan gelir sözüne karşılık, Saint Thomas, Bütün iktidar Tanrı'dan gelir, fakat halkın aracılığıyla kullanılır görüşünü savunmuştur.

Bu sözün demokrasi ve liberalizm açısından büyük değeri vardır. Yine Orta Çağ'da büyük İslam düşünürü İbn'i Haldun liberalizmin ilk habercilerindendir. İbn'i Haldun'un Mukaddime adlı eserinde liberalizmin bazı temel ilkelerine rastlanır.[3]

 

Etimolojisi ve Kullanımı

Avrupa kaynaklı, İspanyolca'dan türetilmiş bir kelime olmakla birlikte, aslı Latincedir. Kelime, önceleri İngiltere kaynaklı, ulusal olmayan politikaları ifade etmek amacıyla kötüleyici ve suçlayıcı bir anlamda kullanılmıştır.

Garip ve ilginç bir şekilde, izleyen yıllarda İspanyollar Liberal sıfatını İngiltere kaynaklı politikaların nitelendirilmesi amacıyla kullanmaya başlamış ve Lockecu anayasal monarşi ve parlementer yönetim ilkelerini savunan milletvekillerini liberales olarak adlandırmıştır.

Bir başka görüşe göre, Adam Smith, Ulusların Zenginliği'ndeki liberal ihracat ve ithalat sistemi ifadesiyle liberal kavramını ilk kullanan yazar olmuştur.

Zamanla kullanımı yaygınlaşan kavram yüzyılın ortalarına ve sonlarına doğru siyaset sözlüğüne iyice yerleşerek bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ifadesinin yerini almış ve düşünce özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ve serbest ticareti savunanların adlandırılmasında kullanılan etiket duruma dönüşmüştür. Ancak daha sonraları liberalizmin bir kavram olarak aşırı esneklik kazandığına tanık olunmuştur.

 

Önemli Tarihi Olaylar

 

Rönesans Hareketi

1508-1511 arasında Raffaello tarafından yapılan bu freskte eski Yunan'ın en ünlü düşünürleri tasvir edilmektedir.
Rönesans hareketi ile insana, topluma, bilime, sanata, dine, tarihe tüm siyasal ve sosyal olgulara bakış olarak büyük bir nitelik değişimi oluşmuştur. Avrupa açısından karanlık çağın bitişi insana ve insan aklına olan güven ile birlikte aydınlanma çağının başlamasıdır.

Avrupa açısından rönesans bir tarihsel dönüşüm, bir devrimdir. [4]

Rönesans için ekonomik, siyasal ve kültürel düzeylerde 12. yy’dan itibaren süreklilik içinde bir değişimden söz edilmesi mümkündür.

 Rönesansla birlikte gelişen yeni bir insan anlayışı ve bu anlayışa bağlı olarak vurgulanan özgürlük kavramı en önemli boyutudur. [5] Rönesansın asıl önemi özgürlük kavramı etrafında oluşan bireycilik anlayışının gelişimine temel oluşturan bir hareket olarak yeni bir insan felsefesi doğurmuş olmasıdır. [6]

Bu felsefe liberalizmin en önemli ilkeleri olan bireycilik ve özgürlük anlayışının gelişmesini katkıda bulunmuştur.

Rönesansın insan anlayışının en önemli noktası; insanın kendi eylemiyle kendini gerçekleştiren, kendi tarihini kendi yapıp ettikleriyle oluşturan bir varlık olduğu anlayışıdır.

Eski çağdaki toplumsal ve bireysel şartların içine hapsolmuş durağan insan yerine dinamik bir insan anlayışı doğmuştur. Birey artık kişisel gelişim tarihine kendisi yön verecektir.

Bu, liberalizmin tüm felsefi teorilerin kalkış noktası olan bireyin tarih sahnesine çıkışını ifade ediyordu. Rönesans ile birlikte insan birey olarak toplumdan ayrı bir varlık halinde anlaşılmaya başlanmıştır.

İnsanı cemaat, aile, veya toplumsal tabakaların önceden verili hiyerarşik ve değişmez kalıplarının dışında, ayrı bir varlık olarak anlaşılmasının kökleri atılmıştır.

İnsan aklının tek yol gösterici olduğu kabul edilmiş, insan aklının sürekli bir şekilde ileriye doğru geliştiği anlayışı sonucu akıl dışı engellerin kaldırılarak akla uygun “rasyonel” bir düzen kurmanın gerekli olması anlamında projeler ve arayışlar başlamıştır.

Liberal arayışlar ve Fransız devrimiyle özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganları bu arayışların tarihsel sonuçları olmuştur.

 

Amerikan Devrimi

John Trumbull'ın tablosu. Kongre'nin Bağımsızlk Bildirgesi üzerine çalışması..
Amerikanın keşfi tüm Avrupa ülkelerinin ilgisini bu kıta üzerine toplamıştır. İspanyol ve Portekizliler 16.y.y.ın başlarında yerli uygarlıkları altüst etmişlerdi.

Yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’nın diğer uluslarının göçmenleri ve İngilizler Amerika’da ilk sürekli yerleşim yerlerini kurdular.

İngiliz kolonilerinde ilk yasama meclisi Temmuz 1619 da kuruldu.

Bu arada efsanevi bir olay niteliğini alan küçük Myflower gemisi ile 200 İngiliz püriteni Plymouth Rock’a ayak bastı. [7]

Bu püritenler aynı yıl çoğunluk ve eşitlik esasına dayanan bir yönetim kurdular. Bu dönemde İngiltere’de 17.y.y.başlarında Cromwel olayı ile noktalanan Püritenist devrim gerçekleşmişti.

Püritenler görev dağılımı ve temsilde eşitlik, insan özgürlüğünün sınırlanmaması gerektiği düşüncelerini kıtaya yaymaktaydılar. [8]

İngiltere’de ve kıta Avrupa’sında faydacılık ve liberalizm akımlarının gelişmesi belirli ekonomik ve sosyal aşamaların sonucunda olmuştur.

Devrim sırasında Amerikan kolonilerinin ekonomik ve sosyal ilişkilerinde ağır basan kesim tarımdı. Yani Amerikan devrimine bir tarım toplumu şekil vermiştir.

Göçler kesintisiz devam ediyor, Avrupa ve İngiltere’deki mutlakiyet rejimlerinden kaçan göçmenler, kafalarında umutları ve Avrupa’daki özgürlük düşünceleri ile Amerika kıyılarından karaya çıkıyorlardı.

Artan göçlerle beraber, çeşitli koloniler arasında milliyetçilik gelişmeye başladı. İngiliz kolonileri, 13 tane idi ve her koloninin başında bir vali vardı.

Vali ile beraber koloni halkının seçtiği bir de meclis vardı. Vali ile halk meclisi devamlı çatışma halindeydi.

Yedi yıl savaşlarında bozulan bütçe için yeni ve ağır vergilerin konması, kolonileri eyleme geçirdi. İngiltere’ye karşı eylemlerin birincisi 1765’te Pul Kanunu Kongresi oldu.

5 Eylül 1774’te Pennsylvania’nın Filadelfiya kentinde toplanan ilk parlamento iki kıta kongresi yaptı.

Kongre, şu önemli kararı aldı:  

“Sömürge fermanına uygun hareket etmeyen Vali iktidarını kaybeder. Hükümetsiz koloni kendi kaderini kendi tayin eder. Koloni halkı, ayrı, özgür ve bağımsızdır”.

19 Nisan 1775’te başlayan ilk çatışmalarla Amerikan kolonileri, İngiltere’ye karşı bağımsızlık için savaşa başladı.

Bütün Amerika’yı etkileyen oradan da Avrupa’yı etkisi altına alacak olan bir beyanname ile Amerika bağımsızlık savaşını noktalanır.

Bu beyanname; siyasal liberalizmin ilk ve en önemli siyasal belgesi olarak tarihe geçmiştir.

Thomas Jefferson, John Adams, Benjamin Franklin, Robert R. Livingston ve Roger Sherman tarafından düzenlenen büyük bölümünü Thomas Jefferson'ın yazdığı “4 Temmuz 1776 Bağımsızlık Bildirgesi” dir bu beyanname.

Bildiri Avrupa’yı da etkilemiş, siyasal liberalizmin temel felsefesindeki gelişmeleri hızlandırmış, halkın özgürlük ve eşitlik taleplerini arttırmıştır.

 

Fransız Devrimi

Fransız hükümetinin resmi logosu. Fransız Devrminin sloganını görüntüler. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik. Bu aynı zamanda liberal ilkelerin tarihin akışını etkilediğinin bir kanıtıdır.
Amerikan devrimi kıta Avrupa’sını etkilemiştir. Geç de olsa Amerika’daki gelişmeler İngiltere’ye, Fransa’ya yol göstermiştir.

Fakat Amerika devriminden daha etkili olarak 1789’da Fransa’da bir devrim yaşanmıştır. Fransız Devriminin etkisinin büyüklüğü savunduğu fikirlerin daha hızlı yayılma imkanına sahip olmasıydı.

Devrim eski düzeni yıkıp yeni bir düzen ortaya çıkardı. Yeni düzenin sözcülüğünü “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi” üstlenecekti. Feodal düzenden doğan sosyal hukuki ayrıcalıklar ortadan kaldırıldı. Angarya kaldırıldı ve toprak mülkiyeti sınırlandırıldı.

