Popüler Yayınlar

TECDİD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TECDİD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2013 Cuma

"TECDİD VE MÜCEDDİDLER" - M. Ali KAYA


Tecdit, yenileme, ıslahat anlamına gelir. Teceddüt ile karıştırılmamalıdır. Zira teceddüt, modernizm anlamındadır. Tecdid, İslam'ı, cahiliyenin tüm unsurlarından temizleyerek katıksız ve saf bir şekilde aslına irca etmektir.

Müceddid, bir peygamberde bulunması gereken vasıfları taşıyan bir din âliminin, akıl, zeka, ilim, ehliyet ve mücadelesi ile, İslam'ı ilk devirlerdeki gibi anlatmasıyla, kendini ehl-i ilme kabul ettirmesidir. Bu, manevi liderlik ve önderlik demektir. Peygamberler vahye mazhardırlar. Müceddid ise, vahyi anlayıp anlatmada ilhama mazhar olan kimsedir. Müceddide, ancak ruh ve tabiatında eğrilik bulunan kimseler muhalefet ederler.

Kur'an kıyamete kadar hükmü baki olduğundan gelişen ve değişen zaman dilimi içinde, değişen anlayış ve görüşlere Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu anlatmak ve izah etmek gerekecektir. Bunu elbette "Âlimler" yapacaklardır. Bu âlimler "Allah'tan korkan(1) ve Kur'an'ın kastettiği manalara vakıf olan kişiler olmalıdır; yoksa din ve hukuk alanında uzman olanlar değil...

Bu âlimler "Peygamber varisi" olan mücedditlerdir. Peygamber varisi olmak demek, peygamber gibi vahye değil, bir nevi vahyin gölgesinde ilhama mazhar olan ilmi ile amil, kalbi ile ilham-ı ilahiye mazhar olabilecek safiyete malik olmaları gerekir. Allah'ın yardımına mazhar olamayanlar ne derece âlim olurlarsa olsunlar "Hidayet" dediğimiz Allah rızasına götüren yolu gösteremezler.

Müceddid, asrın hastalığını iyi teşhis etmeli, ıslah çarelerini göstermeli ve kendini o işe vazifeli görmelidir. Saf islamın ilim, ruh ve düşüncesini diriltmeli, ilmiyle amil olup, davranışları ile İslam'ı temsil etmelidir. Yine müceddidin dinde içtihad etme gücü olmalıdır. Metot göstermeli, din düşmanları ile mücadele etmeli, farz ve sünnetleri ihya etmeli ve tecdidi cihanşümul olmalıdır.

"Peygamberlere varis olma" bunların vasfıdır. "Tam müceddid, bu vazifelerin tümünü yapandır. Şimdiye kadar gelen müceddidler, bir kısmını yapmışlardır" Bu durumda ahir zamanda gelecek olan "Mehdi" tam müceddirdir.(2)

Karıncayı emirsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan Yüce Allah, insanları da başıboş bırakmamıştır. Yüz yirmi dört bin peygamber göndermiş ve Hatemü'l- Enbiya Hz. Muhammed (SAV) ile bu kapıyı kapamıştır. Hz. Muhammed (SAV) son peygamber olduğu için, kıyamete kadar onun şeriatını koruyacak olan müceddidlerin, ümmetinden geleceğini de "Muhakkak ki Allah bu ümmete her yüz yılbaşında bir müceddit göndererek dini yeniden ihya eder"(3) hadisi ile bildirmiştir. İslam bilginleri yüzyıl başı olarak genellikle hicri yılı kabul etmişlerdir.

İslam dinin kuvvetli ve güçlü olduğu zamanlar vardır. Güçlü olduğu zaman herkesin dini konuda bilgi sahibi olduğu, âlim konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği, cahil konuşunca susturulduğu zamandır. Zayıf olduğu zaman ise herkesin dini konuda cahil olduğu, âlim konuşunca dinlenilmediği, cahil konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği zamandır. Bunun için dinin ihyası ilimle, zaafı da cehaletledir. Bunun için mücedditlerin görevi ilmi yaymaktır. Dinin tecdidi, onun ihyası demektir. İlmin ihyası dinin ihyası demek olduğundan müceddit mutlak surette âlim olacak ve yazdığı eserler ile ilmi ihya edecektir. Müceddidin âlim olması hususunda ulemanın ittifakı vardır.

Muhaddis ez-Zühri (v. 124/740) ve Ahmed bn. Hanbel (v.241/855) müceddit olarak 1. asırda Ömer bn. Abdülaziz ve 2. asırda İmam-ı Şafi'yi kabul ederler. Biri 101 yılında diğeri 204 yılında vefat etmişlerdir. "Yüz yıllık bir zaman dilimi sona ererken hayatta olan, iyi tanınan ve kendisine atıfta bulunulan âlim"(4) müceddit sıfatını alır.

Yine mücedditler Al-i Beyttendirler. Nitekim peygamberimizin (sav) : "Allah dinine bağlı olanlara her yüz yılbaşında benim ehl-i beytimden, dinle ilgili konuları onlar için ihya edecek birini ba's edecek, gönderecektir"(5) hadisi bunu teyit eder.

Müceddidin diğer görevleri ve fonksiyonu da "Yürürlükten kaldırılan herhangi bir ameli Kitap ve sünnete göre ihya etmek ve uygulanabilirliğini göstermektir."(6) İmam-ı Şafi için "Sünneti izhar etti, bid'atı ise imha etti" denilmiştir. Bu da tecdidin özüdür.

Müceddidin belirlenmesi, onunla çağdaş ulemanın zann-ı galibi; talebelerinin ve yazılarının sağladığı fayda ile anlaşılır.(7) Bu açıdan İmam Muhammed el-Gazzali (v.505/1111) tartışmasız tam müceddittir.

Kur'an'da peygamberlerin görevlendirilmesi ile ilgili "Yeb'asü" ifadesinin hadiste mücedditler için kullanılması cay-ı dikkattir.(8) Bunun sebebi ise onun dağıttığı hidayettir. Genellikle Mücedditler Şafi'î mezhebine mensup olup Tâceddin Abdülvahhab İbn-i es-Sübkî (v.728/1326) şafi'i olanları sayar.(9)

Tasavvuf erbabı bunun haricindedir. Tasavvufta kutup derecesine çıkan aktablara, Hz. Peygamberimiz (sav) Hulefa-i Raşidin, Abdülkadir-i Geylani ve Hızır (as) cübbe giyerek manevi âlemde manevi feyze ve irşada tayin etmesi bunun dışındadır. Zira Müceddit, Şeriatta imamdır, kutup ise tarikatta rehberdir. Tarikattaki kutupların şeriate ve şeriat imamlarına katiyyen uyması zarureti vardır. İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani Şeyh Ahmed-i Sirhindi (v. 1034/1624) ikinci bin yılının müceddididir. Mektubatında der ki: "Bin yılda bir ulu'l-Azm peygamber gelir. Şimdi ise bin yılda büyük bir müçtehit gelmektedir."(10)

Şah Veliyullah Dehlevi (v. 1176/1763) de Nakşibendî silsilesinden müceddit cübbesi giymiştir. Kendisine "Hilatül-Müceddidiye" ihsan edilmiştir. 13. asırda ise Sirhindi'nin manevi halifelerinden Mevlana Halid-ı Bağdadi (v.1242/1827) bu makama layık görülmüştür. Kendisi "Gulam Ali" diye meşhur olan Şah Abdullah Dehlevi'nin talebesi olduğu için Nakşibendî Müceddidi sayılmıştır.

Mücedditler sünnete bağlılığı teşvik ve bid'attan kaçınmaya davet ederler.

Allamelerden Aliyyu'l- Kari: (v.1014) "Müceddidler ilmin azaldığı, sünnetin terk edilmeye yüz tuttuğu, cehalet ve bidatlerin yayınlaştığı bir dönemde çıkacaklarını" belirtir. Hafız Münavi de "Dini yenilemekten maksadın, bidatleri sünnetten ayırmak, ilmi yaygınlaştırmak, ilimle uğraşanlara destek olmak ve bidat sahiplerini zelil ve perişan etmek olduğunu söylüyor. Alkami ise müceddidlerin görevinin "Kitap ve sünnetten yaşanılmayan ve unutulanları tekrar canlandırmak ve emir gereğince davranılmasını sağlamak" diye yorumlar.(11) Her şeyden önce müceddid sünnet-i seniyyeyi ihya ve neşirle tanınır. Gecesini-gündüzünü buna verir. Ehl-i bidayı eserleri ve dersleriyle tesirsiz hale getirir. Şayet bu özellikler müceddid denilen zatta bulunmazsa, ne derece âlim olursa olsun müceddid sayılamaz.(12)

Müceddidlerin vazifeleri, dini geldiği tazeliğiyle korumaktır. Üzerine konan tozları silkelemek, bidat kirlerini temizlemek, dini asliyetine kavuşturmaktır. Onlar kendilerinden yeni bir şey ihdas etmezler. İslam'a ve sünnet-i seniyyeye harfiyen ittiba ederler. Ona yöneltilen tecavüzleri defeder, dinin ulviyetini izhar ederler. Bunu yaparlarken, "tavr-ı asasiyi bozmadan, ruhu asliyeyi rencide etmeden" yeni izah tarzları ve yeni ikna usulleriyle yeni tevcihat ve tafsilat ile ifay-ı vazife ederler.(13) İhlâsta, sadakatta, samimiyette örnek şahsiyetleriyle ve ilmi üstünlükleriyle İslam'ı anlama ve anlatmada en ileri seviyededirler. Zamanın bütün ilimlerine vakıftırlar ve ilhama mazhardırlar.

Şu vasıfları üzerlerinde taşırlar:

1- Kendilerine yalnızca Kur'an'ı rehber edinirler.

2- Her biri, fende mütehassıs geniş bir fikre, ince bir nazara ve tam bir ihlâsa sahiptirler. Derin bir içtihat ve kuvve-i kudsiye sahibidirler. Hakikatleri saf ortaya koymak için kendi hususi meslek ve meşreplerinin tesirinde kalmamış ve hevesini karıştırmazlar.

3- Cenab-ı Hakkın rızasından başka hiçbir maddi manevi menfaati gaye edinmezler ve bu halet de hayatında herkes tarafından müşahede edilir.

4- Kur'an-ı Kerim'in bulunduğu asra bakan veçhesini keşfedip, avamdan havasa kadar her tabakanın anlayacağı, istifade edeceği bir üslupla beyan ederler.

5- Kur'an ve iman hakikatlerini cerh edilmez delillerle ispat ederek ders verirler.

6- Aklı, kalbi, vicdanı ve ruhu tenvir, tatmin ve musahhar ederler ve şeytanı dahi ilzam edecek derecede kuvvetli, gayet beliğ, nafiz ve müessir dersler ile meselelerini anlatırlar.

7- Hakikatlerin derkine mani olan benlik, gurur, ucub ve enaniyet gibi kötü hasletlerden kurtarıp tevazu, mahviyet gibi yüksek ve güzel ahlaklara sahip kılarlar.

8- Resul-ü Ekrem'in (sav) sünnetine ittiba ederler, ehl-i sünnet ve'l- cemaat mezhebi üzere ilmi ile amildirler, azami züht ve takva, azami ihlâs ve dine hizmetinde sebat, azami sıdk, sadakat ve fedakârlığa, azami iktisad ve kanaate sahip ve malik olmak da onların vasıflarındandır.

9- Kur'anî ve şer-î meseleleri beyan ederken, şu veya bu tazyik altında kalmayan, işkence ve idamı nazara almayan, herhangi bir tesir altında kalarak fetva vermeyen, dünyaya meydan okuyacak bir iman kuvveti ile hakikatleri pervasızca söyleyen, İslami şecaat ve cesarete maliktirler.(14)

Peygamberimiz (sav) her yüzyılda bir Müceddit geleceğini bize bildirdiği gibi kıyamete kadar gelecek mücedditlerin sayısını da haber vermiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte "On iki halife gelecek ve sonra İsa ruhullah nüzul ederek deccalı öldürecektir"(15) buyurmuşlardır. Yine "Bu din on iki halife elinde olduğu sürece aziz ve güçlü kalacaktır. Bu imamların on ikisi de Kureyştendir"(16) buyurmuşlardır ki bu hadis mütavatirdir. İbn-i Kesir "Bu imamların Şianın iddiası gibi "Ehl-i Beyt"in 12 imamı olmadığı açıktır" diyerek her asırda gelecek olan mücedditlere işaret ettiğini söyler.

