Popüler Yayınlar

ZİHİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ZİHİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2013 Cuma

ZİHİN BERRAKLIĞI

Mümtaz'er Türköne



Kolay değil, basit bir meseleyi çözmüyoruz; bambaşka bir Türkiye’ye doğru yol alıyoruz.

Keskin bir dönemeci geçerken endişe ve umut dolu bir heyecanla savrulmalar yaşamamız doğal. Sular durulacak, tortular çökecek, geriye inşallah açık bir zihinle önümüze çıkan her sorunu özgürce tartışma ve çözümler arama yolları çıkacak.

Bahçeli bile, hamasî konuşmalarının içine biraz tarih, biraz kavram bilgisi kokan cümleler serpiştirmeye başladı.

Henüz aydınları “laçkalaşmış demokrasi taraftarları” gibi, biraz dikta özlemi kokan sözlerle eleştirmeye devam ediyor; ama eyalet sisteminin geçmişine dair kamuoyunu aydınlatmayı da ihmal etmiyor.

Demokrasinin en laçkalaşmış biçimi bile, ülkeyi silah tehdidi ile yönetmekten iyidir. Bu ülkeyi bir arada tutan dinamikler çok kuvvetli. Silahın gölgesi aklımızın ve gönlümüzün üzerinden kalktıktan sonra, birlikte üstesinden gelemeyeceğimiz sorun, aşamayacağımız engel yok.

Keşke eyalet sistemini, sonuna kadar açık bir zihinle tartışabilsek. Karanlık bir köşeye sıkıştığınız zaman, çok uzaklarda bulanık görülen yerler size cazip gelir.

Yanına yaklaştığınız zaman matah bir şey olmadığını anlarsınız. Eyalet tartışması bir şeyleri tüketmek için sonuna kadar yapılmalı. Türkiye eyalet sistemine geçmez, geçemez.

Yeter ki ne olduğu anlaşılabilsin. Öfkeyle, hiddetle, arada “hain”, “sapık” ithamlarıyla tartışılabilecek bir konu değil sadece. Siyasî, idarî sistemlerin hiçbiri Allah’ın emri değil; hepsi insan yapımı.

Ölçüp biçer tartarsınız ve birlikte karar verirsiniz. En iyi siyasî sistem, halkın üzerinde mutabık olduğu sistemdir. Mutabakat, sistemin düzgün işlemesinin garantisidir.

Öfke ve şiddet, bugüne kadar verimli, yol gösterici tartışmaları da engelledi. Hatta basit siyasî kavramlar silah ve cephane gibi kullanıldığı için kutsallık veya nefret sembollerine dönüştü.

Bu yüzden savunanlar tarafından da yeteri kadar anlaşılamadı. Federal sistem, üniter sistemin karşıtı; ulus devlet ise çok milletli imparatorlukların veya konfederasyonların.

Hem federal, hem de üniter sistem çağımızın ulus devlet yapısının genelgeçer örnekleri. Devleti diğer kurumlardan ayıran bariz vasıf olan egemenlik ikiye ayrılıyor: İçeride devletin kendi vatandaşlarına ve diğer kurumlara karşı kullandığı en üstün otorite olarak iç egemenlik; diğeri de diğer devletlere karşı kendi hak ve hukukunu korumak için kullandığı dış egemenlik.

Federalizm, iç egemenliğin yerel otoritelerle paylaşılması demek. Egemenliğin içinde mündemiç olan yürütme, yasama ve yargı erkleri merkezî devlet organları ile yerel organlar arasında şu veya bu şekilde paylaştırıldığı zaman ortaya federal sistemler çıkıyor.

Devredilen yetkilerin mahiyeti, federalizmin kapsamını da gösteriyor. Bu federalizmin illa etnik temelli olması veya sadece bir bölgeye verilmesi gerekmiyor.

Dış egemenliğin sınırlanması ise, ulus devlet niteliğinizden belli ölçülerde vazgeçmeniz anlamına geliyor. Şayet diğer devletlerle ortaklıklar kurup, diğerlerine karşı ileri sürdüğünüz hak ve yetkilerinizden bir kısmından taviz verirseniz -Avrupa Birliği’ne girip millî paranızdan vazgeçmek gibi- o zaman ulus üstü (supra national) bir birliğin içinde ulus devleti sınırlamış oluyorsunuz.