Tüm insanlar yasalar önünde eşit kabul edildi. İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisi kapsamı bakımından evrensel, ifadesi bakımından soyut, inançları bakımından iyimserdi. [9]

Fransız Devriminin doğurduğu İnsan Hakları Bildirisi liberalizmin savunduğu temel ilkeler açısından destekleyici bir belgedir. Bu belge ile liberalizm hedeflerini gerçekleştirmek için dev bir adım atmıştır.

İnsan ve Yurttaşlık hakları Bildirisi Ulusal Meclis tarafından 26 Ağustos 1789’da kabul edildi.

Hazırlanacak olan anayasanın başlangıç kısmına insan haklarını ve özgürlüklerini açıklayan bir bildirinin konması zorunlu görülmüştür:  

“toplumların uğradıkları felaketlerin ve yönetimlerin bozulmasının tek nedeni insan haklarının bilinmemesi, unutulması ya da hor görülmesidir”

şeklinde bir başlangıç konmuştur. İyi bir anayasanın ancak insan haklarına dayanması ve onu koruması gerektiği belirtilir.

Bu bildiri yeni çağın siyasal ilkelerini belirlerken aynı zamanda da eski düzenin ayrıcalıklarına dayanan bozulmaya açık sosyal, siyasal yapısını yıkıyordu.

Bildiri ister koruyucu ister cezalandırıcı olsun herkesin yasa önünde eşit sayılacağı ilkesini açıklıyor ve eski düzenin ayrıcalıklara dayanan yapısını yıkıyordu.
Fransız devrimi sırasında elinde üç renkli bayrağı tutan birinin tasviri.

Yasa önünde eşit sayılan yurttaşların yeteneklerine göre her türlü kamu görevi , rütbe ve mevkilere eşit olarak kabul edilebilecekleri ilan ediliyordu. Bu ilan eski düzeni temelinden yıkmaktaydı.

Keyfi tutuklamaları ve cezaları yasaklayan bildiri eski düzenin keyfi yönetimine son veriyordu.

Konuşma, yazma ve yayın özgürlüğünü getiren bildiri eski düzenin sansürcü sistemini yıkıyordu.

Vergi koymayı ulusun ya da ulusun temsilcilerinin iradesine bağlayarak eski düzenin keyfi vergileme sistemine, keyfi el koymalarına son veriyor, vergide adalet ve eşitlik ilkesini getiriyordu.

Bildiri , eski düzenin Katolik kilise örgütünün insanları vicdanları üzerinde kurduğu tekeli yıkıyor, dini inanç özgürlüğünü getiriyordu.

Kimse inançları nedeniyle ki bunlar dini inanç olsa bile rahatsız edilmeyecektir ilkesini savunuyordu.

Bildiri, liberalizmin temel ilkelerini bu şekilde dile getirirken çağdaş hukuk anlayışını da liberalizmle örtüştürüyordu.

Devletin, siyasal toplumun ve iktidarın varlık nedeni insanların sahip olduğu haklarının ve özgürlüklerinin korunmasıdır.

Devlet, iktidar ve toplumun yararı için kurulmuştur.

Bildiri giriş bölümünde insan haklarının evrensel olduğunu belirtiyor ve insan haklarının doğal haklar olduğunu söylüyordu.

Doğal haklar insanın sırf insan olmasından dolayı sahip olduğu haklardır ve insanın dışında hiç bir güçten ve iktidardan kaynaklanmaz.

İnsan hakları devredilmez. İnsanlar kendi istekleri ile dahi bu haklardan vazgeçemezler.

Bu haklar zaman aşımına uğramaz, kutsaldır, ihlal edilemezler. Devletin amacı da insanların bu kutsal haklarını korumaktır. İnsanların bu doğal hakları; özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnmedir. [10]

 Fransız Devriminin getirdiği ilkeler liberal düşünürlerin teorilerini yansıtıyordu ve kendisinden sonra gelecek düşünürlere de cesaret veriyor, yol gösteriyordu.

 

Klasik ve Modern

 

Klasik Liberaller

Klasik liberalizm, bireysel özgürlük üzerine kurulu ve bu özgürlüklerin korunmasıyla sınırlandırılmış, topluma yüksek oranda avantaj sağlayacak bazı hizmetleri sunan bir devletin olması, geriye kalan tüm fonksiyonların düşürülerek serbest piyasa tarafından karşılanması gerektiğini savunan ideojidir.

Klasik liberaller laissez faire ekonomi politikalarını savunur, iktisadi özgürlükler ve piyasa ekonomisini vurgular, devletin görev alanının genişletilmesine karşı çıkar.

klasik liberalizm üzerinden yola çıkan ve günümüzde bu düşüncenin daha uç şekli olarak kabul edilen fikirleri savunanlar kendilerini Liberteryen olarak adlandırılır.

 

Modern Liberaller

Sosyal liberalizm veya liberal sol, liberalizm'in sosyal adalet içermesi gerektiğini savunan siyasi ideolojidir.

Sosyal liberalizm, sivil hakların genişletilmesi, sosyal güvenlik, sosyal sınıflar ara­sındaki iktisadi dengesizliklerin giderilme­si, iktisaden zayıf durumda bulunan sosyal sınıfların diğer sosyal sınıflara karşı korun­ması, çalışanların ya­şadıkları toplum içinde insan onuruna yaraşır bir asgari hayat standardına kavuş­malarını sağlayacak şekilde milli hasıladan pay almalarını;

sabit gelirli tüketicilerin büyük üretici firmalara karşı korunması, vergi yü­künün dar gelirlilerden yüksek gelirlilere doğru kaydırılması, küçük üreticilerin bü­yük üreticiler karşısında korunması;

eğitim, sağlık, altyapı ve çevrenin korunmasıyla ilgili hizmetlerin devlet tarafından yapılması vb. gibi amaçları içinde barındırır.

Sosyal liberaller, tüm insanlar için sosyal eşitliğe inanırlar; ırk, cinsiyet vs. gibi konularda ayrımcılıkla mücadele eder. Sosyal liberal düşünceler ile partiler merkez veya merkez sol olarak kabul edilir. [n 3] Sosyal liberalizm terimi genellikle "modern liberalizm" olarak da ifade edilir.

 

Temel Fikirler

 

Bireycilik


Bireycilik başlıca iki türde anlamı bünyesinde barındırır. Bunlardan ilki toplumun, toplumsal düzenin ve toplumsal yapıların ancak bunların kurucu unsuru veya temel birimleri olan bireylerden, onların davranışları doğrultusunda açıklanabileceğini savunur.

Başka bir anlatımla, liberalizmin bireyciliği onun toplumsal olanın varlığını reddettiği anlamına gelmez; yalnızca toplumsal gerçeğin bireysel elementleriyle açıklanabileceğini söyler.[11]

İkinci olarak, liberalizm ahlâki veya normatif anlamda da bireycidir. Normatif bireycilik her bir bireyin ayrı bir değer olduğunun kabul edilmesini ifade eder.

Her bir birey kendisi için yaşamı neyin değerli kıldığına ancak kendisi karar verebilir.

Bu çerçevede, bir soyutlama olarak toplumun onu oluşturan bireylerinkinden ayrı bir varlığı, iradesi ve amaçları yoktur.

Bireylere bağımsız bir değer olarak saygı göstermek gereği onların her birinin ahlâki bir statüye sahip olmalarından kaynaklanır.

Ahlâki bir değer olarak bireycilik, bireysel insanların kendi potansiyellerini geliştirebilecekleri ve değerlerini belirleyip gerçekleştirebilecekleri bir alanın varlığına gereksinim gösterir.

 Kendini geliştirme ancak bireysel olarak başarılabilir.
Özgürlük bireysel bir durumu belirtir, özgürlüğün öznesi herhangi bir toplu varlık biçimi (toplum, ulus, grup, cemaat vs.) değil, yalnızca ve her zaman birey olarak insandır.

Dolayısıyla, liberallerin “özgür toplum” sözüyle belirttikleri, genellikle, özgür bireylerden oluşan ve özgürlüğü güvenceleyen kurumlarla donatılmış olan bir toplumdur.

Liberal kuramda özgürlük esas olarak politik bir değerdir. Politik anlamda özgürlük siyasi baskıdan korunmuşluk durumunu belirtir.

 

Hoşgörü

Hoşgörü, insanların onaylamadıkları davranışlara ya da eylemlere müdahele etmemeleri gerektiği inancıdır.

Bu inancın iki temel niteliği bulunur: belirli bir davranışın onaylanmaması ve kişilerin kendi görüşlerini başkalarına dayatmalarının reddedilmesi.

Ahlaki açıdan ikna etmek, muhakemede bulunmak ya da argümanlar ileri sürmek gibi bazı müdahele biçimleri meşru olabilir, ancak baskı yapmak ya da güç kullanmak değildir.

Hoşgörü bireysel özgürlüğe bağlılığın önemli ifadelerinden biridir. Bireysel özgürlüğü olduğu bir yerde insanlar, pek çok insanın görüşünden gayet farklı olsa bile, iyi yaşama dair kendi görüşlerini takip edebilirler.