Tüm bu özelliklere dayanarak İslam âlimleri her asrın müceddidini tespite çalışmışlardır, bu isimlerin bazılarında ittifak edilmiş, bazılarında ise ihtilaf edilmiştir. Biz her hicri yüz yılda müceddid kabul edilenlerden birer ismi şöyle sıralayabiliriz:

1- Ömer bn. Abdülaziz(17) (H. /17–102 / M. 638–720)

2- İmam-ı Şafii(18) (H. 150–204 / M. 767–819)

3- Ebu'l-Hasan Ali El- Eş'ari (H.260–324 / M.873–936)

4- Ebu Bekir Bakıllani (v. 403/1013)

5- İmam-ı Gazali (H. 450–505/M. 1058–1111)

6- Fahreddin-i Razi (H. 544–606 / M.1149–1209)

7- Mevlana Celalettin-i Rumî (H. 604–672/ M.1207–1273)

8- Zeynüddin-i Irakî (v.H. 805/ M. 1402)

9- İmam-ı Sahavi(19) (v. H. 902)

10- Celaleddin-i Suyutî (H.849–911/ M.1445–1505)

11- İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani(20) (H. 971- 1033 / M. 1563-1624)

12- Şah Veliyullah Dehlevi (H.1114–1176 / M. 1702–1762)

13- Mevlana Halid-i Bağdadi(21) (H.1193–1242 / M. 1779–1826)

14- Bediüzzaman Said Nursi. (H.1293 – 1380 / M. 1876–1960)

Mevlana Halid-i Bağdadinin talebelerinden Mustafa İsmet Efendi "Risale-i Kudsiye" isimli Osmanlıca Nakşibendî Tarikatı Halidiye Kolu usulünü beyan eden eserinde Mevlana Halid'den sonra Müceddit olarak "Mehdi"nin geleceğini, başka müceddidin olmayacağını ehl-i keşfin haber verdiğini açıkça yazar ve talebelerine ders verir.(22)

Bediüzzaman Said Nursi yüz yıllık Mevlana Halid'in cübbesi Asiye hanımın dedesi Küçük Âşık aracılığı ile intikal etmiştir. (23) Böylece her cihetle Müceddit olduğu kesinlik kazanmıştır.

Bediüzzaman'ın çok belirgin ve diğerlerinden farklı bir özelliği de Müceddit olarak zatını değil; "Risale'i Nuru" göstermiş olmasıdır. Tecdit işi ve işlevi bir şahıstan bir kitaba intikal ettirilmiştir. Bediüzzaman bunu tahdis-i nimet(24) olarak ilan etmektedir. Buna yine "Risale-i Nur'un Şahs-ı Manevisi" adını vererek kendisinden sonra bir şahıs beklentisi içinde olunmaması gerektiğini ima ederek son Müceddit olduğunu ince bir siyasetle ifade etmiştir.

Bu mücedditlerin dışında tarikat şahları ve aktapları vardır ki, onlar hidayet rehberleri olmuşlardır. A. Kadir Geylani, Ahmed Yesevi, Muhyiddin-i Arabi, Şazeli gibi... Ancak tarikat şeyhleri her ne kadar âlim ve abid de olsalar mücedditlerin ve müçtehitlerin makamına ulaşamazlar. Onlar da müçtehit ve mücedditlere uymak mecburiyetindedirler. Çünkü bir Müslüman tarikat şeyhinin sözünü tutmazsa bir şey lazım gelmez. Ama bir müçtehidin şeriattaki içtihadına muhalefet etse günaha girer. Bunun için tüm ehli tarikat şeriatın kabul ettiği bir ehl-i hak mezhebe uymuş ve tabilerini de uymaları konusunda uyarmışlardır. Zira şeriatta imam olan bir müçtehid veya müceddid zamanın imamı ve halifesi gibidir. O asırdaki tüm tarikat şeyhleri onun emrindeki vali, kaymakam ve mahalle muhtarı gibidirler. Herkes haddini bildiği ve imama ittiba ettiği ölçüde maiyetindekilere hükmedebilir ve Allah'ın rızasını kazanabilirler. Tüm hak tarikatın şeyhleri bu sınırları en iyi şekilde korumuşlardır.

Mehdi de son müceddit olacağı için âl-i beytten, yani peygamber soyundandır. Bu husus Al-i Resulün, Al-i İbrahim gibi olacağı gerçeğine de uygundur. Her müslümanın namazın tahiyyatında okuduğu salâvat duasının bu istikametli yolu Allah'tan istemesi anlamında çok manidardır.

Mücedditlerin çoğu Peygamberimiz'in (sav) neslinden gelmişlerdir. Kimi Haseni, kimi de Hüseyni'dir. Bundan dolayı peygamberimiz (sav) "Size iki şey bırakıyorum, biri Kitabullah, diğeri de Ehl-i Beytim"(25) "Kıyamette bu iki emanetten soracağım"(26) buyurmuşlardır.

Yüce Allah da, "Resulullah sizden hiçbir ücret beklemez, ancak Ehl-i Beyt'ine sevgi bekler"(27) buyurarak nazarları o yöne çekiyor. Çünkü "Ehl-i Beytim Nuh (as)ın gemisi gibidir. Ona sığınan kurtulur."(28) İmam-ı Rabbani de, "Ehl-i Beyt'imi sevmek, ehl-i sünnetin sermayesidir"(29) hadisini nakleder.

Müminlerin devamlı duası selavat-ı Peygamberi olan "Allah'ım al-i İbrahim gibi al-i Muhammed'in neslini de mübarek kıl" duası kabul edilmiştir ki, Al-i İbrahim neslinden peygamber geldiği gibi, Al-i Resulullah'dan da müceddid ve müçtehitler silsilesi gelmiş. Peygamberimiz (sav) Ehl-i Beyt'ine muhabbeti emrederek, ümmetin istikametini istemiştir. Ehl-i Beytine sevgisinin sırat-ı müstakimi netice vereceğini, beliğane ifade etmiştir.

Kıyamete yakın Hz. Mehdi tüm müceddid ve müçtehidler silsilesini birleştirip son bir irşad görevi yapacaktır. Allah'ın (cc) gerçek velileri bu müceddit ve müçtehitlerdir. Çünkü İmam-ı Azam buyurdular: "Alimler Allah'ın velileri değil ise yer yüzünde veli yoktur."

Peygamberimiz (sav) veliler hakkında "Yüce Allah buyurdu, kim benim velime, veli kuluma düşmanca davranırsa, ben ona harp ilan ederim. Kulumun bana yaklaşmak için yaptıklarının katımda en sevimli olanı üzerine farz kıldığım ibadetlerdir. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet onu severim. Onu sevince de, onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isterse, şüphesiz ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum, benden bir şey isterse kabul ederim" buyurmuşlardır.(30)

İbn-i Hacer, "Veli, Allah'ı bilen ve ona itaatte devamlı olan ve ihlâslı olan kişidir" der. Yemenli Şevkani de bunu kabul eder. Nitekim Yüce Allah veliyi tarif ederken: "İman ve takvayı esas alır."(31)

Veli, ihlâsla, Allah rızası için emr-i İlahiyi icraya çalışan ve rızadan ayrılmayan kuldur. Şu halde, onun hiçbir günahı yokken ona düşman olup yaptıklarına karşı çıkan, onun temsil ettiği iman ve ibadet ve ahlaka düşman olmuş oluyor demektir.

İhlâs ve ihsan mertebesine ulaşan veliler de ibadeti, ceza ve mükâfat için değil, Allah'a olan sevgi ve bağlılığından dolayı yaparlar. İbadet, onların ruh gıdalarıdır. O'na yaklaşmak için vasıtalarıdır.

Farz ibadet içinde haramdan kaçmak da vardır. Nafile ibadetler içinde de zikir, tesbih, dua ve tefekkür vardır. Hadisin anlamı: "İçlerine koyduğum nurum sebebiyle onun kulağı, gözü olurum, emrim ve rızam dışına çıkmazlar. Yaptıkları işlerde bu nur ile yardım ederim de, bu iş uygun ve düzgün olur"(32) anlamındadır. Şevkani bu hadisi izah eden "Katru'l-Veli ala Hadisi'l Veli" adında müstakil bir eser yazmıştır.

Peygamberimizin (sav) "Ehl-i Beyt'im Nuh'un (as) gemisi gibidir. Buna sığınanlar kurtulur"(33) hadisinin anlamı mücedditler ve müçtehitlerden her hangi birisine uyan kurtulur demektir. Tabii ki her asrın insanı o asırdaki müceddide uymalıdır. Nitekim bu konuda da hadis vardır: "Asrın imamını tanımayan cahiliye üzerine ölür." Cahiliyenin ne olduğunu bilen bu hadisi anlamakta zorlanmaz.

Dipnotlar:
(1) Kur'an-ı Kerim, Fatır, 35:28
(2) Mektubat, (1998) 425; Kastamonu Lah. (2001) s.145
(3) Şemsü'l-Hak Muhammed el-Azimabadi, Avni'l-Ma'bud fi Şerh-i Sünen-i Ebi Davud, (Medine, 1389/1969) XI: 385 Ebu Davud, Melahim, 1; Ebu Davud, Mişkat, 1: 82; Keşfü'l- Hafa, 1: 243–244
(4) Avnü'l-Ma'bud, XI: 386
(5) Celaleddin-i Suyuti, et-Tehaddüs bi-Nimetullah, Nşr: E. Sartain (Cambridge, 1975) 11:216
(6) Azimabadi, Avnül-Ma'bud, XI: 386
(7) Suyuti, Tahaddüs bi-Nimetilllah, 1:225–226
(8) Kur'an, Âl-i İmran, 3:164; Â'raf, 7:103, Yunus, 10:74; İsra, 17:15; Kasas, 28:59; Mü'min, 40:34, 62:2
(9) Suyuti, Tahaddüs bi-Ni'metillah, 1:218
(10) Sirhindi, Mektubat, (Karaçi, 1393/1973) 2:21 ve 1:390
(11) Avni'l- Ma'bud, 11: 386
(12) Sikke-i Tasdik-i Gaybi, (2001) s. 230–231; Şualar, (1997) s. 677
(13) Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 230–231
(14) Sözler, (1998) s. 706
(15) İbn-i Hacer el- Askalanî, Fethu'l-Bârî, 13:213
(16) Buhari, Ahkam, 51; Müslim, 3:1452; İbn-i Hibban, Sahih, 15:43; Hâkim, Müstedrek, 3:715
(17) Hilafet noktasında. Bu isimde, Zühri, Ahmed bn. Hambel, mütekaddidimin ve müteharrin imamlarından bazılarının ittifakları vardır. (Avnü'l- Ma'bud 11: 384–387)
(18) Ahmed bn. Hambel onu müceddid olarak kabul ederken, (Keşf'l- Hafa, 1: 244) Mevdudi ise, dört mezhep imamını bir müceddid kabul eder. (İslamda İhya Hareketleri, Mevdudi, s. 55–56)
(19) Keşfü'l- Hafa, 1:244
(20) Şualar, 152
(21) Bediüzzaman, Sikke-, Tasdik, 15
(22) Mustafa İsmet Efendi, Risale-i Kutsiye, (Osm.) s. 76
(23) Kastamonu Lahikası, 62; Sikke-i Tasdik, 14–16; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 44, 46, 47
(24) Duha, 93:11
(25) Tirmizi, 2:308; Müslim, Fazail-i Sahabe, 1
(26) Ebu Nuaym, Hilyetü'l Evliya, 1: 355
(27) Şura Suresi, 42:23
(28) Hilyetü'l - Evliya, Ebu Nuaym, 4:306
(29) İmam-ı Rabbani, Mektubat, c:2; 36.Mektup
(30) Buhari, Rikak, 28
(31) Yunus, 10:62–64
(32) Şevkani, Katrü'l- Veli ala Hadisi'l- Veli, s.427–436
(33) Mektubat-ı Rabbani 1: 51.Mektup


http://www.sorularlaislamiyet.com/kaynaklar/191058/muceddid      internet sayfasından alınmıştır...

MÜCEDDİD - Abdülcelil ÜNALAN



Yenileyen, yeni bir şekil veren, yeniden güçlendiren.

Peygamberimizin sünneti terk edilip bid'atlar yayılıncaya insanlara yeniden dinlerini öğreten ve bu bid'atleri bertaraf etmeye çalışan İslâm bilgini; "Cedde" fiilinden ism-i fail.

Cenab-ı Allah, insanlara doğru yolu göstermek için ihtiyaç nisbetinde onlara zaman zaman peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerin sonuncusu Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Ondan sonra artık peygamber gönderilmeyecektir. "Muhammed adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. O, ancak Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur" (el-Ahzâb, 33/40).

Diğer ümmetlerde olduğu gibi Peygamberimizin ümmeti arasında da zamanla bid'at ve hurafeler baş gösterebilir ve bunun neticesinde müslümanlar dinden ve peygamberimizin sünnetinden uzaklaşmakla karşı karşıya gelebilirler. Ayrıca her gün değişen hayat şartları ve ilerleyen teknikle birlikte birtakım yeni meseleler ortaya çıkar ve bunlara dinî açıdan bir hüküm verme ihtiyacı doğar.

Toplum içinde çıkan bid'atlere karşı koyacak, dine yapılan saldırılar karşısında dini savunacak, yeni meselelere bir çözüm bulabilecek ve müslümanlara yeniden dinlerini öğretip onları yönlendirecek şahsiyetlere de bu ölçüde ihtiyaç hissedilir ki, peygamberlik müessesesi sona erdiğinden ve bundan sonra artık peygamber gelmeyeceğinden bu görev Peygamberimizin ümmetinden çıkan âlimlere düşmektedir. Bu âlimlere dinî literatürde "müceddid" denilmektedir.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek hir müceddid gönderecektir" (Ebu Davud, Melahim, 1).