Bilinen örnekleri ile Almanya federal bir ulus devlet, aynı zamanda AB’nin ana gövdelerinden biri. Türkiye’nin merkezî idarenin yetkilerinden bir kısmını yerel yönetimlere devretmesi, geç kalmış bir gelişme. Dün, “Kürtler ülkeyi böler” diye bu reformlar engellendi.

Bugün Kürt sorununu çözmenin yolu, bu reformlardan geçiyor. Hepsi konuşulacak şeyler; sadece serin, berrak bir zihne ihtiyacımız var..

m.turkone@zaman.com.tr

22 Mart 2013 Cuma

İNSANİ LATİFELER VE BİRBİRLERİNE TESİRLERİ



Cemal DOĞAN
"Allah (cc) hidayeti kabul edenlerin feyzini artırır..." (K.K. Meryem, 76)

Yani: "İnsandaki idrak melekesinin tekâmülü, belirli mesnet ve ölçülere göre ayarlanmıştır."

İnsanın, akılları donduran mahiyetine bakıldığında en mükemmel bir tarzda varlık âlemine gönderildiğine şahid oluyoruz. 


İnsan kendindeki mahiyet ve bu mahiyetin mazhar olduğu latifelerin farklı zaman ve zeminlerde, farklı kullanılışından doğan çok yönlü bir hareket dairesine sahip bir varlıktır. 

Latifelerin farklılığından meydana gelen bu geniş daire ile alâkalı olan bütün unsurlar ister enfüsî, isterse afâkîyattan gelsin insanı tesiri altına almaya çalışır. 

Bu babda insanı ele alırken onun taşıdığı mânâyı anlamak için sadece zahiri görüntüsüyle değerlendirmeden, ötelere uzanan duygularıyla, ebediyete aşık ruhunu çok iyi tahlil etmek mecburiyetindeyiz. 

Bu tahlillerin sağlam bir temele oturması için de insandaki bazı mühim latifelerin hakkıyla tanınıp, birbirlerine karşı tesirlerini çok iyi bilmek gerekir.

Biz burada "İnsandaki yüksek idrâk gücü olan zeka" (1), "Bir şeyin idrâk edilip, o idrâkten şuur elde etmek demek olan his" (2), "Bilmenin verilerinden başlayıp, onu bilinmesi mümkün olabilen çok geniş bir sahaya yaymak demek olan düşünce" (3), ve "Herhangi bir şey yapıp yapmama hususunda karar verme gücü veya eğilim diye tarif ettiğimiz ve insana sonsuzlaşma yollarını açan biricik sebeb olan iradenin" (4) birbiri üzerine olan tesirleri üzerinde duracak ve tesir alanlarını objektif ölçülerde yakalamaya çalışacağız.

ZEKA VE HİSSİN KARŞILIKLI TESİRLERİ

 
Yaşayan her insanın fıtratında öfke, heyecan, sükûnet, korku, ümit, endişe, acıma, nefret, üzüntü, bedbinlik, gurur, tecessüs, sevgi, aşk ve benzeri gibi muhtelif hisler mevcuttur. 


Fıtratta bulunan bu hislere zeka ve irade çerçevesinde iyi bir yön tayin etmediğimizde insanın iç âleminde depresyon ve tezatlara düşmesi kaçınılmaz olacaktır. 

Zeka, hissin ilişkiye geçtiği her hâdiseden çabuk anlama ve bilme kabiliyeti ile ders almasını bildiği müddetçe, kendisi subjektif olsa bile objektif olarak hislere yön verecek seviyeye ulaşır. 

Bu yüzden, hiçbir zihnî faaliyet yoktur ki, ona tekabül eden ve hisse taalluk etmeyen bir hâdise olsun. Zekâ ve his, birbirine girmiş bir bütünün parçaları gibidir. "Realiteye intibak edebilmemiz için zekaya ne kadar ihtiyacımız varsa o kadar da hisse ihtiyaç duyulur" (5). 

