Popüler Yayınlar

DİSK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DİSK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2013 Perşembe

Sol ve siyaset - Etyen Mahçupyan

İki yıl önceki dar kapsamlı anayasa referandumunda, ancak ideolojik bir bağlam üzerinden anlayabileceğimiz bir tutum ortaya çıkmıştı. 

'Yetmez ama evet' diye sloganlaşan bu tutumun takipçileri yapılacak değişimi yeterli bulmadıklarını, ancak desteklediklerini beyan ediyorlardı.

Ne var ki referanduma sunulan metni kaleme alan hükümet üyeleri bile bu değişikliğin yeterli olmadığını söylerken, değişikliğin yeterli olduğunu savunan kimse de yoktu.

Yani 'yetmez ama evet' duruşu 'yeterli olduğu için evet' diyen bir karşı görüşü hedef almıyordu. Bu sloganlaştırmanın altında yatan, kendilerini 'sağcı' hükümetle aynı tarafta bulan 'solcuların' rahatsızlığıydı. Verilmek istenen mesaj ise, kendilerinin 'farklı' olduklarıydı.

Soru, solcuların kendilerini 'farklı' görürken dayandıkları verilerin ne olduğudur. Buradaki 'yetmez' sözcüğünün referansı acaba nerede aranmalıdır?

 Ortada apaçık bir yetmezlik hali olduğuna ve herkes buna katıldığına göre, buradaki 'yetmez' kelimesi şu an yaşanan bir yetmezlikten ziyade muhtemelen 'yeterli' olanın bilgisine göndermede bulunmaktadır.

Nitekim söz konusu kampanyaya başka kesimlerden de bireysel katılımların olmasına karşın, bu sloganı toplumsal bir bağlama oturtarak 'sol' kılan nitelik, yeterli olanın, ulaşılması gereken hedefin zımnen işaret edilmesidir.

Muhtemelen 'sağ' ve 'sol' siyaset arasındaki en kritik farklılık budur... 'Sağ' bugün için istenen ve olabilecek olanın peşinden giden, ideallerini ise ahlaki ve kültürel zeminde arayan bir siyaset anlayışını işaret ediyor.

Oysa 'sol', ideal olarak olması gereken ve gelecekte neredeyse 'kaçınılmaz' olarak gerçekleşecek bir hedefin takipçiliğini yapıyor ve ahlaki zeminini de doğrudan bu ideallerden türetiyor.

Dolayısıyla sol için bu ideal hedeflerin vurgulanması hem psikolojik olarak rahatlatıcı, hem de sosyal bağlamda kimlik oluşturucu bir nitelik arz ediyor.

'Yetmez' kelimesi bir yandan reformları desteklemeyi mümkün kılarken, diğer yandan da sol kimliğin cemaatleşmesine katkıda bulunuyor.

Ne var ki aynı referandumda solun bir bölümünün 'hayır' dediğini ve hatta 'yetmez' diyenleri solculuğun dışına ittiklerini de biliyoruz.

Aradaki fark otoriter zihniyetin ne denli içselleştirildiği veya ona ne kadar mesafe alınabildiğiyle ilişkili. 'Hayır' diyenler otoriter anlayışın taşıyıcıları olarak, doğruyu bildiklerinden çok daha emin olmaları bir yana, doğru olanın 'sulandırılmasına' da karşılar.

Söz konusu sulanmanın en bariz göstergesi ise reformları 'kimin' yaptığı... Çünkü tarihin yasalarını kavramamış, bilinçsiz kişilerin yürüteceği bir reform bizi gidilecek hedefin daha da uzağına götürebilir.

Hele bu kişiler mevcut nizamın veya 'geri' bir ideolojik konumun sahipleri ise, reformun kötüye kullanılacağından ve bir tür 'karşı devrim' olarak hayata geçeceğinden emin olmanız gerekir...

Böylece sol kendi iradesiyle kendisini siyasetin dışına çıkararak, siyasetin tümüyle reddini bir tür 'siyaset' haline getirmeyi tercih edebilmekte, 'sağlam' duruşunu pekiştirerek cemaatsal yapısını koruyabilmektedir.
Son dönemde bu anlayışın izdüşümü olarak değerlendirilebilecek iki beyanat gündeme geldi.