Hadisin bazı rivayetlerinde, gönderilecek müceddidin, Rasulûllah'ın temiz sülalesinden olacağı bildirilmiştir. Ayrıca gelecek müceddidin bir değil birkaç olacağını söyleyenler de vardır.

İmam Suyutî tecdid hadisesi hakkında bir eser yazmış ve gelip geçen müceddidleri gösteren manzum cedveller nakletmiştir. Son cedvele göre o zamana kadar gelip geçen müceddidler şunlardır: Ömer b. Abdulaziz, İmam Şâfiî, İmam Ebu'l-Hasan el-Eş'arî, Ahmed İsferanî, İmam Gazalî, Fahruddîn Razî, Takyuddin b. Dakîki'l-Iyd ve İmam Bulkînî (Bulukkînî).

Bunların bazıları hakkında ihtilaf vardır. İmam Suyutî dokuzuncusunun kendisi olmasını ümit ediyor.

Dinde reform yapmak isteyenler, müceddidle ilgili bu hadisin kapsamına girmez. Nitekim gelmiş geçmiş bunca ulema içinden bir tanesi bile bu hadisi dinde reform manasına almamıştır.

Müceddid ile müteceddid'i birbirine karıştırmamak gerekir. Zira aralarında büyük fark vardır. Müteceddid, yenilik taraftarı olan, İslâm ile câhiliyye (bugünkü anlamıyla pozitivizm, materyalizm)'nin uzlaştırılmasından yeni bir sentez ortaya çıkaran ve ümmeti cahiliyye rengine boyayan kimsedir. Bunların gayesi dini tecdid değil onu yeniye uydurmadır. 

Müceddid ise; İslâm'ı cahiliyyenin bütün unsurlarından temizleyen sonra da mümkün olduğu kadar onu katışıksız olarak, olduğu gibi hayata iade eden demektir. Müceddid, cahiliyye ile anlaşmak ve uzlaşmaktan uzak olur ve her ne kadar önemsiz olursa olsun cahiliyyenin hiç bir izinin İslâm'ın herhangi bir kısmına yerleşmesine sabredemez.

Müceddidle peygamber arasında fark vardır. Peygamber; Allah tarafından açıkça emir almıştır. Kendisine vahiy gelir, peygamberlik davasıyla işe başlar ve insanları kendisine davet eder; îman veya küfür onun davasını kabul etmeye veya etmemeye bağlıdır.

Müceddid böyle değildir. O, Allah tarafından memur olsa bile teşriî olmayan, bir din ve düzen getirmekle ilgisi bulunmayan bir emirle memûr olabilir. Çok defa kendisi müceddid olduğunu farketmez, ancak kendisi vefat ettikten sonra fark edilir.

Müceddidde bulunması zarurî olan vasıflar şunlardır: Berrak bir zihin, keskin bir görüş, dosdoğru bir düşünüş, ifratla tefrit arasındaki orta yolu bulma ve buna riayet etmeye ait nadir kudret, asırlar boyu yerleşip kökleşmiş kanaatlerin ve yeni durumların tesiri altında kalmaktan sıyrılmış tefekkür gücü, doğru yoldan sapıtmış olan zamanının gidişi ile mücadele cesareti, yeniden kurmak ve ictihad etmek için gerekli olan ve Allah tarafından bağışlanmış bulunan liderlik ve önderlik kabiliyeti... 

Ayrıca müceddidin İslâm esaslarını gönlünün derinliklerinden kabul etmiş ve kendi görüş, anlayış ve düyuşu içinde gerçekten inanmış olması, en küçük işlerde bile İslâm ile câhiliyyetin farkını bilmesi, asırların topladığı çıkmazlar yığını altından hakkı, gerçeği gün yüzüne çıkarması gereklidir.

Tecdîd işinin aşağıda belirtildiği üzere çeşitli şubeleri vardır:

Müceddidin, içinde yaşadığı muhite ait hastalıkları doğru bir şekilde teşhis etmesi gerekir. Bunun yolu; zamanın durumunu her bakımdan dikkatle gözden geçirerek cemiyete cahiliyyenin yerleştiği noktaları, tesir derecesini, bunların topluma yayılma yollarını anlaması, etkilerinin hayatın hangi noktalarına kadar vardığını, hal-i hazır durumda gerçek müslümanlığın yerinin ne olduğunu görmesidir.

Müceddid, topluma yönelik ıslah çareleri bulmalı; yani cemiyet üzerinde câhiliyyetin galebesini yok edip İslâm'ın sosyal hayata girme imkânını hazırlamalıdır.

Müceddid, kendisini deneyip imtihan ederek; yapabileceği işin sınırını çizmeli; güç ve kuvvetini ölçmelidir.

Müceddidin fikri ve nazari bir inkılap meydana getirmek için çalışması; yani insanların düşüncesini, inançlarını, duygularını, ahlâk görüşlerinin yönünü İslâm'a uygun bir hale getirmesi, eğitim ve öğretim sistemini ıslah etmesi, İslâm ilim ve sanatlarını ihya etmesi... Özetle yeniden saf İslâm ruh ve düşüncesini diriltmesi, onun en temel işlerindendir.

Müceddid, amelî ıslah hareketini ele almalı, câhiliyye âdet ve geleneklerini iptal etmeli, ahlâkı temizleyip yükselterek, islâmî manâda lider olacak kişileri yetiştirmelidir.

Müceddidin, dinin genel hükümlerini ve temel gayelerini bilmesi, kendi asrındaki teknik ilerleme ve medenî gelişme şekillerinin yön ve durumlarını anlaması, önceki nesillerden miras kalan eski medeniyet tablosunda yapabileceği tadil ve değiştirme için bir yol çizmesi ve metod bulması, bunu yaparken İslâm dininin ruh ve selâmetini ve gayelerinin gerçekleşmesini temin etmesi, gerçek medeni ilerlemede İslâm'ın cihanşümul önderliğine imkân vermesi gerekir.

Abdülcelil ÜNALAN



http://www.sorularlaislamiyet.com/kaynaklar/191058/muceddid      

internet sayfasından alınmıştır.
 

25 Şubat 2013 Pazartesi

YÜZYILIN MÜCEDDİDİ

Yüzyılın Müceddidi: 
Bediüzzaman Said Nursi ve Tecdid Geleneği

The Centennial Renewer: Bediüzzaman Said Nursi and the Tradition of Tajdid


Hamid Algar
Prof., Dr., California Berkeley Üniversitesi öğretim üyesi


'Türkiye'nin yirminci yüzyıl İslam tarihinde en etkili simalardan biri olan Bediüzzaman Said Nursi'ye (d. 1878*, ö. 1960) nihayet son yıllarda bir miktar akademik ilgi yöneltildi.1 Otuz beş yıldan uzun bir süreçte ve en olumsuz şartlar altında, Risale-i Nur adını verdiği ve İslam'ın temel konularına dair çeşitli derin düşüncelerden oluşan geniş bir külliyatın yazımına kendini adadı. Bu metin, -halk arasında Nurcular diye bilinen- ve devlet baskısı ve iç bölünmelere direnerek günümüze kadar sürüp gelen bir hareketin temelini oluşturdu. Nurcu hareket hakkındaki çalışmalar, çoğu kez İslam dünyasının diğer bölgelerinde bulunan oldukça farklı hareketlerin analizinden elde edilmiş olan kriter ve kavramları uygulayarak Risale-i Nur'un Türk kültür ve toplumuna olan etkisi üzerinde yoğunlaşmaya meyillidir.2 Çok az sayıda ilim adamı, o zor anlaşılır bütünlüğü ve karmaşıklığı içinde bizzat metnin üzerine eğilmiştir ki, bu, Bediüzzaman'ın iddialarının ileri derecede ayırt edici karakteri ve bu iddiaların aldığı karşılıkları kavrayabilmek için zorunlu bir görevdir. Bu iddialar arasında merkezi olanı, Risale-i Nur'un, meşhur hadise dayanan yüzyıllık yenileme (tecdid) işlevini kendi zamanı için yerine getirdiği ifadesidir. Bunu takip eden satırlarda bu ifadenin bir analizi yer alacak, ancak bundan önce zaruri olarak Bediüzzaman'ın hem sürdürmeyi, hem de tadil etmeyi gözettiği bir geleneği şekillendiren tecdidin daha önceki aşamalarına ait genel bir bakış yapılacaktır.


Hz. Peygamber'in hem iyi bilinen, hem de mantık ve mefhumuna iyice dikkat edilmeden sıkça okunan çok sayıda hadisi vardır. Böyle hadislerden birisinde Nebi'nin [a.s.] şöyle söylediği rivayet edilir: "Muhakkak ki, Allah bu topluluğa her yüzyılın başında (veya sonunda), dinini yenilemek için birini gönderir."3 Ebu Davud'un Sünen'inde yer alan ve altı ravi vasıtasıyla Ebu Hüreyre 'ye dayanan bu hadis, Sünni hadisçilerce genellikle güvenilir olarak kabul edilmiş, mesela el-Hakim bunu el-Müstedrekinde sahih olarak tasnif etmiştir.4
Hadisin zahiri ifadesi açık bir şekilde, ümmetin hayatı boyunca sayısı belirsiz olarak devam edecek olan ve her yüzyılda durdurulup düzeltilen düzenli bir tarihi bozuluş modelini ortaya koymaktadır. Bundan dolayı Ebu Davud'un bu hadisi, Sünen'inin bir bölümü olan ve ahir zamanda meydana gelecek katliamlar ve kargaşalara ayrılan Kitabü'l-Melahim'in en başlarına koyması dikkat çekicidir; böylece de bağlam bakımından müceddidin zuhuru son günlerin geldiğini ima etmiş olmaktadır. Bu konumlandırma (Müslüman alimler tarafından değilse de) asıl olarak müceddid tasavvurunun, erken dönem İslam toplumunda yaygın olduğu iddia edilen, dünyanın sonunun hemen geleceği beklentilerini yansıtan kehanetleri zımnen içermesi gerektiği şeklinde anlaşılmıştır.5 


Tecdid ve "vaktin işaretleri"nin (kıyamet alametleri) birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılması; her asrın başında Allah'ın ümmet üzerine bir ibtila (mihne) vermesi, sonra da bir müceddid göndermek suretiyle lütfunu (minha) göstererek bunu dengelemesi şeklinde açıklanmıştır.6 Bu biraz keyfi görünüyor, çünkü ümmeti etkileyen sayısız bela, tam olarak ve tahmin edildiği gibi bir asrın başında yahut yüzyıllık düzgün periyotlarla gerçekleşmemiştir. Bundan başka Kitabü'l-Melahim, İstanbul'un fethi gibi vuku bulacak olayları da içermektedir, öyleyse bunların meydana gelmiş olması, Kıyamet'in gelişi önündeki engellerden birinin kalkması olarak değerlendirilmeli, ancak zorunlu olarak bunun yakın olduğuna bir işaret şeklinde anlaşılmamalıdır.7 Ebu Davud'un, hadisi yerleştirdiği öteki dünyaya müteallik bağlam, muhtemelen en iyi biçimde, tecdidle varsayılan kaçınılmaz çöküş anlayışına referansla anlaşılabilir: Bu çöküşün nihai sonuçları bir anlamda her asırdaki müceddidlerin faaliyetleriyle ertelenmiş olmaktadır, böylece onlar hem ahirzamanı hatırlatan, hem de bunun tecilinde etken olan bir rol oynamaktadır. Her halükarda, yalnızca Hz. Peygamber'in hadislerinin toplandığı mecmualarda bu hadis kıyametle ilgili olayların bulunduğu bağlama yerleştirilmiştir; diğer durumlarda hadis, bağımsız olarak İslam tarihinde kavranması gereken bir modelin formülasyonu olarak bulunmaktadır. Şayet nisbeten ileri zamanlarda ve belirli coğrafi bağlamlarda müceddid ile Mehdi arasında farklı türlerden bağlantılar kurulmuşsa da, bu durum hadisin içinde ilk yayılmaya başladığı şartlara değil, söz konusu zaman ve yerlerin şartlarına atfedilmelidir.


Açıklığa kavuşturulması gereken bir husus da, her yüzyıllık devri hesap etmek için hangi tarihten başlanılacağı meselesidir. Bu konuda dört ihtimal ortaya konmuştur: Hz. Peygamber'in doğumu, görevine başlayışı, Mekke'den Medine'ye hicreti ve vefatı. Bunlardan ikincisi en uygunu gibi görünmektedir. Çünkü, Hz. Peygamber'in nübüvvet vazifesine başlaması hem ümmetin, hem de dininin ortaya çıkışını göstermektedir. Bu sebeple ilk olarak tamir zamanı 92/710 civarına, yani Hz. Peygamber'in vefatından yaklaşık 81 ay yılı sonrasına denk düşecektir. Bununla beraber hemen hemen evrensel şekilde ilk yüzyıllık tecdidin başlangıç zamanı olarak Hicret (daha doğrusu bunun gerçekleştiği yıl) kabul edilmiştir.8 Buna karşı, Hicret'in İslam çağının başlangıcı olarak tercih edilmesinin Ömer b. Hattab'ın tercihi olduğu ve dolayısıyla Hz. Peygamber'in "her yüzyıl"dan bahsederken Hicri takvime göre bir asrı kastetmesinin mümkün olmadığı şeklinde itiraz edilebilir. Mamafih Hicri takvimi vazedenin ikinci halife olduğu şeklinde et-Taberi'nin naklettiği rivayete dayanan geleneksel kanaat tartışmaya açıktır: el-Belazuri, metnin içinde hicretten sonra 9 tarihini içeren ve bizzat Hz. Peygamber'e ait olan bir buyruğu iktibas etmiştir.9 Her halükarda, bir müceddidin zuhurunu İslam çağında her asrın başına veya sonuna bağlamanın elverişliliği, son tahlilde ihtimallerle mücadele etmeyi bir tarafa bırakmak bakımından belirleyici olmuş olmalıdır.