"Zekânın otomatik olarak durduğu ve nüfuz edemediği bir takım hakikatlere de hisler vasıtasıyla ulaşabiliriz" .

Zekâ, subjektif bir yapıya sahip olmasına rağmen bilgi alanı objektiftir. Bu babda diyebiliriz ki, "Zekâ, hayatı dışta müşahede eder, his ise tamamıyle hayatın içindedir" (7). 


Bu zaviyeden realiteyi doğrudan doğruya kavramak hususunda hisler zekadan üstün sayılırlar. Zekanın sahası objektif olduğundan hakikatin tam anlamıyla anlaşılması mümkün olmayacaktır. 

O halde hakikate ulaşmak i-çin hâdiseyi hislerle duymak gerekecektir. "Duyulan bu hisler ve neticesi, insanı zeka tarafında plânı yapılan harekete sevkeder" (8). 

"His, zekayı aştığından düşünmeye giden yolun başlangıcı sayılır" (9). "Çünkü zekâ, bilmenin verileri içinde faaliyet yürütebilir. Zekâ sadece zihnin bir faaliyetidir. Hislerle omuz omuza vermezse, insanı İnsanlıktan uzaklaştıran bir vakıa oluverir. 

Bu durumda his âdeta katalizör vazifesi görmüş olur. Netice olarak ifade edelim ki; zeka muhakeme gücü sayesinde hislere istikamet kazandırır, hisler de zekanın çalışmasına yardım eden yakıt hükmündedir.

HİS VE DÜŞÜNCENİN KARŞILIKLI TESİRLERİ

 
Hissin düşünce üzerindeki tesirlerine değinmeden, düşünceye başka bir tarifle başlamak gerekir. Düşünme, "mecbur olduğumuz ya da bildiğimiz bilme verilerinin şuura dönüşme halidir, ya da bilme vetiresinin zihinde cereyan etmesiyle oluşan, müşahhaslamaların, mücerretlemelerin ve genellemelerin farkına varmadır" (10). 


İnsan bu neticeye varırken zamanında sistematik bir fikir yapışma uygun muhakeme gücüne sahip değilse, dıştan gelen faktörlerin ya da hislerin tesiri akına girer. 

Bu da insanı muhakeme bozukluğuna ve hükümlerde yanılmalara iter. His, geliş yönü ve mekanı istikametinde düşünceye kendi rengini vermeye çalışır. Hissin düşünceyi etkileme gücünün, sıfıra indirilmesi mümkün görünmemektedir. 

Bunu tarihte başaranlar sadece, aklı, düşüncesi, zekâsı, hisleri ve sair latifeleri garanti altında bulunan ısmarlama zâtlardır. Düşünce sonucunda hükmün hakikat olması hislerin kaynağına bağlıdır. His kaynağı Rahmanı ise, o his, düşünceyi "istikamette" hakikate ulaştıran bir sâik olur. 

Aksi halde insan ifrat ve tefritten kurtulamaz ve neticede düşünce yapısında inhirafa gitmiş, iç idrak ve dış müşahede bozukluğuna uğramış biri çıkar karşımıza... Böyle bir durumda artık her hüküm yanlış çıkacağından, bundan sonraki hisler de bozuk olacak ve insan hayatını altüst eden bir duruma düşülecektir.

His, düşünce üzerinde geniş bir tesir sahası bıraktığı gibi, düşüncede hisse istikamet vermede onu tesiri altına alır. İfrat ve tefritten uzak olmak için hissi ve düşünceyi yerli yerinde kullanmak gerekir. İnsanın istikamette olması buna bağlıdır.

İRADE, HİS ve DÜŞÜNCENİN KARŞILIKLI TESİRLERİ

 
İrade, birşeyi yapıp yapmama hususunda karar verme gücü ise vereceği kararın insanı hakikate ulaştırması için müspet düşünce yönünde olması gerekir. 


Bunun için iradenin, müspet yönde karar vermesi istikametinde terbiye edilmesi gerekir. İradeye iyi bir terbiye ise ancak hislerin düşünce tarafından istikamette tutulması, düşüncedeki fikirlerin tertip ve silsilesinin sağlam olması ve bütün bunların başında ellerine "Vahy" fenerinin verilmesi ile mümkündür. 