Biri DİSK Genel Sekreteri'nin anayasa çalışmalarını engelleyici bir tutum içinde olacaklarını söylemesiydi. Gerekçe, hükümetin 'gerçekten' bir toplumsal anayasa istemediği ve kendi anayasasını toplumsal bir kisve altında sunmayı amaçladığı tespitiydi.

DİSK sürece müdahil olup olması gereken anayasayı üretmeye çalışma peşinde olmayacaktı, çünkü bunun hükümete destek vermek olduğu düşünülmekteydi.

Anlaşılacağı üzere sol için anayasalar tedrici olarak iyiye gitmesi beklenen ve somut toplumsal tercihleri taşımakla yetinen metinler değiller. Olması gereken, ideal bir varoluş halini hayata geçirmesi gereken ve bu açıdan toplumsal desteğe muhtaç olmayan metinler...

Dolayısıyla da olması gereken anayasayı zaten biliyor olanların topluma rağmen devrim yoluyla o anayasayı hayata geçirmeleri gayet meşru olabilmekte.

Daha yumuşak bir örnek ise BDP Genel Başkanı'ndan geldi... Demirtaş "anayasa Kürt halkını tanımayacaksa... biz bu anayasaya yeni anayasa diyemeyiz.

Darbe anayasasından hiçbir farkı olmaz" diye konuştu. Siyasetçi diliyle, mesaj vermek üzere söylendiğini kabul etsek de, Demirtaş'ın 'anayasa yenilik getirse de bu yeterli olmayabilir' şeklinde bir nüansı ifade edemeyeceğini iddia etmemiz pek mümkün değil.

Dolayısıyla karşımızda sol dilin doğal halinin bulunduğunu göz ardı etmemekte yarar var. Mesaj, eğer olması gereken olmayacaksa, olabilecek olan hiçbir şeyin 'iyi' olamayacağıdır.

Eğer sol, olması gerekenin ne olduğunu toplumsal talep ve tercihlere dayandırsaydı bu tutumun işlevsel olduğu bile öne sürülebilirdi.

Ne var ki solun temel sorunu olması gerekeni zaten bildiğine, toplumun ise bunu hiçbir zaman bilemeyeceğine inanmasıdır.

Bu bakış ideolojik ve 'bilimsel' bağlamda kategorik bir üstünlük yaratarak şiddeti onaylayan bir psikoloji yaratmakta, bunu hedefe uzak olmanın ima ettiği kategorik mağduriyet duygusu ile pekiştirmekte ve böylece devre kapanmaktadır...
 

5 Mayıs 2013 Pazar

Sol'un 'omerta'sı: 1 Mayıs 1977

Mümtaz'er Türköne
m.turkone@zaman.com.tr
Halil Berktay'ın kapağını açtığı kirli çamaşır sandığı, Sol'u çok rahatsız etti.
Çünkü 1 Mayıs 1977'de gerçekte olup-bitenler solun geniş yelpazesinin üzerinde mutabık kaldığı bir "omerta" idi.
 
Omerta, gizli-kapaklı işler yapan mafyaya özgü bir tabir. "Susma yasası" anlamına geliyor. Karşılıklı olarak birbirini öldürenler bile, olay polise intikal edince susuyor. Herkesin bildiği gerçek, ortak bir suskunlukla gizleniyor.

Problemi kendi aralarında belirledikleri kurallara göre çözüyorlar. 1 Mayıs 1977'de, Taksim Meydanı'nda olanlarla ilgili Sol, CHP'den radikal silahlı gruplara kadar uzanan geniş bir yelpazede bu kuralı uyguladı.

Halil Berktay'ın tek başına yaptığı bu 35 yıllık "omerta"yı bozmak anlamına geliyor. "Sol, bu rezillikten koca bir mağduriyet efsanesi üretti" sözü, omertayı tarihe gömdü.

İlk konuşan olmak büyük cesaret ister. Yük artık tek başına Berktay'ın omuzlarında değil. Peşinden vicdanı olan herkes gerçeği ifşa etmeye girişti. Gün Zileli ve Oral Çalışlar, Berktay'ın açtığı yolu genişletti.