Bireyler bağımsız, yani kendi yaşamları ve içinde bulundukları koşullar üzerinde kontrol sahibi olabilmelidirler.

 

Özerklik

Özerkliğin farklı anlamları vardır. Mesela William Galston özerklikten kendini yönetmeyi kastetmektedir.

Liberal özerklik çok kere kendinin, başkalarının ve toplumsal pratiklerin devamlı olarak akılcı incelemeden geçirilmesiyle ilişkilendirilmiştir.[12]

Andrew Mason da buna benzer şekilde, özerkliğin kendi kendini yönetme veya kendi yazgısını kararlaştırmayla ilgili olduğunu belirtmekte ve bunun akıl tarafından yönetilmek ve başkalarının iradesinden bağımsız olmak (kendisi tarafından yönetilmek) gibi iki unsuru bulunduğunu belirtmektedir. Bu ikinci unsurla ilgili başlıca özerklik anlayışları ise “bağımsız düşünceli” olmak ve “eleştirel-düşünme” yeteneğidir.[13]

Susan Mendus ise özerkliği, Kantçı bir tarzda, kişinin kendisi için belirlediği bir yasaya itaat etmesi olarak tanımlamaktadır. Bu tanımın da üç unsuru vardır:
  • Özerk kişi eylemde bulunabilecek bir konumda olmalıdır; yani, işkence veya ceza tehdidi gibi dış etkenlerin zorlaması altında olmamalıdır.
  • Özerk kişinin eylemlerini istekleri yönetmemelidir veya kişi ussallığını baltalayacak güçlü etkenlerin baskısıyla hareket etmemelidir. Özetle özerk kişi akılcı, özgür bir seçici olmalıdır.
  • Özerk birey uyacağı yasayı kendisi yaratmalı veya koymalıdır. Başkalarının zor kullanılarak yaptırılan eylemlerinden bağımsız olmanın yanında, onların iradesinden de bağımsız olmalıdır. Onun için, üzerinde düşünüp taşınmadan geleneğe veya günün pratiğine uyan kişinin doğru anlamda özerk olduğu söylenemez, çünkü onun iradesi çevresindekilerin iradesi tarafından belirlenmektedir. Özerkliğin bu anlatımı kişinin yalnızca (zordan, sınırlandırmadan ve tehditten özgür olma gibi) standart negatif özgürlükleri değil, fakat aynı zamanda toplumsal törenin ve geleneklerin boğucu sınırlarının ötesine geçip özgür olmayı da gerektirmektedir.[14]
Kısaca özerklik fikri kişinin seçimlerinin dışsal etkenler tarafından belirlenmemesini, kendi gerçek iradesinin sonucu olması gerektiğini savlar.

 

Çoğulculuk ve Tarafsızlık

Liberalizm toplumsal ve siyasi tasarımı açısından bakıldığında çoğulcu bir teoridir.

Charles Larmore’a göre,[15] liberalizm, nihai önemdeki meseleler hakkındaki görüş farklılıklarımıza rağmen, birlikte yaşamanın zora başvurmayan bir yolunu bulabileceğimize ilişkin umudumuzu simgeler.

Ona göre, hayatı neyin yaşanmaya değer kıldığı konusundaki farklı görüşlerimizi koruyarak öz bir ahlakilik açısından anlaşmaya varabiliriz.

Liberalizm başlangıçta insan aklının özgür kullanımı yoluyla ahlâki ve siyasi konularda doğrunun bulunabileceği inancının baskın etkisi altında kalmışsa da, zamanla toplumsal bilimlerdeki gelişmeler ahlâk ve toplumsal düzen konularında akla uygun olarak farklı sonuçlara ulaşılabildiğini, başka bir anlatımla, “aklın yolu”nun hiç de “bir” olmadığını' göstermiştir.

Farklı kültürler arasında olduğu kadar, her bir kültürün kendi içinde de durum böyledir.

Belli bir toplumda aynı anda farklı iyi anlayışlarının var olduğu anlamına gelen bu durum liberaller arasında daha ölçülü bir akılcılığı yeşertmiştir.

Bu durum ayrıca kimi liberalleri göreceliğe ve “değer kuşkuculuğu”na yaklaştırmıştır.

 

Öz-Sahiplik

John Locke’un “öz-sahiplik” düşünce liberalizmin temellerinden biridir. Locke’un başkalarına zarar vermenin yasak olduğuna ilişkin inancı onun her bir bireyin “onun kendi kişisi üstünde bir mülkiyete” sahip olduğuna ilişkin daha temel inancından kaynaklanır.

Başka bir anlatımla, bireyler kendilerinin sahibidirler. Bu, her bireyin bedeni üstündeki bütün kullanım haklarına sahip olduğu anlamına gelir.

Ayrıca, yapmak istediğimiz her şey için harici malların kullanımına da ihtiyacımız olduğundan, Locke bunlar üzerinde de bir şekilde mülkiyet edinebilmemiz gerektiğini düşünmüştür.

Bunun da olağan yolu, sahip olduğumuz emeğimizi bu harici mallara katmaktır.

Böylece onları mülk edinmiş oluruz. Ancak, Locke’a göre, harici malları özel mülk haline getirebilmenin bir sınırı vardır.

“Lockecu şart” denen bu sınıra göre, sahiplenmenin meşru olması için geriye “başkalarının ortak kullanımı için yeterli miktarda ve iyi durumda” bırakılmış olmalıdır.

 

 İlkeler

 

Bireycilik

Bireycilik, bireyin özgürlüğüne büyük ağırlık veren ve genellikle kendine yeterli, kendini yönlendiren, görece özgür bireyi ya da benliği vurgulayan siyaset ve toplum felsefesidir.

Bireycilik, her şeyden önce insanlığın toplumsal birliklerden değil, bireylerden oluştuğu düşüncesine dayanır.

Otoriteye ve birey üzerinde özellikle devlet tarafından uygulanan her türlü denetime karşı çıkar.

Ayrıca "ilerleme"ye inanır, ilerlemenin bir aracı olarak da bireye farklı olma hakkı tanınır. Bireyin varlığı sınıf, halk gibi bütünlerden daha gerçektir.

Birey toplumun, her türlü kurum ve yapının üstündedir, herhangi bir toplumsal bütünden daha fazla ahlaki değere sahiptir.

Bireyler bir ideal uğruna eritilemez, tercihleri kimilerinin kamusal dediği genel ve soyut şeyler için yok sayılamaz. Her birey önemlidir, her birey saygıya değerdir.

Bireye dayanmayan ve bireysel istek ve iradeden kaynaklanmayan her türlü toplumsal bütün liberalizm için en büyük tehdittir.

 

Özgürlük

Locke, sınırlı devlet projesine henüz devletin ortaya çıkmadığı bir doğa durumu tasavvuru ile başlar.

Doğa durumunda her bireyin Tanrı tarafından bahşedilmiş, devredilemez, elden alınamaz nitelikte olan hakları vardır.

Locke, bunların hayat, özgürlük ve mülkiyet hakları olduğunu belirtmiş ve tamamını genel mülkiyet hakları altında toplamıştır.

Devletin olmadığı bu durumda bireyler arası ilişkilere düzen veren bir doğa yasası vardır.

Doğa yasasının kuralları akıl yolu ile bulunabilir. Doğa yasası, her bireye kendisinin ve başkalarının mülkiyetini hak tanımaz kişilere karşı savunma ödevini yükler.

Bireyler, saldırganları cezalandırma hakkına sahiptir. Ancak, sadece hakkı yenenler tazminat alma hakkına sahiptirler.

Bir taraftan, hak tanımaz kişilerin tecavüzlerini daha etkin bir şekilde önlemek, diğer taraftan da bireylerin özellikle kendi haklarına tecavüz edenleri cezalandırmak ve zararlarını tazmin ettirmek hususunda hakkaniyet ölçülerinin dışına taşabilmeleri ihtimalinin önüne geçebilmek için, bireyler bir sosyal sözleşme ile devleti tesis ederler.

Bunu yaparken bireyler, kendilerini savunma hakları saklı kalmak kaydıyla, doğa durumunda sahip oldukları doğa yasasını çiğneyenleri cezalandırma hakkını tamamen siyasal otoriteye devrederler.

Böylelikle siyasal itaatin temeline de bireylerin rızası yerleştirilmiş olur.

Ancak, bireylerin siyasal otoritenin yönetimi altına kendilerini sokmaları anlamında gösterdikleri bu rıza, koşulsuz bir teslimiyet de değildir.

Devletin, asli amacı olan birey haklarını korumak görevini yerine getirmekte başarısız olması veya bizatihi bu haklara kendisinin tecavüz etmesi halinde, bireyler açısından sözleşme hükümsüz sayılıp, devlete karşı başkaldırma hakkı doğar.

Locke ile benzer sonuçlara, Locke’tan farklı bir yol izleyerek ulaşan bir başka liberal düşünür David Hume’dur.

Locke’un insan haklarının tespiti ve bu hakları koruyacak olan siyasal iktidarın oluşturulması sürecinde izlediği rasyonalist metoda Hume’un düşüncesinde rastlanmaz.

Hume, bireylerin akıl yoluyla bulunabilecek tabii haklarının olduğu ve bu hakları korumak üzere bir sözleşmeyle devletin oluşturulduğu fikrini reddeder.