His ve düşünce istikametini koruyamayıp tefrit ve ifrata düştüğünde iradede karar kriterleri bozulacağından, ister istemez tercihi menfî yönde olacaktır. 

Menfî yön tercihinde ise, insanın fıtratında bulunan ve gelişmeyi bekleyen her türlü latîfe yetişeceği zemini kaybeder. Bu da insanın tekâmül için geldiği dünyadan bodur kalarak gitmesine sebep olur. 

Bu durumda en çok zorlama da insanın vicdanından gelecektir. Çünkü vicdan hakikate aşık olduğundan gerçeklere sed çekenlere tahammülü yoktur.

Kısaca diyebiliriz ki iradenin sağlam olması ile bütün latifeler müspete yönelecektir. Bu da insana nerede ve ne zamanda olursa olsun ifrat ve tefritten uzak bir hayat kazandırır.


İstikametteki irade ise "İnsanda derinlere kök salan hisleri kontrol eder."(11) Hissin kontrollü kullanılmasıyla düşünce daima müspet olacak ve düşüncenin verileri hükümlerde hakikate çıkan bir merdivene dönüşecektir. 

Düşünceden çıkan hükümlerin doğruluğu, insandaki yüksek idrak gücü olan zekanın ilgi alanını subjektiflikten çıkarıp, objektifleştirmeye yönlendirir. Bu ise insanın "akıllı bir insan" olmasına sebeptir. O halde diyebiliriz ki zeka insandaki yüksek idrak ise akıl bu gücün objektifleşmesi ve sosyalleşmesidir.

Tecrübeyle sabittir ki, insandaki latifelerin içiçe daireler gibi birbiri üzerine tesirleri vardır. Birinin düzensiz olması hepsine birden tesir eder. 


Latifelerin birbirlerine tesirlerinin müspet olması, ahengin bozulmaması ve feyzin artması için latifelerimizi istikamette tutacak "Vahy"in ışık saçan tayflarına her zaman sinemizi açık bırakmalıyız.
Ne mutlu bu hakikat zirvesini kendisine mesken edinenlere...

Dipnotlar:

 
1. S. A. Arvasi, Kendim Arayan İnsan, sh. 37
2. A. Yeğin. Yeni Lügat.
3. N.Taylan, İslâm Felsefesi, sh. 28
4. A. F. Şahin, Buhranlar Anaforunda İnsan, sh. 96-97
5. AIexi Carrell, İnsanlar Uyanın, Çev. Arif Bolat. sh. 35
6. Carrell, a.g.e., Arif Bolat. sh, 70.
7. A.g.e., sh. 164
8. A.g.e., sh. 164
9. Fikirde ve Sanatta Hareket Dergisi, sayı 12, sh. 18
10. A. İ. Kurt, Müslüman Aydında Düşünce Sapmaları, sh. 16
11. Carrell, a.g.e., sh. 70

1 Mart 2013 Cuma

RUHUN ALETLERİ NELERDİR, NEFİS DAHİL MİDİR?



Ruhun aletleri nelerdir, nefis dâhil midir? İnsana ruh üflenirken nefis de mi üfleniyor? Nefis, ene ve akıl arasındaki fark ve irtibat nedir?

Cevap: 

Nefis: bir şeyin zâtı, kendisi, hakikati; ruh, kalp, can; 

Nefis: ruh ile bedenden mürekkep olan ‘zât’ veya bedene müdebbir (Evvelden düşünüp işleri ona göre ayarlayan; plânla idâre eden.) olan ruh, 

Nefis: şehvet ve gazabın başlangıcı olan kuvve; insandaki kötü vasıfları toplayan bir asıl,

gibi farklı şekillerde tarif edilir.

Nefs-i Emare, kötülüğe âşık, harama düşkün, sefahate hayran, sarhoş; hep pislerden ve pisliklerden hoşlanan zavallı, hayırlı işlerde tembel ve ürkek, şerde cesur ve atılgan bozuk mizaç demektir.