Herkes 1 Mayıs 1977'de karanlık güçlerin, miting alanındaki kalabalıklara ateş açtığını ve sonunda 37 kişinin hayatını kaybettiği bir katliam yaşandığını sanıyordu.

Peki, gerçekte ne olmuştu? 1 Mayıs 1977'de yaşanan facia, sol fraksiyonlar arasında bir çatışmanın eseri idi. Çin ve Arnavutluk çizgisindeki fraksiyonlar ile Sovyetler Birliği'ne yakın duran TKP'nin kontrol ettiği DİSK arasında günler öncesinden gerginlikler yaşanıyor.

 DİSK, bu grupları Taksim Meydanı'na almayacağını ilan ediyor. Olay günü bu gruplar, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in konuşması sona ermek üzereyken önlerindeki barikatı silah kullanarak zorluyor.

Bunun üzerine herkes silaha sarılıyor. Bu işte devletin parmağı var mı? Ortaya dökülen bilgiler dışarıdan bir müdahale olsa bile bu müdahalenin bile sol gruplar eliyle yapılmış olabileceğini gösteriyor.

Aslî sebep devlet operasyonu değil, solun kendi arasında hesaplaşması. Ama bu rezillik Sol'un taşıyamayacağı kadar ağır bir yük haline geliyor.

Sonra, oturup bu rezilliği gizleme ve "devlet katliamı" veya "ABD ajanları" tezi üzerinde uzlaşma sağlanıyor. Halil Berktay'dan önce, doğrudan olaydan sonra sıcağı sıcağına yazılanlara ve söylenenlere bakınca gerçek ortaya çıkıyor.

Bu omerta sözleşmesinin olaydan birkaç gün sonra yapıldığı anlaşılıyor. Gerçek o gün sıcağı sıcağına söylenenlerde ve gazetelerde yer alan haberlerde var.

En önemli söz, mitingin evsahibi olan Kemal Türkler'e ait. Kemal Türkler bu katliamın sorumlusu olarak doğrudan "Maocu saldırganları" suçluyor.

Sıcağı sıcağına verilen gazete haberleri bile, gizlenen gerçeği olduğu gibi veriyor. 2 Mayıs 1977 tarihli Milliyet:

"Birden olanlar oldu: Günlerden beri DİSK'i ve ona bağlı kuruluşları Moskova'ya bağlılıkla, revizyonist olmakla suçlayanlar mitinge girmek için yarma hareketine giriştiler. Kendilerine engel olunca da silahları çekip ateş ettiler. Karşı taraf mukabele edince ortalık karıştı, 'büyük panik' başladı."

Bilanço: 5'i kurşunla olmak üzere (biri polis) geri kalanı izdihamdan olmak üzere toplam 37 kişi ölüyor. Aynı haberde görgü tanıklarının, Intercontinental Oteli önünde "Halklara özgürlük" diye bağıran bir grubun ateş açarak çatışmayı başlattığını söylüyor.

Bugün sola sempati duyanlar, Enver Hoca'nın Arnavutluk'u, Çin'in Mao sonrası Dörtlü Çete'sine paralel duruşu sergileyen Maocu Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ve Halkın Birliği (diğer grupların "Halkın Sülalesi" diye aşağıladığı) ve Moskova çizgisinde yer alan TKP'yi ve DİSK'i ve aralarındaki ölesiye rekabeti kavramakta zorluk çekerler.

70'li yıllarda solcular sadece milliyetçi-ülkücüleri değil birbirlerini de öldürdüler. 1 Mayıs 1977'de gerçekte olanlar, Sol'un her fraksiyonunu içine alan bir omerta haline geldi.

Bu omertanın bozulması, eski tüfek solcular tarafından bir felaket olarak algılanıyor. Ümit Kıvanç'ın Taraf'tan hüzünlü ayrılışı, bu algının en masum örneklerinden biri.

Ama sol, en çok ihtiyaç duyduğu şeyle, yeni gerçeklerle tanışıyor. Bu omertanın artık geride kalması hem sol, hem de Türkiye için önemli bir dönüm noktası olabilir.

12 Nisan 2013 Cuma

MHP için yol ayrımı: Milliyetçilik mi? Ulusalcılık mı?

12 Ağustos 2010

Siyasetin tüm unsurları anayasa değişikliğine ilişkin referanduma odaklanmış durumda. 