Hume’a göre tıpkı diğer sosyal kurumlar gibi, mülkiyet kurumu ve devlet kurumu da tarihsel tecrübe içinde kendiliğinden ortaya çıkmış ve fayda sağladığı için de muhafaza edilmiştir.

Mülkiyet kurumu, insan ihtiyaçlarının en iyi şekilde karşılanmasına hizmet eder.

Bu nedenle mülkiyetin istikrarı, rıza ile transfer edilebilmesi ve bireylerin birbirlerine karşı verdikleri sözlerin tutulması toplumsal varoluşun sürdürülebilmesi için büyük önem taşır.

Devletin sağladığı en temel fayda ise toplumsal düzen ve adaletin sağlanmasıdır. Bu kurumun olmadığı bir ortamda kendilerini ve yakınlarını öncelikli olarak düşünmeye yatkın, kısa vadeli çıkarlarını uzun vadeli çıkarlarına tercih etmeye eğilimli olan bireyler, kıtlığın olduğu bir dünyada birbirlerinin mülkiyet haklarına tecavüz ederek birbirleriyle boğaz boğaza geleceklerdir.

Toplumsal birlikte varoluşun sağladığı faydaları devam ettirebilmek için, bu türden adaletsizliklerin önüne geçilmesi gerekir. Bu yüzden devlet kurumuna ihtiyaç vardır. [16]

Hem sosyal sözleşme geleneğinin liberal temsilcilerinden Locke’un düşüncesi, hem de evrimci-rasyonalizm olarak nitelendirilen düşünce geleneğinin öncüsü Hume’un düşüncesi, klasik liberalizm olarak adlandırılan liberal gelenek içerisinde yer alır.

Bu geleneğin 20. yüzyıldaki önde gelen takipçileri arasında Friedrich von Hayek, Ludwig von Mises, Milton Friedman ve Robert Nozick gibi düşünürler yer almaktadır.

Bu düşünürlerin en temel ortak noktaları, bireyin özgürlüğüne atfettikleri önemde bulunmaktadır.

Mack ve Gaus’a göre, klasik liberaller için bireysel özgürlük, merkezi siyasi ve yasal normu oluşturmaktadır.

Klasik liberaller, klasik demokrasi teorisyenlerinin ileri sürdüğü gibi özgürlüğün ancak kamusal alanda aktif katılımla gerçekleşebileceği düşüncesinde değildirler.

Bilakis, onlar bireysel özgürlüğe karşı en büyük tehlikenin siyasal alandaki sınırlandırılmamış güçten gelebileceği endişesini taşırlar.

Onların özgürlük anlayışı, B. Constant’ın ayrımıyla modern özgürlük anlayışıdır ve ancak müdahaleden korunma anlamında bireyin özgür olabileceğini ifade eder.

20. yüzyılın önde gelen liberal filozoflarından Isaiah Berlin’in kavramlaştırmasıyla, klasik liberal ve liberteryenler “negatif özgürlük” anlayışına sahiptirler.

Negatif özgürlük anlayışı, bireyi başkalarına zarar vermeyen kendi tercihleri konusunda serbest bırakmak dışında ikinci kişilere hiç bir pozitif yükümlülük yüklemez .

Bu çerçevede, “bireysel özgürlük, bireyin diğer bireylerden meşru olarak talep edebileceği tek şeydir. Ancak, geniş liberal gelenek içerisinde yer alan tüm düşünürler, özgürlüğün bu negatif yorumuna bağlı kalmazlar.

Nitekim, daha 19. yüzyılda Thomas Hill Green, bireylerin dışarıdan bir baskıya maruz bırakılmamalarının onların gerçekten özgür oldukları anlamına gelmediğini ifade etmiştir.

Green’e göre, bireylerin özgür addedilebilmesi için onların kişisel potansiyellerini gerçekleştirme doğrultusunda diledikleri şeyleri yapabilmeye muktedir olmaları da gerekir.

Green için özgürlük ‘yapmaya ya da zevk almaya değer bir şeyi yapmak veya zevk almak hususunda olumlu bir güç ya da yeterliliktir.’

Dolayısıyla, insanın gerçekten özgür olabilmesi için, yalnızca ona bu imkânı sağlayan hukuksal bir çerçevenin bulunması yeterli değildir.

Aynı zamanda fiili olanaklardan, toplumun ürettiği mal ve hizmetlerden pay almalı ve bireyin gücü ortak refaha katkıda bulunacak ölçüde artmalıdır.

Basit bir örnekle açıklarsak, bireyin kişisel gelişimine katkıda bulunabilecek olan seyahat özgürlüğüne gerçek anlamda sahip olabilmesi için onun seyahat etmek istemesi halinde engellenmemesi yetmeyip, bilet alabilecek maddi imkânlara da sahip olması gerekir.

Bu bağlamda, Green topluma bireyi refah devleti benzeri pozitif destekler sağlayarak özgürleştirme misyonunu yükler.

Literatürde bu yaklaşım pozitif özgürlük anlayışı olarak nitelenmektedir.
Pozitif özgürlük anlayışının bir diğer kavramlaştırması I. Berlin’de görülür. Berlin’e göre insan ben’i yüksek ben ve alçak ben olarak ikiye ayrılmıştır.

Özgürlük, yüksek ideallerin hizmetinde olan yüksek ben’in, tam tersi istikametteki alçak ben’e hakim olması ve insanın alçak ben’in yansımaları olan basit çıkarlar peşinde koşması yerine, yüksek ben’in alçak ben’i kontrol altına alması ve insanın yüksek ben’den kaynaklanan yüce ideallerin buyruğunda olmasıdır.

Özgürlüğün bu pozitif yorumuna bağlı kalan liberaller, “modern liberaller” olarak isimlendirilir.

Modern liberaller arasında John Rawls, Ronald Dworkin ve Will Kymlicka gibi düşünürler yer almaktadır.

Modern liberallere göre, bireylerin, kendi iyi hayat anlayışlarını oluşturabilmeleri için onların dış baskıdan korunmaları (negatif özgürlük) yetmez; bireyler aynı zamanda imkânlarla (pozitif özgürlük) da donatılmalıdırlar.

 

Serbest Girişim

Serbest girişim, mal ve hizmetlerin gönüllü mübadelesine dayanan ekonomik bir sistemdir.

Bu sistemde insanlar nerede çalışacaklarına, nereye yatırım yapacaklarına, emeklerinin ürünlerini nasıl harcayacaklarına ya da saklayacaklarına ve kimlerle ticaret yapacaklarına kendileri karar verirler ve böylece ekonomik ilişkilerini kendileri tayin ederler.

İnsanlar serbest girişim toplumunda bu kararları almakta serbesttirler, çünkü kanunî yapı mülk edinmelerine, (emekleri dahil) sahip oldukları şeyleri mübadele etmelerine ve kanunen bağlayıcı sözleşmeler yapmalarına izin verir.

Bu kanunî idare, bireylerin ticarî işlerini yürütmek için yasal birliktelikler kurarak ortak faydaları için işbirliği yapmalarına izin verir.

Buna şirketler, ortaklıklar ve kâr amacı gütmeyen örgütler kurmak da dahildir.

Devlet, insanların mülklerini koruma ve onları yaptıkları sözleşmeleri yerine getirmeye zorlama rolünü üstlenir; böylece insanlar birbirleriyle güven içinde ticaret yapabilirler. [17]

 

Sivil Toplum

Aile, kilise, spor ve müzik kulüpleri, yardım dernekleri gibi birey ve devlet arasında yer alan ve gönüllü olarak kurulan bütün örgütler sivil toplumu oluşturur.

Sivil toplum düşüncesi medeniyetin bir ürünüdür.

Alexis de Tocqueville'nin birlikte yaşama sanatı olarak adlandırdığı şey, hedeflerine ulaşmak amacıyla tanımadıkları kişiler ile işbirliği yapan insanların modern uygulamalarının bir sonucudur.

 İşbölümünün ve insanların kendi mülklerini belirli amaçları için kullanabildikleri kanuna dayalı toplumların ortaya çıkışı ile, birlikte yaşama sanatı insanların arasında barışın ve refahın temeli haline gelmiştir. Bu nedenle sivil toplum anlayışı liberalizmden ayrı tutulamaz.

Sivil toplum teorisi, özgürlüğün olduğu durumda insanlara adil kısıtlamaların uygulanmadığını ve birbirleriyle ortaklaşa hareket etmekle her kişinin kendi içinde bulunduğu koşulları geliştirdiğini bize hatırlatmaktadır.

Constant kadim ve modern dönemlerdeki iki farklı özgürlük tipini ana hatlarıyla açıkladığı bir konuşmasında, modern dünyanın bir buluşu olarak insanın en önemli özgürlüğünün, yönetime katılma özgürlüğünden ziyade, bir kişinin bir diğeriyle birliktelik kurması olduğunu ileri sürmüştür.

 

Sınırlı Devlet

Sınırlandırılmamış, kurallara bağlanmamış bir devlet insanın özgürlüğüne yönelmiş en büyük tehdittir.

Liberal devlet, vatandaşlar üzerinde sonsuz otoriteye sahip olan, onlardan ayrı ve onlara üstün bir varlık olan devlet değildir.