Şeytanı meleklere secdeden men eden haset ve kibir, bu nefsin birinci sıfatı ve en belirgin özelliğidir.

İnsanda çalışan üç kuvvet vardır. Akıl kuvveti, melek asıllıdır. Öfke kuvveti hayvan asıllıdır. Şehvet/iştiha kuvveti hem hayvan hem de bitki asıllıdır. Bu son ikisi nefis mekanizmasının cihazlarıdır. Bu taksimatta, insanın beden cephesi itibariyle ruhta olmayan donanımları vardır.

Şunu da unutmamak gerekir ki, İslamî literatürde Kurânî bir terminoloji olarak kullanılan nefis sözcüğü bazen ruh manasına da gelir. Gazalî’nin ifade ettiği gibi, bazen müteradif gibi kullanılan bu kavramlarda tartışma olmamalıdır.

Ruh olmadan, cismanî yanımızın hiçbir bir cihazının bir fonksiyonu olmaz.

Nefsin üflenmesi diye bir ifadenin olduğuna rastlayamadık. Ruh manasında kullanılmadıysa zaten öyle bir şey söz konusu olmaz.

Öldüğümüzde ruh yok olmaz, o Allah’ın inayetiyle bakî kalır. Daha âhiret âlemine varmadan önce de berzah aleminde mükâfat veya ceza görür. Bunda ittifak vardır.

Nefis bir mekanizmadır, içinde hem zararlı hem de yararlı olacak şekilde kullanılmaya imkân veren cihazlar vardır. Örneğin, hırs göstermek nefisten gelir. İnsan, imandan aldığı dersle dünya malına fazla düşkünlük göstermezse, imtihanı kazanmış olur, aksi takdirde kaybeder. Hırsın yüzünü fanî şeylere çevirse zarar eder, bakî şeylere çevirse kâr eder.

Ruhun dört havassı/özel cihazı vardır: "irade, zihin, his, lâtife-i Rabbaniye". Bunlar aynı zamanda vicdanın da dört unsurudur. Bunlardan her birinin -çok değişik görevleri olmakla beraber- asıl yaratılış gayelerine uygun birer görevi vardır.

İradenin asıl gayesi, Allah’a ibadet ve kulluk etmektir. Zihnin temel amacı, Allah’ı tanımak, ona iman etmektir/mârifetullahtır. Hissin en büyük hedefi, Allah’ı saymak, Allah’ı sevmektir/muhabbetullahtır. Lâtife-i Rabbaniyenin esas maksadı, Allah’ın tecellilerini görmek, cemalini müşahede etmektir. Takvâ denilen ibadet-i kâmile/en mükemmel kulluk, bu dördünü tazammun eder/barındırır. Şeriat/İslam, bunları hem geliştirir, hem arındırıp duru hale getirir, hem bu gayetü'l-gàyâta/asıl gayenin zirvesine sevk eder. (bk. Hutbe-i Şamiye, 136; Asar-ı Bediiye, 604)

Nefsin tezkiyesi, temizlenmesi nasıl olur?

Nefsin tezkiyesi iki ayrı mânâya geliyor: Birincisi nefsini temize çıkarmak, ona toz kondurmamak, kusurlarını örtmek, hatta elinden gelirse bunları faziletmiş gibi göstermek. “Nefislerinizi temize çıkarmayın” (Necm, 32) âyet-i kerimesi bu mânâyı ders verir bize.

Bir de: “Muhakkak, nefsini temizleyen kurtuluşa erdi.” (Şems, 9) âyetinde teşvik edilen nefis tezkiyesi var. Âlimlerimiz bunu, nefsin kötülüklerden arıtılması, yâni iman etmekle şirkten, takva ile günahlardan temizlenmesi ve salih amellerle de bu temizliğinin artırılması şeklinde izah buyururlar.

İşte nefs-i emmare bu ikinci temizliğe hiç yanaşmayan ve kendini bütün günahlarına, hatalarına rağmen yine en iyi ve en mükemmel olarak gören ve göstermek isteyen uğursuz nefsin adıdır.


http://m.sorularlaislamiyet.com/index.php?oku=10541 web adresinden alınmıştır.