Bu alternatifleri ortaya koymak bakımından, "re's" kelimesinin "başlangıç" ve "son" şeklinde tercüme edilmesi tartışmalı olabilir. Her ne kadar re's kelimesi el-ezdad (birbirine zıt anlamları içinde barındıran) kategorisine ait olsa da, bu tecdid hadisinde hemen daima "başlangıç" şeklinde anlaşılmıştır. Muhtemel iki anlam arasındaki tercih önemsiz olarak da görülebilir, çünkü bir asrın sonunu kendiliğinden diğer asrın başı takip eder. Re's için hangi anlam kabul edilirse edilsin mana aynı kalacak, yüzyıl devrettiği zaman bir müceddid zuhur edecektir. Her şeye rağmen sorun önemlidir, çünkü en azından İslam çağının birinci ve ikinci asırlarının müçtehidlerinin belirlenmesiyle bağlantılıdır. Muhaddis ez-Zühri (ö. 124/740) ve İmam Ahmed b. Hanbel, birinci yüzyılın müceddidinin, kısa halifelik dönemi boyunca Emevilerin işlediği bazı kötülükleri düzeltmeye çalışan Ömer b. Abdülaziz, ikinci asrın müceddidinin de İmam eş-Şafii olduğunda görüş birliği içindedirler. Ömer b. Abdülaziz 101 yılında, eş-Şafii ise 204'te, sırasıyla ikinci ve üçüncü asırların başlamasından kısa süre sonra vefat etmişlerdir. Bundan dolayı bunların tecdid faaliyetleri bir önceki, yani birinci ve ikinci yüzyıllarda gerçekleşmiş olmalıdır. Eğer ilk iki müceddid olarak bu belirleme kabul edilecek olursa, hadisteki söz konusu re'sin "başlangıç" değil, "son" anlamına gelmesi gerekir.10 Re'sin bu şekilde anlaşılmasına paralel olarak, müceddid diğerleri arasında şu biçimde de tarif edilmiştir: "Yüzyıllık bir zaman dilimi sona ererken hayatta olan, iyi tanınan ve kendisine atıfta bulunulan alim."11 Bütün bunlara ve ilk iki asırda müceddid sıfatına başka aday gösterilmemesine rağmen, tecdid hadisindeki re's, popüler ve kimi zaman ilmi olarak "başlangıç" şeklinde anlaşılmıştır. Her halükarda tarihlendirme en üstün kriterdir; esas olarak yeni bir asrın başlangıcından sonra doğmak veya sona ermesinden önce vefat etmek, ne kadar seçkin ve başarılı olsa da bir alimin müceddid olarak tanımlanmasını önleyecek gibi görünmektedir.


Müceddidin alim olması konusunda bir fikir birliği vardır. (Bununla beraber Ömer b. Abdülaziz bu kategoriye tam olarak uymamaktadır, ayrıca onuncu/on altıncı asırda ilmi icazeti şüpheli olan bazı emirler, hanedanlık propagandası sebebiyle müceddid olarak ilan edilmiştir). Buna ilaveten, Hz. Peygamber'e nisbet edilen şu hadise dayanarak bazı muhaddisler müceddidin mutlaka Ehl-i Beyt'ten olması gerektiğini iddia etmişlerdir: "Allah, dinine bağlı olanlara her yüzyılın başında (veya sonunda) benim Ehl-i Beyt'imden, dinle ilgili konuları onlar için arındıracak birini ihsan edecektir (veya gönderecektir)."12 Diğerleri arasında Ahmed b. Hanbel de bu hadisin sahih olduğunu kabul etmiş, ancak "Âlü'r-Resûl"ü hem Ömer b. Abdülaziz'i, hem de eş-Şafii'yi içine alacak denli geniş anlamda tanımlamıştır.13 Müceddidlerin tayin edilmesinde belirgin veya devamlı olarak seyyid statüsü göz önünde tutulmamıştır. Bununla birlikte, müceddidin Ehl-i Beyt'ten olması gerektiği hakkında biraz önce aktarılan hadisin ortaya koyduğu ihtimal, sonraki asırlarda müceddidin işleviyle, genel fikir birliğiyle bu şerefli soya bağlı olacağı kabul edilen Mehdi'nin ortaya çıkışı arasında kurulan bağlantıyı açıklamada muhtemel sebeplerden birini akla getirmektedir. Nitekim eğer müceddidin Mehdi'nin gelişi için zemin hazırladığı kabul edilecek olursa, Mehdi gibi onun da Hz. Peygamber'in soyuna mensup olması uygun olacaktır.


Müceddidin fonksiyonunun sahih dini bilgi ve ameli eski haline getirme ve mukabilinde de yanlışı çürütüp ortadan kaldırma olduğunda, genel bir kabul vardır. Toplumu iyiliğe yönlendirmeksizin derin bilgi sahibi olmak yeterli değildir. Nitekim el-Alkami, tecdidi, "yürürlükten kaldırılan herhangi bir ameli Kitap ve Sünnet'e göre ihya etmek ve bunun uygulanışını ortaya koymaktır." şeklinde tarif etmiştir.14 Benzer şekilde el-Hakim, Ebu'l-Velid Hassan b. Muhammed el-Fakıh'ın iznine dayanarak, eş-Şafii'nin müceddidlik fonksiyonu hakkında isimsiz ve kendisinden daha yaşlı birinden şu sözü nakletmiştir: "O, Sünnet'i izhar ve bid'atı imha etmiştir."15 Geleneksel anlayışa göre bu, yani Sünnet'in ihyası ve bid'atın imhası tecdidin özüdür; siyasi alanda geniş bir değişim meydana getirmek müceddidin sorumluluğuna dahil değildir. Hiç kuşkusuz siyasi sahayla ilgilenen bazı şahsiyetler (mesela en belirgin olarak Ömer b. Abdülaziz) müceddid olarak belirlenmiştir, ayrıca Sünnet'in ihyası ve bid'atın imhasının zorunlu olarak devlet ve toplumda tesiri olduğu da şüphesiz tartışılabilir. Ancak bu, tecdid kavramının, içine tanımlayıcı bir unsur olarak politik faaliyeti de dahil etmek suretiyle tam anlamıyla modern (modernist değil) bir biçimde genişletilmesidir.


İster başında, ister sonunda olsun, her asırda bir müceddidin tayin edilmesine gelince, uygulanan ince kronolojik kritere bakılmaksızın genel olarak birden fazla şahsın bu sıfatla nitelendirilmesi mümkün görülmüştür. Bütün ifade edilenlere rağmen hadisin metni birden çok müceddide işaret eder şekilde okunabilir; "men yüceddid" tekil veya çoğul olabilir. Üstelik, müceddidin kimliği hakkındaki oybirliği dördüncü asırda sona erdi, bu yüzyıl için dört namzed gösterildi. Bundan dolayı es-Suyuti, hilafete sahip olması bakımından istisna bir konumda bulunduğu için Ömer b. Abdülaziz durumunda olduğu gibi müceddidin tüm dünyada tek bir kişi olabileceğini veya birisi üzerinde ittifak sağlanamadığı durumlarda iki kişinin yahut bir grubun müceddid olabileceğini ifade eder.16 Buna şu husus da ilave edilebilir: İslam dünyasının bir yandan genişlemesi, diğer yandan da parçalanması sonucunda, ancak birkaç alim evrensel bir yenilenme gerçekleştirebilecek konumda bulunmuştur. Öyleyse müceddidin kimliği konusunda birden çok görüşün bulunmasının meşru olması ihtimali vardır. Fakat bu, ancak onun başarılarından ve tesirinden doğrudan haberdar olan çağdaşları arasında söz konusu olabilir. Bir kez daha es-Suyuti'den alıntı yapalım: "Müceddidin belirlenmesi, onunla çağdaş olan alimlerin galip zannıyla, ayrıca kendisinden, talebelerinden ve yazılarından elde edilen fayda yoluyla gerçekleşir."17 Binaenaleyh müceddidin, bizzat tarifinden, misyonunda başarılı olduğu ortaya çıkar; başarısız bir müceddid, tanımıyla çelişki halindedir. Üstelik, namzet olan kişiye kendi çağdaşlarından çok sonraki nesiller tarafından itibar gösterilmeye başlanmış olsa dahi, bir müceddidin kendisinden asırlar geçtikten sonra belirlenmesi geçerli olmaz.18

 
Suyuti"nin geniş olarak kabul görmüş formülünün bakış açısında dışlanmış olan bir başka görüş de, kişinin kendisini müceddid ilan etmesidir. Kendi ilmi kıymeti hakkında belirgin bir şekilde, olduğundan fazla değerlendirmede bulunmasına rağmen, Suyuti, tecdidi tartıştığı bölümün sonunda kendisi hakkında en fazla şunları yazmayı caiz görmüştür: "Bu fakir, kendisinin bu asrın müceddidi olabilmesi konusunda Allah'ın inayetini dilemektedir."19 Böyle bir ümidi ortaya koymak bakımından, beşinci asrın müceddidi olarak diğer bütün adayları gölgede bırakan Gazali (ö. 505/1111) kendisine takaddüm etmiştir. Büyük alim ve mutasavvıf, tereddütlü arzusunu kesin tarihi verilere bağlamayı ihmal etmemiştir. Nişapur'da yeniden bir öğretim hayatına başlamak için inziva hayatından çıkmak niyeti zihninde yer ettiği zaman, ilk önce basiret sahibi (erbabü'l-kulub ve'l-müşahedat) insanlara danıştı ve bunların tavsiyeleri kararını güçlendirdi. Daha sonra şunu hatırladı: "Allah bu hareketin geçen asrın sonunda gerçekleşmesini irade buyurdu, ayrıca o, dininin her asnn sonunda yenileneceğini vaad etti. Bundan dolayı bu arzu içimde iyice güçlendi... Allah bu görevi (tedrise yeniden başlama) yerine getirmek üzere Nişapur'a doğru 499 yılının Zilkade ayında (Temmuz-Ağustos 1106) ayrılmamı nasib etti."20 Kendilerini yüzyılın müceddidi olarak gören veya başkalarını, kendilerinin öyle olduğu konusunda destekleyen sonraki mutasavvıflar, Gazali'nin yaptığı gibi, iddialarında çoğu kez tereddütlü ve imalı bir yolu terk ederek, vecdli iddialar ve mesihi fikirlerle beraber, açık şekilde kendilerini müceddid ilan edenler arasına katılmışlardır.


Yüzyıllık tecdidle ilgili hadiste problemli veya tefsir edilmeye muhtaç kimi noktalar olduğu düşünülebilirse de, bu hadisin verdiği temel sözde hiçbir şüphe yoktur: Yüzyıllık zaman dilimlerinde, İslam ümmeti adına dinin kavranışını ve uygulamasını gözden geçirmek üzere bir kişi Allah tarafından gönderilecektir. Bu şahıs kendini bu işe tayin edecek değildir (ve Suyuti'nin dediklerinden de çıkarılabileceği gibi, kendisi bu iddiada bulunmamalıdır) çünkü o ilahi olarak gönderilmiştir; aynı fiilin (yeb'asu) Kur'an'-da peygamberler,21 hadiste de müceddid için kullanılmış olması dikkat çekicidir. Bu durum, kesin bir şekilde müceddidin ilahi otorite sahibi olduğu fikrine ve bundan dolayı da onun dini bir vecibe olarak ve dağıttığı hidayet sebebiyle düzenli ve dikkatli bir şekilde araştırılması gereğine işaret eder. Bununla birlikte İslam tarihinde müceddide atfedilen dikkat, göze çarpacak biçimde kararsız ve değişken olmuştur; dindarların dahi kendi zamanlarında her yüzyılın bitiminde düzenli bir şekilde müceddidin kimliğini belirlemeye çalıştıkları söylenemez. Bir çok asır boyunca, müceddidleri belirlemekle ilgilenenler öncelikli olarak Şafiiler olmuştur, dolayısıyla ileri sürdükleri namzetlerin de istisnasız kendi mezheplerine mensup olması şaşırtıcı değildir. Büyük biyografik lügat et-Tabakatü'ş-Şafi'iyye'nin müellifi olan Taceddin Abdülvehhab İbn es-Sübki (ö. 728/1326), müceddidin görevleri arasında Şafii ekolünün propagandasını yapmanın da bulunduğunu ifade edecek kadar ileri gitmiştir.22 Sudan gibi bazı bölgeler de vardı ki, buralarda çağın müceddidini tespit etmekte bilhassa güçlü ve devamlı bir ilgi müşahede edilmekteydi ve -tesadüfi olmayarak- bu makama olağanüstü bir önem verilmekteydi. Nitekim meşhur Hausaland'lı Shehu Usumanu dan Fodio (ö. 1232/1817), 1209/1794'te müşahede ettiği bir keşifte Hz. Peygamber, dört halife ve Şeyh Abdülkadir Geylani tarafından tayin edilmek suretiyle on ikinci Hicri asrın müceddidi olduğunu kesin bir biçimde iddia etmiştir. Ayrıca, kendisi müceddidin fonksiyonunu ve ünvanını, hadiste hakimiyetleri önceden belirtilen on iki faziletli halifeyle birleştirmiş ve kendisini hem sonuncu müceddid, hem de on iki halifenin sonuncusu ilan etmiştir. Mehdi kendisinden hemen sonra gelecektir. Adalet dağıtan kurtarıcının zuhuruna kadar cihad yoluyla onun yolunu hazırlayacaktır.23 Müceddidin ilmi işlevlerine böylece, askeri bir misyon ve kıyametle ilgili bir boyut da eklenmiş olmaktadır.


