Popüler Yayınlar

PROF. DR. ALAADDİN BAŞAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PROF. DR. ALAADDİN BAŞAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2013 Cuma

RUH NEDİR, RUHUN MAHİYETİ ANLAŞILABİLİR Mİ?

Ruh beyinden mi ibarettir? Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?


Ruh için şu tanımlar yapılır:

“Can. Canlılık. Nefes. Cebrail (as.)...”

“Bir kanun-u zîvücud-u haricî, yani hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun".

“Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun.

Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”

Bazı insanlar peygamber efendimize ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: “o, rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkan yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.

“emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?

Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kainat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.

Hadiste “kendini bilen rabbini bilir” buyruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, “ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...” Diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek ona ulaşacağız!

Ruh hakkında neler biliyoruz?

Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.

Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır.

Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır. O zaman bedene ihtiyacı kalmaz. Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür. Mahşere kadar bedensiz bekler. Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur.

Dostlarımız soruyorlar, “ruh nasıl bir şey?” Diye. “bilmiyorum”, diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum.

Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, “bilmiyorum,” kelimesinde ifadesini bulur. Böyle demeyip de, onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, “uzundur veya kısadır”, desem, “bedenin şurasında veya burasındadır”, “şu veya bu renktedir”, gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum. Çünkü ruh, beden cinsinden değil. Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta.

Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına.

Beden ve kâinat... Her ikisi de kesif ve maddî. Ruh ise lâtif ve nurânî. O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir. Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm... Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey.

Nur külliyatında, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:

“ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil. Çünki: basittir, vahdeti var.”

Buradaki “basit” kelimesi, terkip olmama demektir. Gerçekten de, insanın ruh dünyası ayrı bir âlem. Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki!.. Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor. Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına... Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok. Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?

Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı... İnsan bu sayede, cenâb-ı hakk’ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir.

Ruh beyinden mi ibarettir?

İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi bilinçlidir. Bilgisayar disketinden farklıdır. Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir.

İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. Bilgisayar disketinden farkı yoktur. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.

“irade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar.

Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir.

Ona, “ben bir bilgisayarım” dedirtebiliriz. Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir. Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar.

Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür. Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkar edebiliriz?

Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

Ruh: “can. Canlılık. Nefes. Cebrail(a.s.)...”,“bir kanun-u zîvücud-u haricî.”(sözler), “emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Beden olmayınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”

Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan... Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş.. Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış...

Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş. Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş. O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar...

İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut. Elini dilediği meyveye uzatabiliyor. Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor. Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor. İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış. Renkler âlemi onun gözü önünde hazır. Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte. İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor.

Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi. Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı... Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra. Her ikisinden de istifade ediyor. Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik’ına şükrediyor.

Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut. Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman...

Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor... Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim: Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tâbi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir alâkası yok. Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede.

Ters yöne giden bir arkadaşımıza, “dur! Geri dön!” Diye sesleniriz. Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar.

Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor.

Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır...

Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında... Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer.Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür.

Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allah’ın kanunu, beden o’nun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor.Allah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır.

Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:

Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.

Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez.

Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.

Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.

Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.

Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.

Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider...

Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.

Ruhun bedendeki icraatı, güneş’in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır.

Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir...

Bir başka açıdan:

Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var. Bunlardan birkaçı:

Beden ruh içindir, ruh beden için değil.

Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.

Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.

Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.

“göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder.” (sözler)

Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?

Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.

Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.

Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!...
Ruhun serbest olması ne demektir?

Nur Külliyatında ölümün “mahiyeti” yani  “ne olduğu” konusunda çok güzel tespitler yapılmış. Bunlardan birisinde ölümün  “ıtlak-ı ruh” olduğu belirtiliyor.

Itlak; “kayıtlı olmama, serbest olma” demektir.

Allah’ın bütün sıfatları mutlaktır. Yani, İlâhî sıfatların icraatını bir başka kudret, yahut bir başka irade sınırlayamaz, kayıtlayamaz, onların icraatlarını engelleyemez.