Devletin görevi, sivil hakları uyruklarının her biri için tarafsız bir şekilde yerine getirerek güvence altına almaktır. Toplum sözleşmelerinin amacı devleti sınırlama ve kurallara bağlamaya yöneliktir.

 

Eşitlik

Eşitlik, insanların aynı ya da eşit muamele görmesi ilkesidir. Eşitlik hakkındaki tartışma, insanlara aynı şekilde davranmanın hangi durumlarda doğru ve yanlış olduğuyla ilgilidir.

En az beş farklı türden eşitlik tanımlanabilir: ahlaki eşitlik, kanun önünde eşitlik, politik eşitlik, fırsat eşitliği ve gelir eşitliği. Bunların ilk üçü arzulanır türden eşitliklerdir.

Dördüncüsü, fırsat eşitliği liberaller arasında tartışmalı bir konudur, gelir eşitliğinin kabulü ise bahsi geçen konunun içeriği ve neyi ima ettiğiyle ilgilidir.
Dünya tarihin çoğu boyunca, eşitlik bir ahlak prensibi olarak görmezden gelinmiş ya da kavranması mümkün olmayan ve gerçeklikle uyuşmayan bir şey olarak görülmüştür.

İnsanların farklı bir şekilde, örneğin baronlar ve köylüler için farklı yasaların olması gibi, muamele görmesi olağan sayılmıştır.

19. yüzyıl, köleliğin kaldırılmasıyla ve tüm vatandaşlara eşit oy hakkı tanıyan politik eşitliğin tesis edilmesiyle kazanılacak olan eşit haklarının sonuçları için verilen mücadelelerle geçen bir dönem olmuştur.

Bununla birlikte, pek çok ülkede kadınlar oy verme hakkını 20. yüzyılın başlarına kadar elde edememişlerdir. Güney Afrikada yapılan ırk ayrımında zenciler ve farklı ırktan olanlar politik ve mülkiyete ilişkin haklardan mahrum bırakılmışlardır. [18]

 

Barış

Barış, özgürlük ve adaletle birlikte liberal medeniyetin en büyük değerlerinden biridir. Barışın pasifizm ile yani güç kullanımın reddedilmesi ile karıştırılmaması gerekir.

Ülkeler arasındaki belirli bir duruma işaret etmekle birlikte, pasifizm her ne pahasına olursa olsun uygulanması gereken bir barış politikası değildir.

Özgürlük veya adalete değer verildiği gibi barışa da değer verilir, çünkü barış tek başına bir amaç olmaktan ziyade insanların kendi yaşamlarını yönlendirmesine izin verir.

Barış düşüncesinin gücü, milletler arasında savaş olmaması sayesinde insanlığı edineceği maddi, kültürel ve manevi yararlarda yatmaktadır.

Barışın insanlara faydaları hakkındaki bu modern düşünce eski düzenin elitlerince bir sapkınlık olarak görüldü.

Aydınlanmanın büyük düşünürlerinden biri olan David Hume, uluslararası ilişkileri bir ülkenin kazancının zorunu olarak diğerininkinin kaybını oluşturduğu negatif toplamlı bir oyun olarak kabul eden geleneksel akla çatıyordu: "sadece bir insan olarak değil, aynı zamanda bir İngiliz uyduğu olarak da Almanya, İspanya, İtalya ve hatta Fransanın ticaretinin gelişmesi için dua ediyorum." Bu şekilde Hume'un politikası Britanya'nın geleneksel düşmanlarıyla bile ticareti tavsiye ediyordu. Çünkü ticaret ve mübadele, düşmanı dosta çevirecek güce sahipti. [19]

 

Faydalı Makaleler

 

Dış bağlantılar

 

Notlar

  1. ^ Sosyal liberalizm özellikle 1929 Ekonomik Buhranından sonra hızla yükselişe geçmiştir.
  2. ^ Liberal Enternasyonale üye ülkeler listesine buradan ulaşılabilir. Türkiye'de Liberal Enternasyonale üye siyasi parti bulunmamaktadır.
  3. ^ Türkiye'de herhangi bir liberal örgütle ilişkili ya da üye konumunda bulunan, sosyal liberal politikaları birincil öncelik olarak benimsemiş siyasi parti bulunmamaktadır.

 

Dipnotlar

  1. ^ Nigel Ashford “Özgür Toplumun İlkeleri”, Liberte yayınları
  2. ^ Liberalism in America: A Note for Europeans by Arthur Schlesinger, Jr. (1956) from: The Politics of Hope (Boston: Riverside Press, 1962).

    « Liberalism in the U.S. usage has little in common with the word as used in the politics of any other country, save possibly Britain.  »


  3. ^ Liberal doktrinin doğuşu ile ilgili olarak bkz: Ayferi Göze, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, İstanbul, Beta Basım Yayım Dağıtım, 1986, s. 153-226; Yayla, a.g.e., s. 25-135
  4. ^ Çotuksöken, Betül: “Ortaçağ ve Rönesans Üzerine Kimi Bilgiler”, Gergedan, sayı 13.
  5. ^ Ağaoğulları, M. Ali - Köker, Levent: (1991a) İmparatorluktan Tanrı Devletine, İmge Yayınları, Ankara
  6. ^ Kılıçbay, M.Ali: “Bir İtalyan İcadı: Rönesans ve Doğunun Olanaksız/ Olanaklı Rönesansı”,Gergedan, Sayı 13 .
  7. ^ Tunaya, Tarık Zafer: (1969) Siyasi Müesseseler ve Anayasa Hukuku, Suphi Garan Matbaası, İstanbul.
  8. ^ Ateş, Toktamış: (1994) Demokrasi, Ümit Yayıncılık, İsanbul,.
  9. ^ Akın, İlhan: (1968) Temel Hak ve Özgürlükler, sayfa 36 İ.Ü.Yayınları,İstanbul.
  10. ^ Göze, Ayferi: (1987) Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Beta Yayınları, İstanbul. .
  11. ^ Yayla, Atillâ, Liberalizm (Ankara: Liberte, 2. b., 1998).
  12. ^ Galston, William A. (1995), “Two Concepts of Liberalism”, Ethics, 105 (April), ss. 516-534.
  13. ^ Mason, Andrew D. (1990), “Autonomy, Liberalism and State Neutrality”, The Philosophical Review, Vol. 40 No. 160, ss. 433-452.
  14. ^ Mendus, Susan (1987), “Liberty and Autonomy”, Proceedings of Aristotelian Society,
  15. ^ Larmore, Charles (1990), “Political Liberalism”, Political Theory, Vol. 18 No. 3 (August), ss. 339-360.
  16. ^ Yayla 1992: 46-63
  17. ^ Nigel Ashford “Özgür Toplumun İlkeleri”, Liberte yayınları, sayfa 43,44
  18. ^ Nigel Ashford “Özgür Toplumun İlkeleri”, Liberte yayınları, sayfa 33,34,135
  19. ^ Nigel Ashford “Özgür Toplumun İlkeleri”, Liberte yayınları, sayfa 89,91

5 Mayıs 2013 Pazar

Hakaretin yeniden tanımı ve Batı’nın masumiyeti [Yorum - Tamer Çetin]


16 Ekim 2012


Dine ve inanca hakaret içeren eylemler, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez.
Modern toplumlarda hakaretin niteliği, gelişen teknoloji ve dinamik toplumsal süreçlerle birlikte değişmiştir/değişmektedir. 

Bu değişim, geleneksel pek çok suçun niteliğinde nasıl değişime neden oluyorsa, bir filmin, insanların özellikle zihnî yapıları üzerindeki tesirinin bu anlamda göz ardı edilemez olumsuz bir etkiye neden olduğu da hesaba katılmalıdır. 

Teknolojinin bu denli ileri olmadığı zamanlarda, bir dine ait öğelere bu türden saldırılar, medya yoluyla değil de, bire bir bir karşılaşma neticesinde olduğunda, bu bir savaş nedeni bile olabilmekteydi. 

Geleneksel toplumlardan farklı olarak günümüz toplumlarında, internet, bilişim, telekomünikasyon ve medya gibi alanların ortaya çıkması, insanların veya farklı toplumların, doğrudan karşılaşmaksızın, birbirlerinin kutsalına hakaret içeren bu tür eylemleri gerçekleştirebilmesine olanak sağlamaktadır. 

Ancak taraflar arasındaki ilişkinin niteliğinde bir farklılığa rağmen, eylemin sonuçlarının niteliği üzerinde bir değişiklik olmamaktadır. 

Hakaret edilen taraflar, ilgili eylemin, zihin algıları üzerindeki olumsuz etkisinden kurtulamamaktadırlar. Ya da konu kutsal değerler olduğu için, eylemin sanal olması, neden olduğu olumsuz tesiri hafifletmez. 

Dolayısıyla gelişen teknoloji, eylemin etkileşim niteliğini değiştirmekle birlikte, yasak unsuru olma niteliğini değiştirememekte, bilakis, daha fazla bir nüfuz gücü nedeniyle daha da yaygınlaşmasına ve derinleşmesine neden olabilmektedir. 

Sorun, güçlü bir negatif zihni dışsallık sorunudur. Bunun iktisadi karşılığı çok açıktır. Bu alanın yasak olarak tanımlanması için gerekli rasyonel, eylemin doğasında içseldir.