Bediüzzaman Said Nursi'nin kendi tecdid anlayışı ve iddiasıyla daha yakından ilgili olan husus, takdirkarlarınca İmam-ı Rabbani, yahut daha anlamlı olarak Müceddid-i Elf-i Sani (ikinci bin yılın müceddidi) diye bilinen Şeyh Ahmed Sirhindi (ö. 1034/1624) tarafından başlatılan Hint müceddidleri geleneği idi. Sirhindi, Nakşibendi tarikatında çok mühim bir sima idi; kendisinin bin yılın müceddidi olduğu hakkındaki iddiasına paralel olarak Müceddidi diye bilinen bir silsilenin kaynağında yer alıyordu. Bediüzzaman eserinde kendisine sık sık atıfta bulunmuştur.24 Sirhindi için, İslam çağının ikinci bin yılının gelişi, müceddidin fonksiyonuna hususi bir önem katmaktadır. "Şu bilinmelidir ki," diye yazar, "yüzyılın müceddidi başka şeydir, binyılın müceddidi başka. Bunların arasındaki fark, yüzle binin arasındaki kadar ve hatta daha da büyüktür."25 İslam devrinin başlangıcından beri bin yıl geçmiş olması, ona göre, nitelik bakımından yeni şartlar ortaya çıkarmıştır: "Geçmiş ümmetlerde, bin yıl geçmiş olması yalnızca herhangi bir peygamber değil, büyük bir peygamber (peygamber-i 'ulu'l-'azm) gönderilmesini gerekli kılar. Şimdiki zamanda ihtiyaç duyulan kişi, geçmiş ümmetlerdeki büyük peygamberlerin yerini tutacak olan mükemmel yetişmiş bir alim ve mutasavvıftı.26 


İkinci binyılın müceddidinin rolünü tartışırken Sirhindi kendi zamanını "karanlık dolu"27 şeklinde tanımlar; fakat anlaşılan onun için bu müceddidin zuhuru, bir çürüyüşün olduğu kadar bir olgunlaşma sürecinin de sonucudur. Birinci bin yılın bitmesi, ikincisinin müceddidi olarak kendisine, "nübüvvet mişkatından ödünç alma"28 ve diğer şeyler arasında bin yıldan sonra vücuda gelen "namazın kemal noktalarını (kemalat-ı namaz) ortaya çıkarma imkanını sağlamıştır."29 Böylece bin yılın müceddidinin fonksiyonu basitçe zamanın geçmesiyle bozulan veya aslından sapan noktaları onarmak yahut düzeltmek değil, aynı zamanda doğrudan ve sırf kendisine has olarak peygamberi bilgiyle irtibat kurmak suretiyle daha önce bilinmeyen şeyleri de açıklamaktır. İki asır sonra Usumanu dan Fodio müceddidin işlevini Mehdi'nin zuhuruyla ve dolayısıyla kutsal tarihin geleceğiyle irtibatlandırmıştır. Sirhindi, tersine geriye peygamber çağına bakmış ve bin yılın müceddidini, bizzat peygamberliğin gecikmiş ve kısmi devamlılığının temsilcisi olarak görmüştür. Koyu bir mecazi dil kullanarak, Hz. Peygamber'le birlikte peygamberlik görevinin mühürlenmesinden sonra geriye kalan nübüvvet "bakiye"sinden hissesi olduğunu ifade eder: "Hususi Muhammedi Devlet'ten (Devlet-i Hassa-i Muhammedi), başka kimsenin herhangi bir payı olmamasına rağmen, Hz. Peygamber'in (a.s.m.) oluşundan ve kemale ermesinden sonra, bu devletten bir artığın kalmış olması gerektiği akla gelmektedir; nitekim cömert kişinin verdiği ziyafetten hiç arta kalan olmaz mı ve bunlar kölelere verilmez mi?"30

 
Sirhindi'nin kendisi, tam olarak nasıl ve ne zaman bin yıllık müceddidlik misyonunun kendisine verildiğini açıklamaz, ancak birçok menkıbe yazan onun bu suskunluğunu telafi etmiştir. Nitekim Hace Muhammed İhsan, 3 Rebiülevvel 1010 (13 Eylül 1602) gecesinde Hz. Peygamber'in Sirhindi'ye geldiğini, kendisine bütün büyük meleklerin ve velilerin eşlik ettiğini, kendi elleriyle ona "benzerini hiç kimsenin asla görmediği ve saf bir nura benzeyen muhteşem bir cübbe" ihsan ettiğini ve ona şöyle söylediği nakleder: "Bu ikinci bin yılın müceddidinin cübbesidir."31 Mucizevi olmayan bir anlamda da olsa, gerçek bir cübbenin ihsan edilişi, aşağıda da görüleceği üzere, Bediüzzaman'ın kendisinin ve bağlılarının görüşüne göre müceddid olarak zuhur etmesiyle karşılaştırmaya değer bir rol oynamıştır.


İkinci bin yılın müceddidi olarak Sirhindi ile kendisini takip eden yüzyıllık müceddidler arasındaki ilişki, bir parça belirsizdir. Bununla birlikte, kendisinin bir şekilde onları idare ettiği farz edilebilir. Nitekim, Müceddidi koluna mensup bazı Nakşibendiler, ondan sonra gelen her müceddidin mutlaka onun silsilesine bağlı olması gerektiğini ifade etmişlerdir ki, bu belki de daha önceleri bazı Şafiilerce yapılan tekelci iddianın bir yansımasıdır.32 Yüzyıllık müceddidlik payesinin sahibi olduğunu iddia edenlerin birçoğu Sirhindi'nin silsilesine mensup olanlar arasında zuhur etmiştir ki, muhtemelen bunların en çok zikre değer olanı Şah Veliyyullah Dihlevi'dir (ö. 1176/1763). Sirhindi gibi kendisi de bu makama tayin edilişinin işareti olarak, hikmetle ilgili çalışmasını (Davratü'l-Hikme) bitirdiği zaman kendisine Allah tarafından bir "müceddidlik cübbesi" (hil'atü'l-müceddidiyye) ihsan edildiğini haber verir. Bunu ikinci bir cübbe hediyesi takip etmiştir, bu cübbenin mahiyeti Şah Veliyyullah'ın verdiği el-Hil'atü'l-Hakkaniyye isminden ilk bakışta açığa kavuşmamaktadır. Mamafih bunun etkisi, kendisinin bütün nazari ve entelektüel bilgisini yitirmesi şeklinde olmuştur; öyle ki, müceddid, misyonunu nasıl yerine getireceğini merak etmeye başlamıştır. Bunun üzerine kendisine, durumun sonucu olarak gelen "ümmilik" (el-ummiyye) ile müceddidlik görevini birleştirebileceği belirli bir metod gösterilmiştir. Bu çeşitli ilahi lütuflarla birlikte, kendisine yazdığı esnada yalnız, fıkhi meselelerde birbirine zıt görüşleri (el-muhtelefat) uzlaştırma kabiliyeti ile Şeriata dair konularda kınanmayı gerektirdiği halde hukuki mevzularda bir lütuf olup, müstakil görüşü mümkün kılan kavrayış yeteneğinden müteşekkil tecdide dair genel bir anlayış bahşedilmiştir.33 Konunun bu bir nebze tutarsız anlatımı, kimisi Sirhindi'ninkileri anımsatan geniş kapsamlı diğer iddialarla birlikte sürüp gider. Kendisinden önce kimsenin sahip olmadığı kemalatın kendisine bahşedildiğini ilan etmiş bir müceddid olarak da Hz. Peygamber'in vasisi olduğunu ifade etmiştir ki, bu terim, daha yaygın olarak Sünni'den ziyade Şii bir bağlamda karşılaşılacak türdendir.34 Yine, çağrışımlarıyla çarpıcı bir biçimde Şii olan bir husus da, kendisinin Kaimü'z-Zaman, yani çağın huzurunu sağlamak için ilahi olarak görevlendirilen kişi olduğu iddiasıdır.35 Üstelik, Allah onun Mustafa ve İsa isimlerinin nurunun kendisine yansıdığını anlamasını sağlamıştır, bu sebeple "bundan böyle hiç kimse bana, zahiren ve batınen eğitiminde seninkiyle bir miktar ortaklık taşımadıkça yaklaşamayacaktır; İsa (as) [yeryüzüne] inene kadar bu böyle olacaktır." Onunla yakın zamanda yaşamış olan ve kendisinin, Mehdi'nin gelişi için yolu hazırladığını ifade eden Afrikalı Usumanu dan Fodio'nun aksine, Şah Veliyyullah kendisinin yüksek vasıflarının bu hadiseyi süresiz olarak ertelediğine inanmıştır. Nitekim, Allah ona şunu bildirmiştir: "Senin vasıtanla yeryüzü o kadar parlak olacak ki, bütün baskı ve zulüm dünyadan kalkacak, sen talepleri Mehdi'ye ileteceksin ve böylece onu [yani zuhurunu] uzun bir zaman için erteleyeceksin."36


 
Bediüzzaman Said Nursi'nin ve talebelerinin görüşüne göre kendisinden hemen önceki müceddid, onlar tarafından on üçüncü hicri asrın müceddidi olarak övülen ve yine Sirhindi'nin manevi haleflerinden olan Mevlana Halid Bağdadi (ö. 1242/1827) idi. Kendisi, (Gulam Ali diye de bilinen) Şah Abdullah Dihlevi'nin (ö. 1240/1824) ellerinde gerçekleşen eğitimi sebebiyle Nakşibendi-Müceddidi sayılmış, ancak kendisinden Nakşibendi tarikatını Batı Asya'da sınırsız olarak yayma salahiyeti almasıyla birlikte Mevlana Halid, kendisinden sonra Halidiyye diye bilinen ayrı ve olağanüstü bir yaygınlığa sahip olan kolun kurucusu olmuştur. Mevlana Halid'in, çoğu kısımlarında tarikatın yayılmasına dair teşkilatlanmayla ilgili meselelere temas eden ve tasavvuftan ziyade kelam bahislerine daha büyük bir ilgi gösteren mektuplarında kendisinin müceddid olduğunu iddia ettiğine dair herhangi bir iz yoktur. Kendisi genel olarak gerek Sirhindi, gerek Şah Veliyyullah'a göre çok daha temkinli ve ağırbaşlı idi. O sık sık bir kriz anlamı ortaya koyardı, fakat tamamen politik kavramlarla. Ayrıca kıyamet alametlerine ve Mehdi'nin yaklaşan zuhuruna yaptığı tek atıf anlaşıldığı kadarıyla büyük bir öneme sahip değildir.37 Kendisini müceddid olarak kabul etmesinin mümkün olduğu veya başkalarını böyle yapmaya teşvik ettiğine dair sadece dolaylı ve anekdot mahiyetinde bir işaret bulunmaktadır. Bağlılıkları bakımından öncelikle Mevlevi olup ayrıca Halidi olmayan bir Müceddidi silsileye de intisap eden Halet Efendi (ö. 1238/1822), bir keresinde Osmanlı Sultanı Mahmud'un huzurunda Mevlana Halid'i eleştirmiş, bu bağlamda padişaha es-sultan el-müceddid şeklinde hitap etmiştir. Bu olay, Mevlana Halid'in müceddid olarak ünlendiğine ve Halet Efendi'nin de dalkavukça Sultan Mahmud'u kendisinin, yani bizzat hükümdarın çağın yenileyicisi olduğuna ikna etmeye çalıştığına işaret etmesi mümkündür.38 Buna ilaveten, titizlikle Sünnet'e uymaya ve bid'attan kaçınmaya yaptığı çağrı -ki, klasik anlayışa göre müceddidin temel özelliklerindendir- Mevlana Halid'in bağlılarına yazdığı mektuplarda belirli sıklıkta zuhur etmektedir.39
Mevlana Halid'in, Suyuti'nin müceddid için ortaya koyduğu şartlardan birine daha tamamen uyduğunda da şüphe yoktur: Kendi şahsı, talebeleri ve bağlıları vasıtasıyla geniş bir etki ortaya koymak.