                ***              
Allah’ın şuurlu bir kanunu olan ruh, insan bedeninde görev yaptığı sürece, o hanenin şartlarına uymak mecburiyetinde kalıyor. “Göz bir hassedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.” cümlesinin ders verdiği gibi, insanın bu âlemi seyretmesi göz ile kayıtlanmış durumda. O pencereyi açmadıkça bu âlemi seyredemiyor. Gözlerini kapayıp uykuya geçtiğinde ise bir başka âlemin kapıları kendisine açılır.Ve o yeni âlemde bambaşka  şeyler görmeye başlar.
                ***
İnsan uyanık iken, ancak kendisini kuşatan mekânı görebilir. Bir başka beldeyi görmesi için bedenin oraya göç etmesi gerekir.

Rüyada ise beden kaydından bir derece kurtulan ruh, o kapalı gözleriyle farklı mekânları seyretme imkânına kavuşur.

Yine uyanık halde, beden zamanla da kayıtlıdır. Gözler ancak hazır zamana ait hadiseleri seyredebilir. Rüya âleminde ise, ruh, “yıllar ve asırlar ötesi zamanları” dolaşabilmekte, berzaha göçmüş nice insanlarla görüşüp konuşabilmektedir.

Nur Külliyatında “nevmin büyük kardeşi olan mevt”    ifadesi geçer. Uyku ölümün küçük kardeşidir (Mektûbât, 1. Mektup). Buna göre, ruhun uykudaki serbestiyeti de ölümle kavuşacağı “ıtlaka, kayıtsızlığa, hürriyete” göre çok cüzi kalır.

Ruh, bedenden ayrıldığında,  onun kayıtlarından da kurtulur. Görmek için göze ihtiyacı kalmadığı gibi, yürümek için ayağa, tutmak için ele, işitmek için kulağa muhtaç olmaz. Yani, onun görmesi de, yürümesi de, tutması da, işitmesi de beden kaydından azade olmuştur.

Görme, ruhun bir sıfatıdır. İnsan uyanık iken de, bu sıfatını kullanarak çok uzak mesafeleri görebilir, güneşe, aya bir anda ulaşabilir Şu var ki, ruh bedenle kayıtlı olduğu için, o ülkelere bizzat gitme imkânından mahrumdur.

Bedenden ayrılan bir ruh, dünya hayatında sadece uzaktan seyrettiği o beldeleri, artık bizzat ziyaret etme imkânını yakalamış oluyor.

Ölüm, beden içindir; ruh için değil.  Sebeplere bağlı olarak,  zaman içinde ve safhalar halinde yaratılan beden, ruhun ayrılmasıyla yine kademeli olarak, ama çok hızlı bir şekilde, zeval bulmaya başlar. Ruh ise, sebepsiz ve birden yaratıldığından, ona beka nimeti ihsan edilmiştir. Yavaş yavaş kemale erenler yine kademeli olarak zevale meylederken, ruh bu kanunun dışında kalır. “İbka” yani Allah’ın onu baki kılması, ona ihsan ettiği varlık nimetini ebediyen geri almaması sayesinde, ruh ebedî olarak yaşayacaktır.
                ***
“Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifine göre ıtlak-ı ruh dünyada da bir derece gerçekleşebilir. Bunun şartı, ruhun bedene galip gelmesidir. Nur Külliyatında “Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder.” buyrulur (Mesnevî-i Nuriye, Şemme).  Bir başka risalede de  “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir.” tavsiyesi yapılır (Lem’alar, 17.Lem’a).

Buna göre, bir mümin, “büyüyüp gelişme” diye özetleyebileceğimiz “nebatî ve cismanî” cihetini ve yine “yeme, içme, görme, işitme, yürüme, evlenme” gibi fonksiyonların tamamını ifade eden “hayvanî” cihetini aşarak, “düşünme ve inanma” merkezli olan “insaniyet” cihetinde terakki ettiğinde, kalp ve ruh ön plana geçmiş olur.

Artık böyle bir kişinin ruhu da, bir bakıma, “ıtlaka” mazhar olmuştur. Şu var ki,  bu ıtlak ölümde olduğu gibi bedeni tamamen terk etme şeklinde değil, kalbini “dünya hayatına ve mahlukata bağlamama” olarak kendini gösterir.

Böyle bir kalp, artık “makam, mevki, servet, şan ve şöhret” gibi nefsin can attığı bütün kayıtlardan azadedir. Dünyayı, Nur Risalelerinde ders verildiği gibi “kesben değil, kalben terk” eder. Dünyadan büsbütün elini çekmez; ancak dünyayı ahiretin tarlası bilerek hayatını “meşruiyet ve hayır çizgisinde” tutmaya dikkat eder. Böylece, dünyanın bütün nimetlerini uhrevî saadetine vesile yapar.