İlginçtir, bunca polemik bombardımanı içinde tartışılan iki ciddi konu var: Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın yeniden yapılandırılması...

CHP, Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın yapısındaki herhangi bir değişikliğe kökten karşı. Aslında bu tavır, CHP'nin geleneksel zihniyeti açısından son derecede tutarlı.

Zira CHP, tarihsel süreçte ideolojik olarak her iki kurumu da kendine çok yakın hissetmekte. Tam da bu noktada belirtmek gerekir ki, darbe anayasasına en başta karşı çıkması umulan DİSK ve KESK gibi kuruluşların da referandum konusunda CHP ile senkronize davranışı, ideolojik bir ortak paydadan kaynaklanmakta.

Referandum, AKP için iki açıdan hayati bir önem taşımakta. Birincisi; merkezi kuşatma altında tutan bürokratik oligarşiye karşı toplumsal nitelikli bir zafer kazanmak, ikincisi ise; referandumda "evet" çıkması durumunda oluşacak psikolojik havayla, gelecek yıl yapılacak olan genel seçimlerde bir başarı yakalamak...

Halkoylamasında CHP ve AKP açısından "hayır" ve "evet" cephesinde öncülük ne kadar anlaşılabilir bir durumsa, ideolojik tutarlılık açısından MHP'nin tavrı bir o kadar eksantrik görünüyor.

MHP yetkilileri meydanlarda "hayır" kampanyasını başlatmış durumda. Ancak referandum konusunda bu partinin tabanında kafalar berrak değil.

Bir yanda parti sözcülerinin açıklamaları, bir yanda milliyetçi düşünce sisteminin vicdanlara yüklediği ağır vebal!

Bürokraside AKP adına yapılan partizanlıklardan zarar görenler, ya da parti tavanından aldığı işareti "kurşun asker"lik için yeterli sayanlar bir yana, milliyetçi/ülkücü tabanın bu referandumda "hayır" oyu kullanması için ortada gerçek bir sebep var mıdır?

Bu soruya rasyonel bir cevap verebilmek gerçekten çok zor...

MHP'de 12 Eylül darbesine kadar taban ve tavan arasındaki iletişim lider/doktrin/teşkilat düzleminde süregeldi.

Komünizme karşı mücadelede devletin asal direnç noktaları olduklarına inandırılan bir nesle, darbe sonrası öyle bedeller ödetildi ki, sonuçta "kutsal devlet"in tüm parametreleri parçalanıverdi.

Böylece mutlak bir itaat kültüründen beslenen devletçi anlayıştan kopan milliyetçiler, eleştirel ve sorgulayıcı bir anlayışla tanıştılar.

Bu nedenledir ki, MHP seçmeni bugün referandum gibi hayati bir konuda, olayları kendi akıl süzgecinden geçirdikten sonra ideolojileri ile tutarlı bir karar verme yetisine sahiptirler.

MHP kurmayları öncelikle referandumda "hayır"cılar safında yer alınmasının düşünsel ve ideolojik gerekçelerini açıklamak zorunda.

Eğer tek amaç, AKP hükümetini referandum yoluyla şöyle bir silkelemek ise, unutmamak gerekir ki bu strateji aynı zamanda ideolojik açıdan bir kırılmayı da beraberinde getirmekte.

Hükümet karşıtlığı adına, solun tüm renklerinin buluşup kaynaştığı bir değirmene su taşımak, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaya sebebiyet verebilir.

Daha yakın geçmişte MHP'nin de katkısıyla Parlamento'dan 411 milletvekilinin desteğiyle geçen üniversitelerde kılık kıyafet serbestliğinin, bu Anayasa Mahkemesi tarafından engellenmesi karşısında sızlayan kamu vicdanı unutulmuş olamaz.

Bugünkü Anayasa Mahkemesi'ni ya da adeta bir kast sistemiyle oluşan HSYK'nın yapısını savunmak, hangi milliyetçi düşüncenin ürünü olabilir?

Eğer bunun gerekçesi "AKP kendi yargısını kuracak" basitliği ise bu söylem gerçekten de sıradan insanların zekâsıyla dalga geçmeye teşebbüsten ileriye gidemez.
 