1940 civarında, Bediüzzaman, Türk şehri Kastamonu'da yaşarken, Asiye Hanım isimli birinden bir cübbe hediye alır. Bu cübbeyi Mevlana Halid, sayısız halifelerinden birisi ve Asiye Hanım'ın dedesi olan Küçük Aşık'a vermiştir.40 Bu hediyenin "yüzyıllık bir fasıladan geçerek" doğrudan Mevlana Halid'den geldiği ve böylece yüzyıllık yenileme görevini Bediüzzaman'a aktardığı şeklinde yorum yapılmıştır.41 Sirhindi ile Şah Veliyyullah meselesinde var olduğu üzere bir cübbe teslim almakla müceddidlik görevini üstlenmek arasındaki ilişkiden kendisinin haberdar olmaması mümkündür, bu durum da aradaki benzerliği daha çarpıcı hale getirmektedir.



Mevlana Halid'le Bediüzzaman arasındaki devamlılık da, Ispartalı bir Halidi şeyhi, Beşkazalızade Osman Efendi'ye nispet edilen önemli bir sözde zımnen yer almaktadır. Hem kendisinin vefat yılı, hem de Bediüzzaman'ın doğum yılı olan 1293/1877-8'de, "dinde inancı koruyacak olan müceddidin bu yıl doğmuş olduğunu" söylediği ifade edilir.42 Bu haberdarlık belirgin bir biçimde aile içinde muhafaza edilmiştir; nitekim otuz beş yıl sonra, Osman Efendi'nin en küçük oğlu Ahmet Efendi: "Sizin devamlı bahsettiğiniz müceddid kim ve nerede?" diye sormuş, "Evet, şu an hayatta ve otuz beş yaşında" cevabını vererek itminanını sergilemiştir. Başka bir seferinde kendisine, babasının oğullarından birinin vaad edilen müceddidle görüşüp el sıkışacağı şeklinde bir öngörüde bulunduğunun doğru olup olmadığı sorulduğunda, bunun böyle olduğu şeklinde cevap vermiştir; nitekim bizzat kendisi, yani Ahmet Efendi müceddidle bağlantı kurmuştur.43


 
Bütün bunlardan başka, tecdidin Mevlana Halid'den Bediüzzaman'a geçmiş olmasının, bu iki şahsın kariyerleri arasındaki bir dizi çarpıcı kronolojik benzerlikle de matematiksel olarak onaylanmış olduğu görülmektedir. Şamlı Hafız Tevfik adlı talebesi, Bediüzzaman'ın Mevlana Halid'den tam bir yüzyıl sonra doğduğuna; Osmanlı payitahtı İstanbul'a ilk gelişinin, Mevlana Halid'in "tecdid-i din mücahedesi"ni başlatmak için Moğol başkenti Delhi'ye varışından tam bir asır sonra gerçekleştiğine ve başkentteki politik manzaradan tiksinerek Van'a gitmek üzere Ankara'dan ayrılışıyla Mevlana Halid'in siyasi sebeplerle Bağdat'tan ayrılıp Şam'a gitmesi arasında yine tam bir yüzyıl bulunduğuna dikkat çeker. Şamlı Hafız Tevfik, bundan dolayı tecdidin aracı olarak Risale-i Nur'un fonksiyonunun "hadisin açık metniyle" (nass-ı hadisle), "her yüzyılda" açık ifadesiyle ispatlandığını belirterek sözlerini tamamlar.44


 
Mevlana Halid'le -dolayısıyla da kendisinden önceki bütün yüzyıllık müceddidlerle- olan bu bağlantılar, Bediüzzaman için açık bir öneme sahipti. Bununla beraber, aşağıdaki pasajdan anlaşıldıgına göre tecdid ve bunun işlevi hakkında kendisine has bir yorumu bulunmaktadır:
"Her asır başında hadisçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hadimleri; emr-i dinde mübtedi' değil, müttebi'dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkam getirmezler. Esasat ve ahkam-ı diniyeye ve Sünen-i Muhammediyyeye (a.s.m.) harfiyen ittiba yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenen ebatılı ref' ve iptal ve dine vaki tecavüzleri red ve imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkam-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilan ederler. Ancak tavr-ı esasiyi bozmadan ve ruh-u asliyi rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna usulleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilat ile ifa-i vazife ederler.



"Bu me'murin-i Rabbaniye, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salabet-i imaniyelerinin ve ihlaslarının ayinedarlığını bizzat ifa ederler. Mertebe-i imanlarını fiilen izhar ederler. Ve ahlak-ı Muhammediyenin (a.s.m.) tam amili ve mişvar-ı Ahmediyenin (a.s.m.) ve hilye-i Nebeviyenin (a.s.m.) hakiki labisi olduklarını gösterirler. Hülasa: Amel ve ahlak bakımından ve Sünnet-i Nebeviyeye (a.s.m.) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed'e (a.s.m.) tam bir hüsn-ü misal olurlar ve numune-i iktida teşkil ederler. Bunların Kitabullah'ın tefsiri ve ahkam-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler kendi ilka-yı nefislerinin ve kariha-yı ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zeka ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-yı vahy olan Zat-ı Pak-i Risaletin (a.s.m.) manevi ilham ve telkinatıdır. "Celcelutiye" ve "Mesnevi'-i Şerif" ve "Fütuhu'l-Gayb" ve emsali âsâr hep bu nevidendir."45


 
Bu metnin ilk bölümü, es-Suyuti tarafından ortaya konan tecdid tanımını teyid etmektedir: Sünnet'in ihyası ve bid'atın (yahut Bediüzzaman'ın ifadesiyle "ona karıştırılmak istenen ebatılın") kökten kazınması. Ancak yeni ve kendine has olan, Bediüzzaman'ın müceddide "yeni izah tarzları ve yeni ikna usulleri" kullanma görevini vermesidir. Bu formülasyon açıkça Bediüzzaman'ın yaşadığı zamana ait değerlendirmesini ve kendisinin ifa ettiğini düşündüğü misyonu yansıtmaktadır. Avrupa'nın on dokuzuncu yüzyıl rasyonalizminin İslam topraklarında yayılması sonucunda imanın esas temellerinin saldırıya uğramış olduğunu belirtir: "Önceki devirlerde esasat-ı imaniye sağlam, bunlara uymak kolaydı. Fakat bu zamanda, küfür elini imanın erkânlarına ve temellerine kadar uzatmıştır."46 Bediüzzaman'ın uyguladığı "yeni izah ve ikna metodları"nı burada tam olarak inceleyebilmemiz mümkün değildir, çünkü bu makaledeki maksadımız esas itibariyle onun tecdid geleneği içindeki konumunu belirlemektir.47 Bununla birlikte, kendisinin "tabiatın nizamı" denilen şeye düzenli olarak atıfta bulunması ve Risale-i Nur'un ilk defa İslamiyet'in bütün esaslı öğretilerini çürütülemez ve aklen ikna edici bir şekilde ispatladığı, öyle ki, müminleri "taklidi iman"dan "tahkiki imana" yükselttiği iddiası can alıcı bir noktadır.48 Bu, kesin bir şekilde modern bir objektifin bakış açısına sahiptir.



Mamafih, bir tecdid denemesi olarak Risale-i Nur'un, basitçe, materyalizmi akılcı terimleriyle birlikte kendi amacında kullanma yönünde büyük bir çaba olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. "Tabiatın nizamı" bu eserde rüyalar, keşifler, öngörüler ve Kur'an ayetleri üzerinde ebced temelli hesaplamalar gibi geleneksel ve tasavvuf kaynaklı malzemeden çok daha az sıklıkta görünmektedir. Ayrıca Bediüzzaman, kökenlerinin her türlü akla dayanan düşünceyi aşan bir sahada yer aldığını belirtmek suretiyle bir bütün olarak bu kitabın olağanüstü yüksek bir mevkie sahip olduğunu iddia etmiştir. Bütün müceddidlerin, görevlerini kısmen yetkin tabiatlı bir kitap telif ederek yerine getirdiğini, ancak Risale-i Nur'un biricik olduğunu belirtir:
"Risale-i Nur ve tercümanına gelince: Bu eser-i alişanda şimdiye kadar emsaline rastlanmamış bir feyz-i ulvi ve bir kemal-i namütenahi mevcut olduğundan ve hiçbir eserin nail olmadığı bir şekilde meş'ale-i İlahiyeye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur'an'ın füyuzatına varis olduğu meşhud olduğundan; onun esası nur-u mahz-ı Kur'an olduğu ve evliyaullahın âsârından ziyade feyz-i envar-ı Muhammediyi (a.s.m.) hamil bulunduğu ve Zat-i Pak-i Risaletin ondaki hisse ve alakası ve tasarruf-u kudsisi evliyaullahın âsârından ziyade olduğu ve onun mazharı ve tercümanı olan manevi zatın mazhariyeti ve kemalatı ise o nisbette âli ve emsalsiz olduğu güneş gibi aşikardır."49


 
Bu çıkarım, Bediüzzaman'ın müceddid ve işlevine dair açıklamasına bağımlı olmasına rağmen ortaya çıkarma ve Peygamber'in (a.s.m.) temsilcisi olarak rol oynayan "zat" ile Bediüzzaman kendini değil, Risale-i Nur'u kastetmiştir ki, bu eserin müellifi olmaktan ziyade; "temsilcisi", "yorumlayıcısı" veya "hizmetçisi" olduğunu kabul etmektedir. Bu şekilde müceddid ünvanı ve işlevi bir şahıstan bir kitaba nakledilmiş olmaktadır. Risale-i Nur'a karşı olan bu saygı, ilk bakışta Bediüzzaman bakımından ağırbaşlılığın ve aşırı tevazuun bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Mamafih, Risale-i Nur metniyle arasındaki geleneksel yazarlık ilişkisini inkar edişinin kaçınılmaz mantıki sonucu, kuşkusuz ayrıcalıklı ve biricik bir konum olarak bunun aktarımı için kendisinin araç olarak seçildiği şeklindeki zımni iddiadır. Bunu ifade edişimiz Bediüzzaman'a kibir yüklemek için değil, fakat müceddid sınıfının daha erken bir adayı olan es-Suyuti gibi kendisinin de "ilahi nimeti ilan" (et-tahaddüs bi'n-ni'me) ettiğini ortaya koymaktır.50


 
Bediüzzaman'ın, inkar edilemez karizmatik kişiliğini ortaya koyan bir tutumdan, taşıyıcısı olduğu kitap lehine bilinçli olarak geri durmasının, kendisinin tecdid faaliyetini çevreleyen mesihi çağrışımları etkisiz hale getirmiş olduğu da düşünülebilir. Ancak mesele bu kadar basit değildir; nitekim Bediüzzaman'ın talebelirinden bir kısmı açık bir şekilde onu Mehdi olarak kabul etmişlerdir. Beşkazalızade Osman Efendi gibi bazı şahısların onu müceddid olarak Mevlana Halid'in varisi sayan açıklamaları sebebiyle, Bediüzzaman "Risale-i Nur'un fevkalade has şakirtleri"nin kendisine hatalı olarak hakikate göre "bin derece ziyade hisse vermiş" olduklarını ifade etmiştir. Bediüzzaman'ın Mehdi olduğunu söyleyen bu fikirler yalnız hatalı değil, aynı zamanda Risale-i Nur için zararlıdır da, çünkü bu durum "ehl-i dünya ve ehl-i siyaset"e endişe verir ve "bir kısım hocalar"ın düşmanlığını tahrik eder.51


 
Bundan dolayı Bediüzzaman, öncelikle bu meseleyi açıklığa kavuşturmaya çalışmış ve Mehdi'nin (veya, onun isimlendirdiği biçimde "ümmetçe beklenen ve ahirzamanda gelecek olan"ın) üç temel vazifesi olacağını belirtir. Bu üçü arasında "en önemlisi, en büyüğü ve en değerlisi," "tahkiki imanı yaymak ve inananları dalaletten korumak"tır. Bundan sonra Şeriat'ın icrası gelir ki, bu görev "büyük bir maddi gücü ve hükümet otoritesini" gerektirecektir. Nihayet, Mehdi bütün Müslümanların birliği üzerine bina edilecek şekilde Halifeliği (yeniden) tesis edecek ve "İsevi ruhanileriyle ittifak edip" İslam'a hizmet edecektir.52 Şayet Bediüzzaman, bazı talebelerince Mehdi ile özdeşleştirilmişse, bu onların Risale-i Nur'un bu üç vazifenin ilkini "aynen bitamamiha [bütünüyle]" yerine getirmiş olduğunu kavramış olmaları sebebiyledir. Durum bu olunca, Bediüzzaman şöyle devam eder: "Bu gelmek üzere olan mukaddes şahsiyet, Risale-i Nur'u bir program olarak neşr ve tatbik edecektir." Yalnız bir müceddid -yahut da kendisine tecdid görevi yüklenmiş ve ilham edilmiş bir metnin taşıyıcısı- olmasına rağmen, Bediüzzaman Mehdi'nin gelişinden önce onun en mühim işlevini yerine getirmiş olduğunu iddia eder; ona kalan esas olarak sadece; Risale-i Nur'da kendisinin zaten ortaya koymuş bulunduğu programı uygulamaktan ibarettir. Bediüzzaman, Mehdi'nin ikinci ve üçüncü fonksiyonlarının "umum ve avam" için ilkinden daha önemli göründüğünü kabul eder; çünkü bunların tatbik edilmesi etkileyici biçimde evrensel ölçekte gerçekleşecektir; ancak bu, sadece cahil kimsenin birinci fonksiyonun gerçek mahiyetini ve değerini anlayamamasından kaynaklanmaktadır.53