Bunu başaran bir kalp, dünyanın “içinde” boğulmaz, “üstünde” dolaşır. Ömrünü, sadece beden hanesinin ihtiyaçlarını karşılamakla heder etmez. O haneye gereği kadar önem verir, nefsin meşru ihtiyaçlarını -israfa girmeksizin- temin eder. Bununla birlikte, çok iyi bilir ki, yaratılışındaki asıl maksat, ne bu fani dünyaya, ne de onun gibi fani olan bedene hizmet değil, “bâki” olan ruhunu “ebedî” âleme hazırlamaktır.

İşte bu şuura sahip olan bir ruh, “beden, dünya ve nefis” kayıtlarından kurtulmakla “ıtlaka” bu dünyada mazhar olarak Allah Resulünün “Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifinde haber verdiği kutlu zevata iltihak eder.
        ***
Dünyada ıtlak, “nefsin kayıtlarından, heva ve hevesin tahakkümünden, dünyanın fani yüzüne bağlanmaktan, bedeni beslemeyi hayatın gayesi sanma gafletinden, sebeplere - özellikle de elinde güç ve imkân bulunan insanlara - gereğinden fazla önem verip onları tesir sahibi sanmaktan” kurtulmaktır.

Bu kurtuluşa eren insan, bu dünyada cennet hayatı yaşar. Ve ahirette, ruhu bedenine galip olarak, bir anda binler yerde bulunabilir, binler çeşit zevk ve lezzeti birlikte tadabilir.

Gerçi, o saadet diyarında  bütün müminlerin ruhları bedenlerine galip gelecektir. Ama, bu şerefe dünyada kavuşanların o âlemdeki halleri bir başka olacaktır.

 
 
http://www.sorularlaislamiyet.com/article/2535/ruh-nedir-ruhun-mahiyeti-anlasilabilir-mi-ruh-beyinden-mi-ibarettir-ruh-ile-beden-arasindaki-ilgi-nasildir.html web sayfasından alınmıştır. 

23 Şubat 2013 Cumartesi

İMANDA TAHKİK VE TAKLİT

1. İman, taklidi ve tahkiki şeklinde sınıflandırılır.

2. Taklidi iman, görgü, telkine dayalı ve taklit esası üzerine kurulu bir imandır.

3. Taklidi iman sahibinin, bir müşriki tevhide davet konusunda söyleyecek fazla bir sözü yoktur.

4.  Taklidi iman, tevhid-i ami ve tevhid-i zahiride, gerçek manada ilim ve tahkik söz konusu değildir.

TAKLİDÎ ÎMÂN : Aslını, esâsını bilmeden başkalarını taklit ederek inanma; herhangi bir şüphe karşısında sarsılabilen zayıf îmân.

TEVHİD-İ ÂMÎ : Cahilce, bilmeden inanma.

TEVHİD-İ ZÂHİRÎ : Amiyâne tevhid olan "Allah`ın ortağı yok ve bu kâinat Onun mülküdür" şeklindeki îmânî tasdik.
 
5. Tahkiki iman, kendi nefsini ve bu alem kitabını ilim ve hikmet nazarıyla tefekkür etmenin bir sonucu olarak kalpte hasıl olan ve hiçbir desise, vesvese yahut batıl fikirle sarsılmayacak kadar kuvvetli bir imandır.

HAKK - HUKUK - HAKAİK - TAHKİK - MUHAKKİK - HAKİKAT - HAKİKİ

6. İmanı tahkiki olan bir insanın, tevhit inancı da hakikidir.

TEVHİD - VAHİD

7. Nur, zulmetin zıttıdır.

8. Madde alemini aydınlatan ışığa NUR ve bu alemi seyretmemize engel olan karanlığa ZULMET deriz.

9. Göz nuru (ışık) insanı madde alemi ile buluşturur, iman nuru da, insan kalbini iman hakikatlerine muhatap kılar.

10. Kör bir insan, göz nurundan mahrumdur; eşyayı göremez. İmansız bir insan da küfür karanlığındadır, kainatı seyreder, ama onun arkasında ki hikmeti yani yaratıcısını bilemez.