GENEL SEÇİM ÖNCESİ BÜYÜK STRATEJİK HATA 

MHP yöneticilerinin Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın bugünkü yapısında ısrar etmelerinin perde arkasında, bugünlerde zor durumda kalan bürokratik oligarşiye devletçi bir refleksle omuz vermek var ise bu durumda milliyetçilikten ulusalcılığa bir yolculuk başlamış demektir.

İşte MHP'de asıl sorun da burada başlamaktadır. Zira MHP'nin bu ortamda ulusalcı bir düzleme sürüklenmesi, milliyetçi maneviyatçı tabanda çok derin ayrışmalara yol açar.

Anlaşılıyor ki MHP kurmayları, kendi seçmen davranışları konusunda ya derinliğine bir analiz yapma ihtiyacı duymuyorlar, ya da gelecek seçimlerde oy kaybını şimdiden göze almış durumdalar.

Hiç değilse hatırlanması gerekir; 57. Hükümet içinde solun kuyruğuna takılı bir MHP, geleneksel seçmen tarafından adeta cezalandırılmış, dahası, özellikle Orta Anadolu'da MHP'den kayan oylar bir daha geri dönmemiştir.

Sözün özü; CHP, DİSK, KESK gibi kuruluşlarla birlikte saf tutan bir MHP, referandum sonrasında bu davranışının siyasi bedelini ödemek zorunda kalabilir.

MHP'nin referandumda "hayır" cephesinde yer alması, yaklaşan genel seçimler öncesinde bir başka açıdan stratejik bir hata olacaktır.

Özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde etnik tartışmaların yaşandığı yörelerde son seçimlerde MHP'ye yönelen sosyal demokrat oyların, Kılıçdaroğlu ile birlikte tekrar CHP'ye yönelmesi beklenmekte.

İşte, referandum yolunda MHP'nin CHP ile yakın temas içinde olması, bu akışkanlığa büyük bir ivme kazandırabilir.

Şüphesiz ki, referandumda "hayır" çıkması durumunda, bunun siyasi rantını CHP alacaktır. MHP açısından hiçbir kazanım olmayan bu durum karşısında, referandumda "evet" oyu kullanan bir kısım milliyetçi seçmen genel seçimler öncesi şüphesiz ki yeniden bir durum değerlendirmesi yapacaktır.

MHP'nin referandum konusunda CHP ile özdeş tavrı, eğer gelecek yıl yapılacak genel seçimden sonra kurulması planlanan CHP+MHP koalisyonunun bir işaret fişeği ise bu strateji MHP açısından gerçek bir yıkım projesidir.

Siyasetini terör olaylarının istatistiği üzerine inşa eden partiler, kendi iktidarlarında toplum nezdinde yarattıkları "terörü önleme" beklentisinin altında kalabilirler.

Şüphesiz ki Kılıçdaroğlu-Bahçeli hükümeti kuruldu diye, PKK mevcut stratejisinin tek enstrümanı olan terörden asla vazgeçmeyecektir.

Ve hatta yapısal durum irdelendiğinde, muhtemel bir CHP+MHP koalisyonu döneminde PKK terörü daha da artma potansiyeli taşımaktadır.

Çok erken olmasına rağmen söylemekte fayda var: Genel seçimler sonrası kurulabileceği varsayılan CHP+MHP koalisyonu bu ülkenin geleceğini karartabilecek çok derin bir kaosun başlangıcı da olabilir.

Denilebilir ki referandum öncesinde MHP tam bir yol ayrımında! Soru şu... Milliyetçilik mi? Ulusalcılık mı?
Ne yazık ki vuvuzela öttürmekle siyasette tutarlı bir yol haritası çizilemiyor işte!

Sözün özü; AKP'ye zarar vereceğim derken, referandumda KESK, CHP, YARSAV, DİSK gibi kuruluşlarla aynı saflarda mücadele, MHP'nin misyonu ve vizyonu açısından gerçek bir fikirsel kırılmadır.

Elbette ki MHP yetkililerinin milliyetçiliği, sadece bir retorikten ibaret değilse!

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-prof-dr-ibrahim-aydin-mhp-icin-yol-ayrimi-milliyetcilik-mi-ulusalcilik-mi_1014899.html