İlgili eylemlerin suç olmasına ilişkin bir önemli ipucu, bu eylemlerin tamamının, kamusal alanda gerçekleşmesidir. Amerikalı rahip, önceden kamusal alanda Kur'an yakacağını deklare etmişti. 


Son film, henüz yayına çıkmadan, tanıtımı internete düştü. İnternet ve medya araçlarının varlığı, eylemleri gerçekleştirenlerin, bu eylemleri küresel kamusal alanın unsuru haline getireceğini bildiklerini ve bunun üzerine oynadıklarını ima ediyor. 

Yani ilgili eylemler, sadece o toplumlara veya herhangi bir bilimsel departman içi toplantıya özgü, kendi içinde bir fikir eleştirisi değildir. 

Küresel kamusal alanda gerçekleştirilen herhangi bir eylem, küreselleşmenin bu denli hızlı olduğu bir dünyada mutlaka dünyanın öbür ucundaki toplumları etkiler. 

Dolayısıyla bu tür eylemlere, Batı içinde yapılmış, “kendi içimizde özgürce yaşıyoruz, bu bizim özgürlüğümüz ve diğer ülke insanlarını neden bu kadar etkiliyor” gibi değerlendirmelerle bakılamaz.

İnsanların inançları, kutsaldır. Birinin bu benim kutsalımdır dediğine, diğerinin, “kimin neye göre kutsalı” deme hakkı yoktur. 

Küreselleşen dünyada şimdi inanç, küresel kamusal maldır ve ortak kullanım alanında bir manipülasyon trajedisine maruz kalmaktadır.

Dolayısıyla ilgili eylemler, kamusal alanda gerçekleşen ve dışsallık yayarak, insanların tamamını etkileyen eylemlerdir. 


Neden olunan dışsal zarar, toplumların bütünü açısından ele alındığında, özgürlük kapsamında değerlendirilmesinin sağlayacağı fayda, katlanılan maliyetten daha düşük olacaktır. 

Eğer kamu yararını bir fayda-maliyet perspektifinden tanımlayacak olursak, bu eylemin yasaklanmasından elde edilecek kamu yararı, serbest bırakılmasıyla elde edilecek kamu yararından daha yüksek görünmektedir. 

Özgürlük, şüphesiz geri kalan her şeyden daha kıymetlidir, ama insanın kendisinden değil. Söz konusu özgürlüklerin maliyeti, faydasından daha yüksek oluyorsa, bu kapsamda ilgili eylem yasaklanabilir olmalıdır. 

Yine yasak için gerekçe, eylemin doğasında mevcuttur. Bu yaklaşım, aslında Batı'da kabul gören ve kurumsallaşmış bulunan bir yaklaşımdır. Bu nedenle şimdi sorun, daha girift hale gelmektedir. 

Batı'da, yasal ve hukuki süreçlerin bu dinamik teknolojik ve teorik dönüşüme eş anlı olarak ayak uydurması, şiddetle üzerinde durulan meseledir. 

Koşullar ne olursa olsun, teknolojiyle birlikte değişen suç unsurlarına karşı temel hak ve hürriyetler, Batı'da güvence altındadır. 

İlave olarak değişen koşullarla birlikte, suç unsuru barındıran eylemlerin yeniden tanımlanması ve hukuki mevzuatın buna göre yeniden yapılandırılması, başka pek çok durum için de geçerlidir. 

Zaten Batı'yı dünyanın geri kalan kısmına göre nitelikli hale getirip, ilerleyişini tetikleyen özelliği de budur. 

Ancak aynı hassasiyet, inanç, insanlığın en kadim temel hak ve hürriyetlerinden olduğu halde ve Batı'nın çok kabarık bir sabıka listesine rağmen, İslam'a saldırı ve hakaret konusunda işlememektedir. 

Aslında Batı'nın bu tür eylemlerdeki yasakları rasyonalize etmesi için gerekli tüm argüman ve teorik altyapı, kendi formel kurumsal donanımında mevcuttur. Sorun, Batı'nın enformel kurumsal donanımının doğasından kaynaklanmaktadır.

Bu noktada bir önemli konu, Batı içindeki bu çıkışların tümüyle Batı'ya mal edilip edilmeme meselesidir. Elbette Batı, bir bütün olarak İslam'a saldırmıyor. 


Ama Batı'da daha önemli bir yanlış vuku buluyor. Öncelikle bu türden olaylar, Batı'da münferit değildir. Ayrıca ilgili sabıka, yüzyıllardır devam etmektedir. 

Dolayısıyla Batı'da kutsala saldırmak veya hakaret etmek, özellikle İslamiyet söz konusu olduğunda bazı çevrelerde kurumsallaşmış görünüyor. Burası önemlidir ve bunu görmezden gelen bir analiz, eksik kalacaktır. 

Batı, söz konusu olan İslam olduğunda karakteristik kurumsal donanımından farklı olarak, İslam'a saldırı içeren eylemlerin sürdürülebilirliğini cezalandırmadığı için zımnen de olsa meşru hale getirmektedir. İlgili eylemlerin, Batı'nın genel halini yansıtmadığı savunusu, haklı değildir. 

Bu eylemlerin, Batı içinde çoğunluğun değil, ama güçlü bir nüfuz kabiliyeti bulunan baskın çevrelerin arka çıkmasıyla gerçekleştirilmesinin, Batı'nın durumunu anlamak açısından önemli sonuçları bulunuyor. Bu çevreler, aynı zamanda Batı'nın baskın çıkar gruplarıdır. 

Bu baskın çıkar grupları, ilgili eylemleri doğrudan kendileri gerçekleştirmese de destekledikleri bilinen bir gerçektir. Bunun kanıtı da, bildiğimiz kadarıyla henüz bu eylemleri cezalandıran güçlü bir Batılı devletin bulunmamasıdır. 

Sorun, bu eylemin tüm Batı tarafından veya adına yapılıp yapılmadığı değil, Batı içinde azınlık da olsa birileri tarafından yapıldığı halde halen daha bu saldırıya göz yumulması veya cezalandırılmamasıdır.

İktisadi, siyasi ve sosyal tüm yapıya yön verme kabiliyeti olan çevrelerden söz ediyoruz. 


En azından bu çevreler, Yahudiliğe karşı bir saldırının anti-semitizm olarak değerlendirilip yasaklanması, özel mülkiyet haklarının korunması, demokrasinin sürdürülmesi için gerekli koşulların sağlanması adına gerekli kaynakları sarf eden çevreler olmasına karşın, aynı hassasiyeti, İslam'a saldırı veya hakaret söz konusu olduğunda göstermediklerinde, bir bütün olarak Batı, bundan sorumlu hale gelmektedir. 

Batı'nın, bu mevcut durumu kendi içinden argümanlarla açıklamaya kalktığımızda bile bir ikili görünüm arz ettiği açıktır. 

Batı, bu düaliteyi açıklayamadıkça, geri kalan kurumsal değerlerinin anlamının zedelenmesini engelleyemeyecektir. 

Belki daha başka bir saptamayla, önemli bir erdemin, Batı'da bir türlü yerleşik hale gelemediği söylenmelidir. 

Batı, kutsala hakaret içeren ilgili eylemin özgürlük kapsamında algılanmasına kapı aralamaktadır. Bazıları buna özgürlük bile demektedir. 

Bu açık bir riya barındırmakla kalmayıp, bunun üzerinden özgür ve medeni toplumlar imajı vererek masumiyet devşirmeye de çalışılmaktadır. Bu masumiyet riyası, Batı'nın önemli bir enformel karakteristiği gibi görünmektedir. 

Bunun hem Batı, hem de dünyanın geri kalanı için önemli sonuçları olabilir. Bu kurumsal nitelik, birey olarak insan tekinin, bu tür eylem ve düşüncelere ilişkin zihni algısındaki erdemli duruşu bulanıklaştırarak, karmaşaya neden olmaktadır. 

Sorun bu noktaya varıp da birey sakatlanmaya başladığında, bu durumdan herkes zarar görür. Öncelikle doğruyla yanlış arasındaki ayrım ortadan kalkar. 

Böylece bu karakteristik, Batı'nın enformel kurumsal yapısı haline gelmeye başladığında, ikinci ve daha önemli bir etki olarak, Batı'nın bu alan dışındaki demokratik gelenek ve diğer özgürlük alanlarının korunması gibi kurumsal kazanımlarının kendisine gölge düşürmeye başlar.

Batı'nın övgüye değer demokratik kurumsal yapısı bu durum karşısında işlemiyorsa ve Müslümanlar bu duruma velev ki aşırı tepki veriyorlarsa, bu durum, sorunlu taraf olarak Müslümanların tanımlanmasını getirmez. 


 Nedenselliğin yönüne bakmak gerek. Eğer sorun, sürekli ve artık neredeyse kesintisiz olarak, Batı içinden provokatif eylemler yoluyla tetikleniyorsa, çözüm, ilkeli durmaktan geçer. 

Ayrıca ilişki bu şekilde olduğunda bile bir sonuç olarak, Müslümanların aşırı ve adam öldürmeye varan tepkilerinin, ilkel olduğu söylenen toplumlarda yasak olduğu, cezalandırıldığı ve polis gücüyle engellenmeye çalışıldığı, ama buna karşı soruna ve bu anlamda suça neden olan unsurun, medeni dünyanın eşsiz temsilcisi Batı içinde serbest bir eylem olarak kabul görmeye devam etmesi gözden kaçırılmamalıdır. 