11. Cehalet te ayrı bir körlük, ayrı bir zulmettir. İlim ise nurdur, insanı o eserdeki hikmetler ile tanıştırır.

12. Cenab-ı Hakk'ın bir ismi NUR olduğu gibi bütün isimleri de NURANİdir.

13. Cenab-ı Hakk'ın her isminde, farklı güzellikler, değişik inayetler ve merhametler tezahür eder.

TEZÂHÜR : Görünme, belirme, ortaya çıkma.

TEZÂHÜR -  ZÂHİR - ZÂHİREN -  ZÂHİRÎ

İNÂYET : Yardım, lütuf.

14. Vücud ( varlık ) NUR, adem ( yokluk ) ise ZULMET tir.

15. Herbir ilahi isim, varlık aleminin bir bölümünü, bir şubesini aydınlatır; insanların, meleklerin ve cinlerin tekekkürüne yahut istifadesine sunar.

16. HALIK isminin tecellisiyle varlığa ayak basan her mahluk, yokluk zulmetinden kurtulmuş, vücut nuruna kavuşmuş olur.

HÁLIK : Yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah.

HÁLIK - MAHLUK - MAHLUKAT - HULK - AHLAK




Kelimeler Cümleler (2 Cilt) Risale-i Nur'dan, Prof. Dr. Alaaddin Başar Risale- i Nur'dan Kelimeler Cümleler

Prof. Dr. Alaaddin Başar - Zafer Yayınları
( Sayfa 21 - 1. Cilt ) ten alıntılar yapılmıştır.

19 Şubat 2013 Salı

BÖLÜNMEZ BÜTÜN, İMAN



"İman altı rüknünden çıkan öyle bir vahdani hakikattır ki, tefrik kabul etmez. Ve öyle bir küllidir ki, tecezzi kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki kabil-i inkisam olmazlar"

Bediüzzaman Said Nursi - Asa-yı Musa


rükn:                  Esas, şart, prensip.
vahdani:             Bir tek elden çıkan, bir tek zâtı gösteren.
tefrik:                 Ayırt etme, ayırma.
küll:                    Bütün, hep, her, tüm, parçalardan meydana gelen.
külli:                   Bütüne mensup parçalardan ve fertlerden meydana gelen, umumî, bütün.
tecezzi:               Bölünme, parçalanma.
kabil-i inkısam: Kısımlara ayrılması mümkün


1. İman, altı rüknün tamamına inanma manası taşır.

2. İmanın altı rüknü;
  • Allah'ın birliğine inanmak. 
  • Meleklere inanmak. 
  • Kitaplara inanmak. 
  • Peygamberlere inanmak. 
  • Ahiret hayatına inanmak. 
  • Hayır ve şerrin Allah'dan geldiğine inanmak. 

3. İman; bir vahdani hakikattır, tefrik kabul etmez, küllidir, tecezzi kaldırmaz.

İmân, bu altı rükünden, yani esastan çıkan tek bir hakikattir. Bölünme ve ayrılma kabul etmez. Kısımlara ayrılamaz. Bazısına inanıp bazısına inanmamak olamaz. Zira her bir îmân rüknü, kendisini ispat eden deliller ile diğer îmân rükünlerini de ispat eder.


4. KÜLL bölünebilir. ( Cümle, kelimelerden oluşan bir KÜLL dür ve kelimelere bölünebilir. )

5. KÜLLİ  bölünemez. ( Kelime, harflerden oluşan bir KÜLLİ dir. Harfin biri dahi kelimeden çıkarılsa, kelime anlamını yitirir. )

6. İnsan varlığı beden ve ruhtan meydana gelir.

7. İnsan, bedenindeki bazı rahatsızlıklar sebebi ile irade, görme, işitme vb gibi sıfatlarını kaybedebilir fakat ruhta bu sıfatlar varlığını devam ettirir.

8. Beden bir çok organdan teşekkül etmiş / şekillenmiş bir külldür, bu küll parçalara / cüzlere / organlara bölünebilir.

9. Ruh küllidir, ruhtaki hisleri, duyguları ondan ayırmak mümkün değildir.

10. KÜLLİ olan RUH, teşahhusattan mücerret bir mahiyettir.
  
Teşahhus; kelime olarak zaman ve mekan ile sınırlı ve kayıtlı şahıs
Mücerret ise; yalnız, tek, hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan, çıplak, soyulmuş, tek başına, demektir.