 
Bu dikkate değer biçimde cesur ve ustaca yapılmış argüman sayesinde Bediüzzaman, bir defa kendisini mehdilik iddiasının potansiyel tehlikeler içeren sonuçlarından uzak tutmuş, ayrıca Mehdi'nin en önemli fonksiyonu olarak tespit ettiği şeyi açık bir şekilde ondan önce üstlenerek kendisini Mehdi'nin ilham sahibi üstadı ve ideologu, tek kelimeyle amiri olarak konumlamış bulunmaktadır. Bundan başka, mehdiliğin fark edilebildiği bir anlam vardır ki, bu Bediüzzaman'ın şahsında değilse de, nakledicisi olduğu kitapta gerçekleşmektedir. Gelenek, "ön" veya "muvakkat" mehdiler denilebilecek bir çoğulluğa müsaade etmektedir; bunların ilahi hidayet misyonları belirli bir zamanla sınırlı olup, son ve evrensel Mehdi'nin yolunu hazırlamaya hizmet etmektedirler.54 Bediüzzaman'a göre, bu mehdiler -müceddidler gibi- yüz yılda bir gelir; bu tarz mehdilikle uyumsuz olmayan müceddidin görevi de böylece bununla ayniyete yaklaşmaktadır: "Resul-i Ekrem (a.s.m.) vahye dayanarak ilan etmiştir ki, müminlerin manevi kuvvetini korumak ve felaketlerle umutsuzluğa düşmelerini engellemek için her asırda bir müceddid gelir."55


 
Bediüzzaman için yarı eşanlamlılık yalnızca müceddid ile mehdi arasında değil, geniş bir yelpazede yer alan diğer birçok başlık ve işlev arasında da mevcuttur: Kadir-i Mutlak olan Allah, sonsuz rahmeti sebebiyle ve İslamiyet'i ebediyete kadar korumak için, her çağda ümmet bozulmaya maruz kaldığında bir ıslah edici (muslih), bir yenileyici (müceddid), şanlı bir halife (halife-i zişan), büyük bir kutup (kutb-u azam), en kâmil bir mürşid (mürşid-i ekmel) veya "bir nevi mehdi hükmünde" olan bir şahsiyeti göndermiştir.56 Bediüzzaman'ın muteber talebelerinden biri olan Mustafa Hulusi'nin, bir rüyasını tabir edişi de bu bakış açısıyla uyum içerisindedir. Rüyasında yeşil giyinmiş genç bir adamın beyaz bir çadırdan çıktığını ve elinde kırmızı ciltli bir kitap taşımakta olduğunu görür; adam dinleyebilen herkese şu ilanı yapmaktadır: "Bu bir hitaptır ki, daha önce hiçbir imam böyle bir şey getirmemiştir." Bu zatın ya Abdülkadir Geylani ya da Sirhindi olabileceğini, ancak kırmızı ciltli kitabın hiç şüphesiz "şimdiki zaman için bir mehdi ve bir müceddid olan" Risale-i Nur olduğu tahmininde bulunur. Bu kitabın, "insanların bin yıldan beri aradıkları [son] Mehdi Hazretlerinin pişdarı ve müjdecisi" olduğu şeklinde devam eder.57


 
Ancak geride "öncü mehdi" ile yüzyıllık müceddid arasında bulunan bir fark kalmaktadır: İlkinin mutlaka "Ehl-i Beyt'in nurlu nesebine" bağlı olması gerekir ki, bunun örnekleri arasında (Bediüzzaman'ın kendisine Hasani bir nesep isnat ettiği) Abdülkadir Geylani, Zeynelabidin ve Cafer-i Sadık da bulunmaktadır. Bu nesebin sayesinde onlar Kıyamet Mehdi'sini müceddidden daha açık bir biçimde önceden temsil etmektedirler.58 Denizli'deki mahkemede Mehdilik iddiasıyla itham edildiği zaman, Bediüzzaman: "Ben kendimi seyyid bilmiyorum, halbuki Mehdi seyyid olacaktır" diyerek kendini kolayca savunmuştur.59 Eğer müceddid Nihai Mehdi'yi önceden müjdeleyen mehdi sınıfından biri ise, ahirzamanın hakiminin de en büyük müceddid olması gerekecektir. Hem kendisinden önceki müceddidlerin varisi, hem de hepsinden üstün olan kişi olacaktır. Böylece en sonunda lakaplar birbiri üstüne yığılacaktır: "Ahirzamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da ehl-i beyt-i nebeviden olacak."60


 
Daha düşük bir düzeyde, müceddidle mehdi arasında birbirinin yerine geçebilmesi açısından benzer bir durum, en azından talebelerinin görüşüne göre Bediüzzaman Said Nursi'ye uygulanmıştır. Bunlardan en önde gelen beşi, onu aşağıdaki yüceltici ifadelerle methetmeyi uygun bulmuşlardır: "Yüce bir mücahid, en büyük bir mehdi (bir mehdi-i azam), en mükemmel bir müceddid (bir müceddid-i ekmel, yegane bir ferd (bir ferd-i ferid)..."61


 
Risale-i Nur'un kendine mahsus, ilham edilmiş olan tabiatı hakkında kendisinin ortaya koyduğu iddialar bir tarafa, Bediüzzaman Said Nursi'nin es-Suyuti'nin müceddid tarifindeki anahtar unsura tamamen uyduğu şüpheden uzaktır: Çağdaşlarında açık ve yaygın bir tesir uyandırmak. Onun muazzam sayıdaki Türkiyeli Müslüman üzerindeki etkisi derin ve devamlı olmuş, büyük bir tehlike ve baskı zamanında imanlarını ve İslam'a bağlılıklarını yenileme sonucunu doğurmuştur. Bundan başka kendisi, varisi olduğu ve kendisini oraya kayıtlı kıldığı tecdid geleneğinden -onu belirli bakımlardan tadil ettiğinde dahi- bilinçli bir şekilde haberdardı.
Bediüzzaman, belki de fiilen son müceddid oldu; nitekim "diriliş," "yenilenme" ve "ihya" hakkında her zamankinden daha çok konuşulup yazıldığı bir dönemde, gerek Müslümanlar, gerekse gayr-ı Müslimler tarafından tecdid anlayışının hem klasik, hem Sufi formülasyonlarının belirsizliğe düşmesi, son dönem İslam tarihinin bir paradoksudur. Bu onun hiç hatırlanmadan, iddia edilmeden bir kenarda kaldığı anlamına gelmez; genellikle akademik yeterlilikleri çok azdan hiçe kadar değişen bir yelpazede bulunan kimi insanlar tarafından veya onlar adına müceddidlik iddiasında bulunulmuştur, fakat hemen daima bu tabir, önemli bir terim olan ve Kur'an ile Sünnet'te bir zemini bulunmayan, büyük ölçüde sosyo-politik alana ait olup dini ilimlerle çok az bir alakası bulunan ıslahla (reform) karıştırılmıştır. Belirli bir asırda bir namzetle müceddidlik mertebesi arasında bir ilgi kurulmaya çalışıldığında, Ramazan'ı Aralık ayında sabitlemekle mukayese edilebilir bir kırılmayı temsil etse de, hemen hemen değişmez bir biçimde kullanılan takvim Hıristiyan takvimi olmuştur. Üçüncü Hıristiyan bin yılının başlangıcının, İslam dünyasında yirmi yıl önce gerçekleşen Hicretin on beşinci yüz yılının başlangıcına göre çok daha geniş bir şekilde dikkate alındığı ve kutlandığı olgusu göz önüne alındığında, bu durum şaşırtıcı olmaktan çıkmaktadır. Bu durum, gerçekte, birden çok anlamda çağın bir alameti olabilir, Müslümanlar kendi zaman ölçülerini bir sahte-tecdid çağında kaybetmişlerdir.