Bu ikircikli tutum, Doğu dünyasında meşru görülmediği cezai müeyyidelerle kanıtlanmış eylemler üzerinden meşrulaştırılamaz. 

Bunun dışında Batı, kendi içinden bazılarının bu türden aşırılıklarını engellemediği sürece, bu eylemler sonunda Müslüman dünyadan bazılarının aşırılıklarının da sebebi ve ortağı olmaya devam edecektir.

Bu noktada sorunun temellerine ilişkin bulgular, aslında bizi taraflardan hangisinin tutumunun sorunlu olduğunu anlamaya yaklaştırıyor. 


Zira bu eylem karşısında Müslümanların tepkilerinin ilkelliğe varan bir aşırılıkta olduğunu açıkça söyleyen veya ima edenlerin sayısı, azımsanmayacak kadar fazlaydı. 

Türk kamuoyunda pek çok kişi, filmin ne tür bir densizlik ve sorun içerdiğini teslim ettikten sonra, Müslümanların da, buna aşırı tepki göstererek, provokasyona kolayca alet olan ve ucuz bir karşılık olarak fikir üretmek yerine çatışan, tabiri caizse ilkelce davranan toplumlardan oluştuğunu tespit etmekten geri durmadı. 

Bu analiz, kabaca bakıldığında doğru gibi görünse de eksiktir ve bu nedenle, doğru ve derinlikli bir tespit anlamına gelmemektedir. 

Öncelikle bu sorunun çözümü, Müslüman veya değil, herhangi birinin yeni bir fikir ortaya atmasını gerektirmeyecek derecede sarihtir. 

Diğer yandan, dikkatlice bakıldığında Müslümanlar, Kur'an'ın yakılması, Peygamberlerinin yalan ve yanlış bilgi içeren bir ima ile karikatürize edilmesi ve nihayet aşağılanmaya çalışılması gibi eylemlerle karşılaşmalarına rağmen, asla bu türden bir karşılıkla mukabele etmemişlerdir. 

Kaldı ki hiçbir Müslüman, kilise veya bazı örgütlerce manipüle edilmiş veya tahrifata uğratılmış şekli olsa da bu dinlerin peygamberlerini veya dinlerini aşağılamayı ve hakareti seçenek haline bile getirmemiştir. 

Eğer Müslümanların ilkelce davrandığı veya bir medeniyet üretememiş olduğu söyleniyorsa, iki duruştan hangisinin daha medeni olduğunun açıklanması gerekir. 

Olayların gelişimi, herkesi, bu olaylar üzerinden Müslüman'ın zihin dünyasını okumak ve test etmekten çok, eylemin niteliğinin tespitine sevk etmelidir. Buradan İslam medeniyetine giydirilmek üzere argümanlar devşirmek, çok nitelikli bir duruş göstermiyor.

*Öğretim Üyesi, Yıldız Teknik Üniversitesi.

11 Nisan 2013 Perşembe

Adalet Bakanı’mıza bir çağrı


11 Nisan 2013


Bu “Yorum” yazımda Adalet Bakanı’mız Sayın Sadullah Ergin’e bir çağrım olacak; bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bendenizin Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin’den bir ricası, isterseniz de bir istirhamı diyebilirsiniz.

Konuyu aşağıda açıp detaylandıracağım ama bu detaydan önce meselenin genelini bir görmek lazım. Her hukuk devletinde olduğu, olması gerektiği gibi Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, kendi devletleri ve idare hakkında dava açabiliyorlar; iç hukukta bu davalar idare mahkemelerine, Danıştay’a, iç hukuk yolları tükenmiş ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne davalar açılabiliyor. Bu davalarda da, hukuksal sürecin bir parçası, bir gereği olarak idare yani yürütme de mahkemelere, idare mahkemelerine, Danıştay’a, Avrupa İhsan Hakları Mahkemesi’ne savunmalar vermek zorunda kalıyor.

Bu konu ülkemiz Türkiye’de çok az konuşulan bir konu, idarenin, yürütme erkinin bu mahkemelere sundukları savunmaların bir bölümü çok önemli sorunlar içeriyor. İki sene önce, okuduğu okulda başına lavabo düşerek ölen altı yaşında, Efe Boz isimli bir çocuk vardı.

Ailesi, İstanbul Valiliği ve Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine dava açtı, idarenin avukatları da mahkemeye “Çocuk çok yaramazmış, ölümü ondan” diye özetlenebilecek utanç verici bir savunma gönderdiler; mahkeme idareyi aileye tazminat ödemeye mahkûm etti ama bu savunma (!?) da mahkeme kayıtlarına devletimizin bir ayıbı olarak girmiş oldu.

Yakın geçmişte, AİHM’ye Hrant Dink cinayeti ile ilgili devletin sunduğu savunmayı (!!!) da çok iyi hatırlıyoruz, hangi bakanlıkta çalıştığını, ya Adalet Bakanlığı, ya da Dışişleri Bakanlığı, ismini öğrenemediğimiz bir sözde bürokrat, savunma metninde Dink’i bir Nazi’ye benzetme densizliğini (bulabildiğim en hafif kelime) yapabilmiş, Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu da “Tokat yemiş gibi oldum.” demiş idi.

Bu savunmaların usulünün nasıl olması gerektiği mutlaka gözden geçirilmeli, devleti zora sokacak, hatta zora sokmaktan da öte, utandıracak savunmalardan vazgeçilmeli, gerektiğinde de mahkemelerin verdiği cezaya katlanıp hiç savunma vermeme yolu tercih edilmelidir; aşağıda sunacağım yeni bir örnek var, bu davada devletin AİHM’ye nasıl bir savunma vereceği Türkiye Devleti’nin yapısı, devlet anlayışı ve bir dizi başka konuda çok önemli bir gösterge olacak.

2007 Ekim ayında bir yerel gazetede, Bolu Ekspres isimli bir gazetede, köşe yazarı Sayın Işın Erşen bir makale yayımlıyor; bu makalenin yayımlanmasından hemen önce Güneydoğu’da geçici görev yapan Bolu Komando Tugayı’na PKK bir baskın düzenliyor ve askerlerimiz, çok nitelikli komandolarımız şehit oluyorlar.

Bu olaydan hemen sonra makalesini Bolu Ekspres yerel gazetesinde yayımlayan Sayın Işın Erşen, muhtemelen şehitlerin Bolu Komando Tugayı’ndan da olmasının etkisiyle, inanılması çok güç bir makale yazıyor, -isteyen makaleye internet üzerinden ulaşabilir- bu aşamadan sonra öldürülen, şehit edilen her asker için BDP üyelerinden beş kişinin öldürülmesi gerektiğini söylüyor, bu meseleyi bu düzeyde de bırakmıyor ve yazısında (!) öldürülmesi gerektiğini düşündüğü BDP’lilerin isimlerini de yayımlıyor ve yazının sonunda da “Bir bizden, beş onlardan olsun” gibi korkunç bir ifade kullanıyor.

Sayın Işın Erşen böyle düşünebilir, böyle düşünen başkalarının da olabileceğini biliyorum ama bu görüşleri yazıya döküp bir gazetede yayınlamak başka bir konu.

‘ifade özgürlüğü’NüN SUİSTİMALİ

Bu yazının yayımlanmasından kısa bir süre sonra, Kasım 2007’de, BDP Eşbaşkanı Sayın Selahattin Demirtaş’ın avukatı Bolu Savcılığı’na suç duyurusunda bulunuyor, kendilerinin hedef gösterildiklerini belirtiyor ve Sayın Erşen’in cezalandırılmasını istiyor; Bolu Savcılığı’na ifade veren Sayın Işın Erşen yazısında kimseyi hedef göstermediğini, sadece toplumu bilgilendirmeyi (!) amaçladığını söylüyor ve 7 Aralık 2007 tarihinde da Bolu Savcılığı bu yazının ifade özgürlüğü (!) kapsamında değerlendirildiğini, yazarın BDP’lilere karşı eleştiri hakkını kullandığını karara bağlıyor ve Işın Erşen hakkında dava açmıyor.

30 Temmuz 2008 tarihinde BDP’li Selahattin Demirtaş’ın avukatı Düzce Mahkemesi’nde savcının 7 Aralık 2007 tarihli kararına itiraz ediyor ama 21 Ağustos 2008’de Düzce Mahkemesi Demirtaş’ın başvurusunu düşürüyor ve Bolu Savcısı’nın kararının doğru olduğunu ifade ediyor; 15 Ekim 2008 tarihinde ise, dönemin Adalet Bakanı Sayın Mehmet Ali Şahin, Bakan sıfatıyla Yargıtay’a başvuruyor ve Düzce Mahkemesi’nin 21 Ağustos 2008 kararının reddini talep ediyor. 30 Eylül 2009 tarihinde ise Yargıtay, Düzce Mahkemesi’nin kararının hukuka uygun olduğunu belirtiyor.