Mesela; bir insan maddi cesedi ile Ankara'da iken, aynı anda Türkiye’nin diğer illerinde bulunamaz, diğer illerde bulunabilmesi için maddi kayıtların merkezi olan cesedinden tecerrüd edip, yani sıyrılıp ruh hiffetine yani ruh derecesine çıkması gerekir. Ceset bir iş yaparken, bölünür takip ile iş görür, yani aynı anda iki işe teveccüh edemez, bu yüzden işleri sırası ile ve teveccüh ile görür. Ama ruh aynı anda milyonlarca işe teveccüh edebilir, ruhun bir anda bir işe yönelmesi, diğer işlere yönelmesine mani değildir.


11. Nur Külliyatı'nda iman için NUR tabiri kullanılır.             "İman hem nurdur, hem kuvvettir."  Sözler

12. NUR un bölünmezliği, RUH un bölünmezliğinden daha ileri seviyededir.

13. Nur Müellifi, imanın da bir KÜLLİ gibi bölünemeyeceğini ifade eder.

14. İslam'ın beş rüknüne de iman etmek şarttır. Bu imanı amel alemine aksettirmeyerek, bazı mü'minler ihmalkar davranıyor olabilir.

15. İslam'ın beş rüknü:

*Kelime-i şahadet getirmek (Eşhedu enlâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu).
*Namaz kılmak.
*Oruç tutmak.
*Zekat vermek.
*Hacca gitmek.


 16. Amelin terki mü'mini günahkar yapar, fasık yapar ama kafir yapmaz.


"Kebairi işlemek, imansızlıktan gelmiyor, belki hiss ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlubiyetinden ileri gelir." Lem'alar

 "Büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir." 

İki cümle zıt değil mi?..


 “O imandan hissesi olmadığına delildir.” cümlesindeki “o iman” ibaresinde işaret edilen iman, tahkiki imandır. Yoksa imanın en alt birimi olan taklidi iman kast edilmiyor. Şayet taklidi iman kast edilmiş olsa, Ehl-i sünnetin, "Kebair imansızlıktan değildir." hükmüne ters olmuş olur. Bir insan bütün günahları serbestçe işlemiş de olsa, inkar etmedikçe imansız olmaz.
Tahkiki İman, Allah’ın isim ve sıfatlarının kainattaki tecellilerini okuyarak, her şey üzerinde Allah’ın Rablık ve ilahlık unvanını görerek, Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmek demektir. Kainatta her şeyin Allah’a açılan bir pencere olduğunu ve bu pencerelerden Allah’ın isim ve sıfatlarını seyrederek, sağlam ve kuvvetli bir iman getirmek anlamındadır. Yani tahkiki iman, sarsılmaz ve şüphelere mağlup olmaz derecede ispat ve deliller ile Allah’a ve onun bildirdiklerine iman etmek anlamına geliyor ki, böyle bir iman, kebairi serbest bir şekilde işlemeye manidir.
Günahı serbest ve gizli işlemek tabirlerinde şöyle bir nükte var: Günahı serbest işleyen adamın iman ve hayası öyle bir dejenere olmuş ki, adeta  yok olma derecesine yaklaşmış, ama yok olmamış. Fakat imanın kemali ve güzelliği namına hiçbir şeyi hissedemiyor. Bu adamın imanı ne kadar var ve sahih de olsa, çok tehlike ve risk içindedir, her an imanı kaybetmek ile yüz yüzedir.
Günahı gizli işleyen adam ise, imandan gelen haya ile utanır, çekinir, ama tam da hissiyatını terk edemediği için, o günahı gizli saklı işler. Bu adam imanın kemalinden ve güzelliğinden bazı şeyleri tadıyor ve hissediyor demektir.



Kelimeler Cümleler (2 Cilt) Risale-i Nur'dan, Prof. Dr. Alaaddin BaşarRisale- i Nur'dan Kelimeler Cümleler
Prof. Dr. Alaaddin Başar - Zafer Yayınları
( Sayfa 19 - 1. Cilt ) ve http://www.sorularlarisale.com/  adresinden alıntılar yapılmıştır.