Dipnotlar

Not: Bu makale ilk olarak 21 Ağustos 1999'da Bangi'de, Malezya Ulusal Üniversitesi İslami Araştırmalar Fakültesi'nde, Bediüzzaman Said Nursi ve İslam Düşüncesinin Tecdidi Hakkındaki Konferansın açılış konuşması olarak okunmuştur.
* Makalenin ilk biçiminde Bediüzzaman'ın doğum tarihi olarak "1876/1877" verilmektedir. Ancak Risale-i Nur Enstitüsü tarafından yapılan ve 2000 yılında yayınlanan bir çalışma doğru tarihin 1878 olduğunu ortaya koymuştur. Bkz. "Bediüzzaman Hangi Tarihte Doğdu?" Köprü, Sayı: 70, Bahar/2000, 210-212.
1. Bkz. Ursula Spuler, "Nurculuk: Die Bewegung des Bediüzzaman Said Nursi in der modernen Türkei," Bonner Orientalische Studien, Wiesbaden, 27 (1973), 100-83; ead, "Zur Organisationsstruktur der Nurculuk-Bewegung," Studien zur Geschichte und Kultur des Vorderen Orients: Festschrift für Bertold Spuler, der., H. R. Roemer (Leiden, 1981), 423-42; Şerif Mardin, Religion and Social Change in Modem Turkey: The Case of Bediüzzaman Said Nursi (New York, 1989); Camilla T. Nereid, In the Light of Said Nursi: Turkish Nationalism and the Religious Altemative (Bergen, 1997); ve The Muslim World, lxxiv, 3-4 (Temmuz-Ekim 1999), Bediüzzaman Said Nursi'ye ayrılan özel sayı.
2. Şunu da ilave etmeliyiz ki, bu yorumlama teşebbüslerinden bir kısmı Nurcu hareketin bir kanadı tarafından teşvik edilmektedir. Bunların daveti üzerine, İslam dünyasının diğer bölgelerindeki İslami hareketleri incelemiş ve Nurculara karşı sempatik olan, ancak zorunlu bir Türkçe bilgisinden yoksun ilim adamları, Uluslararası Bediüzzaman konferanslarında bir araya gelmişlerdir.
3. Muhammed Şemsü'l-Hakk el-'Azimabadi'nin Avnü'l-Ma'bud fi Şerh-i Sünen-i Ebi Davud (Medine, 1389/1969), xi, 385 adlı eserinde yer alan Sünen metnine bakınız. Bu hadis Şii mecmualarında yer almadığı gibi, genel olarak Şii alimlerince güvenilmez kabul edilen Ebu Hüreyre'den başka bir ravi tarafından rivayet edilmemiştir. Bununla birlikte kimi zaman Şii müceddidlere ait listelere de tesadüf edilmektedir; bkz: Ali Devani, Vahid-i Bihbehani (Tahran, 1362/1983), 29-30.
4. El-'Azimabadi, 'Avnü'l-Ma'bud, xi, 385.
5. Bkz: Yohanan Friedman, Prophecy Continuous Aspects of Ahmadi Religious Thought and Its Medieval Background (Berkeley ve Los Angeles, 1989), 94-101.
6. Ali el-Becmevi, Derecatu Mirkati's-Suud ila Süneni Ebi Davud, (Kahire, 1298/1881), 182.
7. El-'Azimabadi, 'Avnü'l-Ma'bud, xi, 401.
8. A.g.e, 386.
9. El-Belazuri, Kitabü'l-Futuh (Beyrut, 1957), 80-81.
10. El-'Azimabadi, 'Avnü'l-Ma'bud, xi, 386-3877; Celaleddin Suyuti, Et-Tahaddüs bi Ni'metillah, nşr: E. Sartain (Cambridge, 1975), ii, 216.
11. Et-Tibi, es-Suyuti ve İbnü'l-Esir, el-'Azimabadi, 'Avnü'l-Ma'bud, xi, 386'dan iktibas edilmiştir.
12. Es-Suyuti, Et-Tahaddüs bi Ni'metillah, 216-217.
13. A.g.y.
14. El-'Azimabadi, 'Avnü'l-Ma'bud, xi, 386.
15. A.g.y., 388.
16. Es-Suyuti, Et-Tahaddüs bi Ni'metillah, i, 225-226.
17. A.g.e., 226.
18. Mevlana Mevdudi'nin İbn Teymiye'yi (ö. 728/1327) müceddid olarak belirlemesi, onun tarihi rolüyle ilgili sağlam bir tahmin veya İbn Teymiye'nin çağdaşlarının görüşlerinin yansıması değil, yalnızca kendisine gösterdiği itibarın bir göstergesi olarak kabul edilebilir. (Mevdudi, A Short History of the Revivalist Movement in Islam, 2. baskı, (Lahor, 1972), 63-69).
19. Es-Suyuti, Et-Tahaddüs bi Ni'metillah, 227.
20. El-Gazzali, El-Munkızu min ed-Dalal (Kahire, 1303/1886), 43. El-Gazzali"nin "ihya"yı beşinci yüzyılın sonunda Nişapur'a dönüşü bağlamında zikretmesi, baş eseri İhya u Ulumi'd-Din'i kendisinin müceddidler safında olduğuna bir şahit olarak gördüğü hususunda güvenilir bir işaret olarak düşünülebilir.
21. Bkz: Kur'an: 3/164, 7/103, 10/74-5, 16/36, 17/15, 28/59, 40/34, 62/2.
22. Suyuti, Et-Tahaddüs bi Ni'metillah, 218: İbn es-Subki, Et-Tabakatü'l-Kübra'sından naklen. İIk müceddidler arasında Şafiilerin bu şekilde ağırlıklı oluşu hakkında, Ella Landau-Tasseron müceddid hadisinin İmam eş-Şafii'nin hukuk metodolojisindeki "icatlarını" tasdik etmek için ortaya atıldığını savunur. Kendisinin bu iddiası, "tecdid"in bazı bağlamlarda kelime olarak "bid'a" ile aynı anlamda olabilmesi hakkındaki şüpheli iddiaya dayanır. ("The Cyclical Reform: A Study of the Mujaddid Tradition," Studia Islamica, 70 (1989), 79-117).
23. Usumanu dan Fodio müceddid olduğuna dair iddiasını daha ölçülü ve geleneksel bir yolla desteklemek üzere Sünnet'in ihyası ve bid'atın kökünün kazınması hakkında bir kitap -İhyau's-Sünne ve İkmalü'l-Bid'a- telif etmiştir. Onun bu iddiası ve bundan çıkardığı sonuçlar hakkında bkz. Muhammed Shareef'in bu kitabın tercümesine yazdığı giriş (Revival of the Sunna and Destruction of Innovadon, Fairfield, Calif., 1418/1998, xii-xv, liii-liv) ve Mervyn Hiskett, The Swotd of Truth: The Life and Times of the Shehu Usuman dan Fodio (New York, 1973), 66.
24. Bkz. Hamid Algar, "Sufism and Tariqat in the Life and Work of Bediuzzaman Said Nursi," Journal of the History of Sufism.
25. Sirhindi, Mektubat, (Karaçi, 1393/1973), ii, 21.
26. A.g.e., i, 390.
27. A.g.y.
28. A.g.e. ii, 21.
29. A.g.e., i, 454.
30. A.g.e., ii, 518-519.
31. Hace Muhammed İhsan, Ravzatü'l-Kayyumiyye, Urdu terc. İkbal Ahmed Faruki, (Lahor, 1409/1989), i, 158-159, 164, 170.
32. Hatta kendisinin -kuşkusuz geç ve güvenilir olduğu kesin olmayan bir kaynak tarafından- bizzat Mehdi'nin de bir Müceddidi olacağını söylediği rivayet edilir. Gulam Server Uhuri, Hazinetü'l-Asfiya, (Lucknow, 1868), i, 613.
33. Şah Veliyyullah Dihlevi, et-Tefhimatü'l-İlahiyye, nşr: Gulam Mustafa Kasımi (Haydarabad (Sind), 1387/1967), ii, 160.
34. A.g.e., 67. Genel olarak müceddidin vasfı ile eşit kılınması için bkz. A.g.e., 171.
35. Şah Veliyyullah Dihlevi, Fuyuzu'l-Haremeyn'den nakleden Saiyid Athar Abbas Rizvi, Shah Wali-Allah and his Times (Canberra, 1980), 216. Şii terminolojisinin bu akisleri, Şah Veliyyullah'ın Şiiliğe karşı en eksiksiz olarak polemik tarzı eseri Tuhfe-i İsna 'Aşeriyye'de (İstanbul, 1990) ifadesini bulan dinmek bilmez düşmanlığı göz önüne alındığında, hususi bir dikkat çekiciliğe kavuşur.
36. Şah Veliyyullah Dihlevi, Et-Tefhimatü'i-İlahiyye, ii, 145.
37. Bkz. Mevlana Halid'in Celizade Abdullah Kaki'ye yazdığı mektup, Buğyetü'l-Vacid fi Mektubati Mevlana Halid, (Şam, 1334/1916), 161. Bu eser, kendisinin mektuplarının toplanmasıyla vücuda gelmiş olup, Muhammed Es'ad Sahibzade tarafından bir araya getirilmiş ve notlar eklenmiştir. Bununla birlikte, müritlerinden birisi olan şair ve devlet adamı İzzet Molla (ö. 1245/1829), hükümetin gerçekleştirdiği reformu savunduğu bir risalesinde Mehdi'nin zuhurunun an meselesi olduğunu iddia etmiştir. Hemen hemen iki asır sonra, diğer bir Halidi-Nakşibendi olan ve meşhur Mehmed Zahid Kotku'nun (ö. 1980) halifesi olan İstanbullu Osman Çataldı'nın da, Mehdi'nin gelişinin çok yakın olduğunu düşünecek kadar hadiseleri kasvetli gördüğü ifade edilmiştir (müritlerinden biriyle sohbet, İstanbul, 1996). Diğer bir Türk Nakşibendi, İskender Evrenosoğlu, Nisan 1996'da kendisinin Mehdi olduğunu iddia etmek suretiyle süreci bir adım daha ileri götürmüştür. Onun bu iddiası, kendi dar halkası dışında fiilen görmezlikten gelinmiştir.
38. İbrahim Fasih Efendi, El-Mecdü't-Talid fi Menakıb-ı Mevlana Halid (İstanbul, 1292/1875), 54-56. Aynı kaynak, Mevlana Halid'in Halet Efendi'yi küstahlığından ötürü cezalandırma işini manevi üstadı Celaleddin Rumi'ye havale ettiğini, bunun sonucu olarak da aradan uzun bir zaman geçmeden Halet Efendi'nin Padişahın emriyle Konya'da boğularak öldürüldüğünü haber verir. Şu da kaydetmeye değer bir husustur: Diğer bir Mevlevi, meşhur şair Galib Dede (ö. 1213/1799) Sultan Mahmud'un öncülü olan III. Selim'e müceddid şeklinde hitap etmişti; bkz. İrfan Gündüz'ün iktibas ettiği mısra, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri (İstanbul, 1984), 130.
39. Bkz. Bağdat'taki üç halifesine yazdığı mektuplar, Buğyetü'l-Vacid, 111.
40. Bu hadise hakkında daha ayrıntılı bilgi için, benim yakında çıkacak olan "Bediüzzaman Said Nursi'nin hayatında ve eserinde Tasavvuf ve Tarikat" isimli makaleme bakınız.
41. Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası (İstanbul, tsz.), 63.
42. Anlaşıldığına göre Bediüzzaman'ın yalnız doğum yılı biliniyor, günü ve hatta ayı bilinmiyor. [Köprü'nün notu: Bediüzzaman'ın 1878 yılında 5 Ocak ile 12 Mart tarihleri arasında doğduğuna ilişkin çalışma için bkz. "Bediüzzaman Hangi Tarihte Doğdu?" Köprü, Sayı: 70, Bahar/2000, 210-212]
43. Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi (İstanbul, tsz.), 47. Osman Efendi'nin ve Ahmed Efendi'nin ifadeleri hakkındaki kaynağın da Ispartalı diğer bir mutasavvıf olan Topal Şükrü olduğu anlaşılmaktadır: bkz.. A.g.e, 9. Ahmed Efendi vaat edilen müceddidle Isparta'da buluşmuş olamaz, çünkü Bediüzzaman 1953'den önce burada yerleşmemiştir.
44. A.g.e., 14-16.
45. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, s. 670. Celcelutiye, İmam Ali'ye nispet edilen ve yarı sihirli sayısal özelliklere sahip manzum bir duadır; bkz. Ziyauddin Gümüşhanevi, Mecmu'atü'l-Ahzab (İstanbul, 1311/1893), i, 499-531. Bediüzzaman'ın, Celaleddin Rumi'nin Mesnevisi ile Abdülkadir Geylani'nin Fütuhu'l-Gayb'ını, doğrudan vahyin kaynağından mülhem olan eserler arasına dahil etmesi, bunların müelliflerinin kendi asırlarının müceddidleri olduğu fikrini ima etmektedir ki, bu görüş, bunların muasırı olan kaynaklardan desteklenememektedir.
46. Bediüzzaman Said Nursi, Barla Hayatı (İstanbul, tsz.), 68.
47. Risale-i Nur'un dikkatli ve ayrıntılı olarak okunması temeline dayanan ve özellikle müceddid oluşu yönünden Bediüzzaman hakkında bir çalışma şimdiye kadar yapılmamıştır. "Tecdit ve Bediüzzaman," 3. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu (İstanbul, 1417/1997), 201-214, adlı tebliğini Colin Turner, kendisinin "Bediüzzaman kadar müceddid lakabını hak eden kimseyi tanımadığını" (s. 212) söyleyerek bitirmeden önce birkaç genelleme yapmakla yetinir. John Voll, "Renewal and Reformation in the Mid-Twentieth Century: Bediüzzaman Said Nursi and Religion in the 1950's (The Muslim World, 89: 34, Temmuz-Ocak, 1999, 245-57) isimli makalesinde, uzun ve zahmetli sosyolojik tahlillerden sonra, Bediüzzaman'ın "yeni bir post-modem İslami paradigmanın" başında yer aldığı şeklindeki dikkat çekici sonucu çıkarma imkanını kendisine verir (s. 257). Oliver Leaman, Bediüzzaman'ın "ihya geleneği" diye isimlendirdiği denemelerini Gazali'ninkilerle ve daha yakın zamanlardaki Muhammed İkbal'inkilerle karşılaştırır; bunların her ikisini de mukayese ile eksik bulur ("Nursi's Place in the Ihya' Tradition", A.g.e., 314-24.) Şunu belirtmek gerekir ki, bu üç yazarın her birine ait yorumlayıcı çabalar, kendilerinin Risale-i Nur'un tam Türkçe metnine aşina olmamaları sebebiyle yetersiz kalmıştır. Risale-i Nur'un ilgili bölümlerinden bir kısmı, Nevzat Köseoğlu tarafından bir araya getirilip tahlil edilmiştir: Bediüzzaman Said Nursi, Hayatı, Yolu, Eseri (İstanbul, 1999), 249-267.
48. "Tabiatın nizamı" hakkında bkz. Şerif Mardin, Religion and Social Change in Modern Turkey: The Case of Bediüzzaman Said Nursi (Albany, NY, 1989), 203-216.
49. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 670. Bediüzzaman ile Risale-i Nur arasında var olduğu kabul edilen ayrılık, metnin bu kısmının Kur'an'ın 3:187 ayetinin ("Allah Ehl-i Kitap'tan: 'Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diyerek söz almıştı...") okunmasını lağvettiğinden kuşkulanan bir hayranının manidar bir biçimde: "Bediüzzaman şüphesiz bir peygamber değildir, fakat bütün müceddidlerin en büyüğüdür ve bir kitapla gelmiştir" açıklamasını yapmasına yol açmıştır. (Bilal Alikan, "Muhterem Abdülkadir Badıllı Ağabey", Dava, 6:62-3, Haziran-Temmuz, 1995, 24).
50. Es-Suyuti'nin şematik entelektüel otobiyografisinin başlığı Kur'an 93:11'e bir göndermede bulunur: "Rabb'inin nimetine gelince, onu ilan et."
51. Bediüzzaman, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9-10.
52. Mehdi'nin hedeflerini bu şekilde yeniden yorumlayış, Bolşevizm'in o zamanlar iyice yaklaşan tehlikesi karşısında Bediüzzaman'ın Müslümanlarla Hıristiyanların birleşmesi inancıyla bağlantılıdır. Bu durumu, onun bulduğu yerdeki bütün haçları parçalayacağı şeklindeki öngörü şöyle dursun, açık bir şekilde diğer tüm dinleri dikkate almaksızın Mehdi'nin İslam'ı tüm dünyaya yayma misyonuyla dahi uzlaştırmak çok güçtür. Bkz, İbn Hacer el-Heysemi, El-Kavlü'l-Muhtasar fi 'Alamati'l-Mehdi el-Muntazar, (Kahire, tsz,), 42.
53. Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9.
54. Birden fazla Mehdi hakkında bkz. İbn Hacer, El-Kavlü'l-Muhtasar, 72, 74,
55. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat (İstanbul, tsz.), 176.
56. A.g.e., 415.
57. Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, 138-139.
58. Mektubat, 176. Bu "muvakkat mehdi"nin mutlaka bir seyyid olması gerektiği hakkındaki belirleme, Risale-i Nur'un bir mehdi olarak tanımlanmasını bir yönden engellemektedir. Bediüzzaman'ın da seyyid olduğu -bundan sonraki dipnota bakınız- ve bu nesebi müceddid lakabıyla birlikte kitabına naklettiği kabul edilmesi halinde durum değişir.
59. Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, 2. baskı, (İstanbu11998), i, 51. Bu eserin yazarı buna rağmen en azından onun ruhani olarak İmam Ali'ye bağlı olması anlamında Bediüzzaman'ın seyyid olduğuna kani olmuştur bkz. 49-63.
60. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, 415.
61. Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursi, i, 54. Bu alıntı, en yakın bağlılar için dahi müceddid lakabının kişiden kitaba, Bediüzzaman'dan Risale-i Nur'a naklinin tamamlanmış veya mutlak olmadığı izlenimini uyandırmaktadır.


http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=586  web adresinden alıntıdır.