Bu gelişmeler (!) karşısında da Selahattin Demirtaş AİHM’ye başvuruyor, AİHM davayı kabul ediyor ve şimdi de taraflardan görüş istiyor. Tüm bu gelişmeleri 8 Nisan 2013 tarihinde AİHM’nin resmî sitesine konulan bilgilerden izliyorum; bu aşamada da Türkiye’nin AİHM’ye bir savunma vermesi gerekiyor.

PROF. DR. ESER KARAKAŞ
Bendenizin bu yazıyı yazmamdaki temel motivasyon da Türkiye Cumhuriyeti’nin AİHM’deki bu davada (Selahattin Demirtaş Türkiye’ye karşı) savunma vermesi fikrinin benim tüylerimi diken diken etmesi. Hukukçu değilim, süreçte usul hataları var mıdır bilemem ama Bolu Savcılığı’ndan başlayan hukuk skandalları karşısında, benim de yurttaşı olduğum bir devletin böyle bir konuda, “bizden bir kişiye karşı onlardan beş kişi öldürülsün” mantığının gazeteye yansıtılmasının cezasız kalması karşısında savunma vermesi fikri bile bana korkunç geliyor. Bir hukuk devleti için kabul edilemez buluyorum ve Adalet Bakanı’mız Sayın Sadullah Ergin’i bu davada savunma vermeyerek devlet erkinin bir kolu olan yargının (Bolu Savcılığı, Düzce Mahkemesi, Yargıtay) bu ayıbını kabullenmeye davet ediyorum.

Devletimiz başka konularda da yaptığı gibi bu davada da AİHM’ye savunma verme yanlışını yaparsa ne olur? Bendenizin ilk aklıma gelenler şunlar:

1- Türkiye’nin bir hukuk devleti olamadığı ve olma yolunda da ciddi bir iradesi olmadığı görüşü belirli çevrelerde daha da güçlenebilir.

2- AK Parti iktidarı döneminde beni en çok heyecanlandıran “Yeni Türkiye” doğru sloganının sözde kaldığı fikri yerleşmeye başlar.

3- Barış sürecinde devletimiz “bir bizden, beş onlardan” mantığının arkasında durmuş olur ve böylece sürece en büyük engeli bizzat kendisi çıkarmış duruma düşebilir.

4- Bizim ülkemizde hukukun, yargının vatandaşı değil de devleti koruduğu inancı biraz daha güçlenir.

5- Belki, hepsinden de önemli olmak üzere, ülkemizde bir kez daha hukuk-vicdan ilişkisi kopartılmış olur.

Sayın Bakanı’mız Sadullah Ergin, lütfen bu davada AİHM’ye savunma verirken üç değil, beş kez konuyu değerlendirin. Yazımı, aklıma gelen, cevaplarını alamaya
cağımı bildiğim iki soruyla noktalamak istiyorum:

1- Demirtaş’ın ilk başvurusunu reddeden Bolu Savcısı’nın hukuk anlayışı nasıl bir anlayıştır, nasıl oluşmuştur?

2- Hrant Dink savunmasını hangi bürokrat (!) yazmıştır, kendisi hakkında ne gibi bir işlem yapılmıştır?

e.karakas@zaman.com.tr

18 Mart 2013 Pazartesi

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

İfade özgürlüğü (ya da konuşma özgürlüğü) Birleşmiş Milletler tarafından İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde ilan edilen, birçok ülke tarafından kabul edilen bir haktır.

Elbette ülkeden ülkeye bu hak daha değişik uygulanabilir. Devletlerin otoritesinde yaşayan ülkelerde o devletin sansürleri uygulanabilir.

Ancak liberal demokrasilerde de sansür değişik formlarda bulunabilir. (Nefret sözcükleri, müstehcenlik, v. b.)

Bunun akabinde gelen açıklayıcı "International Covenant on Civil and Political Rights" (Medeni ve Siyasi Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme) 19'uncu maddeyi şöyle açıklar:
  1. Herkes engel olmaksızın fikirlere sahip olmalıdır.
  2. Herkesin ifade özgürlüğü hakkı olmalıdır; bu hak, her türlü bilgi ve fikirleri sınır olmaksızın, sözlü, yazılı, basılmış, sanat veyahutta herhangi dilediği bir medya ortamıyla öğrenme, alma ve verme hakkıdır.
  3. 2'inci bölümdeki haklar özel haklar ve sorumluluklar getirir. Bu doğrultuda bazı limitler kanunlar tarafıyla uygulanabilir:
a) Başkalarının haklarına ve şöhretine saygı;
b) Ulusal güvenlik, halk düzeni, veyahutta halk sağlığı ve huzuru.
20'inci madde de; şiddet propagandalarını yasaklar. 19'uncu maddenin üçüncü bölümünde belirtilen iki bend, gerek monarşik, gerek militarist, gerek muhafazakar rejimlerin talepleri doğrultusunda eklenilmiştir.

Ülkemizin İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesi tercümesinin 19'uncu maddesi şöyle der:
"Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malümat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir."

Bazı ülkelerde ifâde özgürlüğü

Amerika Birleşik Devletleri

Amerika Birleşik Devletleri'nin anayasasının bir numaralı kanunudur; bu kanuna göre;
"Kongre herhangi bir dîni kurmak için, uygulamasını yasaklamak için, ifâde ve basın özgürlüğünü ya da insanların barışçıl bir şekilde toplanmasını ve devlete acılarını anlatmasını kısıtlamak için kanun çıkartamaz."
30 Aralık 1591'de çıkan bu kanun; akabinde her ne kadar özgürce ırkçılık da dahil olmak üzere fikirlerini sunmasını sağlasa da; Amerika'nın özgürlükler ülkesi olmasını sağlamıştır.

Avrupa Birliği

Avrupa Birliği'nin 2000 yılında yayımlanan temel kanunlarının 11'inci maddesine göre;
  1. Herkesin ifade özgürlüğü vardır. Bu hak; insanların fikirlere sahip olma ve bilgiyi halk otoritesi olmadan, sınırsızca alma ve verme hakkını tanır.
  2. Özgürlük ve basın kuruluşların çoğulculuğuna saygı duyulmalıdır.

Çin

Çin halk cumhuriyeti Anayasası'nın 35'inci maddesine göre;
"Halkın Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşları ifâde, basın, birleşme, ortaklaşma, ilerleme ve gösterme özgürlüğünden zevk alır."
Ancak; Çin'de yoğun bir sansür hâkimdir. Bundan Wikipedia ve Google gibi web siteleri de nasîbini almıştır. İnternet üzerine koyulan limitler arasında Özgür Tibet hareketi, demokrasi, Tayvan'ın bağımsız bir ülke olarak görülmesi, bir takım dînî organizasyonlar ve Çin Komünist Partisi hakkındaki tüm yayımlar bloke edilmiştir.

Danimarka

Jyllands-Posten'de yayımlanan Muhammed karikatürleri ile yoğun tepki gören Danimarka'nın ifade özgürlüğü hakkında;99 sayılı kanunu şunu ilan eder:
§ 20 Herkes birinin düşünlerini yayınlama, yazma ve konuşma özgürlüğüne sahiptir; ancak adalet mahkemelere saygı duyarak. Sansür ve diğer önlemlerin engellenmesi yeniden koyulamaz.

Türkiye

Türkiye'de İfade Özgürlüğü konusunda; kanunlar çatışmaktadır. Anayasa'nın bir kanunu insanlara fikir özgürlüğü sunarken, tekrar Anayasa'nın başka bir bendi veya ceza kanununun başka bir kanunu da buna izin vermez.
Örnek olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 25'inci maddesine göre:
"Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir."
Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.
Göz ardı edilen bu madde ardından gelen; 26'ıncı madde " Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti" üzerinedir, 2001 yılı itibari ile de Anayasa değişikliğine gidilerek bu hak Anayasa'dan kısmen çıkartılmış ve ceza mahkemelerine verilmiştir. Ancak; halen 25'inci madde üzerinde bir değişiklik yapılmamıştır. Bu da Anayasa'da bulunan iki kanunun ard arda gelmesine rağmen çakıştığını vurgular.
"Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.

(Değişik: 3.10.2001-4709/9 md.) Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

(Üçüncü fıkra mülga: 3.10.2001-4709/9 md.)

Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.

(Ek: 3.10.2001-4709/9 md.) Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir."
Bu doğrultuda; her ne kadar sadece birkaç cümle önce "Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar." denilse de; değişiklik olan birkaç cümle sonrasında "usuller kanunla düzenlenir" ibaresiyle halen içinden çıkılamayan bir ikilem haline gelmiştir.
30 Temmuz 2003 târihinde yayımlanan 4953 sayılı kanunla; 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 159'uncu maddesine eklenen son fıkrası doğrultusunda; halen mevcut 59. Hükumet'imiz uluslararası arenadaki en fazla tanınan kanunumuz 301'inci maddenin önergesi oylanmış ve kabul edilmiştir.
"Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin kurum ve organlarını aşağılama" başlığı altında incelenen bu madde şöyledir:
  1. Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
  2. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
  3. Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
  4. Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
İfade özgürlüğü'ne bağlı olarak basın özgürlüğü'nde Türkiye; Reporters Without Borders'ın raporuna göre; Dünya'da basın özgürlüğü'ünde 168 ülke arasında Nikaragua, Katar, Tanzanya, ve Zambiya gibi ülkelerin ardında 98'inciliği Fildişi Sahili ve Butan ile paylaşmaktadır.